iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 17:23 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » akademik » Güzel Sanatlar Fakültesi » XIX. yüzyıldan günümüze özgürlük bağlamında sanat neydi,ne oldu - In the 19th century

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 21.04.08, 19:19
Standart XIX. yüzyıldan günümüze özgürlük bağlamında sanat neydi,ne oldu - In the 19th century

21.04.08, 19:19


XIX. yüzyıldan günümüze özgürlük bağlamında sanat neydi,ne oldu - In the 19th century

ÖZET
Bütün canlılar ve hele düşünebilen bir varlık olarak insanlar için en büyük hedef, bir araç
olduğu kadar da bir amaç ve ihtiyaç olan "özgürlük" tür. İnsanlık tarihini dolduran tüm savaşlar
ve insanların bütün yaşam mücadeleleri bu nimeti kazanmak için yapılmış atılımlardır. İnsanoğlu
ile yaşıt olduğu düşünülen sanat ve onun yaratıcısı olan sanatçı da günümüzde edindiği hak ve
özgürlükleri kuşkusuz büyük bir mücadele sonunda edindi. Bazen sanatın konusuna, bazen
konuda savunulan duygu ve düşüncelere, bazen diline, gelen baskılara karşı mücadele etmek
durumunda kaldı. Özellikle, XIX. yüzyıl öncesi, akademizmin, sarayların ve kiliselerin katı
kuralları içerisinde sanatçının tuvaliyle özgürce oynayamadığı, duygularını, düşüncelerini ortaya
yeterince koyamadığı zamanları yaşadı. XIX. yüzyıl da sadece Batı da değil insanlık tarihinde de
yeni bir aşama olarak kabul edilen endüstri çağıyla birlikte akademizmin, sarayların, kiliselerin katı
kurallarından sıyrılarak "modernizm" ve "post-modernizm" anlayışının getirdiği "özgür"
eğilimlere doğru yelken açtı ve günümüze değin onlarca anlayışa kadar uzanabilen farklı sanat
anlayışlarını ortaya koydu.


ABSTRACT
The greatest goal for all beings, especially humans who are thinking beings, is “freedom”,
which is an end and a necessity as well as a means. All the wars that have occurred in human
history and all endeavours of humans are efforts to gain this gift. Art, which is thought to have
originated with humans, and its creator the artist obtained the rights and freedoms they enjoy
today as a result of extensive struggles. They had to struggle against pressures on the theme of
the art, the ideas and feelings advocated in the theme and the language. Particularly, prior to the
19th century, there were times when the artist could not use his brush freely on the canvas and
express his feelings and ideas clearly due to the strict rules laid down by the church, the palace
and the academic circles. In the 19th century, however, with the advent of the industrial age,
which is acknowledged to have been a new stage in not only the western history but also human
history, they rid themselves of the confines of the rigid rules of the church, the palace and
academic circles and set sails towards “freer” trends brought along by “modernism” and
“postmodernism”
and so far have generated tens of different views of art.
The purpose of this study is to determine the level that art has attained now in the context
of freedoms that art and the artist gained after the Industrial Revolution and the French
Revolution.
Eklenmiş Resim
Dosya tipi: jpg 19centry.jpg (93,0 KB (Kilobyte), 835x kez indirilmiştir)
__________________
Kendi omuzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki !
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 21.04.08, 19:20
kanlica - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.318
Ettiği Teşekkür: 412
232 tane iletisine 394 kere teşekkür edilmiş
kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
  Send PM
Standart XIX. yüzyılDAN GÜNÜMÜZE ÖZGÜRLÜK BAĞLAMINDA SANAT NEYDİ, NE OLDU -In the 19th

GİRİŞ
Endüstri çağı yalnız batı kültür tarihinin değil, insanlık tarihinin de yeni bir
aşaması olarak değerlendirilmektedir. Endüstri çağıyla birlikte, daima araştıran,
deneyen, bulan ve her açıdan hür ve bağımsız olmak için devirler boyunca
büyük çaba sarf eden sanatçı, değişmeyen güzellik kalıplarını, belirli kural ve teknikleri, ustaların donmuş akademizmini ortadan kaldırmaya çalışmış, gelenek
kalıplarını yıkıp, sanatı yeni yeni ufuklara yöneltmek için mücadele etmiştir.
Bu bağlamda kimi uzun, kimi de çok kısa bir zaman içinde farklı farklı
ekoller bir birini takip etmiş, sanatçı buldum derken, o bulunan bir başkasını
doğurmuştur. Ne Giotto’ nun mekân derinliği gibi resme getirdiği yenilikler, ne
hümanizmanın etkisiyle meydana gelen Rönesans çağının üstün resim tekniği,
ne de Barok sanatın taşkın çizgileriyle ışık-gölge estetiği, sanatta bir devamlılık
sağlayamamış, 19. yüzyılın ikinci yarısında Empresyonizmle başlayan ve
günümüze değin onlarca anlayışa kadar uzanabilen farklı sanat anlayışlarını
ortaya koymuştur. Modernizm ve Post Modernizm kavramları ile açıklanan, 19.
yüzyıl sonundan günümüze kadar olan dönemde, bilhassa sanat ve edebiyatta
büyük çaplı değişimler yaşanmış, Fovizm, Kübizm, Soyut Sanat,
Konstrüktivizm, Dada, Fütürizm, Sürrealizm, Pop-Art, Op-Art, Art Nouveau,
Hiper Realism, Çevre Sanatı ve Olay Sanatı, Kinetik Sanat, Minimalizm, Land
Art gibi anlayışlar ortaya çıkmıştır. Bugün, tüm sanat anlayışlarının ortaya çıkış
nedenleri incelendiğinde, hemen hemen hepsinin temelinde sanatçının özgürce
kendini ortaya koyma çabasının yattığı görülür.
Çalışmanın amacı, endüstri çağı ve ardından gelen Fransız Devrimi sonrası,
sanat ve sanatçının kazanmış olduğu özgürlükler bağlamında sanatın
günümüzde ulaşmış olduğu noktanın tesbit edilmesidir.
__________________
Kendi omuzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki !
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 21.04.08, 19:22
kanlica - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.318
Ettiği Teşekkür: 412
232 tane iletisine 394 kere teşekkür edilmiş
kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
  Send PM
Standart XIX. yüzyılDAN GÜNÜMÜZE ÖZGÜRLÜK BAĞLAMINDA SANAT NEYDİ, NE OLDU -In the 19th

ONDOKUZUNCU YÜZYILDAN GÜNÜMÜZE ÖZGÜRLÜK
BAĞLAMINDA SANAT NEYDİ, NE OLDU?
Günümüzde sanatın açılımları ve değişimleri değerlendirildiğinde, resim
sanatındaki hareketliliğin ve kazanılan ivmelerin, hem biçim hem de öz
açısından uygulanan yeni tekniklerle, çok derin boyutlarda değişime uğradığı
görülecektir. Bu değişime neden olan birçok etkenle karşılaşmak mümkündür.
Ekonomik, sosyal, tarihi, siyasal vb. bunlardan sadece bir kaçıdır. Ancak hiçbir
değişim endüstri çağının insanoğluna, aynı zamanda da sanata ve sanatçıya
kazandırmış olduğu hak ve özgürlükler kadar sanatın değişim sürecini
etkilememiştir.
Endüstri çağının başlamasıyla birlikte daima araştıran, deneyen, bulan ve her
açıdan hür ve bağımsız olmak için devirler boyunca büyük çaba sarf eden
sanatçı, değişmeyen güzellik kalıplarına, belirli kural ve tekniklere, ustaların
donmuş akademizmine uzun zaman tahammül edememiş, gelenek kalıplarını
yıkıp, sanatı yeni yeni ufuklara yöneltmek için mücadele etmiştir. Bu bağlamda
kimi uzun, kimi de çok kısa bir zaman içinde farklı farklı ekoller bir birini takip
etmiş, sanatçı buldum derken, o bulunan bir başkasını doğurmuştur. Ne Giotto’
nun mekân derinliği gibi resme getirdiği yenilikler, ne hümanizmanın etkisiyle
meydana gelen Rönesans çağının üstün resim tekniği, ne de barok sanatın taşkın
çizgileriyle, ışık-gölge estetiği, sanatta bir devamlılık sağlayamamıştır ( Eröge,
1967).
Sanatın açılım ve değişim noktasında, sanatın ve sanatçının kazanmış olduğu
hak ve özgürlüklerin ne derece etkili olduğunu Cemil Sena (1972, s. 137) şu
şekilde ifade etmektedir: “Sanat aleminde, kendinin gerçekten bir yaratıcı olduğunu fark
eden insan, bilim kanunlarının zinciriyle bağlı olan ayaklarını topraktan kurtarmak
imkansızlığı karşısında, ancak sanatın kanatları altında yükselen hayal gücünün yarattığı
sonsuz güzellikler alanında biraz nefes alabildi; ve acılarını bu alemde dindireceğini umdu.
Bilimle kendini kandıramayan insan, sanat alanında mutlu olacağını zannettiği zamanda
bile, unutmaya çalıştığı türlü ıstıraplarının gittikçe daha derinleştiğini hissetti. Bu algı,
oyuncak değiştirmekle biraz daha eğlenebilen bir çocuk gibi, sanatçıyı çeşit çeşit prensip ve
ülkülere bağladı. Bunlar bazen sanatın konusuna, bazen konuda savunulan duygu ve
düşüncelere, bazen dilin, bazen biçimin özelliklerine göre değişti. Birinden bıkınca ötekine
atlayan sanatçı, daima yenilik ardından koştuğunu ve yeni bir zevk arayıp yarattığını hayal
ederek, eski oyuncaklarının parçalarını, yeniden kırılacak olan oyuncaklarla karıştırıp
eğlenen bir şımarık çocuk oldu. Hatta zaman zaman, eski oyuncaklarını saklayabilmiş olan
ihtiyatlı çocuklarınkini de kırarak kendi eskitmiş ve parçalamış olduklarına benzetmek
sevdasına da kapıldı. Bu savaş ve bu teşebbüsler, hep aynı yaratığın kandırılamayan bir
tutkusunu ifade ederlerken, insanlık, sürekli olarak bu tutkunun baskısı altında yeni
eserler, fikirler, sistemler ve faaliyetlerle ilerlemeye devam edecektir. Bu yaratıcı tutku en geniş
anlamıyla “özgürlük” ten başka bir şey değildir”.
Özgürlükse, Ayla Ersoy (1995, s.65) tarafından tin’in en üst var oluş biçimi
olarak tanımlanarak şu şekilde açıklık kazandırılır”… Öznel olanın en üst düzeyde
kendi içinde kavrayıp ele geçirdiği ve kendi içinde sakladığı şeydir. Öznel olan insanın öznel
yapısı ile nesnel olan arasında karşıtlık vardır. Özgürlük evrensel ve özerk olan her şeyin
alanıdır. Bir yandan evren yasaları, hukuk, iyi ve gerçek diğer yandan insanın eğilimleri,
duyguları, tutkuları, somut insan yüreği içindeki her şeye yer vermek gerekmektedir. Yani
özgürlük akıl verileri için maddi verilerden daha önemlidir. Çünkü akıl verileri başka
kimseden sağlanamadığı halde maddi veriler için durum tam tersinedir. Tarihsel gelişim
süreci içinde insanlar ve toplumlar hep özgürlükleri için mücadele etmişlerdir. Ancak tek bir
bireyin bencil egemenliği altında yaşanan dönemlerde, herkes bir biriyle mücadele içinde
olduğu için, başkasının özgürlüğüne uzanmak tutkusu yüzünden, kendi özgürlüğünden
olmuş, onu bir başkasına kaptırmıştır”.
Ersoy’unda belirttiği gibi insanoğlunun tarihsel gelişim içerisinde özgürlüğü
için verdiği mücadelede, sanatçıyı da bunun dışında değerlendirmek olası
değildir. O da, günümüzde edindiği hak ve özgürlükleri kuşkusuz büyük bir
mücadele sonunda edindi. Bazen sanatın konusuna, bazen konuda savunulan
duygu ve düşüncelere, bazen diline, bazense biçimin özelliklerine gelen baskılara
karşı mücadele etmek durumunda kaldı. Özellikle, 19. yüzyıl öncesi,
akademizmin, sarayların ve kiliselerin katı kuralları içerisinde sanatçının tuvaliyle
özgürce oynayamadığı, duygularını, düşüncelerini ortaya yeterince koyamadığı
zamanları yaşadı. 19. yüzyıl da sadece Batı da değil insanlık tarihinde de yeni bir
aşama olarak kabul edilen endüstri çağıyla birlikte akademizmin, sarayların,
kiliselerin katı kurallarından sıyrılarak "modernizm" ve "post-modernizm"
anlayışının getirdiği "özgür" eğilimlere doğru yelken açtı. Böylece, kendi dışında
bir amaca baş eğen uygulayıcı konumundan çıkarak, egemen bir yaratıcı
konumuna ulaşıp, özgürlüğünü kazandı. Ve günümüze değin onlarca anlayışa
kadar uzanabilen farklı sanat akımlarını ortaya koydu ( Elmas, 2004).
Adnan Turanî (1998, s.19) sanat adına kazanılan özgürlüğün, diğer alanlarda
olduğu gibi 1789 Fransız Devrimi ile doğru orantılı olarak geliştiğini belirtir.
…1789 Fransız Devrimi’nin yarattığı en büyük düşünce yeniliği, yeryüzünde akıl edilmiş
ilk devlet düzeni olan monarşi gibi, yeni bir devlet, yeni bir toplum düzeni getiriyordu. Bu
nedenle, monarşinin binlerce yıl yaratıp geliştirdiği değerler ve kurumlar, fonksiyonlarını
yitireceklerdi. Bu denli köklü bir değişikliğin patlak verdiği Fransız Devrimi sonunda, tüm
dünyaya örnek olacak “demokratik parlamenter yönetim dönemi başlıyordu”. Böylece
demokratik parlamenter toplum düzeni ile monarşi yönetiminin ve din
kurumlarının baskısı birey üzerinden kalkıyor; birey yeni anlamda özgür
oluyordu. “Bireyin kendi iradesini kazanması olayı, Fransız İhtilali’nin getirdiği en önemli
yenilikti ve bu irade, kendi isteğini özgür olarak sanata getirecekti” diyen Turanî,
Devrim sonrası demokratik parlamenter sistemin sanatçıya kazandıracağı hak ve
özgürlüklere işaret etmektedir.
Fransız Devrimi sonrası yaşanan değişimlerin, sanatta ister istemez bir
ikilemi de beraberinde getirdiğini söylemek yerinde olacaktır. Aslında her
kültürde karşılaşılabilecek bu ikilem eskinin yeniyi kabullenmesi olarak
açıklanabilir. Yani, eski ve yeni çatışması. Bilindiği üzere, alışkanlıklar ve
bilinenlere aykırı olan her şey yenidir. Bunun içindir ki, yenilik bazılarına garip,
bazılarına kabul edilmez, bazılarına da bozuk ya da değersiz görünür. Bu
nedenle eskilerle yeniler arasında hep bir mücadele söz konusudur. Fakat
tarihteki örnekler de göstermiştir ki, eskinin, yeniye karşı direnişi boş bir
çabadan ileriye gidememiştir. Zira eskiye karşı yenilgiye uğrayan hiç bir yenilik
yoktur. Çağın baş döndürücü değişimi karşısında elde edilen özgürlükler
neticesinde sanatta da dış dünyadan içselliğe doğru kayan bir eğilim söz
konusudur. Artık görünürde olan değil, sanatçının görmek istediği ön plandadır.
Çoğu gerçekçi ressamlara göre ise, "Her şeyin gerçek ve doğru olanı güzeldir ve ancak
doğada bulunur". Öyleyse sanatçı doğadaki bu güzeli, aynı şekilde yansıtarak elde
edebilir. İnsanlar nesnelerin biçiminden hoşlanır ve taklit, ne denli başarılı
olursa o denli hoşumuza gider gibi birtakım saplantılara kapılarak yenilerin
özgürce tuvalle hesaplaşmasını yadırgamışlardır (Elmas, 2006).
Devrim sonrası devam eden Napolyon döneminde, ön planda tutulan sanat
anlayışı Klasizm olmuştur. Klasizm’se devlet tarafından kurulmuş olan
akademinin bir nevi sanat görüşüdür. Zira akademinin başında bulunan Jacques
Lois David, Klasizmin katı kurallarını savunmakta, Ingres’le birlikte
öğrencilerine doğayı dikkatle taklit ve etüt etmeyi önererek Klasizmin katı
kurallarına bağlı kalmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar.
Napolyon’un son zamanlarına rastlayan 1820’lerden sonra ise, Fransa’da,
kazanılan hak ve özgürlükler, yeni bir sanat anlayışının doğmasına neden
olmuştur. Kısa zamanda, hem yazarları, hem ressamları, hem de heykeltıraşları
arkasından sürükleyen bu yeni sanat anlayışı Romantizm’dir. Norbert Lynton,
Romantizmin ortaya çıkışına kadar, sanatın, kendine tanıdığı özgürlükler ne
olursa olsun, bugün bile bazı çevrelerde ‘uygarlığın beşiği’ olarak tanımlanan
Akdeniz’den kaynaklanan bir ana gelenekle ilgili olarak değerlendirildiğini
belirtir (Lynton, 1982).
Romantizmle birlikte sanatçılar, işledikleri konularda ne saray, ne de din
kurumlarının etkisine girmişlerdir. Tam tersine, Fransız gururunun, milli
duyguların, heyecanlı tiyatro sahnelerinin doğu ya da uzak ülke egzotizminin,
kendi tasarım dünyalarında oluşan görüntülerini yansıtmışlardır. Romantikler’de,
ne David-Ingres İdealizmi, ne çizgi abstraksiyonu, ne de soğuk ve ölçülü renk
ile bunların Klasizmde görülen disiplini vardı. Aksine, Romantikler, özgürlük
sarhoşluğu içinde renkli, cesur bir paletle dinamik biçimler kullanmışlardır.
Delacroix, “Doğa, ressamın eleştirerek ve seçerek kullanacağı bir sözlüktür”, “Resmi
yaratan bizim tasarımımızdır” diyordu. Rene Huyghe de, bu konu ile ilgili olarak, “
Gerçek artık amaç değil, yalnız sanat için bir çıkış noktasıdır” diye bir açıklamada
bulunmuştur (Turanî, 1998, s. 27).
Yeni sanat anlayışı, sanatçının yaratma bakımından bağımsızlığı anlamına da
gelmekteydi. Ancak, sanatçının bağımsızlığı bilindiği üzere, sanatla birlikte yasa
olarak ilk defa 1836 yılında Victor Coussin tarafından verilen bir önerge ile
Fransız parlamentosunda yasallaşıyordu. Sanatçı bu özgür durumda, güzeli,
inandığı gibi algılayabilecek ve değerlendirecekti.
Fransız Romantiklerinin, özgür sanatçılar olarak doğanın insanı coşturan
özgür, temiz havasını da keşfettiklerini belirten Turanî, onların doğa
atmosferinin geniş ufku içinde keyiflerine göre, özgür olarak, kendi kişisel
şarkılarını söylediklerini belirtir (Turanî,1998).
Mehmet Ergüven (1992, s. 63) ise, Romantizmle birlikte rengin, yalnızca ait
olduğu nesneden değil, diğer resimsel öğelerde de bütünüyle soyutlanarak
mutlak bir bağımsızlığa kavuştuğunu belirtir ve 19. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren giderek artan bir ivmeyle birbirini izlemeye başlayan yeni arayışların, bu
alandaki manifesto, gruplaşma, kurumsal model vb. sayısında bir tür patlamaya
yol açtığını söyler. Aynı araştırmanın devamında, sanatçının tuval karşısında elde
ettiği özgürlüğün bedelini nasıl ödediğini şu şekilde dile getirir:
“…Sanatçı, serbest piyasa koşullarında bir tür metaya dönüşmüş olan resmini
pazarlayıp ayakta durmaya çalışırken, sınırsız özgürlüğünün bedelini çok ağır bir biçimde
ödemek zorunda kaldığını fark etmiştir şimdi. Dolayısıyla kurumsal modellerin sayısındaki
artış, aslında sanatçının kendini aklama isteminden kaynaklanmaktadır. Tüm sanat
dallarını etkisine alan özerkleşme yönündeki güçlü eğiliminde bunda çok önemli bir rol
oynadığı görülmektedir. Buna göre, özerk bir ifade gücünün elde edilmesi özleminden
hareketle arılaşma sürecine giren resim sanatı, her şeye yeniden başlamak üzere, yalnızca
kendine özgü anlatım olanaklarının ardına düşmüştür bu dönemde. Aslında yeni bir uyum
arayışıdır burada söz konusu olan; insanoğlu, görünürdeki özdeksel doğanın ardında yeni ve
o ölçüde duyarlı bir geometri keşfetmiştir; gizli oranlar ile görünenden çok farklı bir yapıdır
bu. Hoftmann’ın vurguladığı üzere “Romantizmin-sezgi ve duygu yolu ile kozmik-bütün’e
dayanıp- şiirsel bir yaklaşımla yeryüzünün ardında yakalamaya çalıştığı, şimdi gerçeğin
ayrılmaz bir parçasıydı. Önce sanatçının ayrımına vardığı bir olgu, hızla ruhsal ortamı ve
buna bağlı olarak doğa ile bireyin bilimsel değerlendirilmesini hazırlarken, gerçeğe çağdaş
anlamda bakışımız da değişmişti. Kısaca öykünmeci sanat anlayışı artık tarihe karışmak
üzeredir; Kant haklı çıkmış; sanat yapıtında nasıl, ne’nin yerini almaya başlamıştı
sessizce”.
Yukarıda da belirtildiği üzere, eskinin yeniyi kabullenme süreci her zaman
sancılı olmuştur. Bu sadece eskinin, yeniyi kabullenme sürecinde yaşanan bir
durum olmayıp, aynı kuşak arasında farklı görüşlerde bile, karşımıza
çıkabilmektedir. Fransız Devrimi’nden 74 sanat ve sanatçının özgürlüğünün
Parlamento’da yasallaşma sürecinin ardından 27 yıl geçmesine rağmen,
sanatçılar yaptıkları çalışmalara hala tepki görebilmekte, yapıtları sergilere kabul
edilmemektedir. Bunun en önemli örneği ise 1863 yılında yaşanmıştır.
1863 yılında Manet’ nin, kuvvetli ve sert çatışıklar uğruna geleneksel
yumuşak gölgeleme yöntemini bıraktığı ilk resimleri tutucu sanatçıların kazan
kaldırmasına yol açmış, akademi üyesi ressamlar tarafından çalışmaları Salon’ a
kabul edilmemiştir. Yetkili makamlar yargıçlar kurulunun karşı çıktığı eserleri
“Salon des Resfuses” (Reddedilenler Sergisi) adıyla özel bir sergide sergilemek
zorunda kalmışlardır. Halk ise bu sergiyi, daha çok büyüklerin yargısına karşı
gelen düş kırıklığına uğramış zavallı çömezlerle alay etmek için ziyaret
etmişlerdir (Lynton, 1982).Üyelerin beğenip ödüllendirdikleri eserlerse,
akademinin sanat anlayışına uygun düşenlerdir. Dönemin sanat yaşamına söz
geçiren bu sanatçılar, sanatçının özgürlüğüne imkân tanımayan, geleneksel
düşüncedeki kişilerdir. Onlara göre ele alınan konu gerçeğine benzemelidir (
Kınay, 1993). Ancak, Manet’in yaşadığı olay, sanatta özgürlük adına yaşanmış ve
tarihe geçmiştir.
Demokratik Parlamenter Sistem, artık dinin hukuki baskısının da giderek
azaldığı bir dönemi başlatmıştır. Din artık, sanatçıyla birlikte bilim adamını da
rahatsız edemiyor, bilim kendi yolunda durmadan ilerliyordu. Buhar makinesi,
elektrik jeneratörü, röntgen ışığı ve o dönemde akla gelemeyecek pek çok şey.
Bu nedenle, deneyin yarattığı yeni buluş ve teknikler, bu yüz yılın felsefesini de
etkiliyordu. Öyle ki, gözlem, deney ve teknik, yeni düşünceyi oluşturuyor ve bu
çağ insanının kafasını gereğine göre yeniden biçimlendiriyordu. Düşünülerek
bulunan çözümler yerine, deneye dayanan çözümlemeler, sağlıklı ve isabetli bir
düşünme biçimi yaratıyordu. Bu gözlemler ve deneyler sonunda birey, doğadan
ayrı bir varlık değil, doğanın parçası olduğunu anlıyordu (Turanî, 1998).
Bilimdeki ilerleme, doğal olarak yüz yıl boyunca sanatı sıkı bir disiplin altında
tutan “Akademizm’in” hegemonyasının bitmesine de neden olmuştur.
Newton’un, Chevreulle’ün ve Helmholz’un ışık üzerinde yaptıkları
araştırmalar, 19. yüzyılın son çeyreğinde sanatta yeni bir açılımı başlatmıştır.
İnsanın, doğa kanunları hakkında bilgi edinmeye başladıktan sonra, özgürlük ve
egemenlik bakımından bazı üstünlükler sağlayabildiğini söyleyen Ersoy (1995, s.
65) “…Çünkü o kendinden üstün gördüğü yabancı bir dünya ya bağlanır, ona bağımlı
olur, bu dünyayı kendine uyduramaz, giderek yabancılaşır. Düşünce ve tasarımla dünyayı
kendine mal etmek için özgürlüğe karşıt olan bu durumu aşmaya çalışır.. İnsanın özünü
bilinç ve özgürlük oluşturduğuna göre, bunların gelişmesini tarihsel süreç içinde bulacağız.
Tarihe baktığımız zaman özgürlüğün en ileri, en gelişmiş zorunluluk olduğunu
kavrayabiliriz” der.
Bilimsel çalışmaların ilerlemesi paralelinde gelişen ilk sanat anlayışının
Empresyonizm olduğunu belirten Cezanne “…Nesne üzerindeki ışık renklerini
doğada görülmeyen biçimde, yani saf olarak, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve
mor boyalarla resmetmek istediklerinden, onlar için doğa biçimlerinin gerçekçi açıdan
saptanması bir sorun olmaktan çıkıyordu. Dolayısıyla nesnelerin biçimleri, resim yüzeyinde
görüntü olarak hissedilecek derecede azalıyordu. Ayrıca, ışık gibi gölgeler de renklerle
gösterildiğinden, renge renkle karşılık verilmesi, mavi, lacivert ve morla düzenleniyordu. Bu
yüzden resimdeki nesne biçiminin yerini renk sistemi alıyor ve tablo yüzeyi bu sisteme göre
kuruluyordu” diyerek Empresyonistlerin doğa nesnesinin tuvale aktarım
sürecindeki yaklaşımlarına açıklık getirmiştir (Turanî, 1998, s. 41). Gombrich
(1986) ise, nesneleri göründükleri gibi tasvir etmekten vazgeçtikleri zaman,
sanatçıların önünde büyük imkânların açıldığını, bunun biçimler için olduğu
kadar, renkler içinde geçerli olduğunu belirtir. Ayrıca, Empresyonizmle birlikte
sanatçıların, optik açıklamalar için istedikleri renkleri, serbestçe seçebildiklerini
böylece metafizik düşüncelerini çok rahat biçimde dile getirebildiklerini söyler.
Dış görüntüye bağlı Empresyonizm’in tam tersine, bir iç dünya görüşünün
anlatımını savunan Ekspresyonizm (Dışavurumculuk), 1900–1935 yılları
arasında sanatçılar arasında kabul görmesiyle, yirminci yüzyıl sanatının en sürekli
ve en geniş kapsamlı anlayışı olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında yeni endüstriyel
yaşamın insan üzerinde bıraktığı tüm olumsuzlukları ele almak, onun ilk kez
karşılaştığı yeni yaşama karşı isyanını biçimlendirmek Ekspresyonist sanatçıların
temel amacı olmuştur. Bu duyguları daha güçlü yansıtabilmek için sanatçılar
tasarımda denge ya da güzellik gibi geleneksel kavramlardan uzaklaşarak biçim
bozma yöntemini kullanmışlardır. Adnan Turanî, Ekspresyonistlerdeki bu
yaklaşım biçimini geçmişteki anlatım biçimlerini bir kalemde kenara atmak
olarak niteler ve kaba, haşin bir duygu ile sanatçıların, doğa biçimlerini kırıp,
parçalayan, hür, pervasız, isyankâr görünümler elde ettiklerini belirtir (Turanî,
1998)
Van Gogh, ilginç fırça vuruşları ve insan duygularını harekete geçiren
renklerle kendi ruhsal durumunu açığa vurduğu, peyzaj ve ayçiçekleri
resimleriyle Ekspresyonist tarzdaki resimlerin ilk örneklerini oluşturmuştur.
Aynı dönemlerde, Edward Munch ise, abartılmış resimler yapıp, korku, sevgi, ya
da nefret gibi duyguları tuvale taşımıştır. Ekspresyonist sanatın sevilmeyen kısmı
ise güzellikten uzaklaşması olmuştur. Ancak, Figürlerin çirkinleştirilmesi ve
bozulması bu tarzın bir gereğidir.
Ekspresyonist sanatçıların resimlerinde ortaya koydukları özgür yaklaşım
biçimi, aynı zamanda yirminci yüzyıl başlarında sanat alanında girişilen tüm
deneylerin temelini oluşturmuştur. 1914 öncesinde, Fütürizm, Kübizm ve Soyut
Sanat da içinde olmak üzere modern sanat Ekspresyonizm olarak
tanımlanmıştır. Fovizmin, Matisse ve Derain gibi tek tek ressamların eserlerine
yansıyan kısa bir dönemi içermesine karşılık; Almanya’da Dışavurumculuk,
görsel sanatlar, tiyatro, şiir, mimarlık ve sinema dallarında karşı durulmaz bir
yangın gibi yayılan sanatsal bir inanca dönüşmüştür. Sanat dallarının tümünde
etkili olmakla kalmamış; hem sanatta hem de toplumda, yerleşik biçim ve
geleneklere bir başkaldırı niteliği taşımıştır (Lloyd, 2000)
Yaklaşık 19. yüzyıla kadar resim genel olarak bir amaçtır; ya Platon’un dediği
gibi ‘olanı’ yansıtır ya da Aristoteles’in dediği gibi ‘olabilir olanı’. Rönesans
döneminde ise resim,’ ideal olanı yansıtmaktadır; yani resim, sanat alanını
yaratan ‘sacayağının’ dışında bulunan, sanat olgusundan önce var olan bir
‘idea’yı taklit etmek, ayna örneğinde olduğu gibi, o ‘idea’yı yansıtmak
durumundadır. Resmin varlık nedeni budur ve işlevi de o ‘ideayı’ hem içerik
bakımından hem de biçim bakımından tıpa tıp çakışır bir şekilde insanlara
iletmektir (Erinç, 1995).
20. yüzyılla birlikte ise sanat, bir amaç olmaktan çıkarak araç olma
konumuna gelir, yani onun varlık nedeni kendinden başka hiçbir şeye
bağlanmaz. Ne biçim, ne içerik, ne de öz açısından herhangi bir bağımlılık söz
konusu edilir. Küçülen dünya içinde, daha da karmaşıklaşan teknoloji ağının
açıları arasında sanatçı, hem kendini diğer insanlardan soyutlamak zorunda
kalmış hem de kendi varlığını diğer insanlara kanıtlamak yükümlülüğünü
hissetmiştir (Erinç, 1995). Bu ikilem içinde insan ve insana bağlı değerlere yeni
yorumlar getirilmesi kaçınılmaz olmuş, sanat, kılıktan kılığa girerek, II. Dünya
Savaşı’na kadar, Fovizm, Kübizm, Soyut Sanat, Konstrüktivizm, Dada,
Fütürizm, Sürrealizm, gibi anlayışları doğurmuştur. Bu hareketlerin hepsi genel
olarak modernizm diye adlandırılan akımdan beslenmişler ve hepsi de, değişen
derecelerde, gerçekçi ya da romantik etkinin yıkıcıları olup, soyutlamaya
yönelmişlerdir.
Artık Batıda sanatçı, yeni ve yenilikçi akımlar doğrultusunda, belli bir uğraşın
temsilcisi olarak bilinen birtakım ustalıklar göstermek zorunda kalmamıştır.
Sanat da, görünen dünyayı taklit etme görevinden özgür kılınmıştır. Batı’ da
durum böyle iken konumuzun ilerleyen bölümlerinde bahse konu olacak olan
Rusya’da, yüzyılın ilk çeyreğinde sanat ve sanatçının özgürlüğü elinden alınacak,
sanatçı belki de tarihte görülmediği kadar baskı altında tutulacaktır.
20. yüzyılın başkaldırı niteliğindeki bir başka sanat anlayışı Fovizm ise, çok
kısa soluklu bir akım olmasına karşın yirminci yüzyılın en önemli anlayışlarından
biri konumuna gelmiştir. Fovizm’ in önde gelen sanatçıları, sanatta farklı olmayı
ve yeni sanatsal yollar bulmayı amaçlamışlardır. Yapıtları, özgürce oluşturulan
kompozisyonlara, şok etkisi yapan renklere ve resme yüklenen Dışavurumcu
anlamlara dayanır. Aslında yaklaşım biçimleri, Van Gogh’ un ya da Gauguin’ in
daha önce basite indirgediği resim anlayışı ile örtüşmektedir. Onlara göre resim
üç boyutlu değildir. Resimde anlam ve duygu, bütün kuramsal yöntemlere sırt
çeviren ressamın özgür kararına kalmalıdır.
Bunun içindir ki Vlaminck, ”Kobalt mavilerim ve yeşillerimle Güzel Sanatlar
Okulu’nu yakmak istedim. Önümdeki resim ne olursa olsun duygularımı fırça vuruşlarıyla
aktarmak istedim” demiştir. Matisse ise,"...Sanatçı, doğanın nabzını elinde tutmalı; onun
ritmiyle kendisi arasında bir uyum sağlamalı"(Kostrzewa, 2000, s.84) diyerek, sanat
yapıtının özgür bir ortamda üretilen özgün yapıtlar olması gerektiğini
savunmuştur. Ve bundan yüz yıl önce nesnenin doğasına aykırı renkleri özgürce
kullanmaktan çekinmeyerek insan saçlarında yeşil, kırmızı ya da mor, yüzlerde
parlak pembe renkleri rahatça kullanabilmiştir.
Fovistler’in modern sanatta renk kavramını kökten değiştirdiklerini
söylemek yerinde olacaktır. Matisse bu yeni sanatsal amacı, daha sonra modern
sanatın köşe taşlarından biri olan “Tam ve doğru olmak, doğruyu aktarmak değildir
(Kostrzewa,2000) sözleriyle tanımlayarak meşrulaştırmıştır. Böylesine özgürlükçü
bir renk kullanımıyla yalnızca geleneksel sanat ilkelerine karşı çıkmakla kalmayan
Fovistlerin, aynı zamanda İzlenimcilerin kullandığı görece renk anlayışını da
kırdıklarını söyleyebiliriz.
Aslında Fovizmin birçok açıdan 20. yüzyıl sanatının gelişmesinde önemli bir
rol oynadığını söylemek yerinde olacaktır. Zira dönemlerinde ve sonrasında
birçok çağdaş sanatçıya gelenekleri aşmaları konusunda öncülük etmişlerdir.
Daha önceki düşüncelerin anlaşılmasına, özümsenmesine ve aşılmasına yardımcı
olmuşlar, yeni düşünceleri kökten irdeleme yöntemleriyle, sanatsal özgürlük ve
özgünlük konusunda ısrarlı tutumlarıyla ve rengi “özgür” kılışlarıyla, modern
sanatın önünü açmış ve sonraki kuşakların daha ileriye taşıyabilecekleri güçlü bir
sanat mirası bırakmışlardır. Henri Matisse’nin dediği gibi,” Fovizm her şey değildir,
ama her şeyin temelidir” ( Kostrzewa, 2000, s.92)
20. yüzyıl sanatında biçimsel açıdan büyük devrim yaratan sanat anlayışı ise
Kübizm olmuştur. Kübizm’in gelişiminde, büyük payı olan Cezanne, kendinden
öncek gelen gruplardan aslında daha fazla biçimcidir. Bir nevi, Courbet’den
görülen “gerçeğe sadık kalmak” anlayışının önemli bir halkasını oluşturur.
Ancak onun istediği şey, tuvalde görmenin psikolojik yönünü de
yaratabilmektir. Bunu ortaya koyabilmek içinse, formların bir kompozisyon
içindeki ve günün belirli, sabit bir saatindeki görüntülerini, insanın onlara ilk
baktığı andaki durumları ile resmetmeye çalışmıştır (İnal, 2000) Cezanne, “
Doğayı kopya etmek istedim, başaramadım; ama güneşi yeniden üretmenin imkânsız
olduğunu görüp, onu bir başka araçla, renkle yeniden temsil etmenin mümkün olduğunu
keşfettiğimde mutluydum” diyerek bir bakıma yaratma sürecindeki bağımsızlığını
dile getirmiş ve doğadaki tüm biçimleri küre, koni ve silindire indirgeyip
kendinden önce resim sanatı hiç var olmamış gibi yeni baştan başlamak
istemiştir.
Kübizm, yansıtmacılığın Rönesans’tan itibaren süre gelen kurallarını kökten
sarsmış ve bütünüyle farklı bir biçimsel kurgu yaratmıştır. Picasso “Avignonlu
Kızlar” la insan figürünün klasik formu ve tek nokta perspektifi ile sağlanan
derinlik temsilciliği prensibini tümden yıkmıştır. Üstelik bu yeni yaklaşım; insan
anatomisinin geometrik parçalara ve üçgenlere indirgenişinde ve normal
anatomik oranların, göz ardı edilişinde gözlemlenebilir. İnsan figürünün, ifadece
potansiyeline yönelik, yep yeni bir yaklaşımını gösteren “Avingon’lu Kızlar” da;
hareket ve fizyonomi yerine, insan görüntüsünün tamamen yeni baştan
düzenlenebilmesi özgürlüğüne dayalı olan bu yaklaşım, önceden ifade
edilememiş zihinsel durumları çağrıştırabilmeyi mümkün kılabilecek, özellikle
de, Sürrealistler’in ve Kübistler’in elbette ki Picasso’nun kendisinin elinde, 1920
ve 1930’ ların en önemli eserlerinin yapılmasını da sağlayacaktır (İnal, 2000).
Malewich 20. yüzyılın ilk çeyreğinde "Nesnelerin boyunduruğundan kurtulalım,
gerçek resim üretimine girelim " diyerek, sanatta bir devrim yarattı. Malewich' e göre
nesneler dünyası insan iradesinin tasarısı olarak tanımlanır. Yine ona göre,
nesneler, sanatçının kendi çıkarları için tasarlanmış bir dünyadır. Bu nedenle,
evrenselliğe açılabilmek için, doğaya bağlı olan dünya görüşlerinin temelden
yıkılması gerektiğine inandı ve tasarladığı dünyaya ulaşabilmek için soyutlamayla
işe başladı. Soyut resmin babası olarak kabul edilen Kandinsky ise, "Artık kesin
olarak şunu biliyorum: Obje resimlerime zararlı olmaktadır." diyerek objelerin dış
görüntüsünden kendini uzaklaştırdı (Elmas, 2006).
Gablik, 1910 ile 1930 yılları arasında modernizmin en üst düzeye olaştığını
söyler. Ona göre, Kandinsky ve Malewich, kendilerini ruhu algılayabilen birer
papaz gibi görmüş ve yaşamın aşkın olduğuna ilişkin bir yaşam kavramına sahip
olmuşlardır. Her ikisi de, yaşamın kurumlaşmış bir dine bağlı olmadığını
savunmuşlardır. Malewich’ e göre, sanat, artık dine ve devlete hizmet etmek
istemiyor, yaşam biçimi tarihini resimlemek istemiyor, nesnelerle ilgili bir şey
yapmak istemiyordu. Sanat artık, yalnızca kendisi için ve nesneler olmaksızın var
olabileceğine inanıyordu (Giderer, 2003).
Geleneksel anlatım yollarına karşı açılan sistematik savaş ve bunun sonucu
olarak da on dokuzuncu yüzyıla ait sanatsal eğilimlerin, geleneklerin yıkılması,
1916 yılında Dadaizm’le başlamıştır. Savaş sırasında ortaya çıkan ve insanlığı
savaşa sürüklemekle suçladığı uygarlığa karşı bir protesto niteliğini taşıyan
Dadaizm, tüm bu nedenlerden ötürü bir tür bozgunculuktur. Dadaist akımın
tüm amacı, hazır-yapılmış biçimlerin çekiciliğine ve geleneksel-ancak aşınmış
olduğu için değersiz kalan ve anlatımı yapılacak objeyi sahteleştirerek tüm
anlatım kendiliğindenliğini yıkan lengüistik kalıplara karşı gösterilen direnişten
ibarettir. Dadaizm, bu bakımdan kendisiyle tam bir görüş birliğinde olan
Sürrealizmle birlikte anlatımın doğrudanlığına yönelik bir çabadır; diğer bir
deyimle temelde romantik bir özellik taşımaktadır (Hauser , 1984).
Bir zamanlar Van Gogh’un “Gördüğümü betimlemeye çalışmak yerine kendimi güçlü
bir biçimde ifade edebilmek için renkleri tümüyle istediğim gibi kullanıyorum”(Kostrzewa,
2000) diyerek renkleri dilediği gibi tercih ettiğini belirtmesi gibi, Dadaistler de,
her şey sanatın işine yarayabilir diyerek, konumuz bağlamında sanatta sınır
tanımamış, yüzyıllardır uygulana gelen tuval resmi bile geleneksel sayılarak
sorgulamaya alınmıştır. Tuval resminin sorgulanmaya alınması noktasında Hakkı
Engin Giderer (Giderer, 2003, s.111) şunları söylemektedir. “Modernizm, “yeni”
olanı bir mit durumuna dönüştürürken, geleneksel olandan da kurtulmak istemiştir.
Modernizm için geleneksel bir sanat olan resim, her açıdan yeniden ele alınmış, özellikle
tuval resminin konuları, fiziksel özellikleri, sergilenme biçimleri, izleyicinin tutum ve
davranışları, yaratıcısı, temel bir sanat konusuna dönüştürülmüştür. Sanatın
metalaştırılmasından kaçınma, yoruma karşı durma, hızla değişen yaşamın sanatçı için
farklı gereksinimler yaratması, resimden daha farklı araçlar kullanma isteği, gerçekliği
resmin dışında arama ve anlatma düşüncesi, yaşam ve sanat arasındaki uzaklık, tuval
resminin sorgulanmasını da gerektirmiştir”.
__________________
Kendi omuzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki !
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 21.04.08, 19:23
kanlica - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.318
Ettiği Teşekkür: 412
232 tane iletisine 394 kere teşekkür edilmiş
kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.kanlica karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
  Send PM
Standart XIX. yüzyılDAN GÜNÜMÜZE ÖZGÜRLÜK BAĞLAMINDA SANAT NEYDİ, NE OLDU -In the 19th

Dadaistlerin yerleşik aynı zamanda klasik olan bütün değerler ve doğrularla
bir hesaplaşma sürecine girmiş olmaları eserlerinde şiddeti de beraberinde
getirmiştir. Bunun en güzel örneğini ise, Ducamp’ ın “Merdivenden İnen
Çıplak’ isimli eseri oluşturmaktadır. Ducamp’ ın 1917 yılında yaptığı “Çeşme”
adlı çalışmada (ki burada bir pisuvar ele alınmıştır) geleneğe bir başkaldırı söz
konusudur. Burada Ducamp, kendi düşünceleri doğrultusunda bir mesaj
vermek istemektedir. Bu mesaj Tülay Elgün’ e göre, geleneksel sanatın nereye
gitmesi gerektiğidir. Zira burada sanatçı endüstriyel seri üretim ürünlerinin sanat
yapıtına malzeme olabileceğini göstermiş, gündelik sıradan bir eşyaya imza
atarak her şeyin sanat olabileceğini savunmuş ve bir anlamda sanatı ağır bir
biçimde aşağılamıştır (Elgün, 2001).
Diğer taraftan Kurt Schwitters, yağlıboya resimden daha farklı bir yere
giderek, resimdeki malzemenin bir çatışma yaratması gerektiğini savunmuş,
farklı malzemeleri sanatına taşıyarak, yağlıboya resme karşı bir alternatif
oluşturmaya çalışmıştır.
Örneğin, Kurt Schwitters, Merz adlı yapıtından söz ederken, yağlıboya
resminden bir adım daha ileri gitmesini, malzemeye karşı malzeme kullanımına,
yani onları birbirine düşürmesine borçlu olduğunu söyler. Schwitters’e göre,
“…Doğanın temsilindeki artistik olmayan şey, diğer malzemelerle çatışmaya girebiliyorsa bir
resimde kullanılmalıdır” (Giderer, 2003).
Tolstoy (1992, s. 140),”…Sanat eserini ortaya koymak için gereken şartlar,
tamamen özgürlükten kaynaklanan ve özgürlüğe bağlı kalan bir yolun başlangıcındadır. Bir
sanatçının başarılı eserler verebilme çabasının çevre ve devletten gelen baskılarla sınırlandığını
düşündüğünüzde, sanatçının eserinin değer yitirdiğini ve sanat piyasalarının değersiz eserlerle
dolabileceğini fark edebilirsiniz. Böyle bir sınırlama, sanata verilen en büyük cezadır
demekte ve sanatçıya devletten gelecek baskıların, onun eserinde değer kaybına
yol açacağını belirtmektedir.
Bu bağlamda 20. yüzyılın ilk çeyreğinde sanata ve sanatçıya devletten gelen
baskının bir örneği Rusya da yaşanmıştır. 1917 Ekim Devrimine kadar, Çarlık
Rusya’sında çok hareketli ve yenilikçi bir sanat ortamının yaşandığı
bilinmektedir. Zira Rus edebiyatının dünya klasikleri arasında kabul edilen,
Tolstoy, Dostoyevski, Chekhov, Gorki gibi yazarları, Chaykovsky, Stravinsky,
Şalyapin gibi müzisyenleri; Kandinsky, Malewich, Shagal gibi ressamları bu
dönemin sanatçıları arasında yer alırlar.
Bu dönem Çarlık Rusya’sı, başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupa
kültürünün önde gelen merkezleriyle yoğun kültürel alış- veriş içerisinde
bulunmaktadır. Avrupa’da ortaya çıkan yeni sanat anlayışları ise, kısa bir
zamanda Rusya’da yankı bulmaktadır. Ancak, I. Dünya Savaşının ardından
içeride patlak veren grev ve isyanların ardından 1917 Ekim’inde, Lenin ve
Trocki önderliğindeki devrimci Bolşevikler başa geçer ve Sovyet Cumhuriyeti
ilan edilir. Bu koşullar altında kültür ve sanat artık yepyeni bir sürece girecektir
(Enveroğlu, 2005)
Başlangıçta devrim ilkelerini destekleyen sanatçılar, sanatta devrimle,
toplumsal devrimler arasındaki koşutluklardan yana tavır sergilerler. Başta
Fütürist şair Mayakovsky ve arkadaşları olmak üzere, Aleksey Jawlensky,
Kasimir Malewich, Vladimir Tatlin, El Lısıtsky, Vasily Kandisky vb. birçok
sanatçı devrime destek vermektedir.
Nina Kandisky (2003, s.101), 1917 Devrimi’nin erken döneminde, Sovyetler
Topluluğu’nda bulunan sanatçıların yaşam koşullarının güllük gülistanlık
olduğunu belirtir. “ Bütün sanatçılar kişisel destek görüyor, istediklerini yazıyor ya da
diledikleri gibi resim yapıyorlardı. Bu eksiksiz özgür yaratıcılık, soylu ilişkileri ortaya
çıkarıyor ve Kandinsky bütün gücünü gerçekleşmesini kaçınılmaz bulduğu projelere
veriyordu” demektedir.
Ancak 1921’de parti, Komiterya’ nın ikinci kongresi sırasında “yeni
ekonomik önlemleri” (NEP) açıklar. Partinin düşünce adamları, sanat, edebiyat,
özellikle tiyatro, sinema ve radyoyu, halk için propaganda aracı olarak
kullanmayı amaçlar. Devrimin ilk baharının ansızın bu dönemden sora sona
erdiğini söyleyen Nina Kandinsky (2003, s.101), “Lenin’in “ yeni ekonomik
önlemleri” ilan etmesi, Rus devriminin büyük krizini patlattı; sanat da, devletin tanıtım
aracı olarak, ideolojinin hizmetine girdi. Bu sosyalist realizmin başlangıç dönemidir. 1922 de
Sovyet yanlıları soyut sanatı sosyalist idealler için sakıncalı bulduklarından, bütün soyut
şekilleri resmi olarak yasakladılar…” diyerek sanatçıların özgürlüklerinin ellerinden
alındığına işaret etmektedir.
Stalin’in, Politbüro’nun başına geçmesiyle birlikte, başta Troçki, Zinovyev,
Kirov ve Buharin gibi ünlü muhaliflerin bertaraf edildiğini belirten Enveroğlu
(Enveroğlu, 2005), Sovyet ideolojisinin de farkılı bir yöne kaydırıldığını, Stalinle
birlikte bilmin ve sanatın ideoloji haline dönüştüğünü bu uğurda hiçbir zorlama
ve baskıdan kaçınılmadığını, artık sanatın tamamen ideolojinin aracı olduğunu
bunu kabullenmeyen herkesin de rejim ve halk düşmanı olarak kabul edildiğini
söylemektedir.
Bu veriler ışığında genel olarak Sovyetler dönemi sanatı, 1986 yılında
Gorbaçov’ un başa geçmesi ve ”Yeniden Yapılanma” olarak ta adlandırılan
“Glasnost” dönemine kadar “Sosyal Gerçekçi” ve “Sosyalist Romantizm”
denebilecek bir anlayışta devam edecektir. Gorbaçov’ la birlikte yasaklı dönemin
sona ermesi, sanatçıların tekrar özgür bir ortama kavuşmalarına neden olmuştur.
1990’lı yıllara denk gelen Glastnost dönemde artık evrensel sanat, modern ve
post modern bir anlayışta devam etmektedir. Rusya’da da pek çok sanatçının bu
anlayışları benimsemesi 1990’lardan günümüze oldukça verimli ve hareketli bir
sanat ortamının oluşmasına neden olmuştur.
Rusya’da sanata karşı uygulanan baskının devam ettiği yıllarda, 1945 sonrası,
İkinci Dünya Savaşı’nı ardında bırakan dünyayı iki sorun karşılamıştır.
Bunlardan birincisi, Almanya ve İtalya’nın savaşta yenilmesinin ardından
Avrupa’nın ölümcül baskıdan kurtulması ve bireyin daha özgür bir yaşam
ortamına kavuşması, ikincisi ise, hızla artan teknolojik gelişmedir. Artık toplum
yaşamı makinesinden, modasına, mimarisinden diğer plastik sanatlarına, sanatın
hayatın içine iyice girdiği bir süreçle baş başa kalmıştır. Televizyon, radyo,
gazete, dergiler, sinema, bilgisayar vb. gibi medya alanındaki ilerleme insan
yaşamına istese de istemese de girmiş, onu bilgi, haber ve düşünce karmaşasına
sokmuştur. Bu dönem, her türlü yerleşik değerlerin sorgulandığı, acımasızca
eleştirildiği bir dönemi beraberinde getirmiştir.
1945 sonrası aynı zamanda, sanata, tarihin değişik dönemlerinde yönetimler
ya da güçler tarafından verilen görevlerle müdahale edildiği dönemlerin
reddedildiği, sanatçının ve sanatın özgürlüğünü zirvesinde yaşamaya çalıştığı bir
dönem olmuştur. Dadacılık en fazla iz bırakan ve en fazla muhalif özellikler
taşıyan sanat hareketi olarak kabul edilmiş, her şeyin insan yüreğinde başlayıp
insan yüreğine seslenmesi gerektiğini savunulmuştur. Sanat insan hayatına
girerken, mevcut sistem yani “iktisadi siyasi dünya sistemi” her geçen gün biraz
daha güçlenmiş, her şeyi kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmiştir.
1940’lardan sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Avrupa’nın dünya
liderliğini kaybetmesiyle birlikte Paris’in sanattaki öncülüğü de yavaş yavaş
sönmeye başlamış, Amerika artık sanatsal etkinliklerde ön plana çıkmaya
başlamıştır.
Dünyanın pek çok ülkesi de bu yıllarda bilinçli ya da bilinçsizce Amerikanın
etkisi altında kalmıştır. Bu etki hamburger ve bluejeanden, iş ve siyasal nüfuz
alanlarına kadar hemen hemen her yerde açıkça kendini hissettirmiştir.
Avrupa’nın diktatörlükle yönetilen ülkelerinde, yaratıcı sanatın baskı altında
bulunması, Alman askeri gücünün hemen her yöreye egemen olmasından sonra,
Kıta Avrupa’sı kavramının geçerliliğini yitirmesi ve bu kıta’daki pek çok
sanatçıyla okumuş insanların Batı’ya kaçması, Amerika’nın yanı sıra bir ölçüde
İngiltere’nin de yararlanabileceği bir fırsat olmuştur. Mondri