XIX. yüzyılDAN GÜNÜMÜZE ÖZGÜRLÜK BAĞLAMINDA SANAT NEYDİ, NE OLDU -In the 19th ONDOKUZUNCU YÜZYILDAN GÜNÜMÜZE ÖZGÜRLÜK BAĞLAMINDA SANAT NEYDİ, NE OLDU? Günümüzde sanatın açılımları ve değişimleri değerlendirildiğinde, resim sanatındaki hareketliliğin ve kazanılan ivmelerin, hem biçim hem de öz açısından uygulanan yeni tekniklerle, çok derin boyutlarda değişime uğradığı görülecektir. Bu değişime neden olan birçok etkenle karşılaşmak mümkündür. Ekonomik, sosyal, tarihi, siyasal vb. bunlardan sadece bir kaçıdır. Ancak hiçbir değişim endüstri çağının insanoğluna, aynı zamanda da sanata ve sanatçıya kazandırmış olduğu hak ve özgürlükler kadar sanatın değişim sürecini etkilememiştir. Endüstri çağının başlamasıyla birlikte daima araştıran, deneyen, bulan ve her açıdan hür ve bağımsız olmak için devirler boyunca büyük çaba sarf eden sanatçı, değişmeyen güzellik kalıplarına, belirli kural ve tekniklere, ustaların donmuş akademizmine uzun zaman tahammül edememiş, gelenek kalıplarını yıkıp, sanatı yeni yeni ufuklara yöneltmek için mücadele etmiştir. Bu bağlamda kimi uzun, kimi de çok kısa bir zaman içinde farklı farklı ekoller bir birini takip etmiş, sanatçı buldum derken, o bulunan bir başkasını doğurmuştur. Ne Giotto’ nun mekân derinliği gibi resme getirdiği yenilikler, ne hümanizmanın etkisiyle meydana gelen Rönesans çağının üstün resim tekniği, ne de barok sanatın taşkın çizgileriyle, ışık-gölge estetiği, sanatta bir devamlılık sağlayamamıştır ( Eröge, 1967). Sanatın açılım ve değişim noktasında, sanatın ve sanatçının kazanmış olduğu hak ve özgürlüklerin ne derece etkili olduğunu Cemil Sena (1972, s. 137) şu şekilde ifade etmektedir: “Sanat aleminde, kendinin gerçekten bir yaratıcı olduğunu fark eden insan, bilim kanunlarının zinciriyle bağlı olan ayaklarını topraktan kurtarmak imkansızlığı karşısında, ancak sanatın kanatları altında yükselen hayal gücünün yarattığı sonsuz güzellikler alanında biraz nefes alabildi; ve acılarını bu alemde dindireceğini umdu. Bilimle kendini kandıramayan insan, sanat alanında mutlu olacağını zannettiği zamanda bile, unutmaya çalıştığı türlü ıstıraplarının gittikçe daha derinleştiğini hissetti. Bu algı, oyuncak değiştirmekle biraz daha eğlenebilen bir çocuk gibi, sanatçıyı çeşit çeşit prensip ve ülkülere bağladı. Bunlar bazen sanatın konusuna, bazen konuda savunulan duygu ve düşüncelere, bazen dilin, bazen biçimin özelliklerine göre değişti. Birinden bıkınca ötekine atlayan sanatçı, daima yenilik ardından koştuğunu ve yeni bir zevk arayıp yarattığını hayal ederek, eski oyuncaklarının parçalarını, yeniden kırılacak olan oyuncaklarla karıştırıp eğlenen bir şımarık çocuk oldu. Hatta zaman zaman, eski oyuncaklarını saklayabilmiş olan ihtiyatlı çocuklarınkini de kırarak kendi eskitmiş ve parçalamış olduklarına benzetmek sevdasına da kapıldı. Bu savaş ve bu teşebbüsler, hep aynı yaratığın kandırılamayan bir tutkusunu ifade ederlerken, insanlık, sürekli olarak bu tutkunun baskısı altında yeni eserler, fikirler, sistemler ve faaliyetlerle ilerlemeye devam edecektir. Bu yaratıcı tutku en geniş anlamıyla “özgürlük” ten başka bir şey değildir”. Özgürlükse, Ayla Ersoy (1995, s.65) tarafından tin’in en üst var oluş biçimi olarak tanımlanarak şu şekilde açıklık kazandırılır”… Öznel olanın en üst düzeyde kendi içinde kavrayıp ele geçirdiği ve kendi içinde sakladığı şeydir. Öznel olan insanın öznel yapısı ile nesnel olan arasında karşıtlık vardır. Özgürlük evrensel ve özerk olan her şeyin alanıdır. Bir yandan evren yasaları, hukuk, iyi ve gerçek diğer yandan insanın eğilimleri, duyguları, tutkuları, somut insan yüreği içindeki her şeye yer vermek gerekmektedir. Yani özgürlük akıl verileri için maddi verilerden daha önemlidir. Çünkü akıl verileri başka kimseden sağlanamadığı halde maddi veriler için durum tam tersinedir. Tarihsel gelişim süreci içinde insanlar ve toplumlar hep özgürlükleri için mücadele etmişlerdir. Ancak tek bir bireyin bencil egemenliği altında yaşanan dönemlerde, herkes bir biriyle mücadele içinde olduğu için, başkasının özgürlüğüne uzanmak tutkusu yüzünden, kendi özgürlüğünden olmuş, onu bir başkasına kaptırmıştır”. Ersoy’unda belirttiği gibi insanoğlunun tarihsel gelişim içerisinde özgürlüğü için verdiği mücadelede, sanatçıyı da bunun dışında değerlendirmek olası değildir. O da, günümüzde edindiği hak ve özgürlükleri kuşkusuz büyük bir mücadele sonunda edindi. Bazen sanatın konusuna, bazen konuda savunulan duygu ve düşüncelere, bazen diline, bazense biçimin özelliklerine gelen baskılara karşı mücadele etmek durumunda kaldı. Özellikle, 19. yüzyıl öncesi, akademizmin, sarayların ve kiliselerin katı kuralları içerisinde sanatçının tuvaliyle özgürce oynayamadığı, duygularını, düşüncelerini ortaya yeterince koyamadığı zamanları yaşadı. 19. yüzyıl da sadece Batı da değil insanlık tarihinde de yeni bir aşama olarak kabul edilen endüstri çağıyla birlikte akademizmin, sarayların, kiliselerin katı kurallarından sıyrılarak "modernizm" ve "post-modernizm" anlayışının getirdiği "özgür" eğilimlere doğru yelken açtı. Böylece, kendi dışında bir amaca baş eğen uygulayıcı konumundan çıkarak, egemen bir yaratıcı konumuna ulaşıp, özgürlüğünü kazandı. Ve günümüze değin onlarca anlayışa kadar uzanabilen farklı sanat akımlarını ortaya koydu ( Elmas, 2004). Adnan Turanî (1998, s.19) sanat adına kazanılan özgürlüğün, diğer alanlarda olduğu gibi 1789 Fransız Devrimi ile doğru orantılı olarak geliştiğini belirtir. “…1789 Fransız Devrimi’nin yarattığı en büyük düşünce yeniliği, yeryüzünde akıl edilmiş ilk devlet düzeni olan monarşi gibi, yeni bir devlet, yeni bir toplum düzeni getiriyordu. Bu nedenle, monarşinin binlerce yıl yaratıp geliştirdiği değerler ve kurumlar, fonksiyonlarını yitireceklerdi. Bu denli köklü bir değişikliğin patlak verdiği Fransız Devrimi sonunda, tüm dünyaya örnek olacak “demokratik parlamenter yönetim dönemi başlıyordu”. Böylece demokratik parlamenter toplum düzeni ile monarşi yönetiminin ve din kurumlarının baskısı birey üzerinden kalkıyor; birey yeni anlamda özgür oluyordu. “Bireyin kendi iradesini kazanması olayı, Fransız İhtilali’nin getirdiği en önemli yenilikti ve bu irade, kendi isteğini özgür olarak sanata getirecekti” diyen Turanî, Devrim sonrası demokratik parlamenter sistemin sanatçıya kazandıracağı hak ve özgürlüklere işaret etmektedir. Fransız Devrimi sonrası yaşanan değişimlerin, sanatta ister istemez bir ikilemi de beraberinde getirdiğini söylemek yerinde olacaktır. Aslında her kültürde karşılaşılabilecek bu ikilem eskinin yeniyi kabullenmesi olarak açıklanabilir. Yani, eski ve yeni çatışması. Bilindiği üzere, alışkanlıklar ve bilinenlere aykırı olan her şey yenidir. Bunun içindir ki, yenilik bazılarına garip, bazılarına kabul edilmez, bazılarına da bozuk ya da değersiz görünür. Bu nedenle eskilerle yeniler arasında hep bir mücadele söz konusudur. Fakat tarihteki örnekler de göstermiştir ki, eskinin, yeniye karşı direnişi boş bir çabadan ileriye gidememiştir. Zira eskiye karşı yenilgiye uğrayan hiç bir yenilik yoktur. Çağın baş döndürücü değişimi karşısında elde edilen özgürlükler neticesinde sanatta da dış dünyadan içselliğe doğru kayan bir eğilim söz konusudur. Artık görünürde olan değil, sanatçının görmek istediği ön plandadır. Çoğu gerçekçi ressamlara göre ise, "Her şeyin gerçek ve doğru olanı güzeldir ve ancak doğada bulunur". Öyleyse sanatçı doğadaki bu güzeli, aynı şekilde yansıtarak elde edebilir. İnsanlar nesnelerin biçiminden hoşlanır ve taklit, ne denli başarılı olursa o denli hoşumuza gider gibi birtakım saplantılara kapılarak yenilerin özgürce tuvalle hesaplaşmasını yadırgamışlardır (Elmas, 2006). Devrim sonrası devam eden Napolyon döneminde, ön planda tutulan sanat anlayışı Klasizm olmuştur. Klasizm’se devlet tarafından kurulmuş olan akademinin bir nevi sanat görüşüdür. Zira akademinin başında bulunan Jacques Lois David, Klasizmin katı kurallarını savunmakta, Ingres’le birlikte öğrencilerine doğayı dikkatle taklit ve etüt etmeyi önererek Klasizmin katı kurallarına bağlı kalmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar. Napolyon’un son zamanlarına rastlayan 1820’lerden sonra ise, Fransa’da, kazanılan hak ve özgürlükler, yeni bir sanat anlayışının doğmasına neden olmuştur. Kısa zamanda, hem yazarları, hem ressamları, hem de heykeltıraşları arkasından sürükleyen bu yeni sanat anlayışı Romantizm’dir. Norbert Lynton, Romantizmin ortaya çıkışına kadar, sanatın, kendine tanıdığı özgürlükler ne olursa olsun, bugün bile bazı çevrelerde ‘uygarlığın beşiği’ olarak tanımlanan Akdeniz’den kaynaklanan bir ana gelenekle ilgili olarak değerlendirildiğini belirtir (Lynton, 1982). Romantizmle birlikte sanatçılar, işledikleri konularda ne saray, ne de din kurumlarının etkisine girmişlerdir. Tam tersine, Fransız gururunun, milli duyguların, heyecanlı tiyatro sahnelerinin doğu ya da uzak ülke egzotizminin, kendi tasarım dünyalarında oluşan görüntülerini yansıtmışlardır. Romantikler’de, ne David-Ingres İdealizmi, ne çizgi abstraksiyonu, ne de soğuk ve ölçülü renk ile bunların Klasizmde görülen disiplini vardı. Aksine, Romantikler, özgürlük sarhoşluğu içinde renkli, cesur bir paletle dinamik biçimler kullanmışlardır. Delacroix, “Doğa, ressamın eleştirerek ve seçerek kullanacağı bir sözlüktür”, “Resmi yaratan bizim tasarımımızdır” diyordu. Rene Huyghe de, bu konu ile ilgili olarak, “ Gerçek artık amaç değil, yalnız sanat için bir çıkış noktasıdır” diye bir açıklamada bulunmuştur (Turanî, 1998, s. 27). Yeni sanat anlayışı, sanatçının yaratma bakımından bağımsızlığı anlamına da gelmekteydi. Ancak, sanatçının bağımsızlığı bilindiği üzere, sanatla birlikte yasa olarak ilk defa 1836 yılında Victor Coussin tarafından verilen bir önerge ile Fransız parlamentosunda yasallaşıyordu. Sanatçı bu özgür durumda, güzeli, inandığı gibi algılayabilecek ve değerlendirecekti. Fransız Romantiklerinin, özgür sanatçılar olarak doğanın insanı coşturan özgür, temiz havasını da keşfettiklerini belirten Turanî, onların doğa atmosferinin geniş ufku içinde keyiflerine göre, özgür olarak, kendi kişisel şarkılarını söylediklerini belirtir (Turanî,1998). Mehmet Ergüven (1992, s. 63) ise, Romantizmle birlikte rengin, yalnızca ait olduğu nesneden değil, diğer resimsel öğelerde de bütünüyle soyutlanarak mutlak bir bağımsızlığa kavuştuğunu belirtir ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek artan bir ivmeyle birbirini izlemeye başlayan yeni arayışların, bu alandaki manifesto, gruplaşma, kurumsal model vb. sayısında bir tür patlamaya yol açtığını söyler. Aynı araştırmanın devamında, sanatçının tuval karşısında elde ettiği özgürlüğün bedelini nasıl ödediğini şu şekilde dile getirir: “…Sanatçı, serbest piyasa koşullarında bir tür metaya dönüşmüş olan resmini pazarlayıp ayakta durmaya çalışırken, sınırsız özgürlüğünün bedelini çok ağır bir biçimde ödemek zorunda kaldığını fark etmiştir şimdi. Dolayısıyla kurumsal modellerin sayısındaki artış, aslında sanatçının kendini aklama isteminden kaynaklanmaktadır. Tüm sanat dallarını etkisine alan özerkleşme yönündeki güçlü eğiliminde bunda çok önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Buna göre, özerk bir ifade gücünün elde edilmesi özleminden hareketle arılaşma sürecine giren resim sanatı, her şeye yeniden başlamak üzere, yalnızca kendine özgü anlatım olanaklarının ardına düşmüştür bu dönemde. Aslında yeni bir uyum arayışıdır burada söz konusu olan; insanoğlu, görünürdeki özdeksel doğanın ardında yeni ve o ölçüde duyarlı bir geometri keşfetmiştir; gizli oranlar ile görünenden çok farklı bir yapıdır bu. Hoftmann’ın vurguladığı üzere “Romantizmin-sezgi ve duygu yolu ile kozmik-bütün’e dayanıp- şiirsel bir yaklaşımla yeryüzünün ardında yakalamaya çalıştığı, şimdi gerçeğin ayrılmaz bir parçasıydı. Önce sanatçının ayrımına vardığı bir olgu, hızla ruhsal ortamı ve buna bağlı olarak doğa ile bireyin bilimsel değerlendirilmesini hazırlarken, gerçeğe çağdaş anlamda bakışımız da değişmişti. Kısaca öykünmeci sanat anlayışı artık tarihe karışmak üzeredir; Kant haklı çıkmış; sanat yapıtında nasıl, ne’nin yerini almaya başlamıştı sessizce”. Yukarıda da belirtildiği üzere, eskinin yeniyi kabullenme süreci her zaman sancılı olmuştur. Bu sadece eskinin, yeniyi kabullenme sürecinde yaşanan bir durum olmayıp, aynı kuşak arasında farklı görüşlerde bile, karşımıza çıkabilmektedir. Fransız Devrimi’nden 74 sanat ve sanatçının özgürlüğünün Parlamento’da yasallaşma sürecinin ardından 27 yıl geçmesine rağmen, sanatçılar yaptıkları çalışmalara hala tepki görebilmekte, yapıtları sergilere kabul edilmemektedir. Bunun en önemli örneği ise 1863 yılında yaşanmıştır. 1863 yılında Manet’ nin, kuvvetli ve sert çatışıklar uğruna geleneksel yumuşak gölgeleme yöntemini bıraktığı ilk resimleri tutucu sanatçıların kazan kaldırmasına yol açmış, akademi üyesi ressamlar tarafından çalışmaları Salon’ a kabul edilmemiştir. Yetkili makamlar yargıçlar kurulunun karşı çıktığı eserleri “Salon des Resfuses” (Reddedilenler Sergisi) adıyla özel bir sergide sergilemek zorunda kalmışlardır. Halk ise bu sergiyi, daha çok büyüklerin yargısına karşı gelen düş kırıklığına uğramış zavallı çömezlerle alay etmek için ziyaret etmişlerdir (Lynton, 1982).Üyelerin beğenip ödüllendirdikleri eserlerse, akademinin sanat anlayışına uygun düşenlerdir. Dönemin sanat yaşamına söz geçiren bu sanatçılar, sanatçının özgürlüğüne imkân tanımayan, geleneksel düşüncedeki kişilerdir. Onlara göre ele alınan konu gerçeğine benzemelidir ( Kınay, 1993). Ancak, Manet’in yaşadığı olay, sanatta özgürlük adına yaşanmış ve tarihe geçmiştir. Demokratik Parlamenter Sistem, artık dinin hukuki baskısının da giderek azaldığı bir dönemi başlatmıştır. Din artık, sanatçıyla birlikte bilim adamını da rahatsız edemiyor, bilim kendi yolunda durmadan ilerliyordu. Buhar makinesi, elektrik jeneratörü, röntgen ışığı ve o dönemde akla gelemeyecek pek çok şey. Bu nedenle, deneyin yarattığı yeni buluş ve teknikler, bu yüz yılın felsefesini de etkiliyordu. Öyle ki, gözlem, deney ve teknik, yeni düşünceyi oluşturuyor ve bu çağ insanının kafasını gereğine göre yeniden biçimlendiriyordu. Düşünülerek bulunan çözümler yerine, deneye dayanan çözümlemeler, sağlıklı ve isabetli bir düşünme biçimi yaratıyordu. Bu gözlemler ve deneyler sonunda birey, doğadan ayrı bir varlık değil, doğanın parçası olduğunu anlıyordu (Turanî, 1998). Bilimdeki ilerleme, doğal olarak yüz yıl boyunca sanatı sıkı bir disiplin altında tutan “Akademizm’in” hegemonyasının bitmesine de neden olmuştur. Newton’un, Chevreulle’ün ve Helmholz’un ışık üzerinde yaptıkları araştırmalar, 19. yüzyılın son çeyreğinde sanatta yeni bir açılımı başlatmıştır. İnsanın, doğa kanunları hakkında bilgi edinmeye başladıktan sonra, özgürlük ve egemenlik bakımından bazı üstünlükler sağlayabildiğini söyleyen Ersoy (1995, s. 65) “…Çünkü o kendinden üstün gördüğü yabancı bir dünya ya bağlanır, ona bağımlı olur, bu dünyayı kendine uyduramaz, giderek yabancılaşır. Düşünce ve tasarımla dünyayı kendine mal etmek için özgürlüğe karşıt olan bu durumu aşmaya çalışır.. İnsanın özünü bilinç ve özgürlük oluşturduğuna göre, bunların gelişmesini tarihsel süreç içinde bulacağız. Tarihe baktığımız zaman özgürlüğün en ileri, en gelişmiş zorunluluk olduğunu kavrayabiliriz” der. Bilimsel çalışmaların ilerlemesi paralelinde gelişen ilk sanat anlayışının Empresyonizm olduğunu belirten Cezanne “…Nesne üzerindeki ışık renklerini doğada görülmeyen biçimde, yani saf olarak, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor boyalarla resmetmek istediklerinden, onlar için doğa biçimlerinin gerçekçi açıdan saptanması bir sorun olmaktan çıkıyordu. Dolayısıyla nesnelerin biçimleri, resim yüzeyinde görüntü olarak hissedilecek derecede azalıyordu. Ayrıca, ışık gibi gölgeler de renklerle gösterildiğinden, renge renkle karşılık verilmesi, mavi, lacivert ve morla düzenleniyordu. Bu yüzden resimdeki nesne biçiminin yerini renk sistemi alıyor ve tablo yüzeyi bu sisteme göre kuruluyordu” diyerek Empresyonistlerin doğa nesnesinin tuvale aktarım sürecindeki yaklaşımlarına açıklık getirmiştir (Turanî, 1998, s. 41). Gombrich (1986) ise, nesneleri göründükleri gibi tasvir etmekten vazgeçtikleri zaman, sanatçıların önünde büyük imkânların açıldığını, bunun biçimler için olduğu kadar, renkler içinde geçerli olduğunu belirtir. Ayrıca, Empresyonizmle birlikte sanatçıların, optik açıklamalar için istedikleri renkleri, serbestçe seçebildiklerini böylece metafizik düşüncelerini çok rahat biçimde dile getirebildiklerini söyler. Dış görüntüye bağlı Empresyonizm’in tam tersine, bir iç dünya görüşünün anlatımını savunan Ekspresyonizm (Dışavurumculuk), 1900–1935 yılları arasında sanatçılar arasında kabul görmesiyle, yirminci yüzyıl sanatının en sürekli ve en geniş kapsamlı anlayışı olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında yeni endüstriyel yaşamın insan üzerinde bıraktığı tüm olumsuzlukları ele almak, onun ilk kez karşılaştığı yeni yaşama karşı isyanını biçimlendirmek Ekspresyonist sanatçıların temel amacı olmuştur. Bu duyguları daha güçlü yansıtabilmek için sanatçılar tasarımda denge ya da güzellik gibi geleneksel kavramlardan uzaklaşarak biçim bozma yöntemini kullanmışlardır. Adnan Turanî, Ekspresyonistlerdeki bu yaklaşım biçimini geçmişteki anlatım biçimlerini bir kalemde kenara atmak olarak niteler ve kaba, haşin bir duygu ile sanatçıların, doğa biçimlerini kırıp, parçalayan, hür, pervasız, isyankâr görünümler elde ettiklerini belirtir (Turanî, 1998) Van Gogh, ilginç fırça vuruşları ve insan duygularını harekete geçiren renklerle kendi ruhsal durumunu açığa vurduğu, peyzaj ve ayçiçekleri resimleriyle Ekspresyonist tarzdaki resimlerin ilk örneklerini oluşturmuştur. Aynı dönemlerde, Edward Munch ise, abartılmış resimler yapıp, korku, sevgi, ya da nefret gibi duyguları tuvale taşımıştır. Ekspresyonist sanatın sevilmeyen kısmı ise güzellikten uzaklaşması olmuştur. Ancak, Figürlerin çirkinleştirilmesi ve bozulması bu tarzın bir gereğidir. Ekspresyonist sanatçıların resimlerinde ortaya koydukları özgür yaklaşım biçimi, aynı zamanda yirminci yüzyıl başlarında sanat alanında girişilen tüm deneylerin temelini oluşturmuştur. 1914 öncesinde, Fütürizm, Kübizm ve Soyut Sanat da içinde olmak üzere modern sanat Ekspresyonizm olarak tanımlanmıştır. Fovizmin, Matisse ve Derain gibi tek tek ressamların eserlerine yansıyan kısa bir dönemi içermesine karşılık; Almanya’da Dışavurumculuk, görsel sanatlar, tiyatro, şiir, mimarlık ve sinema dallarında karşı durulmaz bir yangın gibi yayılan sanatsal bir inanca dönüşmüştür. Sanat dallarının tümünde etkili olmakla kalmamış; hem sanatta hem de toplumda, yerleşik biçim ve geleneklere bir başkaldırı niteliği taşımıştır (Lloyd, 2000) Yaklaşık 19. yüzyıla kadar resim genel olarak bir amaçtır; ya Platon’un dediği gibi ‘olanı’ yansıtır ya da Aristoteles’in dediği gibi ‘olabilir olanı’. Rönesans döneminde ise resim,’ ideal olanı yansıtmaktadır; yani resim, sanat alanını yaratan ‘sacayağının’ dışında bulunan, sanat olgusundan önce var olan bir ‘idea’yı taklit etmek, ayna örneğinde olduğu gibi, o ‘idea’yı yansıtmak durumundadır. Resmin varlık nedeni budur ve işlevi de o ‘ideayı’ hem içerik bakımından hem de biçim bakımından tıpa tıp çakışır bir şekilde insanlara iletmektir (Erinç, 1995). 20. yüzyılla birlikte ise sanat, bir amaç olmaktan çıkarak araç olma konumuna gelir, yani onun varlık nedeni kendinden başka hiçbir şeye bağlanmaz. Ne biçim, ne içerik, ne de öz açısından herhangi bir bağımlılık söz konusu edilir. Küçülen dünya içinde, daha da karmaşıklaşan teknoloji ağının açıları arasında sanatçı, hem kendini diğer insanlardan soyutlamak zorunda kalmış hem de kendi varlığını diğer insanlara kanıtlamak yükümlülüğünü hissetmiştir (Erinç, 1995). Bu ikilem içinde insan ve insana bağlı değerlere yeni yorumlar getirilmesi kaçınılmaz olmuş, sanat, kılıktan kılığa girerek, II. Dünya Savaşı’na kadar, Fovizm, Kübizm, Soyut Sanat, Konstrüktivizm, Dada, Fütürizm, Sürrealizm, gibi anlayışları doğurmuştur. Bu hareketlerin hepsi genel olarak modernizm diye adlandırılan akımdan beslenmişler ve hepsi de, değişen derecelerde, gerçekçi ya da romantik etkinin yıkıcıları olup, soyutlamaya yönelmişlerdir. Artık Batıda sanatçı, yeni ve yenilikçi akımlar doğrultusunda, belli bir uğraşın temsilcisi olarak bilinen birtakım ustalıklar göstermek zorunda kalmamıştır. Sanat da, görünen dünyayı taklit etme görevinden özgür kılınmıştır. Batı’ da durum böyle iken konumuzun ilerleyen bölümlerinde bahse konu olacak olan Rusya’da, yüzyılın ilk çeyreğinde sanat ve sanatçının özgürlüğü elinden alınacak, sanatçı belki de tarihte görülmediği kadar baskı altında tutulacaktır. 20. yüzyılın başkaldırı niteliğindeki bir başka sanat anlayışı Fovizm ise, çok kısa soluklu bir akım olmasına karşın yirminci yüzyılın en önemli anlayışlarından biri konumuna gelmiştir. Fovizm’ in önde gelen sanatçıları, sanatta farklı olmayı ve yeni sanatsal yollar bulmayı amaçlamışlardır. Yapıtları, özgürce oluşturulan kompozisyonlara, şok etkisi yapan renklere ve resme yüklenen Dışavurumcu anlamlara dayanır. Aslında yaklaşım biçimleri, Van Gogh’ un ya da Gauguin’ in daha önce basite indirgediği resim anlayışı ile örtüşmektedir. Onlara göre resim üç boyutlu değildir. Resimde anlam ve duygu, bütün kuramsal yöntemlere sırt çeviren ressamın özgür kararına kalmalıdır. Bunun içindir ki Vlaminck, ”Kobalt mavilerim ve yeşillerimle Güzel Sanatlar Okulu’nu yakmak istedim. Önümdeki resim ne olursa olsun duygularımı fırça vuruşlarıyla aktarmak istedim” demiştir. Matisse ise,"...Sanatçı, doğanın nabzını elinde tutmalı; onun ritmiyle kendisi arasında bir uyum sağlamalı"(Kostrzewa, 2000, s.84) diyerek, sanat yapıtının özgür bir ortamda üretilen özgün yapıtlar olması gerektiğini savunmuştur. Ve bundan yüz yıl önce nesnenin doğasına aykırı renkleri özgürce kullanmaktan çekinmeyerek insan saçlarında yeşil, kırmızı ya da mor, yüzlerde parlak pembe renkleri rahatça kullanabilmiştir. Fovistler’in modern sanatta renk kavramını kökten değiştirdiklerini söylemek yerinde olacaktır. Matisse bu yeni sanatsal amacı, daha sonra modern sanatın köşe taşlarından biri olan “Tam ve doğru olmak, doğruyu aktarmak değildir” (Kostrzewa,2000) sözleriyle tanımlayarak meşrulaştırmıştır. Böylesine özgürlükçü bir renk kullanımıyla yalnızca geleneksel sanat ilkelerine karşı çıkmakla kalmayan Fovistlerin, aynı zamanda İzlenimcilerin kullandığı görece renk anlayışını da kırdıklarını söyleyebiliriz. Aslında Fovizmin birçok açıdan 20. yüzyıl sanatının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını söylemek yerinde olacaktır. Zira dönemlerinde ve sonrasında birçok çağdaş sanatçıya gelenekleri aşmaları konusunda öncülük etmişlerdir. Daha önceki düşüncelerin anlaşılmasına, özümsenmesine ve aşılmasına yardımcı olmuşlar, yeni düşünceleri kökten irdeleme yöntemleriyle, sanatsal özgürlük ve özgünlük konusunda ısrarlı tutumlarıyla ve rengi “özgür” kılışlarıyla, modern sanatın önünü açmış ve sonraki kuşakların daha ileriye taşıyabilecekleri güçlü bir sanat mirası bırakmışlardır. Henri Matisse’nin dediği gibi,” Fovizm her şey değildir, ama her şeyin temelidir” ( Kostrzewa, 2000, s.92) 20. yüzyıl sanatında biçimsel açıdan büyük devrim yaratan sanat anlayışı ise Kübizm olmuştur. Kübizm’in gelişiminde, büyük payı olan Cezanne, kendinden öncek gelen gruplardan aslında daha fazla biçimcidir. Bir nevi, Courbet’den görülen “gerçeğe sadık kalmak” anlayışının önemli bir halkasını oluşturur. Ancak onun istediği şey, tuvalde görmenin psikolojik yönünü de yaratabilmektir. Bunu ortaya koyabilmek içinse, formların bir kompozisyon içindeki ve günün belirli, sabit bir saatindeki görüntülerini, insanın onlara ilk baktığı andaki durumları ile resmetmeye çalışmıştır (İnal, 2000) Cezanne, “ Doğayı kopya etmek istedim, başaramadım; ama güneşi yeniden üretmenin imkânsız olduğunu görüp, onu bir başka araçla, renkle yeniden temsil etmenin mümkün olduğunu keşfettiğimde mutluydum” diyerek bir bakıma yaratma sürecindeki bağımsızlığını dile getirmiş ve doğadaki tüm biçimleri küre, koni ve silindire indirgeyip kendinden önce resim sanatı hiç var olmamış gibi yeni baştan başlamak istemiştir. Kübizm, yansıtmacılığın Rönesans’tan itibaren süre gelen kurallarını kökten sarsmış ve bütünüyle farklı bir biçimsel kurgu yaratmıştır. Picasso “Avignonlu Kızlar” la insan figürünün klasik formu ve tek nokta perspektifi ile sağlanan derinlik temsilciliği prensibini tümden yıkmıştır. Üstelik bu yeni yaklaşım; insan anatomisinin geometrik parçalara ve üçgenlere indirgenişinde ve normal anatomik oranların, göz ardı edilişinde gözlemlenebilir. İnsan figürünün, ifadece potansiyeline yönelik, yep yeni bir yaklaşımını gösteren “Avingon’lu Kızlar” da; hareket ve fizyonomi yerine, insan görüntüsünün tamamen yeni baştan düzenlenebilmesi özgürlüğüne dayalı olan bu yaklaşım, önceden ifade edilememiş zihinsel durumları çağrıştırabilmeyi mümkün kılabilecek, özellikle de, Sürrealistler’in ve Kübistler’in elbette ki Picasso’nun kendisinin elinde, 1920 ve 1930’ ların en önemli eserlerinin yapılmasını da sağlayacaktır (İnal, 2000). Malewich 20. yüzyılın ilk çeyreğinde "Nesnelerin boyunduruğundan kurtulalım, gerçek resim üretimine girelim " diyerek, sanatta bir devrim yarattı. Malewich' e göre nesneler dünyası insan iradesinin tasarısı olarak tanımlanır. Yine ona göre, nesneler, sanatçının kendi çıkarları için tasarlanmış bir dünyadır. Bu nedenle, evrenselliğe açılabilmek için, doğaya bağlı olan dünya görüşlerinin temelden yıkılması gerektiğine inandı ve tasarladığı dünyaya ulaşabilmek için soyutlamayla işe başladı. Soyut resmin babası olarak kabul edilen Kandinsky ise, "Artık kesin olarak şunu biliyorum: Obje resimlerime zararlı olmaktadır." diyerek objelerin dış görüntüsünden kendini uzaklaştırdı (Elmas, 2006). Gablik, 1910 ile 1930 yılları arasında modernizmin en üst düzeye olaştığını söyler. Ona göre, Kandinsky ve Malewich, kendilerini ruhu algılayabilen birer papaz gibi görmüş ve yaşamın aşkın olduğuna ilişkin bir yaşam kavramına sahip olmuşlardır. Her ikisi de, yaşamın kurumlaşmış bir dine bağlı olmadığını savunmuşlardır. Malewich’ e göre, sanat, artık dine ve devlete hizmet etmek istemiyor, yaşam biçimi tarihini resimlemek istemiyor, nesnelerle ilgili bir şey yapmak istemiyordu. Sanat artık, yalnızca kendisi için ve nesneler olmaksızın var olabileceğine inanıyordu (Giderer, 2003). Geleneksel anlatım yollarına karşı açılan sistematik savaş ve bunun sonucu olarak da on dokuzuncu yüzyıla ait sanatsal eğilimlerin, geleneklerin yıkılması, 1916 yılında Dadaizm’le başlamıştır. Savaş sırasında ortaya çıkan ve insanlığı savaşa sürüklemekle suçladığı uygarlığa karşı bir protesto niteliğini taşıyan Dadaizm, tüm bu nedenlerden ötürü bir tür bozgunculuktur. Dadaist akımın tüm amacı, hazır-yapılmış biçimlerin çekiciliğine ve geleneksel-ancak aşınmış olduğu için değersiz kalan ve anlatımı yapılacak objeyi sahteleştirerek tüm anlatım kendiliğindenliğini yıkan lengüistik kalıplara karşı gösterilen direnişten ibarettir. Dadaizm, bu bakımdan kendisiyle tam bir görüş birliğinde olan Sürrealizmle birlikte anlatımın doğrudanlığına yönelik bir çabadır; diğer bir deyimle temelde romantik bir özellik taşımaktadır (Hauser , 1984). Bir zamanlar Van Gogh’un “Gördüğümü betimlemeye çalışmak yerine kendimi güçlü bir biçimde ifade edebilmek için renkleri tümüyle istediğim gibi kullanıyorum”(Kostrzewa, 2000) diyerek renkleri dilediği gibi tercih ettiğini belirtmesi gibi, Dadaistler de, her şey sanatın işine yarayabilir diyerek, konumuz bağlamında sanatta sınır tanımamış, yüzyıllardır uygulana gelen tuval resmi bile geleneksel sayılarak sorgulamaya alınmıştır. Tuval resminin sorgulanmaya alınması noktasında Hakkı Engin Giderer (Giderer, 2003, s.111) şunları söylemektedir. “Modernizm, “yeni” olanı bir mit durumuna dönüştürürken, geleneksel olandan da kurtulmak istemiştir. Modernizm için geleneksel bir sanat olan resim, her açıdan yeniden ele alınmış, özellikle tuval resminin konuları, fiziksel özellikleri, sergilenme biçimleri, izleyicinin tutum ve davranışları, yaratıcısı, temel bir sanat konusuna dönüştürülmüştür. Sanatın metalaştırılmasından kaçınma, yoruma karşı durma, hızla değişen yaşamın sanatçı için farklı gereksinimler yaratması, resimden daha farklı araçlar kullanma isteği, gerçekliği resmin dışında arama ve anlatma düşüncesi, yaşam ve sanat arasındaki uzaklık, tuval resminin sorgulanmasını da gerektirmiştir”.
__________________ Kendi omuzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki ! |