Sanat Ve Oyun – Art And Playing MİMESİS - SANAT VE OYUNDA TAKLİT ÖĞESİ Sanatın ilkel dönemlerde doğayı taklit amacı ile ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. Ernst Fischer sanatın doğadaki sesleri ve görüntüleri taklitle doğduğunu belirtir. Bir başka görüş doğadaki nesneleri büyüleyerek etki altına almak amacıyla sanatın doğmuş olabileceğidir. Freud dış dünyadaki nesnelere tinsel anlamlar yükleyen ilkel insanın davranışının yerini günümüzde sanatın aldığını ileri sürer. “Freud sanatı, zevklenmek için türetilen bir güç olarak betimlemektedir. O'na göre çocukluk devresindeki oyunların bir devamı olmaktadır.”1 Sanat üzerine yapılan değişik yorumlardan birisi sanatı bir taklit ürünü olarak ele alan düşüncedir. Burada Mimesis kavramıyla karşılaşırız. Mimesis kelime anlamı olarak; taklit, benzetme, öykünme, yeniden yaratma, yansıtma olarak geçer. Düşünürler mimesis kavramına değişik yaklaşmışlar ve bazıları tamamen olumsuz bakarken bazıları daha ılımlı tutum takınmışlardır. Sanatı bir taklit olarak gören düşüncenin en eski savunucularından Platon daha önce de belirttiğimiz gibi sanatçıları kopyanın kopyasını yapmakla suçlayarak onları ‘Devlet’e almaz. Platon bir ayna ile çevreye bakmakla sanatçıların işini bir görerek, onları gençler için zararlı görür ve sanatı kendi ölçütleri içinde bir süzgeçten geçirip biçimlendirerek ‘Devlet’e bu şekilde sokar. Öykünmeci sanatlar gerçek hakkında insanın beynini bulandırarak insana coşku ve iştah getirirler ve böyle bir durumda akıl bu doyuran öğelere yönelerek gerçeği aramaktan vazgeçer. Öykünme Platon’a göre ikiye ayrılır. Üretim için zanaatkârların kullandığı öykünme ve sanatçıların akıl karıştıran öykünmesi. Birincide öykünme üretim için kullanılır ve yapacakları nesneyi tanımak zorunda olan zanaatkârlar İdea’lara öykünürler, ikincide ise sanatçılar sadece kopyanın kopyasını üreterek akıl karıştırmaktan başka bir şey yapmazlar ve sanat eğitim amaçlı kullanılsa bile temelde daha az tehlikeli hale getirilemez, gerçekliğin araştırılmasını saptırır. (Sanat Yapıtı, Beatrice Lenoir) Sanat Yapıtı adlı kitapta geçen Platon’un ‘Devlet’inden bir alıntıyı aynen aktarıyorum: “- Şimdi şunu düşün: resim her nesne ile bağıntılı olarak şu iki amaçtan hangisini güdüyor: varolan şeyi olduğu biçimiyle canlandırmayı mı, yoksa, onun görüntüsünü, göründüğü biçimiyle canlandırmayı mı? Resim, görüntünün mü, yoksa gerçekliğin mi öykünmesi? - Görüntünün. - Öyleyse öykünme, tüm nesneleri biçimlendirmekle birlikte, öyle görünüyor ki, bunların her birinin küçük bir bölümünü yansıttığı için, gerçeklikten uzak bir uğraş. Ressam, diyelim örneğin, bir ayakkabıcıyı, bir dülgeri ya da bir başka zanaatçıyı canlandırıyor ama bunu, onların uğraşı hakkında hiçbir bilgi sahibi olmaksızın yapıyor; bununla birlikte, iyi bir ressamsa, bir dülgeri canlandırıp onu uzaktan gösterdiğinde, çocukları ve akıldan yoksun insanları aldatmış olacak, çünkü resminde ona gerçek bir dülger görüntüsü kazandırmış olacak. - Kesinlikle öyle. - Öyleyse, dostum, işte, bana göre bütün bunlar hakkında düşünülmesi gereken şey. Birisi gelip de bize, her mesleği öğrenmiş, her meslek sahibinin kendi alanında bildiği her şeyi bilen ve bunu herkesten daha iyi bilen bir adama rastladığını söylerse, ona saf olduğu ve bilim, bilgisizlik ve öykünme arasında fark gözetemeyecek düzeyde olduğu için, olasılıkla onu her şeyi bildiğine inandıracak kadar etkilemiş bir şarlatana ve bir öykünmeciye rastladığı yanıtını vermemiz gerekir.” Platon sanata karşı tavır takındığı gibi oyuna da bir takım kısıtlamalar getirir. Ona göre oyun da insanı geleceğe hazırlamak için kullanılmalı ve eğitici öğeler içermelidir. Fakat çocukların oyunları da kontrol altında tutulmalıdır. Zaten Platon’un çocukları küçükken ailelerinden alıp lalaların yetiştirmesi düşüncesini biliyoruz aynı zamanda çocukların oyunlarına da kısıtlamalar getirerek Platon özgürlük kavramını tamamen yok eder. Fakat sanat, yaratma, oyun kavramları özgür bir ortamda oluşabilir. Platon’un gözden kaçırdığı nokta insanların özgür davranamadığı sürece yaratıcı olamayacakları ve devletin gelişemeyeceği olmuştur. Oyun çocuk için gerekli bir davranıştır ve çocuğun gelişiminde önemli rol oynar. Sadece çocukların değil yetişkinlerin de oyun ihtiyacı duyduklarını bilmekteyiz. Çocuktan farklı bir tavırla da olsa oyun dış dünyadan uzaklaşıp rahatlama aracı olarak hayatımızdadır. Platon oyunu sadece 6 yaşına kadar uygun görür ve şöyle der: “Çocuklar altı yaşına kadar oyuna gereksinim duyarlar; bu oyunlarda çocuklar gevşeklikten uzak tutulmalı ancak verilmesi gereken cezalarda onurunu kırmayacak şekilde, şiddete kaçmamalı ve onun ruhuna öfke tohumları ekilmemelidir.”2 Platon oyunun sınırlı olması ve kontrol altında tutulması konusunda ise şunları belirtir: “Herhangi bir alanda başarılı bir eğitim verilmek isteniyorsa, eğitilecek kişinin çocukluğundan itibaren yönetileceği konuya uygun konuların haşır neşir olması gerekir. Örneğin, büyüyünce bir çiftçi veya duvarcı olacaksa, bu zanaatlarda kullanılan gerçek araç gereçlerin küçük birer örneğiyle, yani o konuyu öğretecek oyuncaklarla oynatılmalıdır. Bu suretle önceden öğretilmesi gerekli bütün bilgiler, oyun aracılığıyla çocukta istek ve tutku uyandırarak ileride seçeceği mesleğe yönlendirir.”3 Günümüzde eğitim üzerine yapılan çalışmalarda yaratıcılığın özgür ortamlarda gelişebileceği savunulmaktadır ve okullardaki derslerin arasına yaratıcılığı geliştirmek ve çocuklara kendilerini ifade etme fırsatı verebilmek için resim, müzik gibi dersler eklenmiştir. Bu derslerin amacı çoğu kez veliler tarafından yanlış anlaşılarak çocukların resimlerine müdahale edilse de öğretmenlerin asıl amacı çocuklara yaratma isteği aşılamak ve kendini ifade etmesi için rahat, demokratik ve özgür bir ortam sağlamak olmalıdır. Platon’un sanatı alt seviyeye indirgeyen görüşüne karşılık Plotinos “sanat yapıtlarının güzelliğinde kavranabilir olanın belirtisini görür. Oysa bu güzellik varlıksal bir ilkedir: ‘En düşçü varlığın bile kendini güzel sayılan bir şeyle ilişkilendirmesi gerekir; bunu güzel görünmek için değil, basitçe, varolmak için yapmak zorundadır. Söz konusu varlık ayrıca, ideal Güzellik’e katıldığı ölçüde varolur nu ne kadar fazla yakalarsa, o ölçüde kusursuz olur, çünkü güzelliği o ölçüde içine sindirir.’”4 Mimesis kavramına Aristoteles ise şu şekilde açıklama getirir; O’na göre de sanat bir öykünmedir ve bir modelin tıpatıp kopyasıdır. “Aristoteles sanatı, Platon gibi aşkın bir ögeyle değil, "ontik bütün" olân tek tek sanat eserlerinin incelenmesi, varlık karakterlerini ortaya konmasıyla açıklamaya çalışmıştır. Üstelik o, sanatı bir tür dil olarak görmüş, eserleri dilleri bakımımdan şiir yanlarıyla, ele almıştır.”5 İnsanın sanat eserinden aldığı zevk duygusu ise eserin gerçekliğe ne kadar yaklaştığı ile ilgilidir. Sanat eseri ne kadar gerçeğe uygun ise insanları gerçekliğin baskısından o derece uzaklaştırarak insanda bir rahatlama duygusu yaratır.(Sanat Yapıtı, Beatrice Lenoir) Aristoteles’in gerçekliğin baskısından uzaklaşarak rahatlayan insan düşüncesi Worringer’in düşünceleriyle yakınlık göstermektedir. Aristoteles’e göre öykünme, sanatçının nesneyi tüm ayrıntılarıyla birebir kopya ederek izleyiciye amaçsız bir zevk vermek ve düşsel bir dünya yaratmak değil, aksine rastlantısal olan tüm ayrıntılardan nesneyi arındırarak izleyene konunun tam da özünü göstermektir. Bu anlamıyla bir tanıtma ve bilgilendirme işidir. Ve izleyicinin aldığı zevkte gerçeği görmenin ve bilgi edinmenin verdiği zevktir. Eserde nesnenin özünü kavrayan kişi gerçeğe döndüğünde onu daha iyi kavrar. “Aristoteles mimesis'e, her türlü sanat etkinliğini bağlayan bir şey olarak bakar Ama o Platon'dan ayrı olarak, sanatsal etkinliğin görünür nesnelerin taklidi değil de, "physis" deki, doğadaki yaratıcı gücün taklidi olduğunu söyleyerek, sanatta yaratma (poesis) ya sınırlı bir yer tanımış olur. Aristoteles için sanat, doğada tamamlanamamış (yetkinleşmemiş) halde kalanı tamamlamaya çalışan bir etkinliktir. Sanat, bu yetkinleşme ereğine, en fazla, trajedinin "kathartik" (arındıncı) etkisinde yaklaşır.”6 Sanatta öykünmeyi savunan ve bunu atölyelerde hocaların ezberleterek, kalıplaşmış kurallar bütünü haline getirilmesini ve bu şekilde sanatı bir dogmalar ve reçeteler sitemi haline getirmeyi savunan düşünürlerden biri olan Diderot bu görüşle sanata yeni bir anlam kazandırma çabası güder. Goethe ise bu görüşü savunan çağdaşlarına karşı cephe alarak onları eleştirir. O, sanatın doğanın emri altına girmesine karşı çıkar. Doğanın canlı üretmesi ne kadar doğalsa, sanatın da güzel yapıtlar üretmesinin o kadar doğal ve doğru olduğunu savunur. Schopenhauer’e göre ise sanat acı dolu yaşamdan kaçış için bir yoldur. Sanat nesnelerle olan bağımızı değiştiren bir araçtır ve bu sayede zaman ve mekân, neden- sonuç gibi kavramlardan arınarak derin düşüncelerden kurtulur ve doğayı basit, yalın bir şekilde algılarız. Ve bunu sağlayabilecek olan sanatçılar da deha olarak görülürler Shopenhauer’e göre. Shopenhauer dehayı ‘yarar peşinde koşmaktan vazgeçme yeteneği’ olarak tanımlar. (Sanat Yapıtı, Beatrice Lenoir) Schiller’e göre ise sanat ve oyun insana mutlu bir ortam yaratmak için gereklidir. O’na göre insanda iki türlü dürtü mevcuttur. Bunlardan birincisi değişim için zorlayan dürtü, ikincisi ise durağanlık ve devamlılık için zorlayan dürtüdür. Bunların ikisi birbirleriyle çatışarak insanda huzursuzluk yaratırlar ve bunların dışında bir üçüncü boyut insana huzur ve mutluluk sağlar. Bu da oyundur. Schiller’e göre oyun sanatta kendini gösterir ve sanat sayesinde insanlar diğer iki dürtünün yaptığı huzursuzluktan kaçışı ve mutluluğu bulurlar. (http://www.hkmo.org.tr/download/fels...r/schiller.htm) Balzac’ın öykünme konusunda düşüncelerini ‘Bilinmeyen Başyapıt’ adlı eserinden şu bölümde görürüz: “- Sanatın görevi, doğaya öykünmek değil, onu ifade etmektir! Sen değersiz bir kopyacı değil, bir şairsin! diye bağırdı yaşlı adam, zorbaca bir el hareketiyle Porbus’ün sözünü keserek. Yoksa, bir heykelci bir kadının kalıbını çıkardığında, yapacağı her şeyi yapmış olurdu! Şimdi, metresinin elinin kalıbını çıkarmayı dene ve getirip benim önüme koy bakalım!... Bizim şeylerin varlıkların özünü, ruhunu, fizyonomisini yakalamamız gerekiyor.”7 Sanat eseri, konusunu çevre ve doğadan alır. Daha önce de belirttiğim gibi sanatçı çevresini inceler ve onu kendi duygularıyla yoğurarak eserine yansıtır. Sanatı salt doğa taklidi olarak ele almak hem yetersiz hem de yanlış olur kanısındayım. Sanatı sadece bir taklit ürünü olarak ele almanın, sonuçta nedeni ister doğanın gerçekliğinin sadeleştirilmesi, isterse gerçekliğin korkutuculuğunun giderilmesi olsun soyut sanat kuramları için pek doğru olarak sayılabileceğini sanmıyorum. Picasso’nun dediği gibi “Her yaratma edimi, önce bir yıkma edimidir.” Gerçeklik önce sanatçı tarafından yıkılarak yerine sanatın gerçekliği getirilir ki bu sanatçının kişisel dünyasıyla yoğrulmuş bir gerçekliktir. Sanatçının eserini sergilerken takındığı tavırla oyun arasında benzerlikler kurulmuştur. Buna göre sanatçı eserini sergilerken çocuğun oyun oynamasıyla aynı tavrı takınır. Zaman zaman oyun taklit olma niteliğiyle sanat ile kıyaslanır. Eğer sanat taklitten doğmuşsa, burada sanat ve oyun arasındaki ilişkiye değinmek gerekir.
__________________ Kendi omuzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki ! |