Dede Korkut Türk edebiyatının temel taşlarından biridir. Bu eserin
mahiyetini en güzel şekilde değerli bilim adamımız Prof. Fuat Köprülü ifade
etmiştir, onun fikrince “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede
Korkut Destanını öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır
basar”.(Ergin,2005,s.5)
Bu tür eserler bir ferdin kendi hayal gücüne dayanarak serbest şekilde
yaratılan eserler değiller, bütün milletin maneviyatından, ruhundan, tarihi ve
bedii varlığından kendi kendine doğmuş ‘’maşeri’’ verimlerdir.
(Sakaoğlu,Duymaz,2003,s.13)) Yarı mensur yarı manzum şekilde yazılan Dede Korkut on
iki hikâyeden oluşmaktadır ve Türklerin milli epopesi olduğunu kesinlikle
kanıtlamıştır.
Destanın bu güne kadar bulunmuş üç nüshasından birisi Dresden, diğeri
Vatikan ve üçüncü çok daha kesintili elyazma ise Berlin Krallık Kütüphanesinde
korunmaktadır.
Muharrem Engin, destanların oluşmasında çekirdek, gelişme ve tespit olarak
üç aşama tespit etmiştir. Tetikleyici unsur olan ve milletin çok erken devrinde
oluşarak onu toptan sarsan bir vakanı ki bu savaş, göç, doğal afet olabilir,
yüzyıllarca devam eden sözlü gelenek takip etmektedir. Farklı farklı ozanlarca
dilden dile, nesilden nesle aktarılan hikâyeler halkın değer süzgecinden geçir ve
ayrıntılarla zenginleşerek şekillenmektedirler. Bu gibi eserlerin yazıya geçme
zamanının tespit edilmesi tarihi açıdan çok önemlidir.
Dede Korkut hikâyelerinin dönemine geçmeden önce destanın ana
kahramanı olan Oğuzların tarihini hatırlamakta yarar vardır. Çeşitli rivayetlere
dayanarak Türk Oğuz boyları kendi köklerini efsanevi ataları Oğuz Kağan’a
bağlamaktadırlar. Oğuz Han’ının Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ ve Deniz isimli altı
oğlu ve her birisinden dört torunu olmuştur. Bu torunlar Yirmi dört Oğuz
boyunun temelini atmışlar. Kendi totemi, ongunu ve damgası olan bu boylar
aynı zamanda ikiye bölünerek Üç-Ok ve Boz-Ok şeklinde Oğuzname’lerde de
geçmektedirler.
Tarihi verilere göre, Oğuzlar 6. yüzyılda Çin’den Karadeniz’e kadar uzanan
geniş coğrafyada yaşayan Tabgaç, Karlüklar, On-oklar, Kıpçaklar, Avarlar,
Kırgızlar, Peçenekler, Hazarlar ve diğer Türk kabilelerini birleştirerek bir
imparatorluk kurmayı başarmışlar. Bu Oğuzlar Orhun abidelerinde Dokuz
Oğuz olarak geçmektedirler. X. Yüzyılda batıya doğru hareket ederek Hazar’ın
doğusundaki Mangışlak yarımadasında meskunlaşan Oğuzlar, XI. yüzyıla doğru,
iki kola bölünerek Hazar’ın kuzeyinden geçerek Azerbaycan’a ve Karadeniz
kıyılarına, diğer grup ise Hazar’ın doğusundan güneye, şimdiki Türkmenistan
arazisine inmişler. Oğuzların Anadolu ve Azerbaycan’a Selçuklulardan önce
gelmesinden, Hacı Bektaş Vilayetname’sinde bahsedilmektedir.
(Boratav,1958,s.48) Anadolu’da Türkmen olarak tanınan Müslüman Oğuzlar
dağınık akıncılar halinde batıya doğru hareket ederek Akdeniz’e kadar ulaşmış
ve Selçuklu devletinin kurulmasına zemin hazırlamışlar.
Moğol istilasından sonra kabileler halinde yaşayan Oğuzlar Küçük Asya’da
Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerini kurarak bu bölgede önemli güce
dönüşebilmişler. Akkoyunlu’nun büyük hükümdarı Uzun Hasan kendi soyunu
52. göbekten atası olan Boz-Ok boylarının Hanı Bayındır Han’a bağlamaktadır.
İki büyük Türk devleti olan Osmanlı ve Sefevi arasında kalan Akkoyunlu, 1502
Şerur savaşında Şah İsmayıl’a yenilerek tarih sahnesinden silinmiştir.
Dede Korkut destanını dikkatle okuduğumuzda burada iki farlı tarihi katman
göze çarpmaktadır. Birincisi ‘’bozkır kültürü’’ olarak tanınan Türklerin ana
yurdu Orta Asya’daki İslam öncesi dönemleri kapsamaktadır. Diğeri ise
Oğuzların Anadolu ve Azerbaycan’a gelerek İslam dinine geçtikleri tarihlerle
ilişkilidir. Prof. Zeki Velidi Togan Farsça Oğuzname’deki şu kayıtlara dayanarak
destanın oluşmasını Gök Türk dönemine kadar götürmektedir:
’’Korkut Bayat neslinden olup Kara Koca’nın oğlu idi.O çok akıllı, bakim ve
keramet sahibi olmuştur… Korkut 295 yıl yaşamıştır. Güzel sözler ve
kerametler söylemiştir. Onun hikâyeleri çoktur ki ayrıca zikredilir’’. (Gökyay,
2004, s.XLV) Korkut isminin X. Yüzyılda Peçeneklerde mevcut olması,
destanda geçen tek gözlü dev, aslan tarafından emzirilen Basat gibi hikâyelerinin
arkaik karakter taşıması bu tahmini doğrular niteliktedirler.
Oğuzlar ana yurtları olan Altay ve Tanrı dağlarının çevresinden Orta Asya ve
daha sonra Anadolu ve Azerbaycan’a doğru ilerledikçe, Dede Korkut rivayetleri
bu bölgelerde de yayılarak müstakil gelişme göstermişler. Kitapta Oğuzların
çatıştığı düşman adlarına bakarsak bunların çohu Türk ismi olan Melik ile
bitmektedir. Bu olaylar Oğuzların Aral denizi havzasında Kıpçak, Peçenek ve
Hazarlar’la yaptıkları savaşların yankıları olabilir. Bu hikâyelerin üzerine daha
geç dönemlerde Anadolu ve Azerbaycan bölgesinde Trabzon Rumları, Gürcü
ve Abazalarla yapılan savaşlar da eklenerek, olaylar harmanlaşmış ve Oğuzlar’ın
sürekli savaş yaptıkları kâfir düşman sureti oluşmuştur.
Tarihin derinliklerinden gelen ve Türk yaşantısının adeta aynası olarak
şekillenen Dede Korkut, Türklüğün özünü, maneviyatını, ruhunu, milli zevkini,
insani değerlerini, geleneklerini, kahramanlık, şeref ve onur anlayışlarını, sade,
açık ve ihtişamlı dille aksettirmektedir. Bir kültür ve tarih varlığına dönüşmüş
bu beşeri eser, günümüz sanat ve bilim adamları
için ilham kaynağı olmaya
devam etmektedir.
Dede korkut Kitabında karşımıza çıkan konular Türk sanatının vazgeçilmez
konuları olmuş ve en eken çağlardan günümüze dek seve seve çalışılmışlar.
Farklı dönemlerde, çeşitli üsluplarda, değişik malzeme kullanarak Türk
sanatçıları bunları yeniden biçimlendirip farklı düzeyde yaşatmışlar. Her sanatçı
mensup olduğu halkın manevi dünyasını yansıtmaktadır. Bu manada sözlü ve
yazılı gelenek ile plastik sanatlar arasında bazen göze gözükmeğe bilen, fakat alt
mana veya arka plan şeklinde nitelendire bileceğimiz, kan ve ruh mertebesinde
gerçekleşen, yoğun bir bağlantı söz konusudur.
Dede Korkut ‘ un plastik sanatlara yansımasını iki şekilde nitelendirmemiz
mümkündür. Birinci hal, farklı farklı hikayelerde sürekli karşımıza çıkan hayvan
sembolizmi, av geleneği, renk sembolizmi, Türk kültüründe ve yaşamında atın
yeri, kamlık geleneği gibi konuların ayrı ayrı veya grup şeklinde görsel sanat
örneklerinde çalışılması. Bu türde örnekler tarih açısından Dede Korkut Kitab’ı
ile paralellik arz edebilir veya daha erken ya da daha geç dönemlerde yapılmış
olabilirler.
Diğer yansıma ise daha çok illüstrasyon (resimleme) niteliği taşımaktadır ve
Kitap’ın kendisinin bir bütün halde ele alınarak çalışılmasıdır. Bu gruba ait
edebileceğimiz eserlerin yaranması daha çok, hikâyelerin sözlü gelenekten,
yazılı geleneğe aktarılmasından sonraki dönemlere isabet etmektedir. Daha erken
çağlarda yapılmış bu türde örneklerin bulunması bile, konularının saptanması
açısından zorluk teşkil ede bilir.