Nüve Forum

Nüve Forum > kütüphane > Coğrafya ve Tarih > Ülkeler > Amerika > Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

Amerika hakkinda Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA) ile ilgili bilgiler


[coverattach=1]AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ (ABD), ing. United States of America (USA), Kuzey Amerika'da devlet; 9 364 000 km2; 229 810 000 nüf. Başkenti Was-hingtorı. Resmi dili ingilizce. COĞRAFYA Nüfusu ve yüzölçümü

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 02.06.10, 07:39
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

[coverattach=1]AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ (ABD), ing. United States of America (USA), Kuzey Amerika'da devlet; 9 364 000 km2; 229 810 000 nüf. Başkenti Was-hingtorı. Resmi dili ingilizce.
COĞRAFYA
Nüfusu ve yüzölçümü bakımından dünyanın dördüncü ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri, 50 eyalet ("bitişik" diye nitelenen 48 eyaletle Alaska ve Hawaii) ile Büyük okyanus'takı bazı adalardan (Wake, Guam) oluşur. Bu bütünde, ABD' ye ortak Porto Riko devletiyle ABD vesa-yetindeki eski Japon takımadaları da yer alır.
doğal koşullar
Yapı ve yüzey şekilleri. Ülkenin batıdaki üçte birlik kesimini Kuzey Amerika sıradağlarının (Cordillera) bir bölümü kaplar; Kuzey Amerika sıradağları da kendi içinde üç sisteme bölünür. Büyük okyanus sistemi, tortul, kıvrımkgenellikle pek yüksek olmayan Coast Ranges'i (kayaçları ve yapıları daha karmaşık olan Olympic [2 400 m], Klamath [2 700 m] ve San Bernardino [3 500 m] dağları dışında), çöküntüleri (Puget Sound, Willamette vadisi, Kaliforniya orta vadisi), volkan kökenli yüksek dağlar olan Cascade Range'i (Rainier dağında 4 391 m) ve Sierra Nevada bıllurlu kütlesini (48 eyaletin en yüksek noktası olan Whitney dağında 4 418 m) kapsar. Merkezi sistem, yanardağ kökenli (Columbia platoları) ya da tortul (ünlü Colorado kanyonunun yardığı Colorado platoları) yüksek platolardan, üzerlerinden yer yer küçük sıradağlar (Büyük Havza) ve derin çöküntüler (imperial Valley'de -75 m, Death Valley'de -85 m) bulunan yüksek ovalardan oluşur. Doğu sistemi, dorukları 4 000 m'yl aşan Kayalık dağlardan meydana gelir Bunlar, Büyük ovalar ın (Montana) üzerine binen ya da billurlu kütleleri (Front Range) çevreleyen, ya da yanardağ aygıtlarıyla (San Juan dağları) örtülü tortul dizilerdir. Kayalık dağların Kretase devri sonunda ve Üçüncü Zaman başında oluşmasına karşılık, Büyük okyanus sistemi ancak Üçüncü Zaman sonunda oluşmuştur ve tektonik etkinlik, depremler (San Fransisco [1906]; San Andreas "kırığı" üstündeki San Fernando [1971]) ya da etkin yanardağlar (1915'te Lassen, 1980'de Salnt Helens)
biçiminde sürmektedir. Cascade Range' de,Sierra Nevada'da ve Kayalık dağlarda tipik bir buzul yüzey şekli gözlenir.
Yaşlı kütleler Apalaş dağlarını (batıdan doğuya doğru Cumberland tortul platosundan, kıvrımlanmış tortul küçük sıradağlar bölgesinden, yükselme geçirmiş Blue Ridge [2 000 m] billurlu kütlesinden ve Piedmont billurlu platosundan oluşur) ve büyük bölümü tortul olan Ouachita dağları ile Ozark platosunu (500-600 m) kapsar. Orta kesimdeki tortul ovalar, Mis-sissippi'nin iki yanından Kayalık dağlara doğru 1 000 m'nin ötesine (Büyük ovalar) kadar Apalaşlar'a doğru yükselirler ve kuzey bölümleri buzul birikintileriyle kaplıdır. Büyük göller, kimileri buzultaş çukur-larıyla (Michigan ve Huron gölleri) çevrili buzul havzalarında yer alır. Meksika körfezi ve Atlas okyanusu kıyı ovalarıyla çevrelenmiştir; aşağı yukarı boylu boyunca düzenli bir biçim gösteren kıyı kesiminin başlıca özelliği, kıyı şeritlerinin kapattığı denizkulaklarıdır; yalnızca Mississippi ırmağının kollara ayrılmış deltası, kıyı çizgisinde çıkıntılar oluşturur.
Kanada kalkanının Amerika Birleşik Devletleri'nde yer alan bölümü, batıda kayalık tepeleri ve göl çanaklarını, doğuda da yükselme geçirmiş, buzul yalakla-rıyla yarılmış Adirondack dağlarını kapsar.
iklimler. Amerika Birleşik Devletleri'nde, toprakların genişliği, ülkenin birçok enlem boyunca yayılması ve yüzey şekillerinin konumu nedeniyle, çok farklı iklimler görülür. Büyük okyanus'a bakan cephenin kuzey kesiminde ılıman deniz iklimi egemendir (Seattle: ocakta 4,4°C, temmuzda 17,8°C). Okyanus havası bol yağış getirir (Olympic dağlarının yamaçlarında yılda 2 500 mm'nin üstünde); yaz oldukça kuraktır. Kaliforniya kıyısında iklim, Akdeniz iklimi tipindedir: yumuşak kışlar (ocakta 10-15°C), çok kurak, ama denizin etkisiyle sıcaklığın dayanılır hale geldiği yazlar, düşük yıllık yağış (yılda 400 mm'den az). Kaliforniya orta vadisi, Mo-jave çölü ve Arizona'nın batı kesimi, aşırı kuraktır; buraları yazın fırına döner (Pho-enix'te temmuz ayı ortalama en yüksek sıcaklığı 40,5°C; Death Valley'de mutlak en yüksek sıcaklık 54°C). iç kesimlerdeki platolar, deniz etkilerine kapalı konumlarından ötürü yarı kuraktır; Great Salt Lake, kuraklığın artmasından önce son derece büyük olan bir gölün kalıntısıdır. Sıradağlarda çok farklı iklim koşulları görülür; okyanusa en yakın olanlar, en yüksekler ve batıya bakan yamaçlar en bol yağışı alırlar (Cascade Range'de 3 000 mm, Kayalık dağların Montana'daki kesiminde 1 500 mm); 2 000 m'yi aşkın yüksekliklerde don ve kar örtüsü aylarca sürer. Kurak bir kara ikliminin (yılda 500 mm'den az yağış) egemen olduğu Büyük ovalar, dönem dönem kutup ve tropikal hava akımlarıyla süpürülür, birbirine son derece karşıt hava tiplerinin etkisinde kalır; kuzeyde kimi kışlar şiddetlidir (ocakta -10 ile -15°C); güneyde aşırı yaz sıcaklığı (temmuz ortalaması 28-30°C) kuraklığı artırır; Midwest ve kuzey-doğu'da iklimin karasal özellikleri doğuya doğru giderek yumuşar: sık sık soğuk dalgaları ve kar fırtınaları gözlenmesine karşın kışlar daha az serttir (ocakta Saint Paul'de -12°C, New York'ta 0°C) ve yıllık yağış artar (batıda 600 mm, doğuda 1 000 mm). Midwest'te yazlar sıcak ve bunaltıcıdır (temmuzda 25°C dolayında); buna "mısır iklimi" adı verilir. Adirondack dağlarında ve New England yüksekliklerinde kışlar uzun ve karlıdır. Güney-doğu bölgesinde yarıtropikal iklim egemendir: yumuşak kışlar (ocakta 10-12°C), çok sıcak yazlar (ortalama sıcaklık 5-6 ay boyunca 22°C'ın üstünde), özellikle yaz mevsiminde düşen çok bol yağmurlar (1 300 mm'den çok). Tropikal iklim, yalnızca Flo-rida'nın en güneyini etkiler. Güney-doğu bölgesinde (Florida'dan Caroline adalarına kadar) sık sık tayfunlar (yaz sonunda ve sonbaharda) patlak verir. • Bilki örtüsü. ABD topraklarının hâlâ % 27'si ormanlar ve korularla kaplıdır. Batıdaki ormanlar özellikle, Coast Ranges ve Cascade Range'deki dev kozalaklı or-manlarındaki reçinelilerden (Douglas çamı, Engelmann ladini, sekoya), idaho dağları, Wyoming'in batısı veSierraNe-vada'nın çamları ve ladinlerinden oluşur. Daha az yüksek ya da kurak güney-ba-tı'da yer alan dağlarda hepyeşil meşelerden (Kaliforniya) ya da çam ve ardıçtan (Arizona) oluşan sevrek ormanlar görülür.
iç kesim platolarındaki bitki örtüsü, kuzeyden güneye doğru kuraklığın arttığını gösterir: Columbia platolarında bodur buğdaygil çayırı, Büyük havza'da pelin otu bozkırı, Kaliforniya'nın güney-do-ğu'suyla Arizona'nın güney-batı'sında yağlı ve dikenli bitkiler.
Mississippi'nin batısında çayır (Büyük ovalar'da kısa, doğuya doğru ilerlendik-çe daha uzun) alanı uzanır. Merkez-doğu ve Orta Atlas okyanusu bölgeleri, geniş-yaprak ağaçlardan oluşan (yerine göre değişen oranlarda meşe, gürgen, akça-ağaç, titrek kavak, ıhlamur, ceviz, lale ağacı) doğal ormanlarla örtülüdür; bu orman kuzeye doğru (Maine, Büyük göl-ler'in batısındaki bölge) karışık ormana, daha sonra da köknar, çam, ladin ve huş ağaçlarından oluşan kuzey ormanına dönüşür. Apalaşlar'ın kuzeyi ve Aldiron-dacklar, reçinelilerin çoğunlukta olduğu ormanlarla kaplıdır.
Güney-doğu'da çam ve meşelerden oluşan bir yarıtropikal karışık orman ya da yozlaşmış (aşırı işletme ya da yangınlar sonucunda) bitki toplulukları egemendir. Florida yarımadasının uç bölümünün kıyısı, tropikal mangrovlarla örtülüdür. Bataklıklar (kıyı ovası, Florida'da Everglade' lar), serviler ya da sakız ağaçlarından oluşan ağaç ya da ağaççıksı bitki topluluklarıyla kaplıdır.
Topraklar. Kayalık dağların doğusunda.
üç büyük toprak bölgesi ayırt edilir: Merkez-doğu'da ve kuzey-doğu'daki ge-nişyapraklı ormanların altında, podzolsu topraklar (solgun topraklar), gerçek pod-zollar ve kahverengi orman toprakları gelişmiştir; Midwest'te ve Büyük ovalar'da kestane toprakları ya da çernozyomlar oluşmuştur; güney-doğu'da, yarıtropikal iklime özgü kırmızı ve sarı podzol toprakları egemendir. Batı'daysa, büyük bir toprak çeşitliliği gözlenir: podzol toprakları (Willamette), yarıtropikal kırmızı topraklar (Kaliforniya), gri çöl toprakları (Columbia yaylaları), dağlık alanların iskelet ya da podzol toprakları.
Akarsu ağı. Missouri-aşağı Mississippi ekseninin uzunluğu 6 000 km'yi aşar. Akış yukarı kesiminde rejimin özelliği, suların nisanda (kârların erimesi) ve haziranda (yağmurlar); kabarmasıdır. Missouri
debiyi 6 000 m3/sn'ye yükseltir; ama ırmağın rejimini (kış sonunda kabarma, sonbaharda çekilme), Ohio ırmağı (8 000 m3/sn) belirler. Ohio ırmağının çığırında gerçekleştirilen düzenlemelere (TVA) ve ırmağın aşağı kesiminde yapılan bentlere karşın, sık sık, yıkımlara yol açan taşkınlar olur. Colorado ırmağının akışı, aşağı yukarı yapaydır; çünkü Büyük kanyon dışında, bütünüyle barajlar, baraj gölleri ve derlvasyon kanallarıyla (elektrik üretimi, sulama) donatılmıştır: kuramsal olarak 700 m3/sn olan debinin ancak % 40'ın-dan azı denize ulaşır. Büyük okyanus'a 4 000 m3/sn su boşaltan Columbia ırmağının debisi, hemen hemen bütünüyle düzene sokulmuştur.
nüfus
Nüfusbilim. Nüfus, 1970-1980 arasında % 11, 1950-1980 arasında % 50 oranında arttı. Bu çoğalma, doğal artışın ve göçlerin sonucudur. XX. yy.'ın başında %o 30'un üstünde olan doğum oranı, düzensiz biçimde gerileyerek (büyük iktisadi bunalım sırasında hızlı düşme, savaştan sonra önemli artış) günümüzdeki °/oo15'lik en düşük düzeyine İnmiştir. Ölüm oranı, 1950 yılına kadar oldukça hızlı, o tarihten sonraysa çok ağır gerileyerek °/oo 8,8'e düşmüştür. Yıllık doğal artış 1910'da % 1,5'ken büyük iktisadi bunalım yıllarındaki en düşük, 1950-1960 yılları arasındaki en yüksek düzeylerden geçerek, günümüzde % 0,65'e İnmiştir. Bu oranların ortalama değeri, beyazlar ile zenciler arasındaki nüfus durumları farklılığını gizler: zencilerde doğum ve ölüm oranları çok daha yüksektir; sözgelimi, doğum oranı beyaz nüfusta %o15'in altında, zencilerdeyse%o 20'nin üstündedir. Zencilerin doğal nüfus artışı, doğum ve ölüm oranları arasındaki farkın daha büyük olması nedeniyle çocuk ölümlerinin fazlalığına (beyaz-lardakinin iki katı) rağmen, beyazlarınkin-den yüksektir; aynı biçimde, doğum sırasında annelerin ölüm oranı da, zencilerde beyazlardaki ölüm oranının dört katıdır.
ABD halkının bileşimi: göç. Ülkenin yerli halkı olan Kızılderililer bir yana bırakılırsa ABD halkı, göçlerle oluşmuştur. Sömürge döneminde ülkeye özellikle ingilizler göç etmiş ve bunlara Hollandalılar, Almanlar, iskandinavyalılar katılmıştır. Büyük iç göç 1840 yılına doğru başlamış. İç savaş'tan sonra artarak, 1900-1914 yılları arasında doruk noktasına varmıştır. 1880-1890'dan önceki ilk dalga, ingiliz-ler'i, Almanlar'ı, Hollandalılar'ı, iskandl-navyalılar'ı, isviçrelller'i, hatta Kanadalı-lar'ı getirdi; bu halkların soyundan gelenler, katollk olan Quebec'lller ve irlandalılar dışında, WASP'lari (White Anglo-Sax-on Protestants) oluşturmuştur. Bunlar, bütün bölgelere yerleşmlşlerse de, Almanlar kentleri (Saint Louis, Chicago, Milwaukee), iskandinavyalılar Midwest'i, irlandalılar New York ve Boston'u, Que-bec'liler New England'ın fabrikalarını yeğlemişlerdir. 1880-1890'dan sonraki ikinci göçmen dalgasıyla, anglosaksonlar dışında, özellikle Doğu Avrupa'dan ve Akdeniz ülkelerinden göçmenler (Slavlar, Romanyalılar, italyanlar) gelmişler ve doğu bölgesindeki sanayi kentlerine yönelerek, çoğu kez ayrı ayrı semtlerde etnik gruplar halinde toplanmışlardır. Zenci köle getirilmesi iç savaş'a kadar sürmüştür; bunların soyundan gelenler, günümüzde, toplam nüfusun % 12'sini oluşturur. XIX. yy. sonunda Büyük okyanus kıyısına Çinliler (demiryolu yapımı, madencilik, küçük ticaret) ve Japonlar (sebze bahçeleri) gelmiştir. Meksika'dan da, sürekli olarak gelen olmuştu: ülkenin güney-batı kesiminde, ispanyol kültürlü Amerikalılar'ın sayısı çok fazladır.
1921 'den sonra art arda çıkarılan göç sınırlayıcı yasalarla ABD nüfusunu oluşturan her ulus İçin kotalar belirlenmişti; günümüzde bu kotalar, Amerika kıtası ülkeleri için 120 000, öbür kıtalardan gelenler İçin 170 000 kişidir. Mülteciler (Kübalılar, Vietnamlılar) için özel kotalar vardır; ayrıca ülkeye her yıl pek çok mekslkalı kaçak olarak girmektedir.
Nüfusun günümüzdeki dağılımı. Nüfusun dağılımı, tarihsel gelişmeyle açıklanabilir. Önce Atlas okyanusu kıyısının sömürgeleştirilmesi, doğu bölgesinin maden kömürü havzalarındaki sanayileşme ve Avrupa'dan gelen göçmenler, ülkenin doğudaki üçte birlik bölümünün batı bölümünden daha yoğun nüfuslu olmasına yol açmıştır. Ortalama nüfus yoğunluğu km2'ye 25 kişidir, ama bu yoğunluk yer yer çok büyük değişiklikler gösterir; en düşük nüfuslu eyalet olan Wyoming'de km2'ye ancak 2 kişi düşerken, Rhode is-land'da bu miktar 300'ü, New Jersey' deyse 360'ı bulur. En yoğun nüfuslu bölgeler, Washington'un kuzeyinde Atlas okyanusu kıyısı, Apalaşlar'ın kuzeyi, Büyük göllerin güney kıyısı, Apalaşlar'daki Piedmont, Willimatte-Puget Sound çöküntüsü ile Kaliforniya'da Central Valley, San Fransisco bölgesi ve Los Angeles kentleşme alanıdır. Kaliforniya, 1960 yıllarında New York'u geride bırakarak ülkenin en fazla nüfuslu eyaleti haline gelmiştir. Texas, üçüncü sırayı alır; Texas'i Pennsylvania, illlnois ve Ohio izler. En az nüfuslu bölgeler İç platoların merkez ve güney kesimleri (Nevada, Utah, Kaliforniya' nın doğusu) ile Büyük ovalar'ın batı bölümüdür (Kuzey Dakota, Güney Dakota, Nebraska, Kansas'ın ve Texas'in batısı).
Yer değiştirme ve iç göçler. Yer değiştirme, ABD uygarlığının özelliklerinden biridir: her yıl yaklaşık 8 milyon kişi eyalet değiştirir. Göç türlerinden biri, zencilerin sanayileşmiş kuzey-doğu bölgesine göçmeleridir; 1940'tan bu yana, zencilerin iç göçü her on yılda bir 1,5 milyon kişiyi bulur ve bütün büyük kentlerde, çok kalabalık zenci toplulukları oluşur. Göçlerin başka bir şekli de, kuzey-doğu'dan güneye ve batıya yönelik göçlerdir. Gerçekten, son otuz yıl boyunca, aşağı yukarı bütün kuzey-doğu eyaletlerlndeki nüfus artışı, ülke ortalamasına ulaşmadı; bazı eyaletlerde hemen hemen hiçbir değişme görülmedi (Pennsylvania, Ohio, Massachusetts), bazılarındaysa nüfus son zamanlarda azaldı ya da azalmaya devam etti (Batı Virginia, Rhode island). Buna karşılık, ulusal nüfus artışının büyük bölümü, güney ve batı bölgelerinde görüldü: 1950-1980 arasında, Nevada'da yıllık nüfus artış oranı % 400, Florida'da % 345, Arizona'da °/o 260 idi; yalnızca 1970-1980 yılları arasında, nüfus artış rekoru hâlâ Nevada'dadır (°/o 63,8); onu Arizona (% 53), Wyoming (°/o 41) ve Utah (°/o 37) izler. Bu iki tarih arasında Texas ile New Mexico'nun nüfuslarıysa % 26 oranında artmıştır. Nüfus artışındaki bu eşitsizlik, ABD Temsilciler meclisi için halkın seçtiği milletveklllerln sayısında ve eyaletlerin siyasal ağırlıklarında değişikliklere yol açtı: genellikle Demokratlar'ın ağır bastığı sanayi eyaletlerinin etkisi, Cumhurlyetçi-ler'ln ağır bastığı batı ve "yeni güney" eyaletleri (Texas, Florida) karşısında azalmaktadır.
Kentleşme. ABD halkının °/o 75'l kentlerde yaşar; ama bu oran eyaletlere göre değişir: Rhode island'da % 88, Mas-sachusetts'de % 85 İken Kuzey Dakota' da °/o 44, Güney Dakota'da % 43. En yüksek kentli nüfus oranları, özellikle anakent alanlarında görülür. ABD nüfusunun yarıdan çoğu da bu alanlarda, dörtte birinden çoğu da banliyölerde yaşar; bu alanların merkezinde bulunan kentlerin nüfusuysa gerilemektedir. Bitişik anakent alanları, ABD'nin belirgin özelliklerinden biri olan megalopolls'lerl oluşturur: Boston'dan Washlngton'a kadar uzanan Atlas okyanusu megalopolisi (16 milyonu New York-New Jersey birleşik kentinde yaşayan 33 milyon nüf ), Los Angeles -San Dlego megalopolisi (10 milyona yakın nüf ), Michigan şeridi (Chicago-Milwaukee, 9 milyon nüf.). Bu artış, yalnızca köylerden kentlere göç olayının sonucu değildir: sözgelimi 1960-1970 yılları arasında kent nüfusu artışının % 70'i, kentlerdeki artışın sonucudur.
Kentleşmenin yayılması, kent merkezlerinin yeniden düzenlenmesi diye yeni bir sorun yaratmıştır ve hâlâ da yaratmaktadır. Çoğunlukla İşyerlerinin bulunduğu kent merkezlerinde, yoksul azınlıkların (zenciler, Porto Rikolular) yaşadığı izbeler dikkati çeker. Bunların yerine dev Işhan-ları ve lüks konutlar kurulmakta, ghetolar başka yerlere kaymaktadır. Böylece Central Business District, öncü bir şehircilik anlayışıyla, seçkin yapı toplulukları, göl ya da ırmak kıyılarının düzenlenmesiyle (Chicago, Saint Louis, Cleveland, Detroit, Kansas City) güzelleşmektedir.


kaynak:2-cilt:1
Eklenmiş Resimin Önizlemesi
Amerika Birleþik Devletleri-United States of America (USA)-amrika-birlesik-devletleri.jpg  
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 02.06.10, 07:40
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

iktisat
ABD, sanayi, tarım, enerji ve maden üretimi (SSCB ile Japonya bazı sektörlerde birinciliği ellerinde tutsalar bile) ve gayri safi milli hâsılanın değeri bakımından dünyada başta gelir. Yabancı ülkelerde yaptığı yatırımlar ve açtığı şubelerle, kurduğu çokuluslu şirketler, tröstler ve holdinglerle (US Steel, General Motors, Ford, Exxon, Mobil, Gulf, Standard Oil of California, General Electric, IBM, ITT), doların uluslararası alanda oynadığı rolün (değerinin düşmesi ve yükselmesi) sağladığı avantajlarla, dış ticaretinin görünüşte açık vermesiyle (yurt dışından elde edilen kârlarla kapatılır), "besin silahı"ndan yararlanmasıyla, sattığı İleri teknolojiler ve silahlarla, ABD'nin iktisadı dünya iktisadına egemendir. Bununla birlikte, bu İktisadın, gayri safi milli hâsılanın düşmesi, işsizlik (1980 sonunda 8 milyon işsiz) ve enflasyonla kendini gösteren büyüme, duraklama ve gerileme değişiklikleri gibi zayıf yanları da vardır. Etkin nüfusun çalıştığı başlıca kesimler, sanayi (% 26; 30 yıldır oranı gerilemektedir ve "sanayi göçümden söz edilmektedir),ticaret(°/o 22), kamu kesimi (federal hükümet, eyaletler, kentler, °/o 18), hizmetler (% 23) ulaşım ve haberleşme (°/o 7) ve tarımdır (°/o 4). Son iki kesimin oranları, 1950'den bu yana önemli ölçüde gerilemiştir. • Sanayi. ABD sanayisi, gerek yatırım hacmi, gerek ürünlerinin değeri, çeşitliliği ve niceliği bakımından hâlâ dünyada birinci sırada yer alır. Özellikle demir-çelik sanayisi, makine, otomobil ve hava taşıtları yapımı dallarındaki bazı şirketler, dev boyutlara ulaşmıştır: Ford ve Boeing fabrikalarında onbinlerce kişi çalışır; dört firma çelik üretiminin yarısını, dört firma da traktör üretiminin % 75'inl sağlar. Ama, küçük ve orta büyüklükteki şirketlerin sayısını da küçümsememek gerekir: şirketlerin 2/3'sinde, 20'den az İşçi çalışır. Federal hükümet, fiyatları belirleyerek, "Research and Development" (Araştırma ve geliştirme) adına borçlar vererek ya da yardımlar yaparak, sanayi kesimine gitgide daha çok müdahale etmektedir.
Maden işleyen sanayiler, bütün sanayi dallarındaki iş hacminin, yatırımların ve ücretli sayısının % 40'ını temsil eder. Döküm ve çelik (110-120 milyon ton çelik, SSCB'den sonra ikinci sıra), Pennsylvania'nın batı kesiminde ve Büyük göller bölgesinde (Pittsburg, Gary, Cleveland, Detroit, Buffalo), Atlas okyanusu bölgesinde (Morrlsville, Sparrows Point), batı bölgesinde (Pueblo, Geneva, Fontana) ve Alabama'da (Birmingham) üretilir. Demir filizi Superior gölünden, Labrador'dan ve Latin Amerika'dan, kok kömürüyse Apa-laş dağlarındaki havzalardan gelir. Ohio ve Pennsylvania'daki eski demir-çelik merkezleri, japon rekabetinden en çok etkilenen merkezlerdir: bu merkezlerde işsizlik sürmektedir.
ABD, alüminyum üretiminde (4,6 milyon t) başta gelir. Güney eyaletlerinde çıkarılan, özellikle de Jamaika'dan getirtilen boksitten elektrik bakımından zengin bölgelerde (Tennessee havzası, kuzey-batı bölgesi) alümln elde edilir. Amerikan
(batı eyaletleri), Kanada ve Şili filizlerini kullanan bakırın birincil metalürjisi (1,4 Mt) ülkedeki bakır üretim bölgelerinde (Salt Lake City, Anaconda) ve dışalım limanlarında (Seattle) toplanır. Bakırın son dönüşümü, New England'da, Atlas okyanusu kıyısında, Büyük göller bölgesinde gerçekleştirilir.
7-10 milyon binek otomobili ve 2-3 milyon taşıma ya da toplu taşıma aracı üretimiyle ve 120 milyonluk binek otomobili parkıyla ABD, dünyanın en çok motorlu araçla donanmış ülkesidir. Başlıca taşıt üretim bölgesi, Detroit yöresiyle Michi-gan'ın güney kesimidir; ama yedek parça fabrikaları ve montaj zincirleri ülkenin her yanına yayılır (Chicago, Cleveland, Saint Louis, Atlanta, Los Angeles). General Motors, Ford, Chrysler, American Mo-tors'un dışında, ülkede ancak birkaç küçük otomobil yapım şirketiyle Volkswagen
gibi yabancı şirketlerin kolları vardır. Çok yakın dönemde hâlâ 850 000 kişinin çalıştığı otomobil yapımı kesimi, hava kirliliği, güvenlik ve enerji tüketimiyle ilgili yasalardan olumsuz yönde etkilenmesinin yanı sıra, yabancı (özellikle japon) rekabetinden de zarar görmektedir: 1980'de Japonlar, ABD pazarının % 30'unu ele geçirirlerken, Chrysler, fabrikalarını kapatmış ve 300 000'e yakın işçiye yol verilmiştir.
Buna karşılık, hava taşıtları ve uzay araçları yapımı çok gelişmektedir; bu dalda 1 200 000 kişi çalışır. Seattle yakınındaki Boeing şirketi (110 000 işçi çalışır), ayda 30 uçak üretir ve sipariş listesinde 4 000'i aşkın uçak (727, 747, 757 ve 767'ler) yer alır. Uçaklarının ve personelinin yüksek niteliği sayesinde Boeing, iç ve uluslararası pazarlarda birinci sırayı alır. Boeing ile McDonnell-Douglas (Saint -Louis), North American Rockwell ve Lockheed (Los Angeles bölgesinde), United Aircraft (East Hartford'da Pratt and Whitney) gibi uçak yapımcısı öteki şirketler ve General Electric (Philadelphia) ile General Dynamic (New York) gibi elektronik aygıt üreten şirketler, askeri uçaklar ve füzeler de üretmektedir.
Metal işleyen sanayiler, demiryolu (Chicago), gemi (Orta Atlas okyanusu kıyısında ve batı kıyısında), makine ve elektrikli alet (Chicago, Ohio, Pennsylvania, New York, Los Angeles) yapımıyla da ilgilenir: ayrıca, bu sanayilerin en büyük etkinliği yüksek bir teknoloji (bütünüyle ABD'ye özgü) düzeyi gerektiren ve öncelikle ABD'ye özgü olan duyarlı gereç, bilgiiş-
lem araçları, haberleşme araçları ve optik gereçler (New York, Chicago, Kaliforniya, Ohio, New Jersey) alanıdır. Kimya sanayisinin 1950'ye doğru başlayan gelişmesi sürmektedir. Kıyılarda toplanmış olan petrol arıtma sanayilerinin (Büyük göller, özellikle de Texas kıyıları) yanı sıra, kimya sanayisinin çeşitli dalları kuzey -doğu (New York, New Jersey, Wilmington [Du Pont de Nemours şirketinin merkezi]) ve Merkez-doğu (oto lastiği üretilen Akron kentiyle Chicago'dan Pittsburgh'a kadar uzanan kesim) bölgelerinde ve giderek de Texas' in kıyı kesimi (Houston) ile iç kesiminde (Dallas) toplanır. Öteden beri çok önemli olan besin sanayisi dalları arasında hayvan kesimi ve et işleme (Büyük ovalar, mısır kuşağı, Texas), unculuk (Kansas City, Buffalo, Saint Paul), meyve ve sebze konserveciliğiyle meyve suyu yapımı (Florida, Kaliforniya, Texas), balık konserveciliği (Washington, Kaliforniya, Louisiana), peynircilik (Wisconsin), şarapçılık (Kaliforniya) sayılabilir. Eski önemini yitiren dokuma sanayisi, güneye kaymış (pamuk) ve merkez ile batıya dağılmıştır (yeni elyaf çeşitler). Hazır giyim sanayisi (konfeksiyon), New York, Boston, Saint Louis, Chicago ve Los Angeles'ta yoğunlaşmıştır. Ağaç sanayileriyse (mobilya kerestesi ya da kâğıt hamuru), eski ya da yeni orman bölgelerindedir (Michigan ve Wisconsin, Washington ve Oregon, Maine, Kuzey Carolina, Güney Carolina, Georgia). Anakentlerde ve üniversite kentlerinde (New York, Boston, New Haven, Philadelphia, Chicago ve Los Angeles), etkileri ülkenin her yanına, hatta
yurt dışına yayılan önemli basımevleri var dır.
Topraklarının genişliği ve yerbilimsel koşullarının çeşitliliği sayesinde ABD maden bakımından çok zengindir. Demir filizi (50 milyon ton maden içerir), açık tavanlı ocaklarda, Superior gölü yakınında (% 85), Alabama'da ve Missouri'de çıka rılır. Bakır filizi (1,4 milyon ton maden) yatakları Utah'ta (dünyanın en büyük açık tavanlı ocağı), Arizona'da Montana'da işletilir. Boksit üretimi, ancak 2 milyon tondur (Arkansas, Alabama, Georgia). Kurşun, gümüş, altın, çinko, manganez, cıva, tungsten, molibden filizleri boldur. Güney eyaletleri, fosfat (Florida), potas (New Mexico, Texas), tuz ve kükürt (Lousiana,
Texas) bakımından zengindir. Kuzey-batı bölgesinde (New York, Ohio, Michigan) de tuz çıkarılır.
Enerji kaynakları, ithal petrolün pahalılaşmasından bu yana, maden kömürü üretimi yaklaşık 670 Mt'u bulmuş ve 800 Mt'a yükseltilmesi tasarlanmıştır. Maden kömürü üreten eyaletler Kentucky, Batı Virgina, Pennsylvania, Wyoming (1960'ta 2 milyon ton, 1980'de 60 milyon ton) ve illinois'tir. Verim yüksektir: üretimin % 60'ı açık tavanlı ocaklardan sağlanır ve maden kömürünün % 80'i santrallarda kullanılır. Akaryakıtlar, tüketilen enerjinin °/o 70'ini oluşturur. Başlangıçta Kuzey -doğu bölgesinde başlayan kömürçıkarı-mı, Kaliforniya'ya, özellikle de güneye (Texas, Louisiana), daha sonra da Alaska'ya kaymıştır. Ham petrol üretiminin yüksek (485 Mt) olmasına karşın ABD, tüketiminin % 40'ını ithal etmek zorundadır. Fiyatların serbest bırakılması sonucu, büyük şirketlerin arama çalışmalarını yoğunlaştırması, bağımsız şirketlerin de üretimlerini artırması beklenmektedir. Doğal gaz (560-600 Gm3, dünyada birinci), Texas ve Louisiana'da (°/o 80), komşu eyaletlerde ve Colorado gibi üretime yeni başlanan eyaletlerde çıkarılır. Bu alanda da, fiyatların serbest bırakılmasıyla, sondajların-daki azalmaya (bir gaz sıkıntısı tehlikesi doğurmaktadır) son verileceği sanılmaktadır. Yoğun bir petrol ve gaz boru hattı ağı, üretim bölgelerini, tüketim merkezlerine (Kuzey-doğu ve Midwest bölgeleri) bağlar. Hidrolik santrallar (280 TW saat), yüksek debili akarsuların (Columbia, Colorado, Tennessee ırmakları) donatılmış olmasına ve batıda henüz kullanılmayan bir potansiyelin bulunmasına karşın, enerji tüketiminin ancak küçük bir bölümünü karşılar. ABD, nükleer enerji alanında kurulu tesis gücü (600 000 MW) ve üretim (300 TW saat) bakımından dünyada birinci sırada yer alır. Ama çevrebilimcile-rin karşı çıkması, nükleer santral yapma programını yavaşlatmaktadır. Toplam elektrik enerjisi üretimi, 2 200 TW saatin üstündedir.
Tarım. Tarım üretimi, hacmi (işlenen toprakların genişliğine bağlıdır) ve çeşitliliğiyle (iklimlerin farklılığına bağlıdır) dikkati çeker. Köyden kente göçün çok fazla olmasına karşın, ekilen alanların yüzölçümü sürekli artmış ve 440 milyon ha dolayında duraklamıştır. Aile çiftlikleri, ABD top-
lum sisteminin bir parçasıdır: çiftçilerin 2/3'si işlediği toprağın sahibidir, yalnızca büyük tarım işletmelerinde (Texas, Kaliforniya) ücretli işçi çalıştırılır. Toprakların pahalılığı ve işçi ücretlerinin yüksekliği, aile işletmelerinde yoğun tarım yöntemlerinin ve makine kullanımının yaygınlaşmasına yol açmıştır.
Büyük övalar'ın D.'sunda, K.'den G.'e doğru birçok tarım bölgesi vardır: Minne-sota'dan New England'a kadar sağmal inekçilik; iowa'dan Ohio'ya kadar mısır ve soya fasulyesi bölgesi; sonra, pamuğun (Alabama, Mississippi, Kuzey ve Güney Carolina dağ eteği) yanı sıra pirinç (Arkansas) ve yer fıstığı (Georgia, Texas) yetiştirilen eski "Cotton Belt" ("pamuk kuşağı"); son olarak yarıtropikal iklimli kıyı kuşağında pirinç, şekerkamışı (Louisiana, Texas), turunçgiller (Florida) ve sebze (Florida, Texas'ta Winter Garden) bölgesi Büyük ovalar ın kenarında "Wheat Belts" (buğday kuşakları) yer alır: kuzeyde ilkbahar buğdayı (Montana, Dakota), güneyde kış buğdayı (sorgum da yetiştirilen Kansas). Büyük ovalar'daki ve iç kesim platolarındaki yarı kurak bölge[erde, yaygın hayvancılık (özellikle sığır, koyun) ve dry farming (kuru tarım) yöntemiyle buğday yetiştiriciliği (Washington eyaletinde Palouse bölgesi) yapılır. Sulama, özellikle vahalarda (yem bitkileri, meyve, şekerpancarı yetiştirilen Salt Lake City ve Phoenix vahaları) ve gerek verim, gerek ürün çeşitliliği (pamuk, pirinç, turunçgiller, sebze, süt ürünleri) bakımından en zengin bölge olan Orta ve Güney Kaliforniya'da son derece yoğun bir tarıma ola-
nak verir.
Bütün olarak ele alındığında ABD, mısır (150-200 Mt), turunçgiller (12-15 Mt), soya bakımından dünyada birinci, buğday (55-65 Mt), yulaf, şekerpancarı, sığır (11 milyonu sağmal inek olmak üzere 110 milyon baş) yetiştiriciliği bakımından da ikincidir. ABD tarımının günümüzdeki başlıca sorunları arasında, toprak aşınması, bazı alanlardaki ürün fazlalıkları,aile çiftliklerinin zararına topraklara el koyan "agri- business"in giderek yaygınlaşması sayılabilir.
Orman işletmeciliği. ABD'nin kuzey -doğu ve orta-kuzey kesimlerindeki eski orman kütleleri, kereste sanayilerinin kurulmasına olanak verdilerse de günümüzde bu sanayilerin ancak küçük bir bölümünü besleyebilmektedir. Bugün başlıca kereste kaynakları, üretimin % 58'ini sağ-
layan ABD sıradağlarında^ (Carcade Range, Sierra Nevada, Kayalık dağlar) ormanlar ile üretimin % 33'ünü sağlayan güney bölgesindeki (Apalaş dağlarının güneyi, Georgia, Alabama, Louisiana, Arkansas) ormanlardır. ABD, orman işletmeciliği bakımından, SSCB'den sonra dünyada ikinci sırayı (340 milyon m3) alır. •Deniz balıkçılığı. ABD, deniz balıkçılığında dünya dördüncüsüdür: 3,5 milyon ton balık ve kabuklu deniz ürünü. Kırk sekiz eyalet arasında yalnızca iki bölgede, bu miktarın % 56'sı elde edilir: körfez kıyısı eyaletleri, özellikle Louisiana (kerevit, menhaden); Büyük okyanus kıyısı eyaletleri ve özellikle de Kaliforniya (bir bölümü Alaska'da avlanan hamsi, som, tonbalık-ları). San Pedro (Kaliforniya), Cameron ve
Dulac (Louisiana), Pascagoula (Mississippi) başlıca balıkçılık limanlarıdır. New England limanlarının (Plymouth, New Bedford) önemi azalmıştır. ABD balık avı alanları, deniz kirlenmesinden büyük zarar görmektedir: Chesapeake körfezindeki istiridyelerin yok olması, Kaliforniya körfezindeki "siyah gelgit "ler. • Üçüncü kesim. İkinci Dünya savaşı'nın sona ermesinden bu yana üçüncü kesim, birinci kesimin (tarım) ve bazı sanayi kollarının zararına hızla gelişti. Toptan ve perakende ticaret, ulaşım, yönetim ve hizmetler dallarında etkin nüfusun büyük bölümü çalışır. Ticaret, daha çok, irili ufaklı mağaza zincirleriyle yürütülür; önceleri bu mağazaların New York, Chicago ve Los Angeles'ta bulunan yönetim merkezleri, daha sonra, yeniden dağıtım görevini üstlenen bölgesel anakentlere (Atlanta, Dal-las, Denver) kaydı. Hükümet ve yönetim örgütünün çeşitli kademelerinde 15 milyon kadar kişi çalışır. İki hizmet dalı son derece gelişmiştir: mali işler (bankalar, sigorta şirketleri), üstün nitelikli üçüncü kesim (laboratuvarlar, üniversiteler, Atlas okyanusu kıyısında ve Kalifomiya'daki teknoloji enstitüleri). Kara ve hava ulaşımı, petrol fiyatlarındaki artışa karşın, en çok kullanılan ulaşım yollarıdır: kısa mesafeli iş yolculukları, turizm, uzun mesafeli kamyon taşımacılığı, 6 milyon km'lik karayolu ve otoyoldan yararlanır. Atlas okyanusu kıyısındaki megalopolise, Chicago, Kaliforniya, Texas ve Florida'ya yönelik havayolları ağı son derece yoğundur. Demiryollarına, geleneksel yük taşımacılığının ancak küçük (dökme ürünler, tahıllar)
bır bölümü kalmıştır: trenle yolcu taşımacılığının yeniden canlandırılmasına da çalışılmaktadır (Boston-VVashington arasında bir hızlı tren çalışmaya başlamıştır). Akarsu ve göl ulaşımında, Mississippi sisteminden (300 milyon ton), özellikle de birbirleriyle ya da yabancı ülkelerle toplam 200 milyon tonu aşkın mal taşınmasını sağlayan Chicago, Detroit, Cleve-land, Buffalo, Duluth limanlarının bağlı olduğu Büyük göller'den yararlanılır. •Dış ticaret. ABD'nin ithalat ve ihracatında yer alan işlenmiş ürünler, yüksek teknoloji ürünleri, besin maddeleri ve hammaddeler son derece çeşitlidir. Amerikalılar, tropikal besin ürünleri (Orta Amerika'dan ve Güney Amerika'dan kahve, çay, muz), maden filizleri (Kanada, Şili, Jamaika, Brezilya, Afrika'dan demir, bakır, boksit), Kanada'dan kereste ve kâğıt hamuru, Ortadoğu'dan petrol, Japonya'dan otomobil, Avrupa'dan işlenmiş ürünler satın alır, Avrupa'ya, Çin'e ve Japonya'ya (önemli bir pazar olan SSCB ile ticaret, siyasal koşullardaki değişikliklere bağlıdır) farım ürünleri, Avrupa'ya, Japonya'ya ve Kanada'ya metalürji ürünleri, otomobil, uçak, makine satar. Ticaret bilançosu 1970'ten bu yana sık sık açık vermiş, ama yurt dışından elde edilen gelirler, ödemeler dengesinin fazlalık göstermesini ya da çok az açık vermesini sağlamıştır. Bu dış ticaretin bir bölümü ABD deniz ticaret fi-losuyla (17,5 milyon gros tonaj) yapılır. Ülkenin başlıca limanları New Orleans, Houston.Baton Rouge,Philadelphia,New York, Los Angeles-Long Beach limanları, Kaliforniya körfezindeki petrol limanları ve Tampa limanıdır.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 02.06.10, 07:41
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

TARİH
'Avrupalılar'ın ülkeyi keşli. Gerek Mexico körfezine ulaşan gemiciler (Ponce de Leön'un 1513'te Florida'ya varması; Hernando de Soto'nun 1541'de Mississippi' yi keşfi), gerek Meksika'dan büyük ovalara (Francisco Vâsquez de Coronado Ar-kansas'a ulaştı [1540-1542]) ve Pasifik kıyılarına (Francisco de Ulloa 1539'da Aşağı Kaliforniya'ya vardı) doğru yola çıkan kâşifler, önce Güney'i keşfettiler. Doğu kıyısını önce Fransızlar (Fransa hükümeti hesabına çalışan italyan kaptan Giovanni da Verrazano, 1524'te New York koyunu buldu; Ribault, 1562-1565 arasında,
Florida'da bir sömürge işletmesi kurmayı denedi), sonra İngilizler keşfettiler (1564'te Hawkins, 1584'te Barlow, 1585 -1589 arasında Virginia'da kısa ömürlü bir sömürge işletmesi kuran sir Walter Raleigh). XVI. yy.'da, Kanada'daki fransız karakolları ile Florlda'daki İspanyol karakolları arasındaki ve o sıralarda herkesin peşinden koştuğu zenginliklerden yoksun görünen gelecek Birllk'in topraklarında, hemen hemen hiç avrupalı yoktu. Burada yaşayanlar, bu uçsuz bucaksız topraklarda yer yer kümelenen birçok kızılderili kabllesiydl.
XVII. yy.'da, Avrupalılar Amerika'nın doğu kıyısına yerleşirken kürk elde etmek ve Kızılderililer'i hıristiyanlaştırmak amacıyla Kanada'dan buraya birçok sefer düzenlendi: Nicolet, Michigan gölüne (1634), rahip Allouez, Superior gölüne (1665), Louis Joliet, Mississippi ile Arkan-sas'ın kavuştuğu noktaya (1673), Caveller de la Salle, Mississippi nehrinin ağzına (1682) ulaştılar. Böylece, Fransız Louisia-na'sı kurulmuş oldu.
XVIII. yy.'da La Harpe'ın Red River ve Arkansas'a (1719-1722), Dutisné ile Vé-niard de Bourgmont'un da Platte ırmağı İle aşağı Mlssouri'ye doğru (1719-1724) düzenlediği seferlerle ülkenin keşfi, Mis-sissippi'nin batısına doğru gelişti; Missouri ırmağının kaynağına doğru ilerlenme-siyle, la Vérendrye ve oğullarının kuzeyden yola çıkarak keşfettikleri (1742-43) ülkelerle bugünkü Güney Dakota'da bağlantı sağlanabildi. O sırada, ispanyollar da Büyük okyanus kıyısını keşfederek San Francisco'ya (kuruluşu 1776) ulaşıyorlardı.
Sömürgelerin kuruluşu. XVII. yy.'da ingiltere'deki iktisadi ve toplumsal gelişmeler ile siyasal ve dinsel kargaşalıklar üzerine, pek çok kişi Amerika'ya göç etti (toplam 250 000 avrupalı): bunlar, iflas etmiş zanaatçılar ve küçük mülk sahipleri, anglikan kilisesinin göçe zorladığı değişik inançta kişiler; "yuvarlak kafalar"ca kovulan "süvariler", Charles ll'nin ülke dışına çıkardığı püritenler, tahtı ele geçiren gasıp William lll'ün sınır dışı ettiği Jaco-bite'ler, vb. idi.
Gelenler yalnız ingilizler değildi. Ülkeye yavaş yavaş Polonyalılar, Almanlar, Hollandalılar ve iskandlnavlar da yerleşiyordu. 1619'da ilk zenci konvoyu geldi: zenci köle tüccarlarının Gine'den ve Batı Hint adalarından düzenli biçimde getirip sattıkları zencilerin sayısı, 1760'ta 400 000'i bulacaktı.
1607-1733 arasında doğan 13 ingiliz sömürgesinden bazıları ticaret şirketlerince kurulmuştu: 1607'de Jamestown kentini kuran 105 göçmenin James ırmağının kaynağına doğru ilerlemeleri sonucunda Londra şirketi Virginla'yı kurdu; Plymouth şirketi, bir grup din ayrılıkçısının (Pilgrim Fathers) Mayilover gemisiyle okyanusu aşıp Cod burnuna çıkması sonucu Massachusetts sömürgesini kurdu (1620); önceleri şirketleri temsil eden valilerce yönetilen bu sömürgeler, daha sonra krallık sömürgelerine dönüştü. Kimi sömürgelerse, 1664'te Hollanda'ya bağlı toprakların (Nieuw Amsterdam, New York oldu) parçalanmasından doğdu. New York (buraya 1623'ten başlayarak Hollandalılar yerleşti), Delaware (Hollandalılar 1638'de burayı isveçlller'e bırakmak zorunda kaldı) ve New Jersey (1664) sömürgeleri böylece doğdu. Kimi sömürgeler, mülk olarak özel kişilere verildi: örneğin 1623'te ilk İngiliz sömürge işletmesinin kurulduğu New Hampshire, J. Mason'a; Maryland orayı sömürgeleş-tiren katollk Calvert'e (1632); Kuzey Carolina ve Güney Carolina, bir krallık fer-manıyla (1663) Charles ll'nin 8 gözdesine; Pennsylvania, Charles II tarafından, bir para borcuna karşılık olarak ve ülkeyi karıştıran quaker'lardan kurtulmak için William Penn'e (1681); Georgia, George II tarafından J. Oglethorpe'a verildi; Georgia sömürgesinde 1733'te Savannah kuruldu. Kimi sömürgeler de, Mas-sachusetts'den ayrılarak kuruldu; bu kentteki uzlaşma karşıtı olanlar Boston' un baskıcı teokrasisinden kaçarak, 1635'te, Thomas Hooker'ın önderliğinden Connecticut'ı (krallık fermanı, 1662), 1636'da Roger Williams önderliğinde Rhode island'ı kurdular (krallık fermanı, 1663).
Ama kuruluşları nasıl olursa olsun, tüm sömürgelerin siyasal evrimi aynıydı. Bir yandan, Londra'da imparatorluk kurma hazırlıkları ilerledikçe (1660, 1663, 1673, 1696 denizcilik yasaları), krallık, gerek sömürgelerin doğrudan tahta bağlanması (1679'da New Hampshire; 1688 devrimi'nden sonra Maryland; 1702'de New Jersey; 1719'da Güney Carolina), gerek yerel meclislerin kararlarının kral tarafından veto edilmesi (kimi sömürgelerin fermanlarının yürürlükten kaldırılması), gerekse de sağlam bir maliye ve gümrük örgütü kurulması yoluyla otoritesini kabul ettirmeye çalıştı. Öte yandan, bir "merkezden uzaklaşma" evrimi sonucu, sömürgeler siyasal bağımsızlıklar elde ettiler: Virginia'nın "Burjuvalar meclisi" (1619), Massachusetts'in "General Court"u, Connecticut'ın "Temel hükümler"i, Rhode island'ın "Ferman"ı, New Hampshire'ın "Christian Laws"ı, New Jersey'ln "Concession"!,Pennsylvania'nın"Frame of Government"!. Sömürgelerin yönetimi bu iki eğilim arasında bir uzlaşma olarak ortaya çıktı: kralı temsil eden bir kurulun başında bulunan bir vali (sömürge meclisinden çoğu zaman maaş alır ve bazen de bu meclis tarafından seçilir); onun karşısında, sömürgeciler tarafından seçilen ve bütçeyi kabul edip kurulun tasarılarını onaylayan bir meclis. Sömürgelerde bu iki güçten biri ağır basar, meclisin temsil gücü de değişirdi (Virginia'da meclis vergi ödeyenlerce seçilirdi; Pennsylvania'da bu seçim daha demokratikti). Ama her iki durumda da, güçlerin İkiliği, çatışmalara yol açıyordu.
Bağımsızlık öncesi gelişmeler. î. Üç sömürge grubu. Kuzeyde, New England' da (New Hampshire, Massachusetts, Rhode island, Connecticut), 1700'de 94 000, 1763'te 495 000 kişi (19 000'i köle) yaşamaktaydı. Çeşitli işler aşağı yukarı Avrupa'daki gibi bir arada ve uyumlu biçimde yürütülüyordu: küçük çiftliklerde çeşitli tarım ve hayvancılık, çağlayanlar boyunca orman işletmeciliği; gemi yapımı; Fransız Antilleri ile kereste, rom ve melas kaçakçılığı (Portsmouth ve Newport bu kaçakçılıkla geçiniyordu). Büyük kentler ve üniversiteler ülkesi olan burjuva, kapitalist ve koyu püriten nitelikte Kuzey bölgeleri her türlü yeni düşünce akımlarına açıktı.
Güney'de (Maryland, Virginia, Kuzey Carolina, Güney Carolina, Georgia) 1700'de 108 000 olan nüfus, 1763'te 735 000'e (281 OOO'I zenci ticaretiyle takviye edilen köle topluluğu) yükseldi. Yalnızca Virginia'da, 550 000 kişi yaşamaktaydı. Çok büyük mülklerde (Virginia'da 2 000 ile 70 000 ha arası) köleler, tütün (Maryland, Virginia), pirinç ve indigo (Güney Carolina, Georgia), tütün ve pirinç (Kuzey Carolina) tarımında çalışıyorlardı. Zengin toprak sahipleri aristokrasinin egemen olduğu Güney'de kent ve liman sayısı azdı ve sanayi gelişmemişti. Tüm siyasal mevkileri ele geçiren bu tarım işletmecileri, güç koşullarda çalışmaktan yılmayan, İyi yiyip içmekten ve eğlenceden hoşlanan, anglikan mezhebine bağlı kişilerdi ve bu yüzden püritenler tarafından küçümseniyorlardı; bunlar kültürlü, gösterişe ve eğlenceye düşkün kimselerdi ve kendilerine yeniklasik üslupta konutlar yaptırmaya meraklıydılar.
Merkezde ise (New York, New Jersey, Delaware, Pennsylvania) 1700'de 53 000 olan nüfus, 1763'te 410 000'i (23 000'i köle) bulmuş, ırk karışması daha o dönemde yöresel bir özellik haline gelmişti: halkın üçte ikisi fransız (huguenot'lar) alman ve isveçliydi. Büyük kentlerin bulunduğu bu bölge (örneğin Philadelphia, öteki iki bölge arasında bir bağlantı görevi yapıyordu.
2. Kızılderili ve fransız-ispanyol tehditlerine karşı ortak direniş. Kızılderililer e karşı XVII. yy.'daki sistemli yok etme çabalarına (1636-37'de Pequot Kızılderilileri' ne karşı Connecticut ve Massachusetts savaşı, 1675-76 savaşı) karşın, kızılderili tehdidi devam ediyordu; bunda, kürk satıcısı iroquois Kızılderilileri ile ilişki içindeki ingiliz tüccarlarının rekabetini kırmak isteyen Kanadalılar'ın kışkırtmalarının da büyük payı vardı.
ispanya Veraset savaşı sırasında, Küba'dan, Kuzey ve Güney Carolina'ya yapılan fransız ve ispanyol seferleri ile Fransızların ve Kızılderililerin New England'a yaptıkları akınlar (1704-1708) arasında kalan sömürgeler direnişlerini sürdürdüler; ama Utrecht antlaşması, Allegheny ırmağının ötesine geçmek isteyen ingiliz tüccarları İle topraklarını ve Louisiana ile serbest ulaşımı korumak isteyen montrö-alli tomruk satıcıları arasındaki anlaşmazlığa hiçbir çözüm getirmedi. 1744'e kadar, İki yan da Büyük göller bölgesinde ve Ohio'da kaleler yaptılar ve birbirlerine karşı giriştikleri kıyımlarda Kızılderililer'] kullandılar. Avusturya Veraset savaşı sırasında hâlâ yerel özelliğini koruyan silahlı çatışmalar, 1748 barışından sonra da sürüp gitti (1754 temmuzunda, George Washington ile virginialı milislerin Fort -Duquesne'e karşı savundukları Fort Ne-ceassity'de teslim olmaları), ingiltere yararına sonuçlanan (1763 Paris antlaşması) Yedi Yıl savaşı, Kuzey Amerika'daki ingiliz sömürgelerinin Apalaş dağları hattının ötesine, Ohio'ya ve Mississippi ırmağına kadar yayılmasını sağladı; aynı dönemde Mississippi ırmağının sağ kıyısı da, Florida'nın ingiltere'ye bırakılmasına karşılık, Fransa tarafından ispanya'ya devredildi.
Sömürgeler Fransa'dan kurtulunca, bu kez de karşılarında anavatanı buldular; gerçekten de ingiltere, baskı yanlısı George lll'ün zorlamasıyla, 1763'tekl zaferinden yararlanmak ve 1696'dan beri Board of Trade aracılığıyla sürdürdüğü sömürge tekelciliği siyasetini daha etkili hale getirmek istiyordu.
Bu amaçla birçok önlem alındı: Gren-ville şeker yasasına (Sugar Act, 1764) işlerlik kazandırmak için, wirts of assistan-ce'larla kendilerine arama yetkisi verilen gümrük görevlileri aracılığıyla kaçakçılığa karşı daha etkin mücadele; resmi işlemler ve gazetelere konan yeni harçlar (1765 Stamp Act'ı, yani pul yasası); 10 000 kişilik bir askeri birliğin kurulması; meclislerin keyfine bağımlı olmaktan kurtarmak için valilere belli bir aylık bağlanması. Bu önlemlerin İlki Amerika'daki sömürge halkına yeni yükler getirmekle birlikte, krallığın yetkilerini aşmıyordu; ama öbür önlemler, kuramsal açıdan imparatorluğu temsil etmekle birlikte içinde hiçbir amerlkalının yer almadığı bir parlamentonun sözde yasal onayıyla, vergilerin ancak sömürgelerin rızasıyla konulabileceği önkoşulunu çiğnemekteydi. Amerika'daki sömürge halkına yeni yükler getirmekle birlikte, krallığın yetkilerini aşmıyordu: ama öbür önlemler, kuramsal açıdan imparatorluğu temsil etmekle birlikte içinde hiçbir amerlkalının yer almadığı bir parlamentonun sözde yasal onayıyla, vergilerin ancak sömürgelerin rızasıyla konulabileceği önkoşulunu çiğnemekteydi.
Amerika'daki ingiliz "uyruk'iarı, George lll'ün önlemlerine, yasal haklarını savunarak (Virginia meclisinin 30 mayıs 1765 "Kararlar"ı), ingiliz ürünlerini boykot ederek, noterlik belgelerini yakarak (New York,Philadelphia, Boston) ve New York'ta toplanan bir kongre sonunda krala bir dilekçe sunarak karşılık verdiler: bunun üzerine Grenville yasası ve pul yasası yürürlükten kaldırıldı (mart 1766); bununla birlikte bu geri adımı gizlemek isteyen ingiliz hükümeti, Declaratory Act ile, sömürge yasaları üzerinde tam yetkisi olduğunu ilan etti. Townshend yasalarıyla (mayıs 1767) hükümetin bir aizi ürüne daha ağır vergiler koydurması, daha şiddetli bir direnmeye yol açtı (Boston kıyımı, 5 mart 1770). Bunun üzerine hükümet, sözkonu-su vergileri kaldırmak zorunda kaldı. İngiliz Doğu Hindistan şirketi, Amerika'da çay satışı tekelini elde edince (1773), New England'daki kaçakçı tüccarlar, çay yüklü gemilerin yola çıkmasını engellediler ya da çayları imha ettiler vb. ingiltere krallığı özellikle Boston ve Massachusetts'i hedef alan beş baskı yasası (the intolerable Acts) çıkardı; ayrıca New England'ın zararına (Québec yasası) kanadalı kato-liklere Ohio bölgesi üzerinde haklar tanıdı. Philadelphia'da toplanan ilk kıta kongresi (5 eylül-21 ekim 1774), krala ve Kanada halkına seslenen bir dizi dilekçeyle amerikalı vergi yükümlülerinin hakları üstüne bir bildiri kaleme alırken, radikal muhalefet, sömürgelerde milisleri ve silahlı birlikleri örgütlediler. General Gage yönetimindeki ingiliz birliğinin Lexington'da yok edilmesi ve 16 000 milisin Boston'u ablukaya alması (20 nisan 1775), Bağımsızlık savaşı'nı (1775-1783) başlattı.
4 temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık bildirisi yayımlandı ve savaş ingiliz ordularının yenilgisiyle sonuçlandı.
amerikan ulusunun doğuşu ve 1865'e kadarki evrimi
Paris barış antlaşması ile (3 eylül 1783), Amerika Birleşik Devletleri federal cum-huriyeti'nin varlığı tanındı. • Siyasal yaşam. 10 mayıs 1775'te toplanan İkinci Kıta kongresi'nin çağrısına uyan birçok devlet, kurumlarını daha demokratik bir doğrultuda yenilediler. Daha savaşın ortasında, 1781 'de yürürlüğe girecek olan"Konfederasyon hükümleri'y-le bir konfederasyon hükümeti denemesine girişilmişti; ama her devletin elçilerinden oluşan Kongre'nin ne yürütme ne de yasama yetkisi vardı; devletler arasındaki ticareti düzenleme konusunda hiçbir şey öngörülmemişti; Kongre'nin özel bir mali kaynağı da yoktu.
Bu tarihte federal devlet sayısız güçlüklerle karşı karşıyaydı; asker ücretlerinin ödenmesi; bazı devletlerde kâğıt para enflasyonu; ödünç para bulabilmek için Jefferson'ın Paris'e, Jay'in Madrid'e yaptıkları yolculuklarının başarısızlıkla sonuçlanması; devletlerin gümrük tarifeleri getirerek Kongre'ye gelir sağlamaya sürekli karşı çıkmaları. Apalaş dağlarının B.'sın-da, 1763'ten başlayarak sömürgelilerin yerleştirildiği Ohio vadisi ve ötesinde (1778'de Louisville'in, 1789-90'da Cincin-nati'nln kurulması) toprak rejimi nasıl olacaktı? Devletlerin, dolayısıyla kimi oligarşilerin denetimine mi bırakılacak,yoksa Kongre'nin yetkisi altında, savaş sonucu yoksullaşmış kuzey-doğu bölgesi halkının yararı mı gözetilecekti? Sonunda, 1785 kararnamesinden sonra çıkarılan 13 temmuz 1787 kararnamesi (Kuzey-Doğu kararnamesi), ingiltere'nin Versailles antlaşmasıyla (1783) bıraktığı ve yaklaşık 100 000 amerikalının yerleştiği Mlssisslp-pi'nln doğusunda kalan toprakların, federal devletin malı sayılması ve federal, sonra bağımsız bölgelere geometrik olarak bölünmesi kararlaştırıldı. Her bölge nüfusu 60 000'i bulunca, devlet (eyalet) statüsüne kavuşabileceklerdi:^ karardan ilk yararlanan bölge Vermont(1791), son yararlanan ise Hawaii (1959) oldu. Fakat bu gelişmeler sırasında, Cherokee Kızılderilileri (1774-1776), iroquois'ler (1778 -1779), Mississippi ırmağında ulaşım serbestliği konusunda da İspanyollar ile çatışmalar oldu.
Yeni kurumlara duyulan ihtiyaç, Annapolis meclisinin toplanmasına yol açtı (eylül 1786); burada Philadelphia meclisinin seçimi kararlaştırıldı. Devletlerin yasama meclislerince seçilmiş 65 üye arasından belirlenen 55 üye, bugün de yürürlükte olan ABD Federel anayasası'nı hazırladı (17 eylül 1787). Bir uzlaşma ürünü olan bu anayasa, bağımsız ama egemen olmayan devletlerden oluşan bir amerikan ulusunun varlığını belirliyor, özerkliklere saygı çerçevesinde ortak savunmayı ve genel çıkarların korunmasını amaçlıyordu. Güçlerin ayrılığı çok kesindi; ama iki meclisli bir Kongre'nin yanı sıra, yasaları uygulamakla görevli bir başkanlık ve bir yüksek mahkeme örgörülmüştü.
Devletler, federasyondan yana olanlarla olmayanların çekiştikleri halk meclislerinde, 1787'den 1790'a kadar, yeni anayasayı oylayıp kabul ettiler. George Washington ABD başkanlığına getirildi ve 30 nisan 1789'da göreve başladı. Ama hemen ardından anayasanın yorumlanması konusunda federalcilerle cumhuriyetçiler arasında anlaşmazlıklar çıktı. 1789 -1801 arasında iktidarda kalan federalci-ler, güçlü bir federal hükümeti savunuyorlardı; başlarında George Washington'un hazine bakanı Alexander Hamilton vardı. Oligarşiye dayalı ingiliz sistemini çok beğenen ve kuzey-doğu bölgesinin armatör, tüccar ve esnafından destek alan fe-deralciler, merkezi gücü pekiştirdiler: bir devlet bankası kuruldu (1791), istikrarlı bir para (dolar) ve gümrükler sayesinde düzenli gelir kaynakları elde edildi. Başlangıçta yansız bir dış siyasetten yana olan (Yansızlık bildirisi, 22 nisan 1793; kendisine yönelen eleştirilerden rahatsız olarak seçimlere katılmayan George Washington' ın "Veba bildirisi" 1796) ve ingiltere ile bir ticaret antlaşması İmzalayan (Jay antlaşması, 1794) federalciler, giderek Fran-sa'daki Directoire hükümetiyle ilişkilerini kestiler (1798); Fransız devriml'ne düşmanlıkları, yardımlarıyla ABD'nin bağımsızlığında belirleyici rol oynayan Louis XVI'nin giyotine gönderilmesi sonucu daha da artmıştı. Ama bu siyasetleri, küçük toprak sahipleri, küçük devletlerin yurttaşları ve ayrıcalıklarını korumak isteyen güneyli tarım işletmecilerinden oluşan cumhuriyetçilerin siyasetiyle çelişiyordu.
Jacobin'lerin İdeolojisini ve terimlerini benimsemiş olan cumhuriyetçiler, 1801'de John Adams'ın yerine, konfederasyonun kurucularından olan Washington'un eski dışişleri bakanı (1793'te istifa etmişti) Thomas Jefferson'ın seçilmesini sağladılar, iktidarı bir kez ele geçiren cumhuriyetçiler hızla ilerlediler ve siyasetleri, ister istemez, merkezi hükümetin güçlendirilmesi yönünde gelişti. Böylece federalcilerle aralarındaki görüş ayrılıkları ortadan kalktı; zaten bu tarihten sonra Amerikalıların bütün İlgisi Jefferson'ın isteğine rağmen (ingiltere ve Fransa ile her türlü alışverişi yasaklayan non-intercourse yasası), İkinci Bağımsızlık savaşma yönelecekti. Bu savaşın çıkmasına, Indiana'da, kızıl-derili reisi Tecumseh'in ayaklanmasını (1810-11) paraca destekleyen ingilizler neden oldu; ayrıca ingiliz amiralliği büyük bir hata işlemiş ve ziyaret hakkı bahanesiyle (Napoléon l'e karşı konulan abluka çerçevesinde savaş kaçağı ile mücadele) birtakım amerikan gemilerine ve tayfalarına el koymuştu. Bu çatışma, Washington'un alınıp ateşe verilmesinin (1814) uyandırdığı endişe, Gand antlaşmasıyla (1814) kesinleşen nihai zafer ve general Jackson'ın New Orleans'ta elde ettiği başarı (ocak 1815) milli gururun coşkusu İçinde partilerarası anlaşmazlıkların unutulmasına yol açtı. Böylece, Jefferson'ın yerine geçip onun çizgisini izleyen ve onun gibi virginialı olan James Madison (1809-1817) ve James Monroe'nun (1817-1825) başkanlık dönemlerinde, "iyi duygular çağı" (Era of good feelings) başladı. Genç ispanyol-amerikan devletleriyle İlişkilerini bozmaksızın, Amerika kıtasının siyasal ve iktisadi denetim tekelini ele geçirmek isteyen ve bu kıta devletlerine karşı Avrupa'da bir "Kutsal ittifak" kurulmasından çekinen ABD, sert Monroe bildirisiyle ("Amerika Amerikalılar' indir", 2 aralık 1823), yansızlık isteğini ve Avrupa'nın her türlü müdahalesine karşı olduğunu yeniden ortaya koydu. Bu genişleme 1803 e kadar, kuzeyde İngiliz Kanada'sı, batıda Louisiana ve güneyde Florida1 nın varlığı yüzünden engellenmişti. Ama ispanya'nın Louisiana'yı Fransa'ya geri vermesinden (San ildefon-so antlaşması, 1 ekim 1800) ve Fransa' nın Louisiana'yı elinde tutmasının olanaksızlığından yararlanan Jefferson, bu toprağı, Fransa'dan 15 milyon dolara satın aldı (30 nisan 1803); böylece ABD'nin yüzölçümü iki kat arttı. Louisiana'nın satın alınması, on üç yeni eyalet kurulmasını sağladı ve bunların Kanada ile sınırı, Superior gölü ile Kayalık dağlar arasından geçen 49. paralel olarak belirlendi (1818). Ote yandan, Batı Florida'yı daha 1810'da ele geçiren ABD, general Jackson'ın Alabama ve Georgia sınırlarında Seminol-ler'e karşı sürdürdüğü savaşı kazanmasından (1818) sonra, ispanya kralı Fernando Vll'yi , Florida'nın geri kalan bölümünden çekilmeye, Oregon'dan vazgeçmeye (bu konu, kesin çözüme ulaştığı 1846'ya kadar tartışıldı) ve Meksika'nın kuzey sınırını belirlemeye zorladı.
Böylece Meksika körfezine ve Mississippi ağızlarına ulaşan ABD, İspanyol sömürge gücünün mirasına konan Meksika aleyhine toprak genişlemesini sürdürdü: Meksika'da köleliğe karşı 1829 yasasının hedef aldığı sömürgelller tarafından 1835-36'da kurulan Texas cumhuriyetinin tanınması (1837), sonra da ilhakı (1845); iç karışıklıklar doğmasından çekinen Kongre'nin ölçülü davranışlarına karşın, aşırı atak ilhakçıların Meksika'ya karşı savaş açtırmaları (1846-1848); sonunda Meksika'nın 15 milyon dolar karşılığında Texas, New Mexico (Arizona ve Colorado ile birlikte) ve Kaliforniya'yı ABD'ye bırakması (Guadelupe Hidalgo antlaşması, 2 şubat 1848); New Mexlco'nun güneyindeki bir sınır değişikliğiyle, ABD'nin güney sınırlarının kesin olarak saptanması (Gadsden antlaşması, 1853).
ABD, güney ve güney-batı'ya doğru toprak genişlemesini tamamladığı sırada, Kanada ile sınırlarının, önce Atlas okyanusu ile Saint Lawrence ırmağı arasında (1842), sonra da Kayalık dağlar ile Büyük Okyanus arasında (1846) belirlenmesini sağladı; böylelikle Oregon da federal topğin Lincoln'un babası) ilk sömürgelılerın yerlerini aldılar.
Öncüler, daha önce Mississippi nehrinin batısına sürülmelerine karar verilmiş olan (1830) Kızılderililer'in yeni akınlarını durdurarak dalga dalga (sırasıyla avcılar, hayvan yetiştiricileri, tarla açıcılar ve çiftçiler) Prairie bölgesinin fethine giriştiler; böylece 1865'te 98° meridyene ulaşan öncülerin sınır çizgisi, yüzyılın sonunda, Büyük okyanus kıyısındaki limanlar çevresinde gelişen yerleşme bölgelerine vardı. Bu ilerleme, kimi doğal eksenlere uygun olarak gerçekleştirildi: Apalaş dağlarındaki geçitler; tahtaları sonradan kulübe yapmakta kullanılan altı düz gemilerle (flatboats) Mississippi'ye kadar İnilen Ohlo vadisi; avcıların, hatta bizonların açmış oldukları, daha batıda sığırların ya da atların çektiği üstü bez kaplı arabalarca takip edilen avcı, hatta kimi zaman bizon izleri, izlerin kesiştiği noktalarda, ırmakların geçit yerlerinde, ilk gelenlerin orman içlerinde açtıkları boşluklarda küçük yerleşim alanları doğdu; bunlar hem yerleşik birer tarım alanı, hem de Batı'ya doğru yeni bir ilerlemenin hareket noktalarıydı.
Bu ilerlemenin çerçevesi zaten, daha önce, Kuzey-Batı kararnamesiyle belirlenmişti (1787).
Bu kararname uyarınca, eyalet yönetimleri tarafından yerleşenlere bırakılan ve beş dönümü ortalama bir dolara satılan topraklar kadastrodan geçirildi; her biri aynı büyüklük ve aynı biçimde parsellere ayrılarak numaralandı; böylece ABD' nin kırsal kesim topraklarının çok tipik geometrik bölümlemesi oluştu, ilk yerleşene toprağı satın almada öncelik hakkı tanındı; bunun için yeterli parası yoksa, satın alacak kişiden bir değerlendirme tazminatı isteyebilmesi sağlandı.
Bununla birlikte öncüler, ikmal olanaklarından yoksun yeni topraklar ya da eyaletler ile Federasyon arasında yeterince sağlam bağlantıları olmayan İlkel ve doğal yollardan İlerlediler. Oysa Birlik'in geleceği, eyaletler arası bütünlüğe, bu da, modern ulaşım yollarının gelişmesine bağlıydı. Bu zorunluluk, Fulton'ın elde ettiği tekel sayesinde buharlı gemi seferle-rinin (Hudson, 1807;0hio ve Mississippi, 1811), kanal(1825'te açılan Erie kanalı), karayolu ve demiryolu (1840'ta 7 000 km; 1860'ta 48 000 km; 1874'te 127 000 km) ulaşımlarının gelişmesini sağladı. Ulaşım yollarının tümü, üç rakip kentten (Baltimore, Philadelphia, özellikle de Erie kanalından yararlanan New York) başlayarak doğudan batıya uzanıyordu. Bu iç gelişme üç sonuç doğurdu. En başta Güney - Kuzey ikiliğine dayanan geleneksel siyasal dengeyi değiştirdi. Birlik içinde "Eski Gü-ney"in etkisi azalırken (1810'da nüfusun % 37,5'u; 1840'ta °/o 23'ü), tarımda üstünlüğünü yitiren ve yalnız hayvancılıkla ayakta kalan Kuzey, Birlik'in en kalabalık bölgesi haline geldi (1840'ta nüfusun % 39'u), hızla sanayileşti (New England'da tekstil sanayisi, New York ve Pennsylvania eyaletlerinde 1850'den sonra metalürji) ve bir işçi sınıfının ortaya çıkmasıyla doğan sorunlara rağmen, gücünü bu sanayi gelişmesinden aldı. Birliğin her alanda birbirine karşıt olan bu İki "bölüm"ü arasında, 1848'den başlayarak McCor-mick hasat makineleriyle donatılan ve 1860'ta büyük bir buğday (°/o 60), mısır (0/0 48), sığır (Iowa, Illinois),domuz (illino-is) ve viski (Cincinnati) üreticisi haline gelen Batı ortaya çıktı (1840'ta nüfusun °/o 37'si). Bu dinamik bölgenin merkezi Chicago idi (1837'de 8 000, 1860'ta 110 000 nüf.). Ama bölgenin iktisadi dengesi kararsızdı ve çoğu zaman borç içinde olan çiftçiler, oylarıyla geleneksel çoğunlukların devrilmesinde önemli rol oynuyorlardı. Yalnız "Far West" (Uzak Batı), 1850-1860 arasında nüfusunu 400 000'e çıkaran "altına hücum"a rağmen, ülkenin siyasal yaşamına hâlâ katılamamıştı (Kaliforniya'da tarımın, Oregon'da yerleşimin yeni başlaması).
Devlet bankasından borç alan ve ku-zey-doğu bölgesine borç veren Batı'nın öncüleri, 1824 seçimlerinde oylarını yeni kurulan Demokrat parti'nin başkanı general Jackson'a vererek siyasal alanda da etkili oldular. Yeni parti, federalcilerin ve cumhuriyetçilerin programları arasındaki benzerlikten düş kırıklığına uğrayan Cumhuriyetçi parti sol kanadının en atak üyelerince kurulmuştu. Salt çoğunluğu bir türlü elde edemedikleri için adaylarını Beyaz saray'a sokamayan (başkanlığa John Qu-incy Adams seçildi ve 1825-1829 arasında görevde kaldı) Batı halkı, 1828 seçimlerinde yine aynı partiyi destekleyerek bu kez başarıya ulaştı ve Andrew Jack-son'u sekiz yıllığına(1829-1837) başkanlığa getirdiği gibi, başkanlığın kırk yıl. (1841-1845 arasında, William Henry Harrison ve John Tyler'in başkanlıkları altındaki Whig ara yönetimi dışında) demokratlarda kalmasını sağladılar. Bu dönemde "caucus" sistemi kaldırıldı; spoils -system (devlet görevlerinin iktidara gelen partinin üyelerine verilmesi) ülkenin her yanında uygulandı; Federel banka kapatılarak (1836) kurumlar hızla demokratlaş-tırıldı. Batı'ya ilerlemenin sonuncu ve en büyük etkisi, Güney ile Kuzey arasındaki rekabetin artması oldu.
Tarıma ağırlık veren Güney, büyük bir pamuk üreticisi, dolayısıyla da kölelik ve serbest mübadele yanlısıydı. Buna karşılık Kuzey, korumacı (1816-1824 arasının gümrük tarifeleri), köleliğe karşı, içki yasağından yana ve püriten inancı gereği feministti. Kuzey, Henry Clay'in çabalarıyla, tarım üretimi henüz çok yeni olduğu için gümrük tarifelerine gereksinim duyan Batı'nın desteğini de sağlamıştı. Batı'ya yayılma hareketi, yeni eyaletlerin kurulmasına yol açarak, 1787 tarihli Kuzey-Batı kararnamesinden ve köleliğin kaldırılmasından (1808) zaten zarar görmüş olan Güney'in, Birlik içinde yalnız kalmasına da neden oluyordu. Henry Clay, ABD'yi iki kez parçalanmaktan kurtardı. Birincisinde, Missouri antlaşması sayesinde,kölelik karşıtı Maine İle kölelik yanlısı Missouri, Birlik'e kabul edildi (katılımlar, iki karşıt eyaletin Birlik'e birlikte alınması biçiminde oluyordu), Mississippi nehrinin batısında ve 36° 35' enleminin kuzeyinde kölelik yasaklandı (1820). Clay, ABD'nin birliğini ikinci kez 1850'de korudu: Kaliforniya özgür bir eyalet olarak tanındı; Utah ve New Mexico'da seçim özgürlüğü sağlandı; Kuzey'e sığınan kölelere karşı sert yasalar çıkarıldı. Ama Güney, bu ödünü yeterli bulmadı ve Jackson'ın eski yardımcısı Calhoun, senatör Douglasin önerdiği ve eyaletlere kölelik yanlısı ya da karşıtı olma özgürlüğünü veren yeni bir ödüne (Kansas-Nebraska Act, 1854) rağmen, barışçı yoldan bir ayrılma tasarısı hazırladı. Bu çözüm, Kansas'ta patlak veren bir dramla sonuçlandı: önce güneyli, sonra kuzeyli sömürgenler, yeni eyalet haline gelen bu bölgeye akın ederek, birinciler kölelik yanlısı, ikincllerse kölelik karşıtı birer anayasa hazırladılar: bu gelişmeler bir iç savaşla sonuçlandı (1854-1856) ve kesin biçimde köleliğe karşı yeni bir örgütün, Cumhuriyetçi parti'nin kurulmasına ortam hazırladı (1854). • iç savaş. Güney, eyalet sayısı bakımından Kuzey'e göre güçsüzdü, ama kendi adaylarını, özellikle de Franklin Pierce (1853-1857) ve James Buchanani (1857 -1861) başkanlığa seçtirerek iktidar üstünde kurduğu siyasal denetimle bir denge kurmayı başarmıştı. Bu yüzden de, Missouri antlaşması (1820) ve onu izleyen 1850 antlaşmasıyla kölelikten yana eyaletlerin çoğalmasını engelleyen sınırlamalardan kaygıya kapılmamıştı. Ama yavaş yavaş ayrılığa elverişli bir hava oluştu; üstelik, siyasete yeni atılan gençler arasında, siyasal görüş ayrılıkları bir yana, Bağımsızlık savaşı'nda örülen bağlar da yoktu. Jefferson Davis'in çevresinde toplanan, Güneyliler'e başkanlık yolu kapatıldığı takdirde köleciliğin yaygınlaştırılmasını ve ayrılığı destekleyeceklerini söyleyen "Ateş yiyiciler"in karşısına, Birlik'in gerekirse silah zoruyla korunmasından yana olan Sumnes, Seward, Chase,vb.gibi freesoiler'\ar dikildi. Bu gergin ortamda, birçok olay patlak verdi: Kansas'takı kanlı çatışma (1854); özellikle demiryolu şirketlerini etkileyen ve gümrük korumacılığının güçlendirilmesi gereksinimini ortaya koyan 1857 mali bunalımı; Dred Scott (Kuzey'e sığınan ve Yüksek mahkeme'nin kararıyla [1857] yeniden köleliğe döndürülen zenci) ve Johrr Brown davaları (Kuzeylilerin,virginialı zencileri silahlandırma ya çalıştığı için astıkları kuzeyli rahip,
1859). Bu davalar sonunda Demokrat parti, başkanı Douglasin girişimiyle ikiye bölündü. Bölünme, Güneyliler için çok ciddi sonuçlar doğurdu; çünkü 1854'te Free-Soilers İle Whig partisi'nin birleşmesiyle kurulan Cumhuriyetçi parti, kamuoyunda etkisini artırmış ve 1860'ta, adayı Abraham Lincolni başkan seçtirmeyi başarmıştı.
Lincoln oyların ancak °/o 40inı almış, ama seçimlere iki adayla katılan demokratları yenerek başkan seçilmişti. Bu sonuçtan hoşnut kalmayan Güneyliler, Güney Carolina'nın çağrısıyla (20 aralık
1860) hemen Birlik'ten ayrıldılar ve Amerika konfedere devletleri'ni kurdular (şubat 1861). Başkanlığına çok geçmeden Jefferson Davis'in getirildiği bu yeni birlik, başkent olarak Richmond'u (Virginia) seçti. Sayıca düşük olan Güneyliler, aralarındaki uyumla üstünlük sağlamayı umdular; gerçekten, ikisi de zenci köle çalıştıran büyük ve küçük toprak sahipleri arasında ve köle çalıştırılması ücretlerin yükselmesini önlediği için zencilere büsbütün düşman olan yoksul beyazlar arasında çıkar birliği vardı. Ayrıca, komuta üstünlüğünü ellerinde tutmaları (ordu subaylarının büyük bölümü, özellikle de başkomutan Lee, ayrılıkçılara katılmıştı) Güneyliler'e kısa sürede başarıya ulaşma umudu verdi. Buna karşılık, savaşın uzaması, Kuzeylilerin büyük bir ordu kurmalarına (850 000'e karşı 2 000 000 kişi), başlangıçta pek iyi olmayan komutanların yerine çok yetenekli komutanlar (Grant, Sherman) getirmelerine ve kuzey -doğu bölgesinin çok büyük ekonomik ve mali gücünü tüm kaynaklarıyla seferber etmelerine olanak verdi.
Güneylilerin Charleston önündeki Sumter kalesinden açtıkları top ateşiyle başlayan (12 nisan 1861) iç savaş, dünya tarihinde ilk kez, asker sayıları milyona yaklaşan ya da milyonu aşan orduları karşı karşıya getiriyordu.
Kuzeyliler, başlangıçtaki başarısızlıklarından sonra, 1863'te üstünlüğü ele geçirdiler ve savaş, Güneylilerin başkomutanı Lee'nin ateşkes isteğiyle sona erdi (9 nisan). Amerikan iç savaşı, 617 000 kişinin ölümüne, Güneyin yerle bir olmasına ve özellikle Güney için tehlikeli bir enflasyonun doğmasına yol açtı. Ayrıca, ABD'nin uluslararası diplomatik ve iktisadi durumunu bir süre için sarstı; Napoléon III, Meksika'da, katolik bir latin imparatorluğu kurmayı denedi: amaç, pamuk üreticisi Meksika'nın, Orta Amerika'da, anglosakson ve protestan Kuzey Amerika devleti karşısında bir ağırlık oluşturması ve Avrupa'yı ABD'nin pamuk tekelinden kurtarmasıydı (Meksika savaşı, 1861 -1867). Aslında, güneyli plantasyon sahipleri, sözkonusu tekeli bir daha asla tam olarak kuramadılar: çünkü Avrupalı tekstil sanayicileri, Meksika savaşı sırasında pamuksuz kalınca başka üretici ülkelerle ilişki kurmuşlar, daha sonra da bu yeni bağlantıları sürdürmüşlerdi.
1865-1914 arasında ABD
Yeniden kuruluş (1865-1877). iç savaş' ın ilk sonucu, Lincolnin duraksamalarına ve kuzeyli bazı demokratların (copperheads: bir yılanın adından "bakır kafalılar") muhalefetine karşın, köleliğin kaldırılmasıydı. 22 eylül 1862'de hazırlanmaya başlanan, 1 ocak 1863'te uygulamaya konan bu önlem, 13 anayasa değişikliği önergesinin oylanıp kabul edilmesiyle 31 ocak 1865'te yasallaştı. Ancak Lincoln, zaferden beş gün sonra öldürüldü (14 nisan 1865) ve yerine geçen ayrılık karşıtı güneyli demokrat Andrew Johnson (1816 -1869), ordunun ve Kongre'nin karşı çıkması üzerine, Lincolnin "yeniden kuruluş" tasarısını kabul ettiremedi. Lincoln, 8 aralık 1863 tarihli söylevinde, anayasaya ve kölelere özgürlük veren kararnamelere saygı andı içecek tüm Güneylileri bağışlayacağını açıklamış ve aralarından yalnızca °/o 10'u bu yemini ettiği takdirde Güney'e bir hükümet seçme hakkını tanımaya söz vermişti. 1865 aralığında, bu koşulları yerine getiren on güney eyaleti hükümete kavuştu; yalnız Texas hiçbir koşulu kabul etmedi. Ama Cumhuriyetçiler' in en uzlaşmaz kanadını oluşturan radikaller, maden sanayicisi Thadeus Stevens ile bankacı Jay Cooke'un yönetimi altında, çok daha sert koşulları çok daha ağırlaştırmak (mutlak ırk eşitliği) istediler; çünkü, her ikisi de tarımcı olan Güney ile Batı'nın birleşerek, iktisadi çıkarlarına (Kuzey ile Doğu'daki sanayi gelişimi için zorunlu olan yüksek gümrük tarifelerinin korunması) zarar vermelerinden korkuyorlardı. Kongre'de denetimi ele geçiren radikaller, "yeniden kuruluşu" baskıcı bir doğrultuya sokan dört önlem aldırdılar: 1865 martında, el konulan toprakları 200'er dönümlük parseller halinde zencilere kiralamak, hatta satmakla görevli freedmen's bureau'nun (azat edilmiş köleler bürosu) kurulması; konfedere devletlerin borcunu İptal eden, bunların Kongre'deki temsil oranını kendi ülkelerindeki oy hakkından yoksun yurttaşlar oranında düşüren ve ayaklanmaya katılmış devlet görevlilerinin siyasal haklarını kaldıran 14. anayasa değişikliği önergesinin oylanması (13 haziran 1866); John-sonin 1865'te yeniden kurduğu Güney hükümetlerinin dağılmasını öngören, topraklarının yönetimini geçici ama belirsiz bir süre için başkan Johnson'a değil general Grant'e bağlı beş askeri komutana
veren ve Kongre'de temsil edilebilmeleri 518 İÇİ" her eyaletin 14. anayasa değişikliği
ni ve zencilerin oy kullanma hakkını tanımasını zorunlu kılan ReconstructionAcfm (2 mart 1867) kabul edilmesi; oy kullanma hakkının uygulanmasında her türlü ırk ayrımını yasaklayan 15. değişiklik öner-gesi'nin kabülü (1869). Bu son önergeyi imzalamaya yalnızca Georgia karşı çıktı. Bunun üzerine, ikinci "yeniden kuruluş"-un tamamlanmasından sonra (1869-70), yalnız bu eyalet İçin bir üçüncü kuruluş gerçekleştirmek gerekti (ocak 1871). Söz-konusu dört önlemin eksiksiz olarak uygulamaya konulacağı sırada, programlarına karşı çıkan (mart 1868) başkan John-son'ı suçlamaya kalkışan radikaller, iç savaş kahramanı general Grant'i cumhurbaşkanı seçtiler (1869-1877). Yine bu önlemler, çok geçmeden Güneyliler arasında hoşnutsuzluğa yol açtı. 14. anayasa değişikliği tüm güneyli siyasetçileri görevden uzaklaştırdığı için, ayaklanmaya en son katılmış eyaletlerde İktidar, carpet-bagger'lar (Batı'nın öncülerlyle aynı nitelikteki kuzeyli serüvenciler), scalawag'\ar (zencilerin davasından yana olan ve plantasyon sahiplerinin egemenliğine karşı çıkan Güneyliler) ve zencilerin eline geçti. Bunlar hepsi de plantasyon sahiplerinin yeniden iktidara gelmelerine karşıydılar. Plantasyon sahipleri İse bu engellemeye tepki olarak gizli dernekler kurdular (Beyaz kamelya şövalyeleri, 1866'da kurulan Ku Klux Klan) ve bu dernek üyeleri carpetbagger'lar ve scalawag'lara saldırılar düzenledikleri gibi zencileri yıldırmak için ürkütme, tehdit ve linç gibi yollara başvurdular. Ku Klux Klan'ın 1871'de resmen dağıtılmasına karşın, büyük bölümü affedilen (1872 yasası) Güneyliler sözkonusu yöntemlerle 1874'ten başlayarak kendi parlamentolarının denetimini ele geçirdiler. 1883-1890 yılları arasında anayasayı ve yapılan değişiklikleri çlğne-meksizin, zencilerin oy kullanmasını engelleyen olağanüstü yasalar çıkararak (oy kullanabilmek İçin ABD yurttaşı bir büyükbabası, 1861'den önce oy kullanmış bir babası olmak ya da okuma yazmayı, anayasayı yorumlamayı bilmek) İktidarı kesin olarak ellerinde tutmayı başardılar; bu arada, toplu taşıma araçlarında, okullarda, tiyatrolarda, vb. ırk ayrımına yönelik uygulamalar başladı. ABD'nin iç gelişmesi(1877-1914). iç savaş amerikan ekonomisini çok bozmuştu. Pamuk plantasyonları yakılıp yıkılmıştı. Savaş borcu son derece ağırdı. Hem, parası 1865'te değerinin °/o 98,4'ünü yitiren Güney'de, hem de greenbacks denilen tedavülü zorunlu kâğıt paralar çıkaran Kuzey'de, çok ağır bir enflasyon bunalımı vardı. Pamuk plantasyonlarının yeniden üretken bir duruma getirilmeleri uzun bir zaman ve çabayı gerektiren güç bir işti. Bu iş de ancak toprakların parçalara ayrılmasıyla ve eski kölelerin çalıştırılmasıyla başarılabilirdi. Eski kölelere ortakçılığa benzer bir statü tanınmıştı. Savaş borcu, kısa vadeli borç senetlerinin, uzun vadeli hazine bonolarına dönüştürülmesi sayesinde, hızla tasfiye edildi. Gümrük tarifelerinin yükseltilmesi sayesinde ödenen hazine bonoları faizleri,greenbacks olarak değil, madeni para olarak ödendi. Kâğıt paralar gerçekte tedavülden ancak 1879'da çekilebildi. Bu artan kâğıt para dolaşımı, batılı tarımcılara, borçlarını değeri düşmüş bir parayla ödeme olanağını da sağladı. Kuzeyli ve doğulu sanayicilerin çıkarları doğrultusunda davranan ve 1873'te, yani Avrupa'daki ekonomik bunalımın, Philadelphia'daki Jay Cooke bankası İle 5 000 ticaret şirketinin iflasına yol açarak, tam da ABD' ye sıçradığı bir sırada (menkul krediler olayı), greenback'lerin altına çevrilebilirliğini sağlayan ve gümüşün para işlevi görmesine son veren radikaller, yalnız bunalım ve yeni göçmenlerin rekabeti sonucu işsiz kalan kuzeyli işçileri değil, ama çift maden standardına gitgide alışan birçok batılı çiftçiyi de demokrat muhalefet saflarına itiyordu. Cumhuriyetçi aday Ha-yes'in güçlükle başkan seçilmesinden (1876) sonra, bu çiftçilerin kısmen de olsa hoşnut edilmeleri yoluna gidildi (1878 ocağında çıkarılan Bland-Allison Act). Cumhuriyetçilerin karşılaştıkları ve büyük ölçüde hükümet çevrelerinde hüküm süren şaşkınlık ve karışıklıktan (Grant'in özel sekreterinin adının karıştığı viski rezaleti [1875]) kaynaklanan güçlüklere karşın, ekonomi hızlı bir gelişme gösterdi. Bunun nedeni her şeyden önce doğal artış ve iç göç sonucu nüfuslanmanın hızlanmasıy-dı. 80 dönümlük bir toprağın o toprağı en az beş yıl işleyene verilmesini öngören Homeslead Act (1862) iç göçü kamçılıyordu. Bu yüzden 1870-1880 arasında ülkeye 3 milyon, 1880-1890 arasında 5 milyon, 1890-1900 arasında 8 milyon, 1900 -1910 arasında 8 800 000 ve 1910-1914 arasında da 4 200 000 göçmen geldi. Bunların onda dokuzu avrupalıydı. Yıllık göçmen sayısı, 1905'ten başlayarak, 1 milyonun üzerindeydi. Bunun sonucu ABD nüfusu 1870'te 38 milyona, 1880'de 50 milyona, 1900'de 76 milyona, 1914'te 95 milyona yükseldi. Bu ekonomik gelişmenin öteki nedeniyse, iç savaş sırasında Kuzey'in ve Doğu'nun sanayi üretim kapasitelerinde görülen artıştı. Ağır metalürji, çıkarım ve hazırlama sanayilerln-deki gelişmeler, oldukça yoğun bir demiryolu ağının (1869-1872 arasında 40 000 km yeni yol) daha hızlı kurulmasına, ayrıca 1883'ten önce, kıtayı baştan başa geçen dört karayolunun yapılması İle 30 000 km'iik su yolunun gerekil donanım ve gereçlerinin sağlanmasına olanak verdi. Bunun sonucu ABD'nin iç nüfuslanması hızlandı ve Kayalık dağlarda (değerli madenler) bile yeni eyaletler kuruldu: sınır ortadan kalktı ve soykırımdan kurtulabilen birkaç kızılderlll kabile Oklahoma'da yerleştirildi.
Tarım, iç fethin tamamlanmasından geniş ölçüde yararlandı: 1870-1880 arasında 800 000 km2 kadar toprak tarıma açılarak, yüzyılın sonunda, 4 milyon hektarı aşkın bir toprak sulamayla işlendi. Kamu yetkililerinin desteklediği tarımcılar, ayrıca sanayi tekniklerindeki gelişmelerden de yararlandılar (özellikle 1880'den sonra çok hızlı makineleşme; 1882'den başlayarak, hayvancılık ürünlerinin değerlendirilmesi olanağını sağlayan frigorifik gemilerin, 1890'dan başlayarak da frigorifik vagonların yapılması). Bunun üzerine, dünya tahıl üretiminin °/o 30'unu (1880) ve pamuk üretiminin % 60'ını (1890) sağlayan amerikan tarımının maliyet fiyatları düşerek kârları arttı. Bununla birlikte bu tarım, hem uluslararası konjonktür (Avru-pa'daki aşırı üretim ve ekonomik bunalımlar), hem de iç konjonktürden (bankaların ve demiryolu şirketlerinin çok önemli işlevleri) son derece etkileniyordu (bankalar ve demiryolu şirketleri, krediler ve özellikle, 1887 tarihli Interstate Commerce Act tarafından yasaklanmasına karşın, düzenledikleri ayrım gözetici tarifeler aracıyla, tarım dünyası üzerinde tehlikeli bir baskıda bulunabiliyorlardı; Grangers hareketinin yayılması da tarım dünyasının bu baskı karşısında duyduğu hoşnutsuzluktan kaynaklandı).
Tarımsal üretim, hızlı artış temposuna karşın, 1890'dan başlayarak, değer bakımından sanayi üretiminin gerisinde kaldı. Enerji hammaddelerinin bolluğu (1880' de 63 milyon, 1890'da 269 milyon ton kömür; 1880'de 26 milyon, 1900'de 63 milyon varil petrol ve Superior gölü bölgesindeki demir ve bakır filizleri vb.) sanayi üretimini kamçılıyordu. Çok ileri bir makineleşme, işgücü maliyetini büyük ölçüde düşüren üretim yöntemlerinin benimsenmesi ve Amerikalıların yaratıcı dehası (1860-1890 arasında 440 000 berat), bu hammaddelerin hızla tüketim mallarına dönüştürülmesini kolaylaştırdı. Bazı sanayi kolları büyük bir hızla gelişti: telefon, fotoğraf makinesi ve otomobil, Bell'in, Eastman'ın ve Ford'un adlarını halka yayarken, hızlı nüfus artışı da yeni pazarlar sağlıyordu. Bununla birlikte, bu türlü sonuçlara ancak sanayinin bölgesel uzmanlaşması (metalürjinin % 50'si Pennsylvania' da, kadın hazır giyim sanayisinin % 70'i New York eyaletinde) ve sermayelerin self-made menlerin kurdukları tröstlerde toplanması yoluyla erişilebiliyordu. Bu kendi kendilerini yetiştiren adamların en ünlüleri demiryolcular (Jay Gould, Cornelius Vanderbilt), petrolcüler (John Rockefeller) , çelikçilerdi (Andrew Carnegie ile bankacı John Pierpont Morgan). Ekonomik ve siyasal yaşamı egemenlikleri altına alan kapitalist çevrelerin bu gücü de, doğal olarak İşçilerin, 1870'ten başlayarak önce yerel trade-union'larda, sonra geniş sendikal birliklerde toplanmalarına yol açtı. 1869'da gizli olarak kurulan 1878'de yasallaşan Knights of Labor (Emek şövalyeleri derneği) ile, Samuel Gompers'in American Federation of La-bor'u (AFL), bu sendikal birliklerin en ünlüleriydi. Gompers'in federasyonu, 1886 yılında, 1881'de kurulan Federation of Organized Trade and Labor Unions of the United States of America and Cana-da'nın yerini almıştı.
Siyasal iktidarın kullanımı (1877-1896). Bütün bu dönem boyunca, Cumhuriyetçi parti, çok az bir çoğunluğa ve başkanlarının kişilikten yoksun olmalarına karşın, (belki Beyaz saray'a yerleşmesinden birkaç ay sonra [1881 yazında] öldürülen Garfield dışında) hep iktidarda kaldı. Gümrük alanında sıkı bir korumacılık uyguladı (giyecekler, yünlü kumaşlar ve pamuklular üzerindeki gümrük vergilerini °/o 40'a yükselten 1883 tarifesi; bu vergileri % 50'ye yükselten 1890 McKinley tarifesi ile bu ayni vergileri °/o 55'e yükseltirken, 1894'te demokratların % 40 olarak saptadıkları işlenmemiş şeker üzerindeki gümrük vergilerini de iki katına çıkaran 1897 Dingley tarifesi). Ayrıca, tek maden standardına bağlı olan cumhuriyetçiler, batı bölgesinin desteğini yitirmemek için, her ay hazine adına gümüş külçelerin satın alınmasını kararlaştırdılar (Sherman Silver Purchase Act, 1890). Üstelik, seçmenleri kazanmak için, büyük bir bütçe bakiyesinden yararlanan başkan Harrison, eski kuzeyli savaşçılara ya da dullarına yüksek emekli aylıkları bağlatan bir yasa çıkardı (haziran 1890). Dullar için eşlerinin ölüm nedenlerini doğrulamak gerekmiyordu. Son olarak, "kayırma sistemi" (spoils-system) uygulaması ile tröstlerin güçlendirilmesinin yol açtıkları eleştirilere bir karşılık olarak, cumhuriyetçi kongre memurları sınavla alınan yeni bir kadro kurmaya (ocak 1883) ve tröstlerin eyaletler arası ticareti engellemelerini yasaklamaya karar verdi (senatör Sher-man'ın Anti-Trust Act'ı, temmuz 1890). Güneylller'in yenilgisi (1865), sonra da 1871'de ortaya çıkan Tammany Hall rezaleti (rüşvet, nüfuz ticareti, vb.) nedenleriyle saygınlığını yitiren Demokrat parti, ayrıca iktidarı ele geçiremeyecek kadar da bölünmüştü, iktidarı ele geçirebilmesi İçin, güneyli zengin büyük tarım işletmecileri ve kölelik yandaşlarının, batılı çiftçilerin, ücret düşüklüğünden ya da işsizlikten yakınan kuzeyli işçi ve sendikacıların oylarını toplamayı sağlayacak olağanüstü koşulların gerçekleşmesi gerekiyordu. Kendilerini demokratlardan doğal olarak ayıran uçurumun bilincinde olan batılı çift-çllerse, Grangers hareketinin Knights of Labor ile birleşerek, Halk partisi'ni kuruyorlardı. 1892'de başkanlık için bir aday gösteren Halk partisi, 1896'da, kendi programının bir bölümü (gümüş para basılabllmesl, tröstlerin denetlenmesi, müterakki gelir vergisi) demokratlarca benimsendiği için, başkan yardımcılığı için ancak bir tek aday gösterebildi. Sonunda, bu olağanüstü koşullar ancak 1884'te ve 1892'de bir araya geldi ve Cleveland İki kez başkan seçildi. Ama Cleveland, partici bir siyaset izlemeye yanaşmadı.
Toplumsal alanda, 1885 grevlerini federal bir komisyonun kurulmasıyla bir sonuca vardırmaya çalışırken, Chicago'daki Pullmann fabrikalarında patlak veren grevi (1894) zora başvurarak bastırdı. Bu kararların ikisi de Demokrat parti öğretisine aykırıydı. Mali alanda, enflasyonu durdurabilmek için, gümüş satın alımlarıyla ilgili 1890 yasasını kaldırtmakta (1893), bankalara bir çağrıda bulunarak altın rezervini yeniden oluşturmakta (1895) ve 4 000 doları aşan gelirler üzerine °/o 2'lik bir vergi koydurtmakta (Yüksek mahkeme tarafından bu reddedilmiştir) tereddüt etmedi. Son olarak, demiryolu şirketlerinin uyguladıkları ayrım gözetici tarifeler konusunda genel bir soruşturma açtırdı, ama demokrat kongrenin Willson-Gorman tarifesini kabul etmesini de önleyemedi (1894). Bu tarife, gümrük vergilerini genel olarak indirmekle birlikte, güneyci büyük tarımcıları hoşnut etmek için, şeker üzerine yeni gümrük vergileri koyuyordu. Bu önlem Cleveland'ın halkça tutulmayan siyaseti sonucu zaten birçok desteğini yitirmiş bulunan Demokrat parti'yi, büsbütün gözden düşürdü. • Amerikan emperyalizmi. Josiah Strong ve J. Burgess'in kampanyaları (1890), A. Mahan tarafından deniz gücünün tarihteki önemli işlevinin vurgulanması (1890), yüzyılın sonuna doğru, ABD mamuller dışsa-tımcısı durumuna geldiği bir sırada, kesin bir yankı buldu. Öğreti bakımından sömürgeciliğe karşı olan ABD, demokrat cumhurbaşkanı Wilson döneminde bile, ekonomik kökenli bir emperyalizme başvuruyordu ("dolar diplomasisi"), iç sa-vaş'tan önceki bazı olaylar, amerikan emperyalizminin bu özel niteliğini açığa vuruyordu: Çin'de yapılan yatırımlar (Wanghia antlaşması, 1844); Edo (Tokyo) körfezinde kuvvet gösterisi (1853) ve komodor Perry'nin, japon limanlarını ABD ticaretine açan japon-amerikan antlaşmasını imzalaması (1854); Küba'ya ilişkin ve Ostende bildirisiyle (1854) açığa vurulan tasarılar. Bununla birlikte, 1867'den başlayarak, Alaska'nın Rusya'dan satın alınması ve 1878'de Samoa adalarına yerleşilmesinle, bir toprak genişletme isteği de kendini açıkça gösteriyordu. Samoa adaları, 1889'da ingiltere ve Almanya ile, sonra yalnız Almanya ile paylaşıldı (1898). 1897'den başlayarak, McKinley'in donanma bakan yardımcısı Theodore Roose-velt'in öncülüğünde, bir toprak genişletme siyaseti izlendi: Küba'nın bağımsızlığının tanınması, Guam ile Porto Riko' nun ilhakı ve Filipinler'in de 20 milyon dolar karşılığında ABD topraklarına katılmasıyla sonuçlanan İspanyol-Amerikan savaşı (Paris antlaşması, 10 aralık 1898); Küba'nın vesayet altına alınması (Platt değişiklik önerisinin kabulü, haziran 1901); San Domingo üzerinde ekonomik denetim kurulması (1905); Haiti'nin işgali (1915); Antiller denizi'ndeki Virgin adala-rı'nın Danimarka'dan satın alınması (1917) ve ABD'nin böylece Meksika körfezinin kesin denetimini ele geçirmesi; kanal bölgesini işgal edebilmek için, Kolombiya'dan ayrılmak isteyen Panama'nın (1903) desteklenmesi (kanal denizciliğe 1914'te açıldı); Meksika'ya askeri müdahale (1914); Güney Amerika'da hakemlik siyaseti (Roosevelt'in 1904'te saptadığı big stick siyaseti: ABD, Latin amerika cumhuriyetlerinde düzenin korunması görevini üstlenecek, ama buna karşılık Avrupa devletleri Amerika kıtasının işlerine karışmayacaklardı); Büyük okyanus'taki yeni ABD topraklarını tanıması ve Man-çurya'da kazandığı zaferden sonra aşırılıktan kaçınması için Japonya'ya baskı yapılması (Portsmouth antlaşması, 1905); Fas olaylarına ilgi gösterilmesi El Cezire konferansı, 1906) ve Lahey barış konferansına katılma (1907).
iç siyaset alanında ilkin, Çinlller'in ABD'ye göçmesi 1882'den beri yasaklanmış olmasına karşın, hâlâ hoşgörü gösterilen japon iç göçüne karşı Kaliforniya'da patlak veren olaylar göze çarpıyordu. Ama başkan Theodore Roosevelt'in kişiliğiyle belirlenen bu dönemin en önemli olayı, federal hükümetin yetkilerinin genişletilmesi oldu. Bu yeni yetkiler doğrultusunda, federal hükümet, tarımsal (orman rezervlerinin ve gelecekteki sulama işleri için su rezervlerinin oluşturulması, 1902), toplumsal (1902 grevi sırasında kömür madenlerinin işletilmesi görevinin askeri yetkililerce üstlenilmesi) ve ekonomik (yirmi beş tröste karşı adli önlemler) alanlarda çeşitli müdahalelerde bulundu.
Ama yerine geçep Taft, gümrük himayeciliğini pekiştiren Payne-AIdrich tarifesini onaylayınca (1909), senatör La Fol-lette'nin yönettiği cumhuriyetçi insurgent' ler azınlığını karşısında buldu. Bu azınlığın başına geçen Theodore Roosevelt, 5 ağustos 1912'de, programı son derece reformcu, yeni bir ilerici parti kurdu ve bu program sayesinde Taft'tan daha çok oy almayı başardıysa da, başkanlığı yeniden ele geçiremedi. Başkanlığa, cumhuriyetçiler içindeki bölünmeden yararlanan demokrat Wilson geçti. Wilson, gelir vergisi konması, senatörlerin genel oy sistemiyle seçilmesi ve kadınlara oy hakkı tanınması yetkisini veren 16. (1913), 17. (1913) ve 19. (1919) değişiklik önergelerini kabul ettirdi. Böylece de ilerici program gerçekleşmiş oldu.
Birinci Dünya savaşı'ndan İkinci Dünya savaşı'na (1914-1945)
Birinci Dünya savaşı arifesinde, ABD dünyanın başlıca iktisadi güçlerinden biri haline geldi. Nüfus öyle hızlı artmaktaydı ki, melting pot'un normal biçimde iş göremeyeceğinden kaygılanan Kongre, özellikle ülke bütünlüğünü sarsma tehlikesi gösteren Latinler ve Slavlar'ın göçünü önlemek için, okuryazar olmayanların ABD'ye girmesini yasaklama kararı aldı. 1914 ağustosunda Birinci Dünya savaşı patlak verdiğinde federal hükümet, Monroe doktrininde yer alan eski yansızlık geleneğine bağlı kalarak savaşa katılmayı aklından bile geçirmiyordu.
Birinci Dünya savaşı'nda ABD. Avrupa sermayelerinin geri çekilmesi ve Almanya'ya yapılan satışların azalması (abluka), ülkede kaygı yarattı; amerikan bankalarına kredi açma yetkisi tanındı (24 ekim 1914): savaşan taraflardan yalnız biriyle alışveriş etmek durumunda kaldığına göre ABD'nin yansızlığı da fiilen bozulmuş oluyordu; 1914-1916 arasında, ülkenin dışsatımı yaklaşık iki kat, dış ticaret fazla-sıysa dört kat arttı. Bu, Avrupa'nın gerilemesini haber veren, benzeri görülmemiş bir "patlama"ydı.
Wilson, yeniden başkan seçilir seçilmez, müttefik kıyılarının ablukaya alındığını ve Almanya'nın denizaltı savaşını sınırsız olarak sürdürmekte kararlı olduğunu belirten bir alman notası aldı (31 ocak 1917). ABD, yansızlık haklarına karşı bir tecavüz saydığı bu duruma, Almanya İle diplomatik ilişkilerini keserek ve ticaret gemilerini silahlandırarak (26 şubat) karşılık verdi. Zimmermann'ın telgrafından (19 ocak 1917) ve Vigilentia buharlı gemisinin torpillenmesinden (19 mart 1917) sonra, Kongre, Almanya'ya savaş ilan etti (6 nisan 1917). Denizaltı savaşıyla bitkin düşen müttefikler böylece, ABD'nin donanmasının, sonra da ordusunun (18 mayısta zorunlu askerlik hizmetinin konması sayesinde bu ordunun mevcudu 1918'de bir milyonu buldu) paha biçilmez desteğini kazanmış oldular. (- Yalnızlığa dönüş (1919). Eylül 1914 tarihli Londra antlaşması'na katılmakla ABD, savaşta müttefiklerinden ayrı bir amaç güttüğünü ortaya koyuyordu, istediği, liberal bir Almanya'nın değil, Prusya militarizminin yok edilmesiydi. Wilson' un "on dört madde"si (8 ocak 1918), gizli diplomasiye, silahlanmaya, iktisadi engellere karşı çıkan ve ulusallık hakkını ve Milletler cemiyeti tarafından garanti edilecek uluslararası eşitliği savunan ABD'nin barış isteğini dile getiriyordu.
Ama başkan, Cumhuriyetçi parti'nin altmış dördüncü kongresine Milletler cemiyeti "Covenant"ını da kapsayan Versailles antlaşması'nı onaylatmak isteyince, Avrupa ülkelerinin işlerine karışılmasını istemeyen cumhuriyetçi muhalefet, Milletler cemiyeti paktının 10. maddesine (üye devletlerin siyasal bağımsızlığının ve toprak egemenliğinin güvence altına alınması) karşı çıkarak antlaşmanın Senato'ca onaylanmasını engelledi (19 kasım 1919).
Böylece Milletler cemiyeti'nin dışında kalan ABD, savaştan sonra yapılan büyük uluslararası konferanslara (Washington, 1921; Londra, 1930) gözlemci göndermekle yetindi ve Almanya ile ayrı bir barış antlaşması imzalamak zorunda kaldı (1921).
Refah içinde yalnızlık (1919-1929). Bağnaz milliyetçi çevrelerin baskısıyla ABD, Avrupa'dan gelen göçmenlere (1924 kotalarıyla daha da ağırlaştırılan 1921 yasası), hatta anarşizm (Sacco ve Vanzetti'nin idam edilmeleri, 1927) ve komünizme yatkın saydığı Avrupa düşüncesine sınırlarını kapadı; katollkllğe ve uzlaşmacı püri-tenliğe karşı düşmanlık gitgide arttı (1919'da içki yasağı yasasının çıkarılması), korumacılık geleneği alabildiğine güçlendi. "Great Old Party" (cumhuriyetçi), 1921'den 1933'e kadar Beyaz Saray'da kaldı. 1920-1929 arasında çelik üretimi % 70, kimyasal maddeler üretimi °/o 94, petrol üretimi % 156, otomobil üretimi °/o 255 oranında arttı; ulusal gelir 56,5 milyar dolardan 87 milyar dolara yükseldi. Ama çiftçilere değer verilmez olmuştu. 1920'den sonra Avrupa, gereksiniminin büyük bölümünü kendi karşılamaya başladı ve ABD'de tarım ürünlerinin fiyatları düştü. Gümrük resimleri dışsatımı engelliyordu. Borçlarını vadesinde ödeyemeyen, vergiler altında bunalan çiftçiler, 5 milyon hektar toprağı işleyemediler. Hükümet, iktisadi yaşamda düzenleyici rol oynamaya yanaşmadı, borsa spekülasyonunun gelişmesine göz yumdu, daha çok para basılması isteklerine, altın standardı kuralıyla karşı çıktı ve gümrük engellerini daha da artırarak, sanayiyi dış pazarlardan yoksun bıraktı.
Dışta, bir yandan 1924'e kadar San Domingo'da, 1933'e kadar Nikaragua' da asker bulundurulması, öte yandan Güney Amerika'daki anlaşmazlıkları çözme yetkisinin bir karma komisyona verilmesi "Gondra antlaşması" (1923), hükümetin resmi yalnızlık siyasetinin göreceli olduğunu gösteriyordu; zaten sözkonusu resmi tutum, ABD'nin savaştan sonraki mali pazarlıklara katılmasını da (Dawes ve Young planları) engellemedi.
1929 bunalımı ve sonuçları. 1929 yılı sonunda, pazarın doymasına yol açan aşırı üretimin ve kurları yapay olarak yükselten aşırı borsa spekülasyonunun neden olduğu, eşi görülmemiş bir iktisadi bunalım patlak verdi. 24 ekim 1929'dan başlayarak Wall Street'in iflası, kurların çökmesiyle bunalımı başlattı; bunalım hemen, üretim endeksi 1929-1932 arasında 120'den 57'ye düşen sanayiye (satın alımların azalması) ve tarıma (1930'da üretimin açık vermesi) yansıdı, işsizliğin çoğalması (1933'te 13 milyon işsiz), küçük hisse sahiplerinin iflası ve bütün karışıklık dönemlerinde gözlenen aşırılıklar, seçmenleri iktidardaki partiyi değiştirmeye yöneltti ve demokrat F. D. Roosevelt'e 7 milyon oyluk bir çoğunluk sağladı (8 kasım 1932). Brain Trust adı verilen bir genç aydın teknisyenler topluluğunun (dışişlerinde Corded Hull, içişlerinde Harold ic-kes, tarımda Henry Wallace, maliyede Morgenthau) ve maliyeci Bernard Ba-ruch'un danışmanlığıyla Roosevelt, iktisadı bütünüyle yeniden örgütlemeye girişti; böylece New Deal dönemi başlamış oldu. Roosevelt, bankaların yeniden çalış
maya başlamasına olanak veren bir ulusal moratoryum ilan etti (mart 1933), altın standardından vazgeçti (nisan 1933); gümüş satın aldı ve doların değerini °/o 40 oranında düşürdü. Böylece, iktisadi durum düzeldi ve dışalım malları akını önlendi. Devlet tarafından düzenlenen bir çalışma programıyla işsizliğin ortadan kaldırılması amaçlanırken, Federal Emergency Relief ^cf ile işsizlere para yardımı yapılmaya başlandı. Agricultural Adjustment Act (AAA) [12 mayıs] tarım kredilerini düzenleyerek buğday ekim alanlarının azaltılmasıyla tarım ürün fiyatlarının yeniden yükseltilmesini amaçladı. Bir lonca disiplini getirmeyi hedefleyen National industrial Recovery Act (16 haziran) ise, patronları, ücretleri yükseltip azami çalışma saatlerini belirleyerek iş çeşitlerini çoğaltmaya, böylece işçilerin durumunu düzeltmeye davet etti. Önce işçilerin ve işveren çevrelerinin, sonra da Yüksek mah-keme'nin (New Deal kararlarını, anayasa güvencesindeki özgürlüklere aykırı bularak iptal etti [1935-36]) muhalefetine karşın, Roosevelt bildiğinden şaşmadı ve ülke halkının desteğini sağlayarak 1936'da yeniden başkan seçildi.
Yalnızlıktan ikinci Dünya savaşı'na (1933-1941). ABD, dünya olaylarında daha büyük bir rol oynamaya başladı; dolar ve büyük değnek (big stick) siyasetinden vazgeçerek, Nikaragua'yı (1933) ve Haiti'yi (1934) terk etti, Filipinler'e bağımsızlık vaat etti (1934), Küba'ya sürekli müdahale hakkından vazgeçti. Gerçi, totalitarizm tehdidi altındaki Avrupa'dan uzak durma siyasetinden (Neutrality Act, ağustos 1935) vazgeçmedi ama Roosevelt'in diktatörlükleri kınamasına rağmen (Chicago söylevi, ekim 1937), parası peşin ödenmek ve yük alıcı tarafından taşınmak (cash and carry) koşuluyla, Avrupa'ya silah satmayı da kararlaştırdı (30 nisan 1937). [Bu kararın daha çok demokrasilere yararı olduğu da bir gerçektir.]
ikinci Dünya savaşı. Roosevelt ile Churchill'in buluşmasına (ağustos 1941) yol açan (Atlantik Paktı [14 ağustos] bu buluşmanın meyvesidir) Almanlar'ın yıldırım zaferinden ve Japonlar'in Pearl Harbor gibi (7 aralık 1941) özellikle de Büyük okyanus'taki ABD üslerine yaptığı saldırıdan sonra, ABD daldığı uykudan ancak uyanabildi, ingiltere'ye 50 destroyer satmış olan ABD, ödünç verme-kiralama yasası'nı yürürlüğe koydu (mart 1941) ve Hitler'e karşı savaşan ulusların cephaneliği haline geldi.
1940 kasımında üçüncü kez seçilen Roosevelt, bütün diktatörlere karşı savaşmak niyetindeydi, ingiltere'nin isteği üzerine, Avrupa'daki savaşa öncelik tanımaya karar verdi. Müttefiklerin başarısızlık döneminden sonra (1942), amerikan savaş makinesi, çarçabuk kurulan ABD ordusunu ve müttefik ordularını, gittikçe artan bir hızla silahlandırmaya koyuldu; yüzlercesi birden kurulan fabrikalar, günde 24 saat çalışarak, Kuzey Afrika'da (1942 çıkarması), İtalya'da (1943), daha sonra da Fransa'da (Normandiya çıkarması, 6 haziran 1944), düşman koşulsuz teslim oluncaya kadar (8 mayıs 1945) başarıyla çarpışan ordulara gerekli araç ve gereci sağladı. Gerek askeri harekâtı eşgüdüme kavuşturmak, gerek Avrupa'nın yeni siyasi örgütlenmesinin temellerini atmak için Ciang Cieşı (Çankayşek) ve Churchill ile Kahire'de, Churchill, de Gaulle ve Gi-raud ile Casablanca'da(ocak1943),Stalin ve Churchill ile Tahran(kasım-arahkl 943), sonra da Yalta'da (şubat 1945) buluşan Roosevelt, büyük bir coşkuyla dördüncü kez başkan seçildi ve Almanya'nın kayıtsız şartsız tesliminden birkaç hafta, Japonya'nın tesliminden de (2 eylül 1945) birkaç ay önce,12 nisan 1945'te öldü.
İkinci Oiinya savaşı'ndan bu yana ABD
ABD'nin liderliği(1945-1960). F. D. Roosevelt'in yerine geçen Truman, savaşı sona erdirmek (atom bombasının kullanılması) ve Mihver devletlerin çökmesinin yol açtığı sorunlara göğüs germek için ağır sorumluluklar yüklenmek zorunda kaldı; Almanya ve Japonya'nın işgali, dünya siyasetinin demokratik ilkelere göre yeniden düzenlenmesi (Birleşmiş milletler örgütü'nün temellerini atan San Francisco antlaşması, 26 haziran 1945), uluslararası komünizmin gelişmesini önlemek için, savaştan yenik çıkan ülkelerin, hatta müttefiklerin yeni bir ekonomik düzene kavuşturulması. Truman'ın vaat ettiği (12 mart 1947'deki demeci) ve "import Export" bankasının verdiği borçlarla, özellikle de Marshall planıyla (Harvard demeci, 5 haziran 1947) gerçekleştirilen iktisadi yardım, Batı Avrupa'nın barış dönemi iktisadına dönmesini kolaylaştırdı. Ama soğuk savaşı ve yeni halk demokrasilerinin kurulmasını (Prag darbesi, 1948; Berlin ablukası, 1948) önleyemeyen ABD, temel öğesi olmayı üstlendiği bir askeri ittifaklar sistemi kurarak (4 nisan 1949'da Kuzey Atlantik paktı'nın [NATO] kurulması ve Avrupa'ya asker gönderilerek paktın güçlendirilmesi) komünist olmayan ülkelerin savunmasını düzenlemeye karar verdi. Asya'da uğradığı başarısızlıklar karşısında (Çin'de 1949'da komünist rejimin kurulması; Kore savaşı; 1950-1953) Avustralya ve Yeni Zelanda ile Pasifik paktı (ANZUS, eylül 1951), Güney-doğu Asya (SEATO, 8 eylül 1954) ve doğu ülkeleriyle (barış antlaşmasının öngördüğü ABD-Japonya güvenlik paktı, 8 eylül 1951) yeni antlaşmalar yapmaya, hatta Bağdat paktı (1957) ülkelerini desteklemeye başladı. Böylece, komünist dünyayı kuşatan bir ittifaklar zinciri oluşturuldu; komünist dünya çevresinde kurulan askeri üsler (100'ü aşkın), Strategic Air Command's bağlı atom bombası taşıyan uçakların hemen hemen aralıksız yirmi dört saat boyunca sağladıkları hava örtüsü, VI. filonun sürekli Akdeniz'de, VII. filonun da Formoza boğazında dolaşması, çıbanbaşı noktaların korunmasını sağladı. Bu pahalı savaş mekanizması iç karışıklıkları önleyemeyeceğinden ABD, ayrıca, az gelişmiş ülkelere önemli mali yardımlarda bulunmak (Truman dok-trini'nin IV. maddesi) ve dostluklarına sürekli güvenememesine karşın (Latin Ame-rika'daki, özellikle de Ortadoğu'daki bazı ülkeler), sovyet etkisini dengeleyebilmek için bu yardımı sürdürmek zorunda kaldı.
Komünizm korkusunun maccarthycili-ğe vardığı ve gelen göçmenlerin sıkıca denetlendiği ABD'de, 1953-1961 yılları arasında başkanlık yapan Eisenhower'in dışişleri bakanı John Foster Dulles'un "sert" dış siyaseti benimsendi. Ama bu siyaset başarısızlıkla sonuçlandı ve ABD, Kore (1953) ile Vietnam'ın (1954) ikiye ayrılmasını kabul etmek zorunda kaldı. Sta-lin'in ölümü (1953) ve Hruşçev'in işbaşına gelmesiyle bir ölçüde yumuşama sağlandıysa da, "barış içinde bir arada yaşama" siyaseti sağlam değildi ve mayıs 1960'ta toplanan Paris konferansı başarısızlıkla sonuçlandı.
Demokratlar iktidarda (1960-1968). Demokrat parti'nin, adayları John Fitzgerald Kennedy'nin 8 kasım 1960'ta başkanlığa seçilmesiyle kazandığı zorlu ama kesin zafer. Cumhuriyetçi parti için dört açıdan oldukça elverişsiz koşulların bir araya gelmesiyle açıklanabilir: iktisadi koşullar (1960-61 iktisadi duraklaması), siyasal koşullar (Güney'de ırk ayrımı; 1956'dan başlayarak bir ölçüde Süveyş olayının neden olduğu Batı blokundaki bunalım), askeri koşullar (amerikan uzay sanayisinin sovyet uzay sanayisinden geri kalması) ve anayasal koşullar (1951 'de yapılan ve general Eisenhower'in üçüncü kez başkan seçilmesini yasaklayan anayasa değişikliği). Ayrıca, Kennedy'nin katolik olması ve başkan yardımcısı adaylığına, texasli Lyndon Baines Johnson'ın gösterilmesi, ona katolik oylarının °/o 80'ini, Güney'li oyların büyük çoğunluğunu ve tüm Demokrat parti kadrolarının oylarını kazandırmasını sağlamıştı.
Bütün bunlara karşın, ancak küçük bir farkla (113 000 oy, bir başka deyişle 68 832 000 seçmenin oylarının % 0,15'i) iktidara gelebilen Kennedy, yetkisini pe-kiştirebilmek için üniversite öğretim üyelerinin oluşturduğu gençleştirilmiş bir yönetim kadrosunun yardımıyla gözüpek ve sert bir siyaset izledi.
Bu tutum Kennedy'nin, ABD halkına, ülkeye gelen ilk öncülerin anlayışını yeniden kazandırmayı amaç edinen ve ana çizgilerini 13 temmuz 1960'ta Demokrat parti'nin başkan adaylığına seçildikten sonraki söylevinde açıkladığı programda ortaya kondu: "Yeni sınır" olarak nitelenen bu anlayışa göre açlık, bilgisizlik, adaletsizlik ve bunların doğal sonucu olan savaş, hem ABD toprakları içinde (yoksulluk ve sefalet bütünüyle ortadan kalkmamıştı) hem de ABD dışında (dünyadaki insanların 2/3'si yetersiz beslenmekteydi) verilecek mücadeleyle "yeni sınır"ın dışına atılmalıydı. Bu düşünceler, başkan John Fitzgerald Kennedy'nin Dallas'ta öldürülmesinden sonra, 22 kasım 1963'te ABD başkanı olan Lyndon Baines Johnson'ın ortaya attığı "Büyük toplum" programında da önemli ölçüde yer aldı. L. B. Johnson, 3 kasım 1964 seçimlerini cumhuriyetçi aday Barry Goldwater'a karşı büyük bir çoğunlukla (oyların % 39'una karşı o/o 61 'i) kazandı.
Sözkonusu programın gerçekleştirilebilmesi için öncelikle iktisadi durgunluğa son vermek ve kalkınmayı yeniden başlatmak gerekiyordu. Kennedy, cumhuriyetçilerin tersine, yatırımları ve tüketimi yeniden canlandırmak için para ayarlamaları üzerinde değil, vergi ve bütçe reformları üzerinde durdu, iktisadi durgunluğu gidermek için 1962'deki Revenue Act ve 1964 şubatında çıkarılan buna ek bir yasayla şirketlere amortisman, yatırım ve bilimsel-deneysel araştırmalar için vergi indirimi sağlandı. Kalkınma konusundaysa, Kongre'nin karşı çıkmasından ötürü Kennedy'nin ancak ekim 1963'te öne-rebildiği ve Johnson'ın da 1964 başında kabul ettirebildiği bir yasayla, gelir vergisi ve kurumlar vergisinde indirimler yapıldı. Böylece daha 1964 aralığında tüketim harcamaları 13 milyar dolar ve özel yatırımlar 5 milyar dolar arttı.
Öte yandan, federal hükümet harcamaları önemli ölçüde artırılarak bütçe yoluyla tüketimin yeniden canlandırılmasına çalışıldı: öncelikle, salt askeri amaç taşıyan klasik silahlanma alanında ve özellikle NASA öncülüğünde yürütülen uzay çalışmalarında harcamalar artırıldı. 1965'ten başlayarak milli savunma giderlerine önemli ölçüde sosyal giderler eklendi.
Sonunda bu önlemlere koşut olarak sürdürülen bir para siyasetiyle, yurt dışına sermaye ihracı durduruldu (üç aylık hazine bonolarının kısa vadeli faiz oranları 1961 'de % 2,3 iken, 1964'te % 3,5'a yükseltildi). Bu siyasetle, bankaların ihtiyat oranları düşürülerek (bu oranlar vadeli mevduatlarda eylül 1960'ta % 5'e, ekim 1962'de °/o 4'e indirildi) sözkonusu sermayeler amerikan girişimcilerinin emrine veriliyordu; ayrıca hükümet "Open Market" yoluyla Federal Reserve Board'a 1960'ta 1 850 milyar dolarlık, 1961'den -1964'e (dahil) kadar da 8 milyar dolarlık devlet fonu satın aldırarak kullanılabilir nakit parayı daha da artırdı. Bu siyaset, ülkenin istikrarlı bir gelişme göstermesini sağladı.
Toplumun en yoksul tabakalarının sıkıntılarına çözüm bulabilmek için, Demokrat parti hükümeti üçlü bir siyaset uyguladı: fiyatların istikrarını sağlamak, arzı talebe uydurmak, dışsatımı desteklemek. Bu yasalar bütünü, 20 ağustos 1964'te çıkarılan Economic Opportunity Act ile tamamlandı ("yoksulluğa karşı yasa").
Sürekli ciddileşen ve 1957'de baptist
rahip Martin Luther King'in kurduğu Southern Christian Leadership Conference (SCLC) gibi çeşitli akımların doğmasına yol açan zenci sorununu hiç değilse bir ölçüde çözebilmek için, Kongre'nin kabul ettiği, başkanın da 2 temmuz 1964'te onayladığı medeni haklar yasasıyla, seçimlerde, kamu kuruluşlarında ve iş alanlarında her türlü ırk ayrımcılığı yasaklandı; buna uymayan eyaletlerin federal hükümet kredilerinin kendiliğinden kesilmesi karara bağlandı Ne var ki, bu yasa, zencilerin, Elijah Muhammadin önderlik ettiği Black Muslims'in ve Malcolm X'in 21 şubat 1965'te öldürülmesinden kısa süre önce 1964'te kurdukları Afrika-Amerika birliği örgütü'nün yaymaya çalıştığı ayrılıkçı düşünceleri gitgide daha çok benimsemelerini engelleyemedi. Bu ayrılıkçı akımların eylemleri, zencilerin giderek yoksullaşmasıyla pekişti ve 1966'da Sto-kely Carmlchaelin ortaya attığı "black power" sloganıyla şiddete yöneldi. Hartem (temmuz 1964) ve Los Angeles'taki Watts (ağustos 1965) ayaklanmalarıyla başlayan, Detroit ve Michigan ayaklanmalarına (temmuz 1967) dek giderek ciddileşen olayların yol açtığı gerginlik, ulusal birliği sarsacak düzeye vardı. Tüm bunların üzerine Martin Luther King'in Memphis'te öldürülmesi (nisan 1968) ABD'nin birçok kentinde şiddet olaylarına yol açtı. Ama suikast, konut konusunda ırk ayrımını yasaklayan bir yasanın kabul edilmesine ve okullarda ırk ayrımıyla savaşmak için önlemler alınmasına yol açtı.
Günden güne artan bir askeri güce dayanan ABD diplomasisi, "barış içinde bir arada yaşama" ilkesini (Kennedy ile Hruşçev'in haziran 1961'de Viyana buluşmasında gerçekten anlaşma sağladıkları tek nokta) zedelemeden, uluslararası komünizmin gelişmesini durdurmaya çalıştı. Gerçi hükümetin onayıyla Fidel Castro rejimini devirmeye kalkışan (Domuzlar körfezi çıkarması, 17 nisan 1961) 2 000 kübalı mültecinin kurtarılamaması Demokrat yönetim için büyük bir darbe oldu. Ancak bu hükümet Hruşçev'in nükleer deneme tehdidini artırmasına karşın (3 ağustos 1961 'de Sovyet, mayıs 1962' de amerikan denemeleri yeniden başladı) dünya güçler dengesinin ne biçimde olursa olsun yeniden gözden geçirilmesine, Kennedy'nin etkisiyle karşı çıktı. SSCB'nin Doğu Almanya'ya sınırlarını kapatmak (13 ağustos 1961) ve hemen ardından Berlin duvarı'nı yapmak için izin verdiği sırada Kennedy, patlama noktasına gelmiş bu gergin ortamda batılıların, Reichin eski başkentine serbestçe girip çıkma özgürlüğünü korumayı başardı. Ekim 1962'de ise SSCB'yi daha büyük bir yenilgiye uğrattı. Küba'ya ABD topraklarına yönelik nükleer başlıklı sovyet füzeleri yerleştirilmesinin (temmuz-ekim 1962) yol açtığı bunalım sonucunda, Hruşçev'i toplu imha silahlarını adadan çekmeye zorladı (28 ekim).
ABD'nin dünya iktisat siyasetinin ikinci önemli etkeni, ülkenin aşırı üretim ve işsizlik tehlikesinden kaçınabilmesi için kendine dış pazarlar bulmak zorunluluğuydu. Bu siyaset üç temele dayandırıldı: yabancı ülkelere yardım, dışsatımın geliştirilmesi ve yabanc ülkelerdeki yatırımların artırılması.
Ne var ki, dünyada yaygınlaşan ABD düşmanlığı Japonya'da 1960'ta güvenlik antlaşmasının yenilenmesi sırasında kendini göstermiş, hemen Latin Amerika' ya (başkan yardımcısı Nixonin 1958'de yaptığı olaylı gezi), sonra da Avrupa'ya (başkan yardımcısı Humphrey'nın 1967 nisanındaki gezisinde aleyhte gösterilerle karşılanması) sıçramıştı. Bu düşmanlığın temel nedenlerinden biri, ABD'nin giderek artan sayıda asker bulundurduğu Vietnam'dı. Bu ülkedeki savaşta tam anlamıyla kapana sıkışan ve sonuçta kamuoyu ikiye bölünen (güvercinler ve şahinler karşıtlığı) ABD, Çinin yayılmasını önleyebilmek için, Güney-doğu Asya'daki tüm ülkelere (Tayland, Laos), giderek daha açık biçimde müdahale etmeye başladı. Bu yüzden Avrupa'daki güçlerini azaltmak zorunda kaldı (160 askeri üssün kapatılması); 1967'deki üçüncü Arap-is-rail savaşı'ndan sonra SSCB'nin Yakındoğu'ya yerleşmesini engelleyemedi; batı dünyası ve NATO'daki liderliği tartışma konusu edilmeye başladı; Vietnam savaşına karşı hoşnutsuzluğun yaygınlaşması ve zenci ayaklanmasıyla ülke bütünlüğünün sarsılması tehlikesi doğdu; ülke, iktisadi ödemeler dengesindeki açıktan ötürü sıkıntıya düştü. Böylece ABD, ulaştığı olağanüstü iktisadi refaha karşın, çok ciddi sorunlarla karşılaştı. 31 mart 1968'de cumhurbaşkanı Johnson yeniden adaylığını koymayacağını ve Kuzey Vietnam ile, savaşın hızını azaltma amacıyla görüşmelere girişmek istediğini açıkladı: öngö-rüşmeler gerçekten de mayıs ayında Paris'te başladı. Başkanlık seçimlerinde aday olabilmek için Demokrat parti'de Eugen McCarthy, Robert Kennedy ve H. H. Humphrey, Cumhuriyetçi parti'de de Richard Nixon ile Nelson Rockefeller çekişiyorlardı, ama R. Kennedy'nin 6 haziran 1968'de öldürülmesi, başkanlık seçimi tahminlerini altüst etti. • Richard Nixon'ın başkanlık dönemleri (1968-1972, 1972-1974). 5 kasım 1968'de yapılan seçimleri, Cumhuriyetçi parti'den Richard Nixon, 73 milyon oy üzerinden, Demokrat parti adayı H. Humphrey'den ancak 500 000 kadar fazla oy alarak kazandı. Cumhuriyetçilerin seçimleri, oyların % 43,40'ını alarak kazanmalarına karşın, Demokratlar her iki mecliste de çoğunluğu korudular. Yeni başkanın karşısına hemen zenci sorunu çıktı. Black Panthers örgütünün çıkardığı karışıklıklara karşı koymakla birlikte, mart 1969'da azınlıkların ticari etkinliklerini desteklemeyi amaçlayan Office of Mi-nority Business Enterprise'\ da kurdurdu. ABD halkı içinde yoksul kesimlerin günden güne büyümesi karşısında, en yoksul Amerikalılara bedava besin yardımı programını yaygın biçimde uyguladı.
Ama, ekonomik güçlükler bu siyasetin başarıyla uygulanmasını engelledi. Nixon, başkan seçilir seçilmez, enflasyonla mücadele etmek zorunda kaldı. Enflasyondan doğacak bir bunalımı engellemek için, işçilere karşı bir güç denemesine girişti. Bunun sonucunda işsizlik oranı arttı; 1970 eylülünde % 5,5 iken 1971 mayısında °/o 6,2'ye yükseldi. Başkan, bu sorunlara bir çözüm bulabilmek için, 1971 ' de iktisadi genişlemeye yönelik bir bütçe önerdi. Her türlü fiyat ve ücret sınırlandırmasına ve uluslararası ticarete zararlı olabilecek her türlü devlet korumacılığına, Kongre'nin ısrarına rağmen karşı çıktı.
Vietnam savaşı'nın gerektirdiği askeri bütçe, ABD'nin iktisadi sıkıntılarını daha da artırıyordu.Vietnam savaşı na kısa sürede son vereceği umuduyla seçilmiş olan Nixon, 1969 mayısında, iki temel İlkeye dayalı tutumunu açıkladı: Güney Vietnam'da savaşa katılan tüm yabancı birliklerin ülkeden çekilmeleri ve Güney Vietnam halkının kendi geleceğini belirleme hakkının tanınması. Aslında başkan Nixon, çatışmanın "vietnamlaştırılmasına", yani Güney Vietnam ordusunun, savunmasını tek başına ve amerikan hava kuvvetlerinin stratejik yardımıyla yapması için güçlendirilmesine bel bağlamıştı.
1972 martında Hanoi ve Ulusal Kurtuluş cephesi kuvvetlerinin büyük bir saldırıya geçerek Güney Vietnam kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğratmaları, Nixonin ö-nerdiği " vietnamlaştırma" ilkesinin iflas ettiğini açıkça ortaya koydu. Nixon Haip-hong limanının mayınlanması ve mayıs ayında Kuzey Vietnam'ın ablukaya alınmasıyla buna karşılık verdi. Başkan, seçimlere birkaç ay kala, çıkmazdan kurtulmayı başardı. Vietnam'daki yedek güçlerin çekileceğini açıkladı ve 1968 aralığında ulusal güvenlik özel danışmanlığına atanan Henry Kissingerin aracılığıyla, Kuzey Vietnam ile görüşmeleri yeniden başlattı. 1972 ekiminde ateşkes antlaşması imzalanmak üzereyken, 18 aralıkta ABD bombardıman uçaklarının saldırıları yeniden başladı. Görüşmelerin kesilmesinden ve 30 aralıkta hava saldırılarının durdurulmasından sonra, 8 ocak 1973'te yeniden başlatılan görüşmeler, 27 ocakta Paris'te bir ateşkes antlaşmasının İmzalanmasıyla sonuçlandı. 15 ağustos 1973'te ABD Kamboçya'ya hava saldırılarını durdurdu.
Nixonin dış siyasetinin en gösterişli olayı, Çin ile yakınlaşma oldu. 1969 şubatında, iki ülke arasındaki diyalog yeniden kuruldu. Aynı yılın aralık ayında, ABD 1950'den beri Çin Halk Cumhuriyeti ile ticareti güçleştiren bazı önlemleri yumuşattı. 1971 martında, dışişleri bakanlığı, ABD yurttaşlarının Çin'e seyahatleriyle ilgili kısıtlamaların kaldırıldığını açıkladı. Ağustos ayında, dışişleri bakanı William Rogers, ABD'nin Çin Halk Cumhuriyeti'nin Birleşmiş Milletler'e alınmasına karşı çıkmayacağını bildirdi. 1972 şubatında Pe-kin'de, Nixon ile Mao Zidong (Mao Zedong) arasında bir zirve toplantısı yapıldı.
ABD siyasetindeki bu yeni yönelim, ABD'nin öteki devletlerle, özellikte de SSCB İle olan ilişkilerine de yansıdı. Nixon, 1972 mayısında Moskova'ya gitti, iki ülke arasında uzay araştırmaları ve bilimsel - teknik araştırmalar konusunda işbirliğini öngören birer antlaşma İmzalandı. Brejnev'in ABD'ye seyahati (haziran
1973), nükleer savaşın önlenmesi konusunda anlaşmaya varılmasıyla sonuçlandı. 1974 eylülünde, ABD ile Alman Demokratik Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkiler kuruldu.
15 mayıs 1972'de, yirmi yedi yıllık ABD işgalinden sonra, Okinava ile Ryukyu adaları Japonya'ya geri verildi (Japonya 1969'dan beri bu adaların geri verilmesini istemekteydi.) Ama Japonya - ABD ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen iktisadi uyuşmazlıklar 1971 'de imparator Hiro-hito ile Nixonin Alaska'da buluşmalarına rağmen ortadan kalkmadı.
1972 başkanlık seçimlerinde, cumhuriyetçilerin adayı R. Nixon, 7 kasım 1972 günü, senatör George McGovern'a karşı, oyların °/o 60'tan çoğunu alarak yeniden seçildi. Ama Cumhuriyetçi parti, her iki mecliste de azınlıkta kalmaktan kurtulamadı ve hatta Senato'da iki sandalye daha kaybetti.
Fakat 1973 mayısında, Beyaz saray ile yakından ilişkili önemli hükümet görevlilerinin de bulaştığı Watergate skandali patlak verdi. 1973 ekiminde de nüfuz suiistimali ve rüşvetçilikle suçlanan Spiro Ag-new istifa etmek zorunda kaldı. Yerine, Temsilciler meclisi'nde cumhuriyetçilerin grup başkanı olan Gerald Ford getirildi.
Watergate soruşturması, olaydan başkanın sorumlu olduğunu ortaya koyunca, Nixon görevinden ayrıldı (8 ağustos
1974). Yerine geçen Gerald Ford, başkan yardımcılığına Nelson Rockefeller'i atadı. • Gerald Ford'un başkanlık dönemi (1974-1977). Ancak bir ara yönetim özelliği taşıyan bu dönemde, yeni başkan, Nixonin göreve atamış olduğu dış siyasetten sorumlu kişileri, özellikle de dışişleri bakanı ve başkanın ulusal güvenlik danışmanı Henry Klssinger'i bu görevlerinde bıraktı. Başkan, SSCB ile barış içinde bir arada yaşama siyasetini tehlikeli bularak kaygıya düşen sağ kanat tarafından eleştirildi. (1975 nisanında, Güney Vietnam komünistlerin eline düştü, aynı tarihte Kamboçya Kızıl Khmerler yönetimine girdi; Angola ise Sovyetler tarafından desteklenmekteydi.) Öte yandan sol kanat, Watergate sorumluları bir davayla kesin olarak saptanmamışken,Ford'un Nix-oni bağışlamış olmasını eleştiriyordu. Birçok amerikan yurttaşı da devletin en yüksek makamına,hatta başkan yardımcılığına bile seçimle gelmemiş bir kişinin başkanlığını kabul etmek istemiyordu. Aslında cumhuriyetçilerin geriledikleri apaçık görülüyordu,nitekim 1974 kasımındaki temsilciler meclisi seçimleri demokratların zaferiyle sonuçlandı.
Jimmy Carter'irı başkanlık dönemi (1977-1981). Bununla birlikte 1976 başkanlık seçimlerini Ford küçük bir farkla kaybetti: kendisi oyların °/o 48'lni alırken, partisi Meclis'te 240 temsilcilik elde etti. Ford'un rakibi Jimmy Carter, siyaset sahnesinde yeni bir addı; seçim kampanyasında Washington'daki yolsuzluklar üzerinde durarak ve liberal bir programı savunarak oyların °/o 50'sini topladı ve 297 temsilciyi meclise soktu. Carter'ın zaferi, kesin bir değişiklik isteğinin belirtisiydi. Ne var ki, Carter'in başkanlık dönemi başarısız sayıldı ve yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın güvenini sürekli yitirdiği görüldü. Federal hükümetin iktisadi ve toplumsal alanlara el atmasına karşı çıkan, ama temel sorunlarının Washington ya da eyalet hükümetleri tarafından çözülmesini isteyen amerikan yurttaşlarının sayısı günden güne artıyordu. Siyasal partiler bir gerileme dönemine girdiler. Etkileri giderek azaldı; bunda televizyonun parti programlarından çok, belirli kişileri yüceltmek için kullanılmasının da bir ölçüde payı vardı. Dahası, tek amaçlı dernekler (single-issue groups), adaylara karşıt yönlerde baskı yapıyor ve geleneksel partilerden daha çok ilgi topluyordu. Kongre, partilere hiçbir şey borçlu olmayan ya da çok az şey borçlu olan siyasetçilerden oluşmuştu: onlarda kitle haberleşme araçları sayesinde seçilmişlerdi; bu nedenle de kendilerini üyesi oldukları partinin (başkanınki bile olsa) geleneksel çizgisine bağlı hissetmiyorlardı. Dolayısıyla yürütme gücü ile yasama gücü arasında bitmek bilmez çekişmeler sürüp gidiyor ve başkanın yasama programı meclisten, ya büyük ölçüde değişmiş olarak çıkıyor ya da bütünüyle ortadan kaldırılıyordu. Üstelik başkan, kararsız ve etkisiz bir kişi izlenimi uyandırmaktaydı.
Bütün bunlara karşın, Carter, dış siyaset alanında büsbütün de başarısız sayılamazdı. Verdiği sözü tutan bir insandı: onun başkanlığı sırasında hiçbir amerikan askeri herhangi bir cepheye gönderilmedi. Mısır cumhurbaşkanı Enver Sedat ile israil başbakanı Begin'e Ortadoğu'da barışın yeniden sağlanmasını amaçlayan Camp David antlaşmalarını imzalatmayı (eylül 1978) başardı. Ama, öbür arap ülkelerinin görüşmelere katılmasını sağlayamadı. Öte yandan, önerdiği yumuşama siyaseti inandırıcı sonuçlar vermedi; insan haklarını dünyanın her yanında savunma konusunda gösterdiği isteğin hiçbir etkisi olmadı. Kuşkusuz SSCB ile stratejik silahları sınırlandırma konusundaki görüşmeyi başarıyla yürütmüş ve 1979'da SALT 2 antlaşmasını imzalamıştı. Ama bu antlaşma, SSCB'nin Afganistan'a müdahale etmesi (aralık 1979) üzerine onaylanmak İçin Kongre'ye sunulmadı. Ayrıca, Tahran'daki ABD büyükelçiliğinde çalışanların rehin alınması olayı (4 kasım 1979), başkanın siyasetindeki zayıf noktaları açıkça ortaya koyuyordu.
iç siyasette Carter, 1980 başında, enflasyona karşı gerçek bir mücadele planı önerdiyse de Kongre'de çoğunluk buna karşı çıktı. Carter ayrıca, bir vergi reformu yapma, asgari ücreti yeniden ayarlama ve bütçe açığını azaltma konularında verdiği sözleri de tutamadı. Enflasyon sürdü ve işsizlik kaygılandırıcı bir düzeye geldi (%7,7 dolaylarında). Bundan en çok etkilenenler zenciler, gençler, kadınlar ve niteliksiz işçiler oldu. ABD İktisadının tipik sektörlerinden biri olan otomobil sanayisi, japon ve Avrupa otomobillerinin rekabetiyle karşılaştı; bu sanayi, benzin tasarrufundan ve gelirlerin azalmasından zarar gördü. Bununla birlikte, Carter'in başarılı uygulamaları da oldu. Petrol tüketimini kısıtlayabildi; çevre koruma konusunda olumlu kararlar aldı; kara ve demiryolu işletmeciliğinde reform yaptı.
Her yandan saldırıya uğrayan, kendi partisinden bile beklediği desteği göremeyen Carter, kasım 1980 seçimlerinde, başkanlığı cumhuriyetçi aday Ronald Wilson Reagan'a kaptırdı: başkanlık seçiminde oyların °/o 41 'ini aldı; partisi de ancak 49 temsilcilik kazanabiidi. Başkan Reagan ise oyların %51 'ini almış ve meclise 489 temsilci sokmuştu. Ayrıca Temsilciler meclisi'nde azınlıkta kalmalarına rağmen Cumhuriyetçiler Senato'da çoğunluğu ele geçirmişlerdi. • Başkan Ronald W. Reagan. George Bush'u yardımcılığına getiren Ronald W.Reagan, özellikle İktisadi diplomasi alanında, Carter'inkinin tam tersi bir tutum benimsedi.
18 şubat 1981'de Kongre'ye sunduğu iktisat programı, vergilerin azaltılmasını (aileler yararına 44,2 milyar dolar, kurumlar yararına 9,7 milyar dolar) ve federal giderlerin kısıtlanmasını (1981-82 bütçe yılı için 41,4 milyar dolar) İçeriyordu. Federal giderlerin kısıtlanmasından, savunma bakanlığı dışında bütün bakanlıklar ve yönetim mekanizması etkilendi. Ayrıca, en yoksul yurttaşlarla ilgili yedi toplumsal programa da bir kısıtlama yapılmadı. Başkan, bu önlemlerin işsizlik oranını düşüreceğine, fiyatların yükselmesini frenleyeceğine ve ABD'yi yeniden yeterli bir büyüme oranına kavuşturacağına inanıyordu.
Dışişleri bakanlığına Beyaz saray'ın eski askeri danışmanı ve NATO'nun Avrupa kuvvetleri eski başkomutanı Alexander Haig atandı. Haig'in atanması R.W. Rea-gan'ın SSCB'ye ve müttefiklerine karşı siyasetini sertleştirmek kararında olduğunu gösteriyordu. Varşova paktı üyelerinin aşırı silahlanmasından kaygı duyan Reagan, ABD ve müttefikleri için, özellikle Avrupa' daki askeri güçlerini artırma ve SSCB'nin desteklediği (Küba, Nikaragua, Angola, vb.) hükümetlere karşı, muhafazakâr hükümetlerin açıkça desteklenmesine dayanan bir siyaset önerdi, israil'in Lübnan'ı işgali (haziran 1982), ABD diplomasisinin Yakındoğu'da etkinliğini artırdı. Haig'in istifasından sonra (25 haziran 1982) yerine George Shultz getirildi. Bu dönemde ABD, israil'e geleneksel desteğini bir ölçüde azalttı.
ingiltere ile Arjantin arasındaki Falkland (Malvlnas) savaşı'nda (2 nisan - 14 haziran 1982) ingiltere'yi destekleyen ABD' nin tutumu tüm Latin Amerika'da tepkiyle karşılandı. Orta Amerika'da barış ve güvenliğin tehdit altında olduğunu ileri süren ABD yöneticileri, bu tehdidin odaklarından biri saydıkları Nikaragua'dakl San-dlnista yönetimine karşı, doğrudan savaş dışında, her türlü baskıyı sürdürdüler. Ülke içinde yönetime karşı direnen gerillalara (contra'lar) silah yardımı yapıldı; komşu ülke Honduras'ta eğitim kampları kuruldu. Antlller'deki Grenada adasında devrimci bir yönetimin hükümeti ele geçirmesine karşı adaya askeri birlikler gönderildi (25 ekim 1983). Afganistan'da yönetime ve sovyet birliklerine karşı savaşan mücahitlere de silah yardımı ulaştırıldı.
ABD ile SSCB arasındaki ilişkilerde nükleer başlıklı füzeler ana tartışma konusuydu. Füze sayısının iki taraflı olarak sınırlandırılması için görüşmeler sürdürülürken, başkan Reagan, stratejik nükleer başlıklı füzelerin tehdidini ortadan kaldıracak uzun vadeli bir araştırma programı hazırlandığından söz etti (23 mart 1983). "Yıldız* savaşları" ya da "stratejik savunma girişimi" olarak adlandırılan bu program, silahsızlanma tartışmalarına yeni bir boyut kazandırdı. Kongre, aynı yıl, her biri on nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası MX füzelerinin yapımına İzin verdi (21 temmuz 1983). Yıl sonunda ABD'nin batı Avrupa'ya Pershing ve Cruise füzeleri yerleştirmeye başlaması üzerine SSCB, füze sayılarının azaltılması için yürütülen görüşmelerden çekildi.
1984'te yapılan seçimlerde oyların % 59'unu alan Reagan başkanlıkta kaldı. Reagan, seçiciler kurulundan 525 oy alırken (°/o 96), Demokrat parti adayı Walter Mondale'e oy veren seçicilerin sayısı 13 oldu. Mondale'in yardımcısı olarak aday gösterilen Geraldine Anne Ferraro' nun ilk kadın başkan yardımcısı adayı olması da Demokrat parti'nin oylarını artı-ramadı. Reagan'ın başarısı iktisadi durumun düzelmesinden kaynaklanıyordu. "Reaganomi" diye adlandırılan iktisat siyaseti, yoksulların sayısını artırmış, işsizlerin oranını yükseltmişti ama Carter'e oy kaybettiren enflasyon gerilemişti. ABD seçmeni, dört yıl öncesine oranla durumunu daha iyi buluyordu. Yeni seçim döneminde İktisat siyaseti iki temel amaca yöneldi: vergi reformu ve denk bütçe. "Çalışan kesimin sırtındaki vergi yükünü azaltmak, ayrıcalıklı azınlığa çıkar sağlayan yasal boşlukları ortadan kaldırmak, vergi yasalarını basitleştirmek" vergi reformunun temeli olacaktı (Reagan'ın 28 mayıs 1985'teki konuşması). İkinci kez başkan seçilmesi dolayısıyla yaptığı konuşmada başkan, açık bütçelerle gelecek kuşakları borç yükümlülüğü altına sokmaya hakları olmadığını, açık bütçe uygulamasının yasalarla engellenmesi gerektiğini söyledi. Onun uyarısı doğrultusunda Kongre'den geçirilen Gramm-Rudman yasa değişikliğiyle, bütçe açığının 1991 yılına kadar tümüyle ortadan kaldırılması öngörülüyordu.
Orta Amerika'da düzeni koruma girişimleri sürdürüldü. Düzeni korumada ABD'nin yanında yer alan ülkelere iktisadi ve askeri yardımlar artırılırken Nikaragua düşman ülke gibi dışlandı. Nikaragua'ya yöneltilen saldırıları önlemek için Orta Amerika ülkelerinin kurduğu Conda-dora grubu'nun barışçı girişimleri olumlu bir sonuç getirmedi. Nikaragua'daki gerillalara silah yardımını sürdüren ABD, Nikaragua'ya karşı ambargo uygulanması, CIA aracılığıyla limanların mayınlanması gibi girişimleri sürdürdü. Sandinlsta yönetimi, ABD'yi Birleşmiş milletler güvenlik konseyi'ne şikâyet etti. Uluslararası Adalet divanı'na başvurdu. ABD, Güvenlik konseyi'nde vetosunu kullanırken (4 nisan 1985), Adalet divanı kararını da tanımayacağını önceden açıkladı (7 ekim 1985).
ABD, uluslararası terörü desteklediği savıyla Libya'ya karşı da girişimlerde bulundu. Nimitzuçak gemisi, Libya'nın kendi karasuları içinde saydığı Sirte körfezinde güç gösterisi yaptı(şubat 1983). Dışişleri bakanı Shultz, ABD'nin Libya'ya karşı askeri harekâta girişmeye hakkı olduğunu ileri sürdü (16 ocak 1985). Sirte körfezinde manevra yapan ABD altıncı filosu gemilerine füzelerle saldırılması üzerine ABD uçakları Llbya'daki radar merkezlerini bombaladılar; iki Libya gemisi batırıldı (24-25 mart 1986). 15 nisan 1986'da ingiltere'deki ABD üslerinden ve Akdeniz'deki uçak gemilerinden kalkan uçaklar Trablusgarp ve Blngazi'ye saldırdılar.
Başkan Reagan ikinci kez seçilişi dolayısıyla yaptığı konuşmada (21 ocak 1985), "nükleer bir yıkımın önlenmesi için Sovyetler ile konuşmak umudunda olduğunu" belirtmişti. Bu buluşma Cenevre' de gerçekleşti (19-20 kasım 1985). Başkan Reagan ve Sovyet önderi Mikail Gor-baçov silahlanma yarışını durdurmaya kararlı olduklarını, uluslararası ilişkilerin gelişmesini istediklerini açıkladılar. Nükleer silahların sınırlandırılması, füze sayısının azaltılmasıyla ilgili olarak iki ülke temsilcileri arasında görüşmeler yeniden başladı. iki önder izlanda'nın başkenti Reykjavik'te İkinci kez bir araya geldiler (11-12 ekim 1986). Gorbaçov'un "Yıldız savaşları" programından vazgeçilmesi önerisi, başkan Reagan tarafından kabul edilmedi, iki taraf yalnız orta menzilli nükleer başlıklı füzelerin sayısının sınırlandırılması konusunda anlaştıklarını açıkladılar. Demokrat parti sözcüleri Reykjavik zirve toplantısının başarısızlığından Rea-gan'ı sorumlu tuttular.
ABD'nin iran ile ilişkileri gelişme gösterdi. Gizli yürütülen konuşmalarla anlaşma sağlandığı, iran'a silah yardımı yapıldığı açıklandı (kasım 1986). Başkan Rea-gan silah yardımının, amerikalı rehinelerin serbest bırakılması için yapıldığını ileri sürdü.
ABD ile Türkiye arasında siyasal ilişkiler 17 şubat 1927 tarihinde kuruldu. Lozan antlaşması'nın imzalanmasından sonra konferansta gözlemci olarak bulunan ABD delegeleri ile Lozan antlaşması ilkelerine uygun olarak yapılan antlaşma ABD Senatosu'nca onaylanmamıştı. ABD ile ilişkiler ikinci Dünya savaşı'ndan sonra yoğunluk kazandı. Savaş sonunda batının en güçlü ülkesi durumuna gelen ABD, kendine rakip gördüğü Sovyetler Blrliği'nin yayılmasını engelleme gerekçesiyle Türkiye'ye de yardım önerdi. Sovyetlerin, Boğazlarin statüsünü değiştirme, boğazda üs edinme girişimleri yanında Doğu Anadolu'da toprak isteminde bulunmaları Türkiye'nin, batının önderi durumundaki ABD'ye yakınlaşmasını kolaylaştırdı. Truman doktrini (22 mayıs 1947) ve Marshall yardımı çerçevesinde ABD'den iktisadi ve askeri yardım almaya başlandı. Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle (17 ekim 1951) iki ülke arasındaki ilişkiler daha da gelişti; ABD ile birçok ikili antlaşma imzalandı.Küba bunalımı sırasında (ekim 1962) ABD ile SSCB arasında yapılan füze pazarlığında Küba'da ABD'ye yönelik sovyet füzelerine karşılık Türkiye'deki ABD üslerinde bulunan Sov-yetler'e yönelik Jüpiter füzelerinin karşılıklı sökülmesi kabul edildi. Türkiye'nin, çıkacak bir savaş durumunda, toprağındaki füze üsleri nedeniyle ilk hedeflerden biri olabileceğinin anlaşılması kamuoyunda yankılara yol açtı. Yine de ABD ile Türkiye arasında, dış politika alanındaki tam uyum, Kıbrıs bunalımına kadar sürdü. Kıbrıs'ta Türkleri sindirme ve hatta yok etme amacıyla Rumlarin başlattıkları saldırıların bir soykırıma dönüşmesini önlemek için Türkiye'nin adaya çıkarma girişimi, ABD başkanı Johnson'un, başbakan inönü'ye bir mektubuyla, engellendi. Başkan Johnson bu mektubunda, Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına ABD' nin muvafakat edemeyeceğini anımsatıyordu (5 haziran 1964). Kamuoyunda tepkiyle karşılanan mektup, ABD ile ilişkileri daha gerçekçi biçimde değerlendirme gereğini gündeme getirdi. ABD'nin NATO çerçevesinde kurulmasını önerdiği "Çok taraflı nükleer kuvvet" projesine, Türkiye, katılmayacağını bildirdi. Sovyetler ile de ilişkilerin normalleştirilmesi zo-runluğu duyuldu. ABD ile yapılmış ikili anlaşmalar yeniden gözden geçirildi ve bir "Ortak savunmayla ilgili işbirliği anlaşması" imzalandı (3 temmuz 1969).
1974 yılında girişilen Kıbrıs barış hare-kâtı'na karşı ABD, Türkiye'nin Kıbrıs'tan çekilmesi için silah ambargosu uyguladı (18 ekim 1974). Türkiye de, ülkedeki ABD üsleriyle ilgili ikili anlaşmaların uygulamasını durdurdu. Üslerin yeniden kullanılması için girişimler, pazarlıklar sürdürüldü. Ambargo koşullu olarak kaldırılınca (26 eylül 1978), üsler de açıldı. Ancak, askeri yardımda Yunanistan ile Türkiye arasında 7/10 oranı korunacaktı. ABD ile sıcak ilişkiler, 1980'den sonra, yeniden kuruldu.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 02.06.10, 07:41
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

ASKERİ TARİH
Bağımsızlık savaşı'na kadar, geleceğin Amerika Birleşik Devletleri topraklarına yerleşmiş sömürgecilerin güvenliği, ingiliz garnizonları tarafından sağlandı. Ayrıca, kuruluşlarından hemen sonra, on üç eyalet kendilerini korumak üzere, bölgesel milis örgütleri oluşturdu; bunların çekirdeği olan minute men, sürekli alarm durumunda kaldı. 3 temmuz 1775'te, Washington on üç eyaletin milis güçlerinin komutanlığını üstlendi; böylece ilk amerikan ordusu kurulmuş oldu. 1776'da genel müfettişliğe atanan prusyalı general von Steubenin yardımıyla 26 000 kişilik sürekli bir askeri güç örgütlendi; milislerin kitle halinde silah altına alınmasıyla büyüyen bu güç, Bağımsızlık savaşı' nı zafere ulaştırdı (1781). Ama, Versailles barışı (1783) ile XIX. yy. boyunca sürüp gidecek bir gelenek başlatıldı ve kısa sürede ordunun tümü terhis edildi. 1791 'de üç alaya indirilen ordu, ingiltere ile savaş sırasında (1812 -1815) 60 000 kişiye çıkarıldı; Meksika savaşı (1846 -1848) arifesinde ordunun asker sayısı 5 000'i geçmiyordu. Çatışma, 20 000 kişinin silah altına alınmasına neden oldu; bunlar barış sağlanınca terhis edildiler, iç savaş ile (-amerikan iç savaşı) birlikte (1861 -1865) iki büyük ordu kuruldu: 2 milyon kişiyi seferber eden federaller ordusu ve 850 000 kişiyi bir araya getiren konfedereler ordusu. Bu savaştan sonra, 1866 kararıyla sürekli federal ordu 54 000 kişiye indiril-cfi. Bu asker sayısı 1914'e kadar (1898'de ispanya ile savaş dönemi dışında) hemen hemen olduğu gibi korundu. 1865'ten 1898'e kadar bu ordu Kaliforniya, Nevada ve Colorado'da yerlilere (Siouxlar.Apa-çiler, Uteler, vb.) karşı uzun savaşlara girişti; bu dönemdeki çarpışmaların sayısı 900'ü geçti. 1881'de, Fort Leavenworth askeri okulu kuruldu; burası 1902'de kurmay okulu oldu. 1903'te ordunun kurmay heyeti oluşturuldu.
1914'te Amerikan Kara kuvvetleri şu güçlerden oluşmaktaydı: Kongre'nin saptadığı sayıda gönüllülerden oluşan sürekli ordu; kura ile silah altına alınarak eyaletlerin emrine verilen ve gereksinimleri onlar tarafından karşılanan 250 000 kişilik ulusal muhafız gücü; son olarak milis gücü; Monroe doktrini uyarınca hazırlanan yasanın ulusal topraklar dışında görevlendirilmesini yasakladığı bu güç, ilkece eli silah tutan bütün erkeklerden oluşuyordu. 18 mayıs 1917 tarihli Selective Service Act ile, general Pershing'in Avrupa'ya gönderilecek kuvvetlerini oluşturmak üzere, ulusal muhafız gücü federal hizmete çağrıldı. 1918 ateşkesinde amerikan ordusunun cephede 30 tümeni vardı; çarpışmalarda 50 000 kişi yitirilmişti; seferber edilen asker sayısıysa 3 700 000 idi.
Kendi kabuğuna çekilen ve artık avru-pa sorunlarına karışmaktan kaçınan ABD 1920'de yeniden geleneksel askeri sistemine döndü. 1939'da, ABD ordusunun asker sayısı ancak 500 000 dolayındaydı; bu güç, her zamanki gibi, başkanın emrindeki sürekli ordu (170 000 kişi), eyaletlerin ulusal muhafız gücü (200 000 kişi) ve düzenli yedekler (100 000 kişi) biçiminde dağılmıştı. Ülke, her biri, bir muvazzaf tümen, iki ulusal muhafız tümeni ve üç düzenli yedek tümenden oluşan dokuz bölgeye ayrılmıştı.
Kamuoyunda güçlü biçimde beliren içe kapanma akımına ek olarak, kara kuvvetlerinin zayıf kalması 1940'ta ABD'nin Müt-teflkler'e etkili yardımda bulunmasını en-gellediyse de, Fransız bozgunu ABD'yi 1945 galipleri arasında baş sıraya getirecek olağanüstü bir askeri atılımın başlangıcı oldu.1802'den beri,West Point askeri okulu'ndan yetişmiş muvazzaf subaylarca titizlikle korunan yüksek komutanlık dışında, modern bir ordunun tüm öğelerini aynı anda yaratmak gerekiyordu. 16 eylül 1940 tarihli zorunlu askerlik kararnamesiyle beslenen kara ordusu, aralık 1941 'de 1 400 000 kişiye, 1942'de 5 milyon, 1945'te 8 milyon kişiye ulaştı; böylece denizaşırı ülkelerde 90 tümen bulundurma olanağı yaratıldı. Subay sayısı 1939'da 15 000 iken, 1942'de 127 000'e 1945'te 880 000'e ulaştı. Geçerliğini sanayi alanında tanıtlamış örgütlenme yöntemlerini bilinçli olarak benimseyen Amerikalılar, ikinci Dünya savaşı'nda, güçlerinin tükenmek bilmez zenginliklerini modern savaşa uyarladılar. Bu nedenle, savaş gereçleri üretimi, kendi güçleri kadar, ingiliz ve sovyet müttefiklerinin yararını da gözeten kiralama ve ödünç verme sistemi* (1941) sayesinde en yüksek düzeye çıkarıldı. Bu sistemle, özellikle 1943'te Afrika'daki fransız ordusunun yeniden donanımı sağlandı. Savaş boyunca ABD fabrikaları 80 000 top, 130 000 zırhlı araç ve 1 300 000 kamyon üretti.
Bu güçlerin bir anda ortaya çıkıverme-sini, sonra da denizaşırı ülkelerde kullanılmasını sağlayan koşullar, gereçlerinin ve özellikle hava desteklerinin zenginliği, 1945'ten 1950'ye kadar ABD tekelinde kalan atom bombasının oluşturduğu güç, yüksek komuta kurulunu deneysel olarak yeni bir savaş öğretisi geliştirmeye yöneltti. Bu öğreti, manevradan çok güce, asker sayısından çok lojistiğin teknik değerine dayanıyordu. Politikasına bağlı kalan ABD, 1945'ten başlayarak hızlı bir terhis işlemini gerçekleştirdi; böylece, 1948'de ABD'nin üç ordusunun toplam asker sayısı 1 500 000 kişiye indirildi. Ne var ki, uluslararası durumun ciddiyeti, savunmanın yeniden örgütlenmesini gerektirdi; bu da 1947'deA/aî/ona/Secur7iy/4cf ile gerçekleştirildi. Bu temel metinle, gönüllülerin yeterli olmaması durumunda gerekli sayıda insanın askere çağrılması için yetki verildi. National Security Council ve Kurmay başkanları komitesi (Joint Chiefs of Staff) kuruldu; bunlardan birincisi ülkenin askeri siyasetini tanımlayacak, ikincisi ise uygulamaya koyacaktı. Son olarak oluşturulan Atomic Energy Commission'a nükleer silahlanmayı hazırlama ve gerçekleştirme görevi verildi. ABD bu alanda, on yıl içinde batı dünyasında birinci sırayı aldı. Öte yandan, kiralama ve ödünç verme yasasına egemen olan anlayışı yeniden benimseyen ABD, 1948 ve 1949'da, dost ya da müttefik uluslar yararına geniş bir "askeri yardım programı" uygulamaya karar verdi.
1948'deki SSCB - ABD gerginliği, NATO*'nun askeri örgütlenmesi (1949), Kore savaşı patlak verdiği sırada (1950) amerikan ordusunun içinde bulunduğu kararsız durum, 1952'deki japon - amerikan anlaşmalarıyla ABD birliklerinin Japonya'da kalışının onaylanması, güçlü bir ordunun yeniden örgütlenmesi yolunda sürekli bir itici güç oluşturdu; böylece 1955'te asker sayısı 1 300 000 kişiye yükseldi.
Bununla birlikte, ABD'nin savunma anlayışı köklü bir değişiklik geçirdi; 1955'te John Foster Dulles tarafından formülleş-tirilen kitlesel misilleme doktrininden sonra, 60iı yılların başlarında aşamalı karşılık verme doktrini ortaya çıktı; buna göre, savunmanın önemi saldırının önemiyle orantılı kılındı. Savunma bakanı McNama-ra tarafından ortaya atılan bu politika, ABD askeri olanaklarının, klasik, İhtilalci ya da atoma dayalı, yerel ya da genel her tür saldırıya karşı koyacak yeterlikte, tüm özelliklere sahip bir güçler demeti halinde çeşitlendirllmesini hızlandırdı.
1964'ten 1973'e kadar Vietnam savaşı, ABD'nin askeri tarihine damgasını bastı: ABD'nin Güney Vietnam'daki çabaları, 1968'de Kuzey Vietnam'ın Têt saldırısı sırasında en yüksek düzeye çıktı; savaş bölgesindeki asker sayısı, 1969'da 543 000 kişiyi buldu. Ama ABD halkı bu savaştan usanmıştı; ordu içinde bile barış kampanyaları birbirini izledi, disiplinsizlik ve firar eylemleri çoğaldı, uyuşturucu kullanımı yıkımlara yol açtı. Başkan Johnson 1968'de, tırmanmaya son verecek ilk adımı attı. Yerine geçen başkan Nixon, ocak 1969'da uzlaşmazlığa son verme eylemine girişti. Paris görüşmelerini sürdürdü; ABD kuvvetlerinin aradan çekilmesini sağlamak için, savaşı iki Vietnam arasındaki bir çatışma biçimine sokmaya çalıştı ve haziranda ilk olarak 25 000 kişilik bir birliğin geri çekileceğini du-yurdu. 1970'ten başlayarak ABD kuvvetlerinin yurtlarına geri dönüşü, ayda 12 500 kişilik kesintisiz ve düzenli topluluklar biçiminde gerçekleştirildi. Sonuçta, 27 ocak 1973'te Vietnam'da, 21 şubatta da Laos'ta ateşkes antlaşmaları imzalandı ve çarpışmalar tümüyle kesilmemekle birlikte, son ABD birlikleri 29 martta Vietnam'ı terk etti. ABD, ateşkesi güvence altına almak amacıyla, Güneydoğu Asya'da, özellikle Tayland'da ve VII. filonun kol gezdiği Tonkin körfezinde askeri varlığını korudu. Sonuç olarak Çlnhindi'ndeki çatışmanın, ABD ordusuna yaklaşık 56 000 ölü ve 300 000 yaralıya mal olduğu sanılmaktadır.
Vietnam'daki yükümlülükten kurtulmasına paralel olarak ABD silahlı kuvvetlerinde toplu bir indirime girişildi; asker sayısı haziran 1968'de 3 547 000 İken, haziran 1970'te 3 milyona, haziran 1973'te 2 391 000'e düşürüldü. Bu düşüş özellikle kara ordusunu etkiledi; 1969'da kara kuvvetlerinin asker sayısı 1 512 000 iken, 1974'te bu sayı 801 000 kişiye indi.
1 temmuz 1973'ten başlayarak askerlik yoklaması terk edildi ve muvazzaf bir orduya dönüldü.
Daha Vietnam savaşı sona ermeden, temmuz 1969'da, Guam'da, başkan Nixon tarafından yeni bir amerikan stratejisi tanımlanmıştı: ABD, müttefiklerine yardım etmeye hazırdı, ama Müttefikler artık kendi savunmalarının sorumluluğunu üstlenmek zorundaydılar. Nixon doktrini ilk önce Asya'da uygulandı; Japonya, Güney Kore ve Filipinler'den önemli sayıda askeri birliğin geri çekilmesi gerçekleştirildi. Avrupa'da ise bu uygulamaya kısmen gidildi; 1975'te Avrupa'da yaklaşık 241 000 amerikan askeri vardı. Bununla birlikte amerikan yönetimi, NATO' da yer alan ortaklarının artan savunma giderlerinin bir bölümünü yüklenmeleri ar zusunu gizlemiyordu, çünkü bu uygulama sözkonusu ülkelere amerikan desteğini o oranda azaltacaktı. Ama, Atlantik konseyi tarafından Ottawa'da hazırlanan ve 26 haziran 1974'te Brüksel'de İmzalanan bir bildiriyle ABD, ittifak üyeleri arasındaki dayanışmayı ve amerikan güçlerinin Avrupa'da kalması gereğini yeniden vurguladı.
ABD, silahların sınırlandırılması anlaşmalarının tümüne katılarak SSCB'ye karşı bir yumuşama havası geliştirmeye çalıştı. 26 mayıs 1972'de SSCB ile füzesa-var savunma sistemlerini ve stratejik füze sayılarını sınırlandıran birinci SALT antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma, 1974'te füzesavar savunma sistemini bir tek hatla sınırlayan Moskova antlaşmaları, sonra da, stratejik silahların modernleştirilme hızını kısıtlayan Vladivostok antlaşmalarıyla sağlamlaştırırı. Haziran 1979'da SSCB ile ikinci bir anlaşma (salt 2) imzalandı, ama Kongre'nin onayına sunulmadı.
iran'daki devrimden kısa süre sonra Afganistan'daki sovyet müdahalesi ve Tahran'da ABD'II diplomatların rehin alınması (20 ocak 1981 'de serbest bırakıldılar) ABD'yi savunma giderlerinin artırılması gereğine gerçekten inandırdı. SALT 2 antlaşmalarının onaylanmaması, başkan Carter'in bir "çevik müdahale gücü" oluşturulmasına ilişkin 1980 martında gerçekleşen kararı, 1980-81 askeri bütçesinde, bir önceki bütçeye göre sağlanan belirgin artış, bu yönelişin belirtileriydi. Reagan'ın, 4 kasım 1980'de başkanlığa seçilmesiyle sonuçlanan seçim kampanyasında ABD'yi tekrar dünyanın liderliğine getirmek niyetinde olduğu yolunda yaptığı açıklamalar üzerine, zorunlu askerlik hizmetinin tekrar yürürlüğe konması düşünüldü.
Kara ordusu. Vietnam savaşı'nın doruk noktasında (1968), savaşa hazır amerikan seferi tümenlerinin sayısı (US Navy' ye bağlı 4 Marine Corps tümeni dışında) 17 idi; bunlardan ikisi hava İndirme tümeni ve biri zırhlı hava indirme tümeniydi. Bu yeni büyük birlik tümüyle helikopterlerle taşınabllmekteydi; böylece önemli bir harekât yeteneği gösterebiliyordu: benzerleriyle karşılaştırıldığında amerikan zırhlı hava İndirme tümeninde klasik karatümenindekinin yarısı kadar kara taşıt aracı vardı, buna karşılık hava taşıtlarının sayısı dört kat fazlaydı (400 kadar uçak ve helikopter).
ABD'nin Vietnam'dan çekilmesinden ve kara ordusunda 1979-80'de gerçekleştirilen düzenlemeden sonra asker sayısı çok büyük ölçüde azaldı. Buna karşılık, tümenlerin güçleri değilse de sayıları, aşağı yukarı aynı kaldı; ama bir hava indirme tümeni dağıtıldı. Birliklerin ateş gücü daha da arttı: kara ordusunun kendi nükleer silahları ve hava filoları vardı. Öte yandan askerlik yoklamasının terk edilmesi, nitelikli personelin silah altına alınması ve hizmette tutulması bakımından zorluklara yol açtı. Bugün personel açığı ya da yetişmiş personel eksikliği, gerek kara, gerek hava ya da deniz kuvvetlerinde kimi birliklerin harekât yeteneğini olumsuz yönde etkilemektedir. Hava kuvvetleri. Amerikan Hava kuvvetlerinin ilk askeri merkezi, 1914'te An-napolis'te kuruldu; buradaki pilotlar fran-sız okullarında yetiştirildi. 1917'de, birçok gönüllü birliğiyle (La Fayette filosu) savaşa katılan ABD, ardından fransız uçaklarıyla donatılmış pek çok filoyu müttefikler safında savaşa soktu. 1918'den 1939'a kadar "büyük genel karargâh"ın hava kuvvetlerinin tümü (bombardıman, avcı, keşif) Air Corps'un kapsamına alındı; ancak gözlem uçakları ve balonculuk, kara kuvvetlerinin komutasında kaldı. Ayrıca hem deniz kuvvetlerinin (Air Navy) hem de deniz ötesi birliklerin hava gücü vardı. 1939'da, US Air Force 2 000 savaş uçağına sahipti. ABD hava gereçleri, havacılık tekniği alanında en üst düzeydeydi. Boeing Forteresses "uçankalele-ri"nin 1938'den başlayarak yaptıkları kıtalararası seferler Büyük Okyanus'taki üslerin ABD için ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Askeri savaş uçakları (B-17), çarpışma düzeni içinde, bu okyanusu bir hamlede aşabiliyorlardı. Avcı uçakları (Curtiss P-37) saatte 650 km'yi aşan bir hıza ulaştılar; deniz kuvvetlerinin Catali-na'ları hiç iniş yapmaksızın 8 000 km'lik uçuşlar gerçekleştirdiler: ABD, havacılık alanında giderek en ön sıraya yerleşti.
ABD, 1942'de savaşa, yalnızca kendi kuvvetlerini değil, müttefik kuvvetleri de besleyen bir sanayinin desteğindeki önemli bir hava gücüyle girdi. 1943'te, 273 hava grubu savaşmaktaydı (B-29 ve B-17 tipi 100 ağır bombardıman grubu; 34 orta ve hafif bombardıman grubu; 87 avcı grubu, 27 nakliye grubu). Üstün bir bakım sistemiyle birliklerin işlerliği sağlandı. Savaşın sonunda, US Air Force'da 2 300 000 asker ve 45 000 savaş uçağı vardı. Üretim alanında birinci sırayı alan ABD (savaş boyunca 296 000 uçak yapılmıştı), hava kuvvetlerinin kullanımında stratejik bir öğreti geliştirerek hasımlarına karşı büyük bir üstünlük kurmayı başardı; bu hava kuvvetleri, Avrupa'da olduğu kadar Uzakdoğu'daki savaşta da, ABD'yi kesin sonuca götüren bir unsur haline geldi; ABD'nin zaferi, her şeyden önce bombardıman uçaklarının zaferiydi. Savaş sonrasında, Air Force'a gereken İlgiyi göstermeyen (1946'da yapılan 37 000 uçaktan 35 000'i sivil kullanıma ayrıldı) ve Çin'in Kore'ye müdahalesi (1950) karşısında gafil avlanan ABD bir felaketten hava kuvvetleri sayesinde kurtuldu. Bu tarihten sonra, hava kuvvetleri sürekli güçlendirildi: 1960'ta, uçak sayısı 20 000'i aştı; bunların % 70'i tepkiliydi ve çoğu nükleer silahla donatılabilecek durumdaydı.
Air Force gerçekten de amerikan stratejisinin temel unsurudur: vurucu gücü Strategic Air Command'dtf, 1964'te kurulan bu güç sürekli alarm durumunda tutulan 1 000 bombardıman uçağı (B-52, B-58) ve 1 000 füzeden (İC8M) oluşur.
1958'de Atlas'ın (ilk kıtalararası füze), daha sonra Minute man'in (1962'den beri kullanılabilecek duruma girdi) denemesini yapan Air Force oldu. • Deniz kuvvetleri. ABD'ye subay yetiştiren Annapolis deniz akademisi 1845'te kuruldu. Monitor ile Merrimac'ın ünlü savaşı, amiral Farragut'un Mississippi'nln ağzında gerçekleştirdiği harekâtlar, Kuzey donanmasının uyguladığı abluka, bu ablukayı yarmak için güneyli korsanların giriştikleri harekât, deniz kuvvetlerinin en büyük başarılarıydı. 1884'te bir deniz harp okulu kuruldu. Burada okulun komutanı deniz albayı Mahan'ın stratejik öğretisi uygulandı; Mahan'ın, önce denizcilik bakanı, sonra da ABD başkanı olan, Theodore Roosevelt tarafından benimsenen görüşleri Birinci Dünya savaşı'na kadar amerikan deniz politikasına yön verdi.
1898'de, İspanyol-Amerikan savaşı, genç amerikan donanması İçin kendini gösterme fırsatı oldu. Küba'nın ablukasına katılmak üzere Büyük okyanus'tan Atlas okyanusu'na gönderilen bir zırhlının seferi ve Magellan boğazı'nı 66 günde geçebilmesi kamuoyuna Panamâ kıstağında bir kanal açılması gereğini gösterdi. Küba, Filipinler, Porto Riko, şu ya da bu biçimde ABD'ye bağlı topraklar haline geldi. Bu ülkelerin korunması ve ABD ile ilişkileri bir donanmayı gerekli kıldı. Bu yeni sorumluluklar bir deniz gücünün doğmasını sağladı. Bununla birlikte Birinci Dünya savaşı'nın arifesinde amerikan donanması, ingiliz donanmasının üçte birini ancak aşıyor ve 35 zırhlı (bunlardan 10'u dretnot), 32 kruvazör, 50 destroyer, 23 torpido gemisi ve 39 de-nizaltıdan oluşuyordu; yapım halinde olan yalnızca dört büyük tonajlı gemi vardı. Savaş sırasında amerikan donanması denizaltılara karşı mücadelede önemli rol oynadı; daha sonra 2 milyonu aşkın bir orduyu, önemli bir kayıp vermeden, Fransa'ya taşıdı. Bu çabalar donanmaya denizcilik bakanı Franklin Delano Roosevelt sayesinde (Roosevelt, daha sonra ABD'nin başkanı olacaktır) gerçekleşen olağanüstü bir atılım kazandırdı. Washington antlaşması (1922) İle ABD büyük savaş ve uçak gemileri bakımından İngiltere ile eşit duruma geldi. 1939'da, amerikan donanmasında hizmet gören büyük gemilerin toplam tonilatosu 1 213 790'a, yapım halindekilerinki ise 205 545'e ulaştı; bu tonilato, örneğin ingiliz donanmasının yaklaşık °/o 80'iydi. Oysa donanmaya bağlı hava kuvvetlerinde (Air Navy) 1 500 uçak bulunuyordu (Enterprise ya da Saratoga gibi bazı uçak gemilerinde 100'er uçak vardı). 1940'ta, Fransa'nın bozguna uğramasından sonra, ABD henüz savaşa girmemişken, Navy, amerikan sularında ingiliz donanmasına, yarı resmi bir biçimde yardımda bulundu, 7 aralık 1941 'de, Pearl Harbor' da Japonlar'ın baskınına uğrayan amerikan donanması, hemen kendini toparladı; alman denlzaltılarına karşı kazanılan zafere büyük ölçüde katkıda bulunduktan sonra, Kuzey Afrika'ya, Avrupa'ya ve amiral Nimitz'in komutasında Pasifik ada-ları'na yapılan çıkarmalarda büyük bir rol oynadı. 1945'te, deniz kuvvetlerinin asker sayısı toplam 3 300 000 kişiydi. Savaş boyunca tersaneler 8 milyon tonilatoluk savaş gemisi inşa ettiler. 1950'den bu yana amerikan deniz kuvvetleri kurmay başkanlığı, suüstü gemilerinden (Terrier füzesi) ya da denizaltılardan (Polaris ve Regulus füzeleri) atılan özel füzelerde olduğu kadar, atom füzelerinde de (Nautilus, 1954'te sefere çıkan ilk atom denizaltısı) önemli modernleştirme çalışmaları başlattı. 1981 'de donanma, özellikle VI. filonun kol gezdiği Akdeniz'de, VII. filosuyla Büyük okyanus'ta ve 2 carrier task force'un hareket halinde bulunduğu Hint okyanusu'nda amerikan stratejisinin en önemli parçası olmaya devam ediyordu.
Bu deniz gücü, yine deniz kuvvetleri kurmay başkanlığına bağlı olan Marine Corps ile sıkı işbirliği içindedir. 10 kasım 1775'te, gemilerin korunmasını sağlamak için 4 bölük olarak kurulan Marine Corps, daha sonra sürekli bir güç haline getirildi. 1945'te asker sayısı 483 000 kişiye çıkarılan bu güç, ikinci Dünya savaşı'nın tüm harekât alanlarında büyük başarı gösterdi. Uygun bir hava gücü (Marine Aviation Force), seçerek adam alma yöntemi, çok özel bir anlaşma deniz piyadesi birliklerin in ("the Old Corps") Amerikan silahlı kuvvetleri'nin en seçkin gücü olmasını sağladı.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 02.06.10, 07:42
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

KURUMLAR
ABD, federal kurumlarla yerel kurumların bir arada bulunduğu bir federal devlettir.
Federal kurumlar. ABD anayasası, günümüzde yürürlükte olan yazılı anayasaların ilkidir. 1787'de hazırlanan ve 1789'da kabul edilen bu Anayasa, günümüze değin 26 değişikliğe uğradı, ilk değişiklikler Birlik'in üye devletler üstündeki yetkisini azaltırken, sonrakilerin çoğu federal erkin yetkisini güçlendirmeye yönelik oldu.
1971'de yapılan 26. değişiklikle, seçme ve seçilme hakkı için gereken yaş sınırı 20'den 18'e indirildi.
Başkan. Devlet ve hükümet başkanlığı görevlerini bir arada yürüten başkan, dört yıl için seçilir; bir defaya mahsus olmak üzere yeniden seçilebilir. (Başlangıçta, bu konuda hiçbir sınırlama öngörülmemişti, ama ilk başkan George Wa-shington'un yalnızca iki kez aday olması,bu geleneğin yerleşmesine yol açtı; Franklin Roosevelt'in bu gelenekten ayrılarak dört kez seçilmesi üzerine,, 1947'de kabul edilen 22. değişiklik, bir başkanın iki dönemden fazla göreve gelebilmesini yasakladı.) Başkan, "başkan seçmenleri"nce belirlenir; her eyalette halk, Washington'daki Kongre'de bulundurduğu temsilci ve senatör sayısı kadar "başkan seçmeni" seçer. Başlangıçta her eyalet, seçmenlerini istediği gibi be-lirliyordu. XIX. yy. boyunca, tüm eyaletler giderek ortak bir uygulama benimsediler: başkan seçmenleri, genel oyla ve tek turlu ve üsteli çoğunluk sistemiyle yurttaşlarca seçilir; başkan seçmenleri emredici vekâlet uyarınca oy verirler (bu bir gelenektir, yalnız altı eyalet bunu bir zorunluluk durumuna getirmiştir). Başkanlık seçimleri hemen hemen bütün bir yıl boyunca sürer ve üç evreden oluşur: 1) Başkan adaylarının, her partinin genellikle temmuz ayında toplanan ulusal kongresinde saptanması (kurultay delegeleri her eyalette farklı biçimde belirlenir, ama önseçim sistemi genelleşmektedir); 2) kasımın ikinci pazartesi günü "başkan seçmenleri"nin belirlenmesi; 3) ertesi yılın ocak ayının ikinci pazartesi günü de başkanın seçilmesi. Adayların hiçbiri salt çoğunluğu elde edemezse Temsilciler meclisi, en çok oy alan üç adaydan birini başkan, Senato da en çok oy alan iki adaydan birini başkan yardımcısı seçer. Birçok seçimde üç adayın mücadele etmesine karşın, yanlızca iki partinin federal düzeyde iyi işleyen ve güçlü birer örgüt mekanizmasına sahip olmaları nedeniyle, bu kuralın uygulanmasına hiçbir zaman gerek kalmamıştır. Aslında, başkan seçmenlerinin emredici vekâlet uyarınca oy verdikleri hesaba katılırsa, başkan ve başkan yardımcısının doğrudan doğruya genel oylamayla seçildiklerini kabul etmek gerekir. Ancak, başkan seçmenlerinin sayısı ilk seçmen sayısıyla orantılı olmadığından, ikinci seçmenlerin çoğunluğunun en az oy alan adayı seçtikleri de görülmüştür.
Anayasa, ölüm, istifa ya da*görevlerini yerine getirememe durumunda başkanın yerine kimin nasıl getirileceğini saptamıştır (25. değişiklik, 1967). Bu durumlarda, başkanın yerini, görev süresinin sonuna değin, başkan yardımcısı alır, daha sonra da başkanlığa adaylığını koyabilir. Başkanın yerini almak üzere göreve çağrılmadığı sürece başkan yardımcısının rolü oldukça siliktir; Senato'ya başkanlık edebilir; ancak, yalnızca eşitlik durumunda oy kullanabilir.
Birlik'in siyasetini fiilen yöneten başkandır. Bu amaçla, kendi atadığı ve gereğinde görevden aldığı bakanlardan (ABD'de adları "sekreter"dir) oluşan bir kabine kurar; her sekreter (bakan) bir ya da birkaç yardımcısıyla, bir bakanlığı yönetir. Başkanın emrinde, sayıları ve önemi Roose-velt'ten beri büyük ölçüde artan özel uzman ve danışmanlardan oluşan Executive Office of the President vardır.Bakan-lar ve danışmanlar ya siyaset adamı (daha çok eyalet valileri ya da eski valileri, bazen de Kongre üyeleri), ya da teknisyendir (memurlar, kamu görevi için özel işlerini bırakan iş adamları). Yasaları yürütmekle görevli olan başkan, geniş bir düzenleme yetkisine sahiptir; federal yönetimin başı olarak bütün federal görevlileri atar (eskiden kamu görevlilerinin neredeyse tümü, başkanlığı kazanan partiyle birlikte değişiyordu; günümüzdeyse kamu görevlilerinin kazandıkları güvenceler "ganimet sistemi" [spoils system] denilen bu uygulamaya sınır getirdi). Ayrıca başkan, Silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır ve Senato'nun denetimi altında Birlik' in dış siyasetini yönetir. Kongre'de kabul edilen yasaları veto hakkına sahiptir (başkanın karşı çıktığı yasanın kabulü için her iki meclisin üçte iki çoğunluğunun oyu gereklidir). Her yasama yılının ilk oturumunda "Birlik'in durumu hakkındaki bildirisl"-ni okurken, Kongre'nin çalışma programını da fiilen saptamış olur.
Kongre. Yasama yetkisi iki meclise bırakılmıştır: Temsilciler meclisi ve Senato. Temsilciler, iki yılda bir, her eyaletin nüfusuyla orantılı sayıda seçilir. Senatörler, üçte biri iki yılda bir yenilenmek üzere, altı yıllık bir süre için seçilir; her eyalet iki senatörle temsil edilir. (Bu eşitlik Birlik'in bir federasyon durumuna gelmesinden önce, daha çok bir konfederasyon olduğu tarihlerden kalmadır.) Meclisler ayrı ayrı toplanır, sürekli ve uzmanlaşmış komisyonlar sistemiyle çalışırlar. İlke olarak meclislerin arasında eşitlik vardır; ancak, vergi konusunda öncelik Temsilciler mec-lisi'ndedir; iki meclis arasındaki anlaşmazlıkları çözmek amacıyla (Committee of Conference denilen bir karma komisyonca uygulanan) özel bir usul öngörülmüştür. Gerçekte ise Senato daha ön plandadır: bir yandan üstün nitelikli üyelerden oluşması, öte yandan da başkanın memur atama kararlarını (genellikle, diplomat atamaları dışında, gerçek bir denetimden çok bir formalite sözkonusudur) ve dış politikasını onaylamak durumunda olması ona bu üstünlüğü kazandırmıştır. (Senato'nun Wilson'un katıldığı Varsailles antlaşması'nı onaylamaması, kendi rolüne verdiği önemi gösteren klasik bir örnektir.) Anayasa değişikliklerinin her iki meclisin ayrı ayrı üçte iki çoğunluğu tarafından, sonra da eyalet yasama meclisleri toplam sayısının dörtte üçü tarafından kabul edilmesi gerekir. Yüksek mah-keme'nin 1937'de verdiği bir karardan beri Kongre yasama yetkisini başkana devredemez.
Yerel kurumlar. Birlik üyesi her eyalet kendi anayasasını özgürce yapar. Çoğu kez doğrudan genel oyla seçilmiş olan bir vali, yerel düzeyde, başkanın federal düzeydeki rolüne eşdeğer bir rol oynar. Yasama yetkisi, hemen hemen bütün eyaletlerde, yasama meclisi ya da genel meclis'i oluşturan iki meclise, Senato'ya ve Temsilciler meclisi'ne aittir. (Nebraska tek meclislidir.) Eyaletlerin çoğunda, pek çok yüksek memur ve yargıç seçim yoluyla iş başına gelir. Bazı eyaletlerde referandum ya da halkın yasa önerisi yöntemleri kullanılır; kimi eyaletlerde recall (görevden alma, azil) yöntemi geçerlidir: bu yöntemle yüksek memurlar ve temsilciler kendi seçmenleri tarafından görevden alınır. Yerel yetkileri önemli olan valilik kurumu, siyasal yaşamda etkili bir rol oynar. Eyaletler, idari olarak Country'\e-re ayrılmıştır.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 02.06.10, 07:42
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

SAVUNMA
Silahlı kuvvetlerde 1985'te 2 151 600 asker görevliydi. Bu güç dört grupta toplanıyordu:
Stratejik kuvvetler:
—Strategic Air Command (Stratejik hava komutanlığı) emrinde: 1 000 Minuteman II ve III tipi kıtalararası balistik füze (ICBM), her biri on nükleer başlık taşıyan 48 tane MX Peacemaker ICBM; ayrıca 151 tane B-52 G ve 90 tane B-52 uzun menzilli, 56 FB III A tipi orta menzilli nükleer bomba taşıyabilen uçak.
-Navy- (Deniz kuvvetleri) emrinde: Toplam 640 füze taşıyan, balistik füze fırlata-bilen 37 nükleer denizaltı (SSBN).her biri 24 Trident l/C-4 füzesi taşıyan Ohio sınıfı 6 SSBN, toplam 192 Trident l/C-4 taşıyan Franklin sınıfı 12 ve 288 Poseidon füzesi taşıyan Lafayette sınıfı 18 SSBN. Nükleer seyir füzesi taşıyabilen 4 denizaltı (SSGN).
— North American Aerospace Defence Command (Kuzey Amerika havasahası savunma komutanlığı) emrinde: Kanada' nın Hornet F-18 uçaklarıyla birlikte önleme, uyarı görevi yapan 72 tane F-15 Eagle uçak. Bu uçaklar, Ballistic Missile Early Warning System'i (balistik füzelere karşı erken uyarı sistemi) içinde, füzelerin fırlatılışını saptayan gözetleme uyduları ve radar tesisleriyle bağlantılı olarak Kuzey Amerika kıtasını kapsayan gözetleme, uyarı ve denetleme şebekesi oluştururlar. Başkan Reaganin açıkladığı (23 mart 1983) ve daha çok Yıldız* savaşları olarak bilinen Stratejik savunma girişimi de bu denetleme, uyarı ve önleme sisteminin geliştirilmiş biçimi olarak tanıtılmaktadır. Modernleştirme programlarının hedefi, Minuteman III ve Trident füzelerinin menzilini, gücünü ve duyarlığını artırmak, B-52 uçaklarının fırlattığı seyir füzelerini geliştirmektir. Harekât istihbaratı alanında özel çalışmalar yapılmıştır. Stratejik hava komutanlığı emrinde çok geliştirilmiş araştırma araçları vardır. Bunların en mükemmelleri, AWACS erken uyarı sistemlerini taşıyan dört reaktörlü uçaklarla bağlantılı ve çok yükseklerde (30 km) büyük bir hızla görev yapan SR-71 füze uçakları (Black Bird) ile, gözlenecek alanlar üstünde alçak yörüngede dolaşan (Big Bird) keşif uydularıdır.
Kara kuvvetleri (780 800 kişi), 16 tümen (4'ü zırhlı, 6'sı mekanize, 3'ü piyade, 1'i hafif piyade, 1 'i hava indirme, 1 'i paraşüt) ve bazı bağımsız birimlerden oluşur. Bunlara ek olarak beş yeni hafif piyade tümeni daha oluşturulmaktadır. Rapid Deployment Force (Çevik kuvvetler) adı verilen bu birlikler NATO-Avrupa dışında kullanılacaktır. ABD'de üslenmiş birçok tümen, Avrupa'da üslenmiş ve 4 tümen ile 3 tugaydan (toplam 220 000 kişi) oluşan VII. orduyu desteklemek amacıyla, olası bir hava taşıma harekâtında yer alabilecektir. Bir tümen Kore'de, bir tümen de Hawai'dedir. Kara kuvvetlerinde M-60 tipi 9 000 tank, yeni geliştirilen M-1 tipi 2 833 Abrams tankı, 12 300 hafif zırhlı araç, 4 000'i özdevinimll 6 500 top vardır. Kara ordusunun kendi hava kuvveti de bulunur. 8 500 helikopter ve uçak gerektiğinde taktik nükleer füze taşıyabilir. Redeye, Chaparral, Nike Hercules ve Hawk füzelerinin katkısıyla son model bir uçaksavar sistemi geliştirilmiştir. Kara ordusunun elinde kısa menzilli nükleer füzeler, Pershing II ve Tomahawkiar da bulunur. Kara ordusunun yedek sayısı 610 000 kişidir. Bunların 390 000'i Army National Guard (ikisi zırhlı, biri mekanize olmak üzere 8 tümen ve 22 bağımsız tugay),220 000'i de Army Reserves bünyesinde yer alır.
Deniz kuvvetleri (568 000 kişi), savunma bütçesinin en önemli bölümünü kullanır.
—Füze taşıyan 91 nükleer saldırı denizal-tısının 22'si denizden denize Harpoon füzeleri fırlatabilen, yüksek performanslı Los Angeles sınıfı denlzaltılardır. Bu sınıf de-nlzaltıların sayısının 24'e çıkarılması planlanmıştır.
—4'ü nükleer enerjiyle çalışan 11 modern (1955'ten sonra yapılmış) uçak gemisi (89 000 tonluk Enterprise, 91 000 tonluk Nimitz ve Eisenhower nükleer uçak gemileri).
—9'u nükleer enerjiyle çalışan 29 füzea-tar kruvazör.
—169 refakat gemisi (68'i denizaltılara karşı füze ve topla donatılmış savaş gemisi, 101'i firkateyn). Bunlara Aegis sınıfı 16 füzeatar kruvazör eklenmesi planlanmıştır.
—67 çıkarma ve yüz kadar lojistik destek gemisi.
Deniz kuvvetlerinde modern uçaklar da kullanılır: 300 adet F-14 Tomcat, 166 A-6 Intruder, 84 F/A-18 A Hornet ve 82 F-2C elektronik savaş ve ikaz uçağı. Her uçak gemisi 70-95 uçak taşıyabilir.
Deniz piyadeleri (198 200 kişi) 3 tümen (ikisi ABD'de,biri Büyük okyanus'ta)olarak örgütlenmiştir. Her tümenin kendi hava desteği vardır. 92 F-18 Hornet, 69 A -6 Intruder vedikey kalkış yapabilen 52 tane AV-8A/C Harrier uçağı deniz piyadelerinin hava gücünü oluşturur. Bundan başka amfibi araç ve helikopter taşıyıcıları vardır. Acil müdahale kavramı içinde daha etkili bir rol oynayabilmeleri için deniz piyadeleri yeniden düzenlenmektedir. Deniz piyade yedekleri 35 000 kişidir.
Kıyı koruma kuvveti (37 000 kişi), 40 muhrip, 7 buzkıran, yaklaşık 80 karakol gemisi ve 120 helikopterden oluşur.
Hava kuvvetleri'rıde (603 900 kişi), yaklaşık 7 000 savaş uçağı görevdedir. Hava kuvvetleri, Stratejik hava komutanlığı ve Kuzey Amerika havasahası savunma komutanlığı'ndan başka, biri ABD'de, öteki ikisi Avrupa ve Büyük okyanus'ta, üç büyük taktik komutanlığa ayrılmıştır. Bunlara bir dördüncüsü eklenir: 350'den fazla büyük nakliye uçağı (G-5A Galaxy) olan Military Airlift Command (MAC). Amerikan stratejisinin temeli olan kara kuvvetlerinin yer değiştirme yeteneği, bu uçaklara dayanır. Modern uçaklar içinde F-15 Eagle ve F-16 Falcon avcı bombardıman uçakları çoğunluktadır. Daha eski modeller arasında F-4 Phantom avcı bombardıman/keşif uçakları ve kara kuvvetlerini desteklemede kullanılan A-10 A Thunderbolt hava kuvvetlerinin yararlandığı uçaklar arasındadır.
Hava kuvvetleri yedek güçleri, Air National Guard ve Air Force Reserve arasında dağılmış 154 000 kişi ve 900 savaş uçağından oluşur.
EĞİTİM
ABD'de her eyalet, eğitim konusunda özgünlüğünü korur; bu nedenle, eğitim sisteminde tek tip uygulama yoktur. Zorunlu öğrenim çağı, eyaletlere göre 6 İle 16 ya da 18 yaş arasında değişir. Bölge özelliklerinin, finansman, pedagoji, eğitim programları ve düzeyleri konusunda da geçerli olduğu görülür: resmi ya da özel, dinsel ya da laik, teknik, klasik ya da çok yönlü eğitim veren, özgürce girilen ya da öğrenci seçen her öğretim kurumu, niteliği ne olursa olsun, bulunduğu eyaletteki resmi eğitim programına uymak zorundadır. Gerçekte, ABD'de özel okul sayısı, resmi okul sayısının çok üstündedir. Bu durumda, federal hükümet, maddi katkılar yoluyla (donatım fonları, toplu okul taşımacılığı, uzmanlık eğitimi) ya da pedagoji alanına doğrudan ağırlığını koymasıyla (bilgi düzeyinin denetlenmesi, temelde, kişiliğin oluşması ve ABD vatandaşının kuramsal bilgiler edinmekten çok, günlük yaşama hazırlanmasına yönelik bir öğretim anlayışı çerçevesinde), başarıda fırsat eşitliğini gözeterek öğretimde bütünlüğü korumaya çalışır. ABD'de belli başlı üç öğretim düzeyi vardır. —Anaokullarında (nursery schools) ve çocuk bahçelerinde (kindergartens), zorunlu olmayan okulöncesi eğitimden sonra, İlkokula (primary ya daelementary scho-ol) giren 6-12 yaş arasındaki çocuklar, 2 yıl da ortaokulda (intermediate, junior high schoo!) okuduktan sonra ilköğretimlerini tamamlarlar. Bu sistem, genel öğretim niteliğini taşımakla birlikte, program seçiminde her öğrenciye büyük özgürlük tanır: her öğrenci, ders konularına göre belirli düzeylerdeki kümelere katılarak ilerler; sınıfta kalma yoktur. —Ortaöğretim (high school, senior high school) çok yönlüdür; öğrencilerin, ABD' de düzeyi çok yüksek olan teknik ve meslek eğitimine ya da klasik eğitime yöneltilmesini amaçlar.
Öğretim programları, zorunlu derslerin yanı sıra, çok sayıda seçmeli dersi içerir; spor ve sanatsal etkinliklere geniş bir yer ayrılmıştır. 17,18 yaşlarında tamamlanan ortaöğrenim, high school diploma ya da bir mezuniyet belgesiyle noktalanır. —Yükseköğretim,öğrencilere çeşitli alan: lara yönelme, meslek edinme olanakları sağlar; junior college'\erde genel eğitim 2 yılda tamamlanır, ancak üniversite diploması verilmez.
Uzmanlık kazandıran ya da kazandırmayan çeşitli öğretim kurumlarında (collège of liberal arts, professionnal schools, vb.), ilke olarak, İki yıllık genel öğretimden sonra, biri temel, diğeri ise tamamlayıcı nitelikte ikincil bir konu üzerinde yine 2 yıllık bir inceleme programı yürütülür. Bu öğrenim sonunda mezuniyet, yani bache-lor's degree (BA [bachelor of arts], BSc [bachelor of science]) e İde edilir.
Öğrencilerini büyük titizlikle seçen üstün düzeydeki teknoloji enstitüleri (tech-nical institutes), kendi diplomalarını verirler.
Kolejlere, meslek okullarına (tıp, işletme vb.) ve yüksek teknik okullara ayrılan çok yönlü üniversiteler, master (MA [master of arts], MŞc [master of science]) ya da dok-tora(PhD [doctor of philosophy])aşama-sına kadar öğrenim olanağı sağlar.
Büyük bir idari ve pedagojik özerkliği olan yükseköğretim, genellikle paralıdır. Bu durumda birçok öğrenci bir gelir kaynağı (burs, yarım gün çalışma vb.) bulmak zorunda kalır. Her üniversite tam anlamıyla bir toplu yaşam merkezidir (kam-püs). Her eyalette en az bir eyalet üniversitesi vardır: başkanı ve yönetim kurulu üyeleri, eyalet valisi tarafından atanır. Öğrencilerin bilgilerinin sürekli olarak denetlenmesi (yoklama ve sınavlar) sonucunda elde edilen kredilerin belirli bir toplamı bulmasıyla, diploma elde edilir.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 02.06.10, 07:43
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

EDEBİYAT
Değişik türlerin tarihsel gelişiminin ötesinde, amerikan edebiyatını başka edebiyatlardan ayıran birtakım temel veriler vardır: özgün bir gelişme (yeni bir dünyaya yerleşme); sömürgeleşme ve sınırların genişlemesinden ileri gelen yeni bir mekân deneyimi; edebiyata ve dağılımına özel bir statü getiren slyasal-toplumsal bir örgütlenme (demokrasi ve federalizm); ingiltere ile Avrupa arasında hem sürekli hem de tartışmalara açık bir ilişki; Protestanlığın ve calvinci göçmenlerin katı ahlak anlayışlarından izler taşıyan bir dünya görüşü; paleface (soluk beniz: beyaz adam) ile redskin'i (kızılderili), düşünce adamıyla eylem adamını yan yana getiren ve entelektüel girişimle bir tür anti-en-telektüalizm arasında ayrım yapmayan bir kültür parçalanması; hem pragmacı hem de ütopyacı bir düşünce ile, kıtanın ıssızlığından kaynaklanan bir özgürlüğe ve aynı zamanda da deneyciliğe yönelen bir düşgücü arasındaki ikilik.
Sömürge döneminin (1607-1774) İlk yazılı yapıtları, John Smith (1579-1631), Roger Williams (1603'e doğr.-1683), John Eliot(1604-1690)gibi İngiltere'den göç etmiş olanların yazdıkları, sömürgeleştirmeyle ilgili anı ve anlatılardır. Basımı yapılan ilk kitap, Bay Psalm Book'tu (1640). Kadın şair Ann Dudley Bradstre-et (1612-1672) ve Day of Doom' un (1662) yazarı Michael Wigglesworth, dini konuları işlediler. Amerika kıtasında doğmuş ilk yazar kuşağından Cotton Mather (1663 -1728), Jonathan Edwards (1703 -1758), John Wise (1652-1725), püriten inanca yürekten bağlı ahlakçılar ve düşünürlerdi. Benjamin Franklin (1706-1790), yazılarından çok, kişisel saygınlığıyla ulusal bilincin oluşumuna ve düşünsel yaşamın genişlemesine katkıda bulundu.
Bağımsızlık mücadelesi döneminde (1764-1788), edebiyatta siyaset ve yurtseverlikle İlgili konular büyük önem kazandı. James Otis (1725-1783), Samuel Adams (1722-1803), John Adams (1735 -1826), Thomas Paine (1737-1809) ve Philip Freneau'nun yanı sıra George Washington, Thomas Jefferson, Alexander Hamilton ve James Madison gibi amerikan bağımsızlığının büyük önderlerini de (1752-1832) saymak gerekir. Joel Barlow (1754-1812), amerlka kıtasının ilk destanı olan ve 1787'de yazmaya başladığı The Vision of Colombus'a son ve kesin biçimini (The Columbiad) 1807'de verdi. Joseph Hopkinson (1770-1842), Hail Columbia'. adlı İlk ulusal ezgiyi 1798'de besteledi.
XIX. yy.'ın İlk yarısında,Washington Irving (1783-1859) ve serüven öykülerinde Amerika kıtasını dekor olarak kullanan ilk sanatçı Fenimore Cooper (1789-1851 ) ile birlikte ulusal bir edebiyat doğdu. William Cullen Bryant (1794-1878) ve Richard Henry Dana (1787-1879) ilk önemli şairlerdir.
Ralph Waldo Emerson'ın (1803-1882) pratik idealizmi, ünlerinin doruğuna 1850'lerde ulaşan yazar kuşağı üzerinde belirleyici bir etki yarattı. James Russell Lowell'in (1819-1891) önemli temsilcilerinden biri olduğu "aşkıncılık" akımının kökeninde de bu düşünce vardı. Wal-den'ıh (1854) yazarı Henry David Tho-reau'nun (1817-1862) biraz ütopyacı kalan bireyciliğiyse, daha büyük bir okur kitlesine ulaştı. Bu kuşağın, H. W. Longfellow (1807-1882), John Greenleaf Whlttier (1807-1892), Oliver Wendell Holmes (1809-1894) gibi şairleri, yapıtlarına ahlakçı ve duygusal bir hava getirdiler. Emerson'ın, özellikle de Kuzgun'un (The Raven) şairi Edgar Allan Poe'nun şiirleri daha özgündür. Ama, Poe Avrupa'daki ününü Olağandışı öyküler1 e (Tales of the grotesque and arabesque) borçludur. Kızıl damga'nın (The Scarlet Letter, 1850) yazarı Nathaniel Hawthorne (1804-1864) ve Beyaz balina'ntn (Moby Dick, 1851) yazarı Herman Melville (1819-1891), romanlarında, amerikan edebiyatının birçok yapıtını etkileyecek olan kötümserlik temasını, daha o yıllarda işlediler.
XIX. yy.'ın ikinci yarısında, yapıtlarıyla ABD edebiyatının kendine özgü niteliklerine kavuştuğunu kanıtlayan yazarlar ortaya çıktı. Walt Whitman (1819-1892), Çimen yaprakları (Leaves of Grass, 1855) ile tüm uyak ve ritim geleneklerini dışlayan bir şiir yarattı. Emily Dickinson (1830-1886), özlü ve güzel imgelerle be-zediğl, "imgecillğin" habercisi kısa şiirler yazdı. Bu dönem, roman açısından daha da zengindi: H. Beecher-Stowe'un Tom amcanın kulübesi (Uncle Tom's Cabin), başarısını, savunduğu davanın yüceliğine borçluydu; Bret Harte (1836 -1902), öncülerin ve yerel motiflerin ro-mancısıydı. Mark Twain (1835-1910) ise, gerçekçiliği sürekli bir biçimde mizahla bezeyen büyük bir halk yazarıydı. William Hickling Prescott (1796 -1859) ve George Bancroft (1800-1891) adlı tarihçiler, yapıtlarında ulusal geçmişi incelediler.
Amerikan edebiyatı, 1880'den başlayarak, romana daha çok yöneldi. ABD'Iİ romancılar, gerçekçilikleriyle Avrupa romanını etkileyen yapıtlar verdiler. Yaşamın karmaşıklığını görüntülemeye çabalayan uzun ve tıkız anlatıların yanı sıra, yalınlığı ve kısalığıyla insanlık durumunun en hüzünlü yanlarını aydınlatan öyküler ortaya çıktı. W. D. Howells (1837-1920) ve özellikle Ambrose Bierce (1842-1914), Stephen Crane (1871-1900) ve Frank Norris (1870-1902), amerikan romanının bu yeni çağının habercileridir. Henry James (1843-1916) yaşadığı dönemin toplumunun zekice bir eleştirisini yaptıysa da, psikolojik inceliklere ağırlık vermesi onu, Theodore Dreiserin (1871-1945) başını çektiği gerçekçi akımdan uzaklaştırdı. Dreiser, insanlık suçu İle (An American Tragedy, 1925) kuşaklar boyu, ülkesinin en usta romancısı olarak kendini kabul ettirdi. Gerçekçilik, kendine en uygun gelişme ortamını, Birinci Dünya savaşı'nın hemen ertesinde buldu: ABD'nin birdenbire artan siyasal ve iktisadi gücü, tepki olarak, yazarlar arasında bir kötümserlik ve nihilizm dalgası, yerleşik değerlere getirilen sert bir eleştiri ortamı yarattı ve bir şiddet ve kabalık kasırgasına yol açtı. Wi-nesburg, Ohio'nun (1919) yazarı Sherwood Anderson (1876-1941), Upton Sinclair (1878-1968), Babbitt'in (1922) yazarı Sinclair Lewis (1885-1951), "cazça-ğı"nın romancısı Scott Fitzgerald (1896-1940), dönemlerinin acımasız tanıklarıdır. Gertrude Stein'in (1874-1946) "yitik* kuşak" (los generation) diye adlandırdığı-bir sonraki kuşak, insan varoluşunun anlaşılmaz bir saçmalığa kayan umutsuz görünümünü daha da vurguladı. John Dos Passos (1896-1970), William Faulkner (1897-1962), Ernest Hemingway (1899-1961), bu "kara" edebiyatın en saygın yaratıcılarıydı. Onların yanı sıra, Thornton Wilder (1897-1975), Thomas Wolfe (1900-1938), John Steinbeck (1902-1968), Erskine Caldwell (doğm. 1903), James T. Farrell (1904-1979), William Saroyan (1908-1981), Carson McCul-lers (1917-1967), Truman Capote (1924 -1984) gibi daha genç yazarlar da roman dünyasını zenginleştlrdiler. Yine de, "kara" roman, amerikan romanının tek temsilcisi değildi. Edith Warton (1862 -1937), Ellen Glasgow (1874-1945), Wills Cather (1876-1947), her ne kadar yaşadıkları toplumun kötümser bir görünümünü sergiledilerse de kurgu, üslup, ruhsal çözümleme bakımından geleneğe daha bağlı kaldılar. Pearl Buck (1892-1973), Louis Bromfield (1896-1956), Margaret Mitchell (1900-1949), okurlarının romanesk dünyalarını besleyen yapıtlarıyla uluslararası bir üne ulaştılar. Richard Wright (1909-1960) ve Kökler'in (Roots, 1976) yazarı Alex Haley gibi zenci yazarlarsa güney eyaletlerindeki ırk sorunlarına tanıklık ettiler.
XX. yy.'da amerikan şiiri, E. A. Robinson (1869-1935), Edgar Lee Masters (1869-1950), Vachel Lindsay (1879-1931) gibi, en önemli temsilcisi Robert Frost (1874-1963) olan gerçek ve dolambaçsız bir şiiri yücelten şairlerle sesini duyurdu. Carl Sandburg (1878-1967), daha çok Whitmanin yolunda yürüdü, imgeciler* grubunu yönlendirense, sonraları Hart Crane (1899-1932) gibi daha dolambaçlı biçimlere yönelen Ezra Pound oldu (1885-1972). Bunların arasında Robinson Jeffers (1887-1962), yalnızlığı ve trajik dünya görüşüyle ilgiyi çekti. Daha sonra ingiliz uyruğuna geçen akılcı şair T. S. Eliot (1888-1965), genç amerikan şiiriyle geleneksel edebiyat arasındaki bağları yeniledi.
Tiyatro alanında, XIX. yy.'da pek az özgün yapıt verildi. Birinci Dünya savaşı'n-dan sonra kendini kabul ettiren, bir Eugene O'Neill (1888-1953) vardı. 1945'ten sonra da, ancak iki oyun yazarı sivrilebil-di: Tennessee Williams (1914-1983) ve Arthur Miller (doğm. 1915).
Günümüz amerikan yazarları, amerikan romanının altın çağı sonunda yazmaya başladılar. Günlük yaşamın ya da edebiyat yaşamının verileri karşısındaki davranışları ile birbirlerinden ayrılmakla birlikte, genel olarak bireysel ve ulusal kimliklerini çözümlemeye yönelmeleri ve kendilerini aldatmaktan kaçınmaları bakımından birleştiler. Akla hemen gelen ilk davranış, savaşın, acımasız ve düş kırıcı mekanizmasını ortaya koyduğu topluma karşı çıkmaktı. James Jones (1921-1977) ve Norman Mailer (doğm. 1923), ayrıcalıklı subayla basit eri ayırt eden; ezilmiş zencileri, hem birlikte dövüşmek için askere alan hem de sonradan daha büyük bir katılıkla dışlayan bu hiyerarşik toplumu suçladılar. Ama bireyin savaş makinesi tarafından ezilmesi, kendini alabildiğine çoğalan gereksiz malların üretimine adamış bir uygar toplumun yabancılaşma imgesinden başka bir şey değildi. Tiyatro alanında Arthur Miller, ahlak anlayışı iş ve eylemin yüoeltilmesine dayanan bu toplumu eleştirdi. Bu bolluk uygarlığı, ayrıca, James Agee (1909-1955), Karl Shapiro (doğm. 1913), Randall Jarell (1914-1965), Peter Viereck (doğm. 1916) gibi şairleri de İsyan ettirdi. Bu isyan, kimi yazarları eleştirdikleri, ama kabullenmeden de edemedikleri bir topluma bulaşmamaya yöneltti. Bu tavır, Richard Eberhard (doğm. 1904), Robert Lowell (1917-1977) ve Richard Wilbur ile (doğm. 1921) güzellik ve enerjiyi uzlaştırmaya çalışan bir şiire dönüşürken, Frederick Buechner'in (doğm. 1926) "university novel'inda (üniversite romanı), Philip Roth'un (doğm. 1933) özlem dolu öykülerinde, ya da Irwin Shaw (1913-1984), John Updike (doğm. 1932), J. D. Salinger (doğm. 1919) gibi, New Yorker türü dergilerin öykü yazarlarının zarif hicvinde, özellikle hissedilen bir narsisizm ve estetikçilikle birleşti. William Inge (1913-1973) ve Robert Andersonin (doğm. 1917) duygusal ve yavan oyunlarında da bu eğilim görülür.
Birçok yazar da, insanlarla aralarında sık sık kopan bağlan güçlendirmeye çalışmak ve başkalarının dramlarına yabancı kalmamakla birlikte, çocukluklarının ve saflıklarının dünyasını aramaya koyuldular. William Goyen (1915-1983), J.F. Powers (doğm. 1917), James Purdy (doğm. 1923), Flannery O'Connor (1925-1964) ve William Styron (doğm. 1925), grotesk ya da trajik kahramanlarıyla bu gruba giren yazarlar arasındadır. Toplumun ortaya koyduğu sorunlardan çok, kendi kişiliklerinin gelişmesiyle uğraşan ve fizik ve edebi mutluluğa erişmeye çalışan genç amerikan yazarları, bu tavırla yetinmedi. Beat* generation yolculukta, uyuşturucuda, doğu felsefelerinde yeni bir bireysel mistiğin öğelerini aradı. Charles Olsonin (1910-1970) "ileriye dönük" şiiri; Lawrence Ferlinghetti (doğm. 1919), William Burroughs (doğm. 1914) ve Allen Ginsberg' in (doğm. 1926) acımasız hayal dünyası; Jack Kerouacin (1922-1969) bir türlü ulaşamadıkları bir hedef peşinde koşan kahramanları, bu temalarla beslendi. Çağdaş yazarlar insanın çelişkili, ama seçim yapabilen bir varlık olarak ele alındığı bir çeşit senteze varmak istediler. Bu eğilim, W. Snodgrass (doğm. 1926) gibi şairlerde pek açığa vurulmaz; ama Murray Schis-gal (doğm. 1926) ve özellikle Edward Al-bee'nin (doğm. 1928) oyunlarıcıda etkin bir biçimde dile gelir; John Cheever (1912-1982), Herbert Gold (doğm. 1924), Joseph Heller (doğm. 1923), Bruce Jay Friedman (doğm. 1930) ve J.P. Donle-avy'nin (doğm. 1926) komik ya da hlclvli anlatılarını besler; Wright Morris (doğm. 1910), Ralph Ellison (doğm. 1914), Bernard Malamud (doğm. 1914) ve James Baldwin'in (doğm. 1924) trajedilerinde anlatının özü olur; en belirgin ifadesini de insan sevgisiyle sağlıklı değerlendirmeyi, saçmanın bilinciyle özgürlük arzusunu birleştiren Saul Bellow'da (doğm. 1915) bulur.
Ama yeni edebiyat, bütün insani olanakların deneneceği bir alan olmak istedi ve bu deneyimi de dili çeşitli biçimlerde çarpıtarak sürdürmek istedi; Kenneth Koch (doğm. 1925), Frank O'Hara (1926-1966), Barbara Guest (doğm. 1920) gibi şairlerde bilinçli olarak gerçekleştirilen bu çarpıtmalar, Charles Olson' un Robert Durcan (doğm. 1919), Robert Creeley (doğm. 1926) ve Jack Spelcer (1925-1965) gibi öğrencilerinde daha içten ve kendiliğindendi. Bununla birlikte, antiromana ya da yeni Avrupa romanına pek açık olmayan yazarlar, geleneksel kahramanlara ve entrikanın asıl ritmine bağlı kaldılar. Burroughs'un "collage", montaj, biçim ve sözcük oyunlarında etkisi görülen gerçeküstücülük, John Haw-kes'un (doğm. 1925), en sıradan nesnelerin ve hareketlerin bile tehdit edici bir görünüme büründüğü öykülerini; özellikle duyuların ve yazının çarpıklığını karma bir deneyim olarak ele alan ve kendini Bre-ton'un "en hasta" izleyicisi olarak gören Anais Nin'in (1903-1977) şiirsel romanlarını; ve daha pikaresk bir düşgücüne sahip olan Margaret Youngin yapıtlarını derinden etkiledi. Susan Sontag (doğm. 1933) ve Peter israel'de düşle gerçek arasındaki sınır belirsiz kalırken, John Barth (doğm. 1930) ve Thomas Pynchon ile (doğm. 1937) daha alaycı; Ursula Mo-llnaro ile daha felsefi bir düzeye, bir çeşit alegori dünyasına girildi. Daha cesur olanlardan Richard Horn "ansiklopedik" mizahıyla biçimsel sergilemelere, Thomas Wolfe ise söz cambazlığına önem verdi.
XIX. yy.'da Amerika, bir yazar için, son şeklini bulmuş bir nesne, yani ilgiye ve kullanıma değer bir konu değildi. Buna karşılık, XX. yy.'ın yazarı, sözcüklerin gerçek anlamlarından kaydırıldığı ve her şeyin saptırıldığı kuşkusundan kurtulamadı. Bu düşkırıklığı, Birinci Dünya savaşı'yla başladı ve onu dile getiren William Carlos Williamsin (1883-1963) ardından, dünyayla doğrudan ilişkiye ya da tam tersine, hesaplı bir simgesel kaydırmaya (örneğin Norman Mailerin Why are wein Vietnam'ında Vietnam ile ilgili tek bir sözcüğe yer verilmez) dayanan başlıbaşına bir öğreti ortaya çıktı. Bugünkü amerikan yazarı hakkında en iyi fikir verebilecek olan, Donald Barthelme'dir (doğm. 1932). Bu yazar söylemlerin, nesnelerin, imgelerin çokluğu arasında kaybolan, bunların her birini ayrı ayrı yakalamaya çalışan ve sonunda her birinden yeni bir düzenlemeye gidilebileceği görüşüne varan bir çeşit cücedir.
FELSEFE
ingiliz filozofu John Locke,amerikan felsefesinin de babası olarak kabul edilebilir. Bu felsefe, Locke'un deneyciliğini, gi-dlmli düşünme ile sezgisel düşünme arasındaki ayrımını ve doğuştancılığa karşı çıkışını devraldı. XVIII. yy. boyunca ABD' de felsefe, dinin ve hukukun hizmetindey-di. Jonathan Edwards (1703-1758), cal-vinci dinbilimin ve Locke düşüncesinin sınırları içinde kaldı. Locke'un, üzerinde önemle durduğu beş duyuyu aşan gönül dinini savundu; özgür eylemin anlamını saptamaya çalıştı. Felsefesi, hukukun temelleri ve politika üzerinde odaklaşan James Wilson (1742-1798), temel ahlak ilkelerinin kurulmasında duyguya büyük önem vererek, Locke'da yer alan doğa yasası kavramına yeni bir biçim kazandırdı. ABD'ye özgü ilk felsefe akımı, aşkın-cılıktır; bu akımda duygunun zaferi görülür. Bu anlayışın karşısına da, Coleridge' in izinden gidilerek akıl ve anlık konur. R. W. Emerson (1803-1882), profesyonel bir ahlakçı, idealist bir bilgikuramcısı ve kendini bilgeliğe adamış bir düşünürdür. Ona göre, tanrısal bir ruh bütün insanları harekete getirir, canlandırır ve tüm insanlarda tinsel sezgi yeteneği vardır. Theodore Parker (1810-1860), saptanmış olgudan başka şeye önem vermeyen görüşe karşı çıkar. H. D.Thoreau(1817-1862) ise, bir yandan ruh ve madde arasındaki ayrılığı yadsımaya, öte yandan da kârdan başka şey düşünmeyen uygarlığın tehdit ettiği anlamlı ve nitelikli yaşamın korunmasına dayanan bir yaşama sanatı geliştirir.
XIX. yy. biliminin ve özellikle de Darwin ve Spencer'ln etkisi, John Fiske (1842 -1901), Chauncey Wright (1830-1875) ve J.B. Stallo (1823-1900) gibi düşünürlerde kendini gösterdi. Bilimsel yöntemlere ve temel kavramlara ilgi arttı. Pragmacılığın kurucusu Charles Peirce (1839-1914), mantık kuramıyla dikkati çekti ve kavramları açıklığa kavuşturmak kaygısıyla, her kavramın pratik sonuçlarına göre sınanmasını istedi. Bu kuramın en önemli sonuçlarından biri, geleneksel metafiziğin bir boşsöz olduğunu öne sürmesidir. Felsefeden geriye kalan ise, bilimlerin gözlem yöntemleriyle İncelenmeye elverişli olan bir dizi sorundur. Bu yalınlaştırılmış öğreti, içgüdüsel inançlarımızın hepsini kabul ediyor, gerçekçiliğin doğruluğu üzerinde ısrarla duruyor ve ahlak alanında güçlü uygulamalar buluyordu. William James (1842-1910) metafizik ilkelerin, duygu üstünde temellendirildikleri ölçüde, bilimsel ya da matematiksel İnançlardan çok, ahlaksal ve estetik İlkelere benzediklerini İleri sürdü. Bu görüş onu, önce belirlenemezclllği savunmaya yöneltmiş; sonra da, bütün İnançların, duyumları ve duyguları düzenleyebilme gücüne göre değerlendirilmiş bir kanılar topluluğunun öğeleri olabildikleri ölçüde, metafizik, tanrıblllm ve ahlaktaki inançların, matematik, mantık ve doğa bilimlerindeki İnançlardan kesin olarak ayrılmadıklarını söylemeye vardırmıştı. Josiah Royce (1855-1916), T. H. Green ve F.H. Brad-ley'ln etkisi altında mutlak idealizmi temsil etti. Öne sürülen her bilimsel önermede, her şeyi bilen bir Tinin (Ruhun) varlığının bir koyut (postulat) olarak konmuş olduğunu kabul eden öğretiyi savundu ve bu koyutun doğru olduğunun mantıksal bakımdan tanıtlanablleceğini öne sürdü. Bu koyutu yadsımak, onun varlığını kabul etmekle aynı kapıya çıkıyordu. Doğalcılık da, İkiciliğe ve kuralcılığa baş kaldırmayı dile getirdi. Bu durumu George San-tayana (1863-1952) savundu. John De-wey (1859-1952), amerikan geleneğinin büyük bölümüne karşı çıkan bir düşünür gibi görünürse de, aslında bu geleneğin son temsilcisidir. Kendinden önce gelenlerin tanrıcılığını yadsıdığı ölçüde, bir baş-kaldırandır. Ama bir filozofun geniş bir ilgiler yelpazesine sahip olması gerektlğini, uygarlığın çeşitli yanlarına dikkatle eğilmek zorunda olduğunu ve sokaktaki ada-mınkine yakın teknik uğraşlarla ilgilenmesi gerektiğini düşündüğü İçin de,geleneğin devam ettiriçisidir. A. N. Whitehead (1861-1947), ingiltere'deki matematikçi-liğinden sonra, ABD'de bir süreç metafiziği geliştirdi. Buna göre evren, kendini tümüyle süreçte gösterir ve bir formülle de, dogmatik bir genellemeyle de sınırlandırılamaz.
Çağdaş amerikan düşüncesi, farklı akımların yan yana yer almasıyla dikkati çeker. Bu akımların başlıca temsilcileri, Viyana çevresi eski üyesi mantıkçı Rudolf Carnap (1891-1970), yeni solun düşünce ustası Herbert Marcuse (1898-1979); mantıkçı W.V.O.Qulne (doğm.1908) ve Wittgenstein'in öğrencisi Norman Mal-colm'dur (doğm. 1911).
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 02.06.10, 07:43
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

GÜZEL SANATLAR
mimarlık
XVII. ve XVIII. yy.'larda Kuzey Amerika'da ve genelde bütün Yeni Dünya'da mimarlığa, gerek tuğladan yapılmış kent yapılarında gerek ahşap konutlarda "sömürge" etkisi ağır basıyordu. Bağımsızlığın İlanıyla, ingillz-hollanda kökenlerine bağlı bu "georgian" üslup yerini, gereçler aynı kalsa da, Jefferson'un da katkılarıyla latin ağırlıklı bir yenlklasikçiliğe bıraktı. Meslekte köklü geleneklerin bulunmaması gelişimin hızlı olmasını sağladı ve Amerika'ya özgü yöntemlere ulaşıldı. Böylece, kesilerek birbirine çivilenen ahşap levhalarla yapılan konutlar,XIX. yy.'ın ikinci yarısında evlerin dörtte üçünü oluşturdu ve XX. yy. boyunca gelişti.
Ticaret yapıları da, özel kurallara boyun eğdi: gerek hazır giyim sanayisinin hüküm sürdüğü büyük mağazalarda, gerek büro yapılarında düşey taşıma sistemlerinin mekanikleşmesi çok katlı bina yapımına olanak verdi. Bu binalarda, önceleri dökme demir strüktür kullanılmakta, tuğla duvarlar yalnızca dış kabuk oluşturmaktaydı. Dökme demir, Saint Louis'de cephelere değin yansıdı; James Bogar-dus ile New York'a ulaştı. Sonra, demir -çelik sanayisinin dev atılımları, demiryolları ve Kuzey-Güney savaşlarının da etkisiyle metal iskelet gelişti. Gökdelen (-> yüksek BİNA) New York ve Chicago kentlerine özgü bir yapı oldu. Mühendis W.L.B. Jenney'ln taşıyıcı sisteme getirdiği yeniliklerden başka, "Chicago* okulumun da büyük etkisiyle işlevselci yeni kavramlar oluştu. Bu arada, mimarlar ya düzensiz bir biçimde tarihsel üsluplardan esinlenmiş ya da Paris Güzel sanatla: okulu'nda kendilerini yetiştirmişlerdi (1850-1914 yılları arasında amerikalı öğ rencller, genel mevcudun % 6'sını oluşturuyordu). 1876 yılındaki Philadelphia Sergisi'yle bir bilinçlenme havası esti. Ri-chardson.Burnham ve Root, özellikle de Sulllvan (birincisi önce Boston'da, ama dördü birlikte özellikle Chicago'da) mühendislerin tuttuğu yola ters düşmemek için, oldukça katı, özgün bir yol aradılar. Ancak Root, Chicago Sergisi'nde (1893) bir süre daha Paris akademlzmine boyun eğecek bir klasikçiliğl yeğler göründü. Pennsylvania Statlon binası (New York, 1906) McKim, Mead ve White adlı mimar-larca roma hamamları tarzında inşa edilirken, Washington'daki Lincoln Memorial (Henry Bacon, 1911) tapınak gibi yapıldı. CassGilbert İse, 1913 yılında New York'ta yaptığı gökdeleni Woolworth Bullding'de eski gotik temaları yeğledi. Ne var ki,"Art nouveau"blr eğilim,öncelikle Sullivan'ın görkemli bezemeleriyle (1886'da Chicago oditoryumu'nda, 1899' da Carson, Pirie and Scott Store binasında, vb.), çok geçmeden de ortağı F.L. Wright'in ilk yapıtlarıyla ("kır evleri", yönetim yapıları) kendini duyurdu. Wright' ın kendi ülkesinde yankı uyandırmayan işlevselci görüşü, hollandalı Berlage, finlan-diyalı Eliel Saarinen ve avusturyalı R.J. Neutra gibi mimarların çabalarıyla, Avrupa'da da kabul gördü.Saarinen ve Neutra 1923'ten sonra ABD'ye yerleştiler. Bu yeni görüş, "Deutscher Werkbund"u bile zenginleştirecek, Bauhaus*'da değiştirildikten yirmi yıl sonra Gropius, Mies Van der Rohe ve Breuer önderliğinde, -yaratıcısı Wright tekrar parlarken- anavatanı ABD'ye geri dönecektir. Gerçekten de Wright, 1936'da "Şelale evi"nde gerçekleştirdiği çıkmalar ve Johnson şirketinin bürolarındaki (Raclne, Wisconsin) mantar döşemelerle betonarmeyi egemenliği altına aldı; yaratıcılığı, taşıyıcı yapı alanını aşıp biçimleri de düzenledi ve yeni konut türleri sundu. Wright'in çok çeşitli ve kişisel olan yapıtları, akademik formüller bulunmadığı için soyut bir geometriyi kabul eden devrin sanayici ve yöneticilerine cevap veremezdi. 1930'dan başlayarak bu eğilim Raymond Hood'un New York'taki Daily News Building ile Shreve, Lamb ve Harmon'un Empire State Building yapılarında kendini gösterdi, iki yıl sonra, Wllllam Lescaze ve George Howe germen anlayışına göre yorumla-dıkları"uluslararasıüslup"u Philadelphia' ya götürerek, 1937'de kuramcılarında gelişini hazırladılar. Cambridge'de, Harvard üniversitesinin mimarlık okulu Gropius ve Breuer'i; illinois teknoloji enstitüsü (IIT, Chicago) Mies Van der Rohe'yi kabul etti. Bu mimarların Ph. Johnson ya da P. Rudolph gibi öğrencilere verdikleri dersler ve gerçekleştirdikleri yapılar savaş sonrası mimarlıkta söz sahibi olmalarını sağladı. Özellikle Mies'in yapıtları yeni bir klasikçillğin simgesi oldu. Onun Farnş-worth evi (1945) ya da Johnson'un New Canaan'da yaptığı ev (1949), R. Neutra' nın milyarderler için yaptığı konutlar yanında daha az işlevsel gibi görünebilir; ancak Chicago ve New York'taki kuleleri, kendini gizlemeyen bir meydan okuma isteğini çok güzel ortaya koyar. Hatta, Harrison ve Abramovitz (New York'ta BM binası, 1947; Pittsburgh'da Alcoa Building, 1953) ya da Skidmore, Owlngs ve Merrill (SOM) [New York'ta Lever House ve Lincoln Center, ikincisi ilk firmayla İşbirliğinin ürününü] gibi güçlü firmalar "resmi" üslup diye adlandırılabilecek bu uygulamaların özentili örneklerini Avrupa'ya değin götürdüler. Ancak, cam ve metalin soğukluğu tartışılmaya başlamıştı bile; finlandiyalılar buna karşı betonu ve tuğlanın ya da ahşabın sıcaklığını sundular. A. Aalto, Massachusetts teknoloji enstitüsü (MİT, Cambridge, 1947) için gerçekleştirdiği yatakhanede, organik karmaşıklığı yeniden gündeme getirdi.
Eero Saarinen, Warren'daki General Motors binasında (1950) Mies'in arıtmacı anlayışına özen göstermekle birlikte, Yale buz pateni binasında ya da New York ve Washington havalimanlarında eğrisel biçimleri ustalıkla kullandı. Yakın kökenli olan baltıklı L.I. Kahn betonun, tuğla ve ahşabın olanaklarına dayalı cesur bir bireşimle, Wrightin açtığı yola daha da yaklaştı. Yaşlı ustası New York'taki Guggenheim Museum'un (1956) kesintisiz mekânı gibi sayısız yeniliklerle bu yolu daha da pekiştirdi. 1955'ten başlayarak dersler verdiği Philadelphia'da Kahn, Richard Medical Research Building (1958-1960) binasında, on yıl sonra Bangladeş'te geliştireceği organik İlkelerini ortaya koyma fırsatını buldu.
Kent yerleşmelerinde yeni biçim denemeleri konut kuleleri yarattıysa da (Chicago'da Mies'in Lake Shore Drive yapıları ya da Bertrand Goldberg'in "mısır başaklan" gibi) bir yüzyıldan beri çokkatlı büroları bir araya toplayan ve konutları merkez dışına dağıtan bölgeleme anlayışı kural olarak kaldı. Bu anlayış, genel kabul görmüş temalar çerçevesindeki uygulamaları özendirirken, kendini seve seve süslemeciliğin çekiciliğine kaptırdı. 50'li yılların blllursu arılığı, SOM firmasının Chicago'daki kulelerinde (Sears Roebuckh and Co.) ağırlığını korudu; bununla birlikte, girinti-çıkıntı yapma eğilimi de görüldü (John Hancock Centerin rüzgâr bağlantıları, 1969). Ama, fanteziyi daha ileri götürmeyi düşleyenler de vardı: 1958'den sonra Detroit'te Minoru Yama-saki, işi, prizmalarını metal hatta beton bir ağla giydirmeye değin vardırdı. Edward Durell Stone daha da ileri gitti: New York' taki Museum of Modern Art'ın cephesini tümüyle kapladı (1958). Aynı yıl Brüksel fuarı için yaptığı ABD pavyonunda saydamlığa karşın, karşılama salonu için be-
nimsenen ölçek, taşıyıcı sistemin ölçeğini unutturuyordu. Oldukça özel bu durumda, karşıtlık, R.B. Fuller'in 1967'deki Montreal sergisi için yaptığı "küre"de olduğu gibi, ağ biçiminde bir örtü-strüktür kullanılarak çözülebilmekteydi.
60iı yılların sonundan beri, karma bir eğilim gelişmektedir (Charles W. Moore' un yaratıcı düzenlemeleri; Michael Gra-ves ya da Peter Eisenmanin konutları; Ph. Johnson'un, New York'ta AT and T Building kulesi, 1978-1981). Bazen postmodern olarak nltelendirilse de bu karma eğilim, yüzyıl başındaki bireşim anlayışına bir geri dönüştür; "yerli" geleneklere çok yer vererek, yeni bir seçmeciliğin yolunu açmıştır.
Pragmacı ve püriten biranlayışınege-men olduğu ABD'de, resim sanatının tutunması büyük merkezlerde (Boston, Philadelphia New York) bile güç oldu. Tüm XVIII. yy.'da, bir tek tür,yani portre,ağır bastı. Başlangıçta, sanatçılar genellikle göçmenlerdi: iskoç John Smybert (1688 -1751), isveçli Gustavus Hesselius(1682 -1755), ingiliz Joseph Blackburn (1730'a doğr. - 1774'ten sonr.) vb. Yeniklasikçi-lik döneminde, J.S. Copley, B. West gibi amerikalı ressamlar, tarihsel konulara yöneldiler. Avrupa'daki çalışmaları (Roma ve Londra) sayesinde uluslararası ün kazandılar. West, Londra'da çok sayıda öğrenci yetiştirdi; bunlar arasında John Trumbull (1756-1843), Washington'daki Capitol için bir tarihsel dizi, W. Allston ise romantik esinli yapıtlar verdi. Yine West atölyesinde yetişen Ch. W. Peale, G. Stuart ve Matthew Pratt (1734-1805), her şeyden önce portre ressamıydılar; aynı türde çalışan Ralph Earl (1751-1801), Copley'in geleneğini sürdürdü.Ressamların büyük bir bölümü gezgindi. Genellikle kendi kendini yetiştiren bu sanatçılar, ayaküstü portreler, doğa görünümleri ve tabela resimleri yaptılar ("amerikan primitifleri"). Manzaralar ve gündelik yaşamdan sahneler, başlangıçta, halka yönelik gravürlerin konusuydu.
Ama 1830'a doğru, manzara ressamlarının sayısı arttı. Lirik ve romantik akıma bağlı sanatçılar, yüce gerçekler arayışı içinde, geniş alanları ve vahşi doğayı resmettiler. Bu akımı, önceleri "Hudson okulu" (Th. Cole, Th. Doughty, A.B. Du-rand), daha sonra gezgin ressamlar temsil etti. ikinci gruptakiler, konularını gezdikleri yörelerden seçerek, etkileyici yapıtlar verdiler: Far West'te A. Bıerstadt ve Thomas Moran (1837-1926), Andlar'da F.E. Church. "Işıkçılık" olarak nitelenen ve yüzyılın ortasında doğan bir başka akım, atmosfer etkilerinin incelikle işlendiği, sakin yerleşim alanlarını görüntüleyen uzun yatay resimlerle dikkati çekti. Bu akımın en iyi temsilcileri, M.J. Haede ve George H. Durrie (Durrie [1820-1863], Currier ve ivesin gravürleriyle halkın beğenisini kazandı) ile Durandin öğrencileri olan J.F.Kensett ve Thomas Whittredge' di (1820-1910). Fitz Hugh Lane (1804 -1865) daha çok, en küçük ayrıntıların bile verildiği deniz manzaralarıyla tanındı. Sa-muel B. Morse ise, yetenekli bir ressam olmasına karşın, kendini bilimsel araştırmalara verdi.
Gündelik yaşamı görüntüleyen resimler, George Caleb Bingham (1811-1879), William Sidney Mount (1807-1868), Richard Woodville (1825-1855) gibi sanatçılarla gelişme gösterdi; bunların sanatı, E. Hicks gibi "primitiflere yakındır. Bu ressamların tümü, o dönem ABD'sinin gündelik yaşamını sadık bir biçimde yansıttılar. Yapıtları daha çok belgesel bir değer taşıyan çok sayıda gezgin ressam arasında, Kızılderililer üzerine uzmanlaşan Cat-lin ve özellikle,ülkedeki kuşları ve dört-ayaklı hayvanları resmeden Audubon dikkati çektiler.
Sanatçılar genellikle Avrupa'da eğitim görmeyi sürdürdüler. Ancak, gözde eğitim merkezleri Roma ve Londra, yerlerini Düsseldorf (Emmanuel Leutze, 1816 -1868) ve Münih'e (Frank Duveneck, 1848-1919) bıraktı. Daha sonra, başlıca eğitim merkezi Paris oldu. Gerçekçi akım üç büyük sanatçı tarafından temsil edildi: Eastman Johnson (1824-1906), Th. Eakins ve W. Homer. Bunların meslek yaşamı büyük ölçüde ABD'de geçti. Buna karşılık Whistler, M. Cassatt, J. Sargent gibi birçok "göçmen sanatçı" Avrupa'da çalıştı ve izlenimcilik akımına katıldı. Buna koşut olarak başka eğilimler de gelişti: göz aldatmacasına dayandığı için çok gerçekçi bulunan bir eğilim, Raphaelle Peale'ln denemeleriyle başladı; William Harnett (1848-1892), John Frederick Peto (1854-1907), John Haberle (1856-1933) ve onlara öykünen pek çok ressamla büyük bir yetkinliğe ulaştı. Buna karşılık, W. M. Hunt ve John La Farge (1835-1910) gibi büyük duvar kompozisyoncuları ya da Elihu Vedder (1836-1923), William Rimmer (1816-1879), A. P. Ryder, vb. gibi bağımsız ve özgün sanatçılar, oldukça seçmeci bir yeniromantlzm akımı içinde yer aldılar.
Paris'in ve izlenimciliğin etkisi, yüzyıl sa nunda, özellikle Theodore Robinson (1852-1896), John Henry Twachtmar (1853-1902), Julian Alden Weir (1852 -1919) gibi sanatçılarda gitgide daha be-lirginleşti. Ch. Hassam ve W. M. Chase gibi en yetenekli ressamlar koyu tonlara ağırlık tanıyan bir gerçekçilikle işe başladıktan sonra, aydınlık renklere yöneldiler. 1900'e doğru, tepki olarak, bir gerçekçiliğe dönüş hareketi başladı. Robert Henrl'nin çevresinde, William Glackens (1870-1938), Everett Shinn (1876-1953), George Lüks (1867-1933), J. Sloan, G. Bellows gibi, dergiler ve günlük gazeteler için çalışan bir profesyonel kitap ressamları grubu oluştu. Manet, Hals ve Da-umier'den etkilenen bu grup, kent yaşamından kesitler (tiyatro, yoksul mahalleler...) sundu. National Academy'nin muhalefeti karşısında bu grup, "Sekizler" adı verilen bir Bağımsızlar sergisi düzenledi (1908). Sloan bu sergiye katılmadı; ama Ernest Lawson (1873-1939) adlı bir izlenimci, Artur B. Davies (1862-1918) ve na-bl'ler grubu ve Vuillard'a yakın olan Pren-dergast, Sekizler İçinde yer aldılar. Halktan büyük tepki gören bu gerçekçi ressam grubuna, "Ash Can School" (Çöp tenekesi okulu) adı verildi.
Avrupa'ya ve özellikle Paris'e gidenler çoğalmıştı. ABD'II sanatçıların büyük çoğunluğu bu kentte yetişti (özellikle Matisse atölyesi bu bakımdan büyük rol oynadı). 1905'te New York'ta fotoğrafçı Alfred Stieglitz, yalnızca öncü sanatçıların yapıtlarının sergilendiği "291 " adlı galeriyi açtı. 1913, New York'ta açılan Armory Show sergisiyle önemli bir yıl oldu. Arthur B. Davies, yaptığı seçimde Avrupa'nın en ileri akımlarına da yer verdi. Bu, skandal yaratan bir başarı oldu; aynı zamanda da modern sanatın ABD'ye yerleşmesini sağladı. Kent yaşamına ilişkin temalar yeni bir anlayışla işlenmeye başladı: John Marin, Max Weber, Joseph Stella ve Stuart Davis, bu temalara Cézanne'in, kübizmin ve fütürizmin etkisinde kalarak yaklaştılar. Soyut sanat, A.G. Dove İle ve De-launay'den ve "orpheus'çuluk"tan esinlenen "synchromism" akımıyla ortaya çıktı. Akımın başlıca temsilcileri, M. Russell, Patrick Henry Bruce (1881-1937) ve Macdonald - Wright'di (1890-1973), Dadacılık", Stieglitz ile ve Walter Conrad Arensberg'ln koruyuculuğu altında bir süre New York'ta etkili oldu. Plcabia 1913'te, Duchamps 1915'te bu kente geldiler; ama dada'nın yıkıcılık anlayışına bağlı kalan tek sanatçı Man Ray'dı.
Savaş sonrası ABD'sinde, avrupalı sanatçıların serüvenci deneylerine tepki olarak, yeni akımlar doğdu ve tekbaşınalığa açık bir geri dönüş başladı. Cézanne ve kübizm ile bağlarını koruyan precisio-nism, özellikle Ch. Demuth ve Niles Spencer tarafından temsil edildi; oysa Ch. She-eler, fotoğraf çalışmalarına yakın bir anlayışla sanayi manzaraları çizdi. M. Hartley ya da G. O'Keeffe'nin resimleri gibi çok özgün çalışmalar, kendi anlayışları içinde gelişme gösterdiler. Dünya iktisadi bunalımının yol açtığı sıkıntılarla geçen 30'lu yıllarda, "bölgecilik" anlayışına bağlı bir ulusal gerçekçilik eğilimi gelişti (Thomas Hart Benton [1889-1975], Grant Wood [1891-1942], Charles Burchfield [1893-1967], Reginald Marsh [1898 -1954], vb.); boğuntu ve yalnızlığın ressamı Hopper'in titiz ve güçlü sanatı bu eğilimin ürünüydü, iktisadi bunalım, toplumsal ve eleştirel gerçekçiliğe (Ben Shahn) ya da bir "büyülü gerçekçiliğe" (ivan Le Lorraine Albright [doğm. 1897], Peter Blume) temel oluştururken, Milton Avery'nin (1893-1965) basitleştirilmiş ve renkli figüratif resimleri ve özellikle de, anlaşılmadıkları ve küçümsendikleri için 1936'da "American Abstract Artists"de birleşen ressamların soyut resimleri, her tür "bağımlılığı" reddetmeleriyle dikkati çekti. Hükümet, sanatçıların işsizlik sorununu örtbas etmek için, 1934'te, Work Progress Administration kurumuna, kamu binalarının süslenmesini (duvar süsleme-
leri, büyük boyutlu resimler) amaçlayan sipariş programını (Federal Arts Project) ilan ettirdi. Bu dönemde birçok genç ressam için avrupalı sanatçıların desteği, belirleyici oldu: Hélion ve Léger 1930'larda ABD'de kaldılar; nazizmden ve savaştan kaçan H. Hofmann, Albers, Mondrian ABD' ye sığındılar; onları kısa süre sonra gerçeküstücüler (Ernst, Mason, Matta, Tanguy) izledi.
Picasso'nun getirdiği yeniliklerin ve kübizmin yanı sıra, gerçeküstücülük, 1940' lar boyunca soyut anlatımcılığın* oluşumunda temel bir rol oynadı; buna karşılık Gorky, Pollock, De Kooning, Monther-wetl, Adolf Gottlieb yeni resme tam bir amerikan kimliği kazandırdılar; onların çizgisi Kline, Guston, Bradley Walker Tom-lin, Jack Tworkov, vb. gibi sanatçılarca sürdürüldü. Bu taşkın ve içten gelen, ama derli toplu sanatın karşısında, renkli yüzeylerin yarattığı etkiye dayanan daha durağan araştırmalar yer aldı; B. Newman, Rothko, A. Reinhardt ve Clyfford Still'in temsil ettiği bu anlayıştan, 1960'ların "yeni soyutlama" akımı doğdu. Sanat piyasasından destek gören bu resim okulu, amerikan resmine kısa sürede uluslararası bir üstünlük kazandırdı. 1950'lerin sonlarında, ikinci bir soyut anlatımcılar kuşağı (Joan Mitchell, Alfred Leslie, vb.) ve daha yenilikçi araştırmalar (kimi zaman "soyut izlenimciler" olarak nitelenen S. Francis ve H. Frankenthaler) ortaya çıktı; öte yandan soyut anlatımcılığın çoğu kez trajiğe varan aşırı öznelciliğine ve coşkusuna tepki olarak, yeni soyutlama ve pop art gibi iki ayrı akım doğdu.
Newman, Reinhardt ve Rothko'nun kromatik soyutlaması kadar, Matisse'in dekupe guvaşlarının ve Albers'in çalışmalarının da etkisinde kalan yeni soyutlama akımı (ya da post painterly abstraction), resim nesnesi sorunsalını görsel gerçeklik açısından ele aldı ve rengin temel önem taşıdığı bir sanat (M. Louis ve K. Nolandin color field painting' i), tutarlı ve nesnel (E. Kelly, Al Held, vb.'nin harded-ge'i), hatta "nesnesel"(F. Stella'nın dekupe şasileri) bir sanat geliştirdi. Bunun en belirgin örnekleri, 1960'ların sonlarında minimal* artin "ilksel yapılar'inda görüldü. Ama, aynı dönemde, bireyin ve yaşamın, kentlerdeki gündelik görünümler içinde yeniden ele alınması ve dadacı bir anlayışın yeniden canlandırılması, Hap-peningierin ve Rauschenberg, J. Johns, Oldenburg ve Dine gibi sanatçıların ve pop* art'ı 1960'ların sanat yaşamının gözde akımı haline getiren ressamların (Warhol, Rosenquist, Lichtenstein, Wesselmann, vb.) biçim araştırmalarının temelini oluşturdu.
Çağdaş resim ve yeni anlatım araçları. Yeni soyutlama ve "minimal art" ile başlayan, sanat yapıtı üzerinde düşünme, yine de, pop art'tan daha verimli sonuçlar verdi ve yeni öncü akımları besledi. Soyutlama, renk ve malzeme kullanımında "minimalcilik-sonrası" anlayışı benim-
seyen (Briçe Marden, Robert Mangold, Agnes Martin, vb.) ya da daha anlatımcı bir anlayışa yönelen araştırmaları zenginleştirdi (David Diao, Richard Diebenkorn, John Seery, Ronnie Lanfield, Sam Gilll-an, Alan Shields, vb.); buna karşılık kavramsal* sanat (Joseph Kosuth, Douglas Huebler, Lawrence Weiner, vb.), düşüncenin, sanat nesnesinden daha önemli olduğunu savundu. Yoksul sanat, antl form sanatı ve process art (R. Serra, R. Morris, Keith Sonnier, Bruce Nauman, Mel Bochner, vb.), sanatsal yüceliğe önem vermeksizin malzemeyi temel aldılar ve denge bağıntılarını (malzeme, uzam, zaman, düşünce) araştırdılar; V. Acconci ya da D. Oppenheim'ın body art'ı, Walter de Maria,Michael Heizer ya da Robert Smithson'ın landartı, insan vücudunu ve doğayı yeni araştırma alanları olarak ele aldı ve fotoğraf, film ve özellikle de video*'nun sanatsal işlevinin gelişmesine katkıda bulundu. Bunlar arasında video, 1970'lerde çok büyük bir atılım gösterdi (Nam June Paik, vb.). Sanat yapıtının kendisine, oluşumuna ve doğasına ilişkin bu irdelemeler, "amerikan gerçekliğini" ya sanattan koparttı ya da onu, alabildiğine öznel, hatta romantik bir yaratma sürecine bağlı kıldı. Ne var ki, bunlara tepki olarak 1970'lerdeki hiper-realizm * ile (Richard Estes, Chuck Close,
vb.), gerçekçiliğe dönüş hareketi başladı. Bunun yanı sıra doğaya ve canlı modele bakarak çalışma da yeniden yaygınlaştı (Dine, vb.). Hatta 1970'lerin sonlarında, süslemeci ve zengin renkli kompozisyonlara dönüldü (Joyce Kozloff, Robert Kushner, Miriam Shapiro, vb.'nin pattern painting'ı).
heykel
Sipariş üzerine çalışan heykelcilerle gelişen bu sanat, amerikan toplumunda, resimden daha kolay tutunmasına karşın, kendine özgü bir anlatım özgürlüğüne daha geç ulaştı.
ABD'de heykel, ağaç işçiliğine dayanan ve tabelalar, gemi pruvaları için betiler, mimarlık süslemeleri veren yerel bir el sanatı olarak gelişti. Bu türün en belirgin temsilcisi William Rusch (1756-1833) oldu.
Bağımsızlık savaşı sonrasında, ulusal kahramanların birçok heykeli yapıldı. Avrupalı sanatçılar (Houdon, Canova...) ABD'ye çağrıldı. Bu sanatçılar mermer üzerinde çalıştılar ve amerikan heykelciliğine yeniklasik katı bir anlayışı benimsettiler. Bu eğilim, XIX. yy. boyunca, ameri-kalı sanatçılar Horatio Greenough (1805 -1852),Hiram Powers (1805-1873) ve Yunanlı köle adlı heykeli, Erastus Dow Palmer (1817-1904) ve Tutsak beyaz kadın adlı yapıtı ve Pheidias'la kıyaslanan Thomas Crawford (1813-1857) ile güçlendi. Amerikalı heykelciler Roma ya da Floran-sa'ya (Carrara yakınları) yerleştiler ve maketlerinin yapımında oradaki taslakçılar-dan yararlandılar (William Rinehart, 1825 -1874). Büst, resimdeki portre gibi,uzun süre, en aranan heykel türü oldu. Resmi anıtlarda en gözde malzeme tunçtu. Henry Kirk Brown (1814-1886) ve Clark Mills (1810 ya da 1815-1883) ABD'de, at üstünde insan konulu ilk heykelleri yaptılar ve kendi dökümevlerini kurdular.
iç savaş'tan sonra, Paris atölyeleri (Jo-uffroy, Frémiet, Mercie, Chapu... atölyeleri) çok sayıda amerikalı heykelciyi kabul etti. Bu sanatçılar, Paris'te dönemin egemen akımı olan seçmeci akademizmi benimsediler: Augustus Saint-Gaudens (1848-1907), Chester French (1850 -1931), Frederick MacMonnies (1863 -1937), Paul Wayland Bartlett (1865 -1925). Buna karşılık,George Grey Barnaro (1863-1938), Hooın ın etkısınae kaldı. Gerçekçi akım, özellikle, halkın çok tuttuğu alçı ya da tunç heykelciklerle dikkati çekti. John Rogers'ın (1829-1904) heykel grupları gündelik yaşamı konu edindi; Frederic Remington (1861-1909) ve Alexander Proctor (1862-1950) ise Kızılderili ve kovboy heykelleri yaptılar.
Armory Show ile modern heykel ortaya çıkmaya başladı: Morton Schamberg' in (1882-1918) assemblage'ları, Man Ray'in nesneleri, John Storrs'un (1885 -1956) soyut biçimleri. G. Lachaise ve Elie Nadelman (1885-1946), üsluplaştırılmış insan heykellerine dönüş yaptılar; bu anlayış Paul Manship'te (1885-1966) alabildiğine belirgin bir "Arts déco" havası kazandı. William Zorach (1887-1966) anıtsal bir üslup içinde doğrudan yontma uygulamasına girişti.
Ancak, amerikalı bir heykel sanatçısının uluslararası üne ulaştığını görmek için Calder'in "mobil"lerini beklemek gerekti (1932). Yine 1930'larda, David Smith gi-
bi önemli bir sanatçı ortaya çıktı. Önceleri kübist ve gerçeküstûcü çalışmalar yapan Smith, 1950'lerden başlayarak, daha sonra minimal sanatın sistemleştirece-ği belli bir katılık anlaşıyına ulaştı. Aynı dönemin yapıtlarında, gerçeküstûcü ve soyut anlatımcı etkilerin iç içe geçtiği bir ba-rokçuluk dikkati çekti. Bu anlayışla maden üzerinde ürün veren heykelciler arasında Th. Roszak, Reuben Nakian (doğm. 1897), Seymour Lipton (doğm. 1903), Herbert Ferber (doğm. 1906), ibram Las-saw (doğm. 1913), David Hare (doğm. 1917) yer aldılar. J. Chamberlaln'in dövülmüş sacları ya da Mark Di Suvero'nun (doğm. 1933) kirişleri, gerçek anlamıyla soyut anlatımcılığa daha yakın örneklerdi. I. Noguchi'nin stlllzasyonu,Richard Llp; pold'un (doğm. 1915) çizgisel oyunları, L. Nevelson ya da Gabriel Kohn'un (doğm. 1910) konstrükslyonları ve George Rickey'in (doğm. 1907) mobillerlnde ise daha yalın bir soyutlama gözlendi.
Daha önce Nevelson ya da Dİ Suvero' da dikkati çeken assemblage sanatı, 50'li ve 60'lı yıllarda yaygınlaştı. İster sanayi artıkları (R. Stankiewlcz) ya da kalıplanmış alçıdan biçimlerin kullanımıyla (P. Agos-tini) belirginleşsln, ister gerçeküstücü bir çevre boyutlarına ulaşsın (Bruce Conner [doğm. 1933] ve Kienholz; bu İki sanatçı, Kaliforniya'da doğan ve funk art adı verilen akıma yakınlık duydu), assemblage, pop art'ın İşlediği kentsel ve günlük temaları paylaştı. Pop art'a özgü bu temalar G. Segal'in kalıba dökülmüş insan heykellerinde bunalımlı bir görünüme bürünürken, Oldenberg'ln nesnelerinde alaycı bir yorum kazandı. Ama, yeni soyutlama (George Sugarman, Kelly) ve minimal* sanat (D. Judd, R. Morris, T. Smith, C. André, Larry Bell, Dan Flavin...) akımlarıyla, sorunlar değişti ve üçboyut-luluk, bir yüzey-madde-uzam ilişkisine indirgendi; land-art'ta olduğu gibi, heykelin kendisi tartışma konusu yapıldı. Bunun karşısında, Duane Hanson ve John De Andrea'nın hiperrealist heykellerine, en soğuk biçimiyle nesnel bir gerçekçilik egemen oldu.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 02.06.10, 07:43
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.966
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)

MÜZİK
Kökenleri geçmişin karanlıklarında kaybolmuş kızılderlll şarkı ve dansları bir yana bırakılırsa, amerikan müziğinin ilk örnekleri, Afrika'dan, gêtlrilenvllk zenci kölelerin Vlrginia'ya ayak bastıkları XVII. yy. başlarında, Yeni ingiltere'ye pürltenler tarafından sokulan mezmurlar ve şarkılardır. Kısa bir sürede, bütün kolonilerde müzik yaşamı başladı: ilk şan (1733) ve org resitalleri (1737), ilk opera gösterileri (1735) Charleston'da, ilk senfonik konserler (1735-1743) New York ve Bethlehem' de düzenlendi. Çok sayıda avrupalı mü-zikçlnin ülkeyi dolaşmaya başladığı sırada, Amerika doğumlu İlk besteciler, şarkıları (Francis Hopklnson, 1737-1791 ) ya da "füg biçiminde havalar"ıyla (William Billings, 1746-1800) kendilerini tanıttılar. Ama, ciddi müzik eğitiminin ve düzenli etkinlik gösteren derneklerin yanı sıra, amatörlükten kurtulmuş özgün bir anlatımın doğması için XIX. yy.'ın ortalarını beklemek gerekti. Kızılderili temalarını ilk kez kullanan Anthony Philip Heinrich (1781 -1861),Lowell Mason(1792-1872), John Knowles Paine (1839-1906) ve Boston okulundaki öğrencileri, Arthur Foote (1853-1937), Horatio Parker (1863-1919), George W. Chadwick (1854-1931), Daniel Gregory Mason (1873-1953) ve Edward Burllngame Hill (1872-1960), müzik alanındaki bu atılımın başlıca temsilcileridir. Edward Mac-Dowell (1861-1908) ise, kuşağının, amerikan folklorundan esinlenen en özgün sanatçısıdır. Yüzyılın sonuna değin Avrupa'ya bağımlı olan amerikan müziği, sırayla romantizm sonrası germen müziğinin, konservatuvar müdürü olarak New York'ta verlesen ulusal bir müziğin destekleyicisi olan Dvorâk'ın ve fransız izlenimcilerinin etkisinde kaldı. Alsace kökenli Charles Martin Loeffler (1861-1935), John Alden Carpenter (1876-1951 ) ve Charles Tomlinson Griffes (1884-1920) özellikle fransız izlenimcilerinin etkisinde kalırken, Cari Rugg-les (1876-1971) onlkitonculuğa yöneldi; Charles ives (1874-1954) ise, özgün çok-eksenlillk, eksensizlik ve polimetri formülleriyle geleneksel teknikleri altüst etti.
Daha sonraki besteciler, özgün bir amerikan anlatımını ve formülünü araştırırken, seçmeciliği de elden bırakmadılar ve deneysel müziğe yöneldiler (Cowell, Virgil Thomson, Roger Sessions, Leo Ornstein, Leo Sowerby). XX. yy.'ın ortalarına doğru, George Gershwin'e (1898 -1937) ününü sağlayan ve Aaron Copland (doğm. 1900), Walter Piston (1894 -1976)ya da George Antheil(1900-1959) gibi bestecilerin de benimsediği cazla "klasik" müzik yapısını kaynaştırma denemeleri, uzun bir süre, cazın giderek ağır basacağı izlenimini uyandıran başarılı sonuçlar verdi. Ne var ki, cazın etkisi, ABD'de yerleşmiş olsun ya da olmasın, Ernest Bloch, Nadia Boulanger, Ernst Krenek, Vincent d'indy, Béla Bartök ya da Paul Hindemith gibi büyük avrupalı eğitmenlerin ünü ve Stravinskiy, Schön-berg, Honegger, Ollvier Messiaen gibi birçok bestecinin Avrupa'dan getirdikleri teknikler karşısında geriledi. 1920'den bu yana amerikan müziğinde bütün üsluplara rastlanabilir: Howard Hanson (doğm. 1896), Paul Creston (doğm. 1906), Norman Dello Joio(doğm. 1913), David Diamond (doğm. 1915) ve Peter Mennln'in (doğm. 1923) yeniklaslkçiliğl; William Schuman (doğm. 1910), Randall Thompson (doğm. 1899) ya da Nlkolay Nabokov'un (1903-1978) yeniromantizml; Elliott Carter'in (doğm. 1908) eksenliliği; Ross Lee Flnney (doğm. 1906), Wallingford Rlegger (1885-1961), daha sonra Harold Shapero (doğm. 1920), Ben Weber (doğm. 1916), Gunther Schuller (doğm. 1921) ve Eugene Kurtz'un (doğm. 1923) onlkitonculuğu; Otto Luening (doğm. 1900), Vladimir Ussachevsky (doğm. 1911), Percy Grainger (1882-1961), Leslie Basset (doğm. 1923), Douglas Leedy (doğm. 1938), Richard Grayson (doğm. 1941), David Cope (doğm. 1941), David Bruce Berry (doğm. 1947) ve John Adams' ın (doğm. 1947) elektronik müziği ve John Cage'in (doğm. 1912) uzun süre önderliğini yaptığı öncü müzik. Bestecilerin çoğu, seçmeci olduklarını açıkça belirtirler (Samuel Barber, Henry Brant [doğm. 1913], Leonard Bernstein, vb.) ve bu sanatçıların değişik anlayıştaki yapıtlarını dinleyiciler aynı ilgi ve dikkatle İzler. Fransız kökenli Edgar Varèse (1883 -1965), Milton Babbitt (doğm. 1916), Lukas Fos6 (doğm. 1922), Morton Feldman (doğm. 1926), Earle Brown (doğm. 1926) ya da Christian Wolff (doğm. 1934) gibi en ünlü deneysel müzik bestecileri, seçmecilik adına yerlerini kendilerinden sonraki kuşağa bırakmışlardır: David Tudor (doğm. 1926), Robert Ashley (doğm. 1930), Terry Riley (doğm, 1935), Gordon Mumma (doğm. 1935), Robert Leonard Moran (doğm. 1937), Richard Higgins (doğm. 1938), DaryJohn Mizelle (doğm. 1940), Daniel Lentz(doğm. 1942), Charles Amlrkhanian (doğm. 1945), John Beaulleu (doğm. 1948) ya da Beth Anderson (doğm. 1950).
Herhangi bir biçim arayışının dışında kalan ve özellikle geniş bir İzleyici kitlesine ulaşmayı amaçlayan amerikan müzikli güldürülerinin yaratıcıları, Victor Herbert (1859-1924) ile Reginald De Koven'dlr (1859-1920). Rudolf Friml (1879-1972) ve Sigmund Romberg'in (1887-1951) ardından Jerome Kern (1885-1945), irvlng Berlin ve Cole Porter bu türü geliştirdiler. Evrensel bir dinleyici kitlesine pek ulaşmış sayılmasalar bile, amerikalı opera
Louis Gruenberg'in Emperor Jones'u (1931), George Greshwln'in Porgy and Bess'i (1935), Gian Carlo Menotfi'nin Medium (1946), Telefon (1947) ve Konsolos' u (The Consul, 1950). Ayrıca, müzik etkinliklerini canlı tutmak, özellikle de büyük orkestraları kurmak (Philadelphia, Chicago, New York, Boston) İçin geniş olanaklardan yararlanıldığını da belirtmek gerekir.
SİNEMA
1877'de, Muybrldge, birçok aygıtı art arda çalıştırarak durağan fotoğrafları hareketli olarak göstermeyi başardı. Edl-son'ın 1887'de başlayan ve önceleri fonografı örnek alan çalışmaları, 1894'te "kinetoskop"u ortaya çıkardı. Bu aygıt, Black Maria stüdyosu'nda Buffalo Bill ya da dansöz Amy Muller gibi ünlüleri görüntülemeye olanak verdi. Bu filmler perdeye yansıtılmıyor, gözü bir merceğe dayayarak seyrediliyordu. Edison tarafından piyasaya sürülen Armat'nın "vitaskop"u, 1896'da New York'ta ilk film gösterisinin yapılmasını sağladı. Küçük gösterim salonları "klnetograflar"ı kullanmayı sürdürürken, İlk sinema salonları da sayıca arttı. 1905'te, 5 sente gösteri yapan "Nlc-kelodeon'îar açılmaya başladı.
Önceleri New York çevresinde gelişen sinema sanayisi, 1910'dan başlayarak, haftada 26 milyon seyirci çekti. Patent çekişmeleri yüzünden güç durumlara düşen bu sanayi dalı, sonunda, bazen birtakım yabancı film aşırmaları da yaparak (bunun başlıca kurbanı, Meliès'ti) Avrupa sinemalarının rekabetinden kurtuldu. O günden sonra, amerikan sinemasını refaha ulaştıracak iki ana koşul gerçekleşmiş oluyordu: birincisi, kentleşmeye ve göçmenlerin bu sözsüz gösteriye gösterdiği ilgiye bağlı olarak artan seyirci sayısı; ikincisi, film yapımevlerlnin çıkar kaygısı kadar, amerikan seyircisinin Edison yapımevl'yle çalışan Edwin S. Porter, filmlerinde yerel kahramanları yüceltti (The life of an American Fireman, 1903); şiddet eylemini (The Great Train Robbery, 1903) ve çapkınlık öğesini sinemada İlk kez kullandı (The Gay Shoe Clerk, 1903); anlatı kurgusu ve gösterişli sahnelerin basit biçimde bir araya getirilişinden özgürce yararlandı. Edison'ın başlıca rakibi, Biograph yapımevi oldu; burası İçin yaptığı filmlerde David Wark Griffith, dram duygusunu, görüntü beğenisini ve yenilikçi yeteneğini ortaya koydu (1908-1913). Onun yönetiminde oyuncular (Glsh kız kardeşler, Mary Plckford, Mae Marsh, Henry B. Walthall, Lionel Barrymore) beyazperdenin isteklerine uyarlanan yeni bir sanatı keşfettiler. Amerikan sineması, o dönemde, büyük anlatı kalıplarını (kaygılı bekleyiş, kaçıp -kovalama, savaş) ve başlıca simgesel dekor ve kahramanlarını (Batı, Güney, ayaktakımı, masum genç kız) yarattı. Bu dönemin filmleri, kısa olmalarına karşın, türlerin oluşmasını sağladı: hareket filmleri, melodram, tarihsel film ve western.
1908'de bir kartelde toplanan yapımcılar, kendi başına çalışan rakiplerle çatıştılar ve sinema salonlarını denetim altına almayı başaramadılar. 1912'de kurulan Keystone yapımevi "bürlesk" tipi güldürülere ağırlık verdi. Adolph Zukor ve William Fox gibi sinema salon İşletmecileri, film yapımına başladılar. Birinci Dünya savaşı'nın, Avrupa sinemasının rekabet gücünü ortadan kaldırmasıyla yeniden güçlenen amerikan sinema sanayisi, dikey bir yoğunlaşmaya ulaştı. Jesse Lasky'nin Paramount yapımevi, Zukor'ın Famous Players'i ile birleşti (1915). 1924'te kurulan Metro-Goldwyn-Mayer, Loew'stiyatro salonları zincirini ele geçirdi. Cari Laemmle'ın Universal'ini örnek alan bu güçlü yapımevlerl, kısa sürede tiler. Film çekimlerinin büyük bölümü burada yapılmaya başladı. Hollywood büyükleri, bağımsız sinema salonu sahiplerine yalnız kendi filmlerini oynatmayı kabul ettirdiler ve orta sınıftan seyirciyi artırmaya çalıştılar. Böylece, uzun metrajlı filmler yaygınlaştı ve sinemalar gitgide büyük ve lüks salonlar haline geldi.
Triangle yapımevi'yle çalıştığı kısa sürede bürlesk uzmanı Griffith, Mack Sen-nett ve Reginald Barkerin The Italian (1915) filmi ile William S. Hart westernle-rinln yapımcısı Thomas ince, Maurice Tourneur ile birlikte, bu yeni anlatım aracının sanatsal gelişimine büyük katkılarda bulundular. Bir milletin doğuşu (Birth of a Nation) [1915], Hoşgörüsüzlük (intolerance) [1916], Broken Blossoms (1919), Way Down East (1920) ve Orphans of the Storm (1921) gibi filmler, Griffith'in görsel ve anlatısal buluşlarını olduğu kadar, büyük dekorlarını, güç koşullarda gerçekleştirilmiş çekimlerini ve amerikan sinemasının başarı simgeleri olan yıldız oyuncuları da tüm dünyada üne ulaştırdı.
"Yıldız sistemi", yavaş yavaş her türün kendine göre bir "yıldız'inın oluşmasına yol açtı: seyirci için Charles Chaplin, Fatty Arbuckle, Buster Keaton ya da Harold Lloyd, komik tipler olarak kalırken, The-da Bara ve daha sonra Rudolph Valentino, kadın ve erkek çekiciliğinin simgeleri, William S. Hart, Douglas Fairbanks ya da "Broncho Billy" Anderson, serüven kahramanları, Sessue Hayakawa ve daha sonra Lon Chaney de korkutucu kahramanlar oldular. Sağlam parasal temellere dayanan Hollywood klasikçiliği doğmuştu artık. Bu katılıktan kurtulmak için Griffith, Chaplin, Fairbanks ve Mary Pickford, 1919'da United Artists (Birleşik sanatçılar) yapımevi'ni kurdular ve kendi filmlerini yaptılar.
1920ierde sinema sanayisi en az 6 ya-pımevinin egemenliği altına girdi: Paramount, Metro-Goldwyn-Mayer, Fox, First National, Warner Bros ve RKO. Haftada 100 milyonun üstünde amerikalı seyirciye yılda 700 dolayında film sunuldu. Bir tek yapımevinin kârı, çoğu kez 5 milyon doları aşıyordu. Cecil B. De Mille'in destanlarından Chaplin'in yapıtlarına varıncaya dek, değişik amaçlar ve nitelik düzeyleri gözleniyordu: ama her zaman, seyirciyi büyülemeyl ön planda tutan açık seçik anlatımlı, hareketli, basit yapıtlar söz-konusuydu. James Cruze, Herbert Bre-non, Rex ingram ve Fred Niblo bu dönemin yetenekli yönetmenleri arasında yer aldı. Griffith ve Chaplin'in dışında en özgün dehalar arasında, sert bir natüraliz-me yönelen Stroheim, giderek alaycı ve cinsel nitelikli imalara daha çok yer veren Lubitsch, plastik değerlere büyük önem veren Clarence Brown, güldürüsünü düşsel bir evrene oturtan Harry Langdon dikkati çekti. Bu yeni eğilimler, Hollywood' un yaşama biçimindeki aşırı özgürlük, amerikalı seyirci kitlelerini kaygılandırdı; bu tepkiler kimi skandallar sırasında, kimi zaman sert bir biçimde açığa çıktı. Ford'un westernleri, Dwanin güldürüleri ya da Keatonin "bürlesk" filmleri zararsız sayıldılarsa da, Chaplin'in (Yumurcak [The Kid] 1921; Parisli kadın [A Woman of Paris] 1923; Altına Hücum [The Gold Rush] 1925), Stroheimin (Greed, 1924) ve Vidor'ın filmleri (Büyük resmigeçit [The Big Parade] 1925; The Crowd, 1928) için aynı şey sözkonusu olmadı; bu yapıtlar seyirciye yeni ahlaksal ve siyasal düşünceler sundular. Öte yandan Hollywood, estetik değerler üzerindeki ödünvermez tutumlarıyla ün yapmış büyük yabancı yönetmenleri kendine bağlayarak seyircisinden kopma tehlikesiyle yüz yüze geldi. Bunlar arasında, duyarlı ve akıcı üslubuyla Murnau, anlatımcılık mirasıyla Leni, şi-irselliğiyle Sjöström ve açık seçikliğiyle Stiller, Hollywood'un çeşitlilikten uzak, tek tip anlatım diline değişik örnekler kazandırdılar. Aynı biçimde, Borzage simgeci bakışı, Sternberg de resimsel duyarlılığıyla filmlerinin natüralist görünümlerini ince bir biçimde yalanladılar.
Kimi yönetmenlerin başarısına ve yeni Hollywood ahlakını temsil eden Greta Garbo'nun ulaştığı büyük zafere karşın, 1920'lerin sonlarına doğru, amerikalı yönetmenlerle onlara duyduğu güveni yitirmiş seyircinin arası açıldı. Öte yandan radyonun rekabeti, bir bölüm seyircinin evine kapanması tehlikesini doğurmuştu. Tüm bu nedenler sesli filme geçişi çabuk-laştırdı. The Jazz Singer (1927) filmi, bir şarkının ortasında Al Jolson tarafından söylenmiş birkaç sözü içeriyor, buna karşılık yeni bir dönemi başlatıyordu. Burada, tekniğin zaferi, yalnızca ilerlemeye susamış bir seyirciyi doyurmuş olmakla kalmıyor, aynı zamanda film kişiliklerinin çok daha yalın ve dolaysız biçimde yansıtıla-bilmesini sağlıyordu. Böylece James Cagney, Gary Cooper, Spencer Tracy, John Wayne, James Stewart ve Henry Fonda gibi çok tutulan yeni erkek oyuncularla Joan Crawford, Ginger Rogers ve Bette Davis gibi daha etkili genç kadın oyuncular ortaya çıktı.
Michael Curtis, Howard Hawks, William Wellman ve Raoul Walsh gibi yönetmenlerin etkisiyle Hollywood, gerçekten çok hızlı biçimde, sesli filme uygun düşecek bir sinema dili yarattı. Yeni anlatımın belirgin özellikleri, konuşmaların kısalığı, film kişiliklerinin çarçabuk ve açık seçik çizilmesi ve öykünün canlılığıydı. Bu ortalama anlatım, çok çeşitli türler içinde, 1960 yıllarına değin, amerikan sinemasının tipik dil özelliği olarak sürdü. Warner Bros yapımevi ve polisiye filmler, bu yeni dilin oluşturulmasında özel bir rol oynadı. Aileyi konu edinen şarkılı melodramların ardından, 20'li yılların sonundan başlayarak, güldürü ve müzikli güldürüler, konuşmaları azaltmaya ve oyuncuların oyun temposuna canlılık kazandırmaya katkıda bulundular.
Sanatsal alandaki bunalımlar, film sanayisinin yapısında büyük değişikliklere yol açmadı. Böyle olmakla birlikte, First National, sesli filmin öncüsü ve bu işten kâr eden başlıca yapımevi olan Warner Bros tarafından ele geçirildi. Daha küçük bir yapımevi olan Harry Cohn'un Columbia's!, kısa sürede, özellikle de Frank Capra güldürüleri sayesinde büyükler arasına girdi. Buna karşılık, 1930'ların başında sinema, ABD eyaletlerindeki birbirine benzemez ve çok sayıdaki yerel sansür kurallarının yarattığı güçlüklerden ayrılabilmek için, bir otosansür uyguladı. Bu uygulama Hollywood'u, cinselliği anlaşılmaz bir biçimde yansıtmaya zorladı. Bununla birlikte bu sert kurallar, Hollywood' un hayalgücüne büyük katkılarda bulundu; belli çağrışımlar yaratan tipler ve görüntüler bakımından çok zengin bir dünya ortaya çıkardı. Bu uygulama, ancak 1950'lerin sonlarında eleştirilmeye başlanacak ve sonraki on yılda ortadan kalkacaktı. Öte yandan, üretimi canlandıran iki filmlik programlar, çoğu kez küçük yapı-mevleri (Republic, Monogram) tarafından yaygınlaştırılmaya başladı; bunlar B kategorisi sayılan küçük bütçeli filmler yaptılar. Anthony Mann, Budd Boetticher, Don Siegel gibi yönetmenler, bu filmlerle deneyim kazandılar. Ayrıca sesli amerikan sinemasının, ingiliz dilinin yaygınlığı sayesinde, benzersiz bir dış pazardan da yararlandığını belirtmek gerekir.
Sesli filmin başlarından İkinci Dünya savaşı sonuna dek, Hollywood büyük bir zenginlik elde etti. Kuşkusuz, sesli çekimde kullanılan mikrofonlar, önceleri kamerayı hareketsizleştlrmişti; ama Lubitsch ve Mamoulianin çabalarıyla bu durum giderek değişti. Artık, seyirci şarkılardan bıkmıştı; ama Busby Berkeley'in büyük ko-regrafileri ve Fred Astaire'in dansları, seyirciyi müzikli güldürüyle yeniden barıştırdı; bu tür, yapımcı Arthur Freed ile Vincente Minnelli, Gene Kelly, Stanley Donen, Charles Walters gibi yönetmenler sayesinde 1950'lerin ortalarına değin başarısını sürdürdü. Kuşkusuz, "western", sesli filme pek iyi uyarlanmış görünmüyordu; ama John Ford, Cehennemden dönüş (Stagecoach) [1939] ile bu türü eski parlaklığına kavuşturdu. Yeni tip bir güldürü (Capra, McCarey, Cukor, Hawks), toplumsal yaşamda gönül ilişkilerinin güçlüğünü alaya aldı; bu tür filmler, Gary Grant ya da Katharine Hepburn gibi oyuncuların canlı kompozisyonlarıyla büyük ilgi gördü. Öte yandan, Marx Kardeşler ya da Laurel-Hardy ikilisi (Jerry Lewis' den önce) sessiz dönemin yalnız güldürmeye yönelik komedi anlayışını başka biçimlerde sürdürdüler.
Darryl Zanuck, irving Thalberg ya da David Selznick gibi becerikli yapımcıların yönetimindeki bu sistem, hiç kuşkusuz, bireysel anlatımlara ve sanatsal buluşlara pek uygun değildi. Bunun başlıca İstisnası, Orson Welles'in Yurttaş Kane'i (Citizen Kane) [1941] oldu. Ama aynı sistem, Hollywood'a, seyirci düşüşüyle yaşanan bunalımı (1931-1935) aşma, savaş öncesi ve sırasında anti-nazi propaganda çabalarına etkin biçimde katılma olanağı verdi. Avrupa'nın yüz yüze geldiği yıkımlar, zaten önemli sinemacıların ABD'ye gelmelerine yol açmıştı. Fritz Lang, Jean Renoir,Max Ophuls,Billy Wilder, Alfred Hitchcock, Otto Preminger ve Douglas Sirk, bu yeni çevreyle az çok bütünleşebildi-ler. O dönem ABD sinemasının en önemli temsilcileriyse John Ford, Howard Hawks, Vincente Minnelli, George Cukor, Allan Dwan, Jacques Tourneur ve William Wyler'di. Sternberg, Welles ve Vidor ise darkafalılığın kurbanı oldular. Türlere ve yıldızlara dayalı sistem varlığını sürdürdü: Humphrey Bogart'lı polisiyeler, Errol Flynn'lı serüven filmleri, Judy Garlandiı şarkılı filmler.
Ama savaştan sonra seyirci sayısı birdenbire düştü. Nedeni, televizyonun yay-gınlaşmasıydı: 1920'lerin sonundan 1940'ların ortalarına dek, haftalık seyirci sayısı 80 milyon dolayındaydı; bu sayı 1950'de 60 milyona, 1960'ta 45 milyona, 1970'te 20 milyonun altına indi. Aynı durum, dış pazarlarda da görüldü. Bu dönemde sinema çalışanları gitgide daha çok hak isteminde bulundular. 1980'lerin hemen başında uzun süren bir oyuncular grevi yaşandı. Komünizm düşmanı bir engizisyonun ikiye böldüğü (1947-1952) Hollywood, bir inanç bunalımına girdi. Sinema sanayisi, kârlılığını, ancak üretimi düşürerek koruyabildi: savaş sırasında yılda 500 dolayında olan uzun film sayısı, 1954' te 300'e, 1959'da 200'ün altına ve 1975'te 160 dolayına düştü. 1960'lar ve 1970'lerde, Elizabeth Taylor ve Charlton Heston gibi büyük yıldızlara dayalı pahalı üstünyapımlar ön plana geçti. Bunlar kimi zaman para getirirken (Wylerin Ben -Hur'u [1959]; G. Lucasin Yıldız savaşları [Star Wars] 1977), kimi zaman da büyük zararlara yol açtı (J. Mankiewicz'in Kleopat-ra'sı [Cleopatra] 1963; M. Cimino'nun Cennetin kapısı [Heaven's Gate] 1980).
Parasal bakımdan bu güçlükler, önce bir yatırım ve gelir kaynağı çeşitliliğine, sonra teknik ve sanatsal gereçlerin elden çıkarılmasına neden oldu. Hollywood ya-pımevleri, giderek özgüllüklerini yitirdiler. Yapımevleri, sinema salonu işletmeciliği yapmalarını engelleyen yasanın da zorlamasıyla (1949-1954), filmlerini televizyona kiralamayı ve çoğu kez de TV için film yapmayı kabul ettiler. Ancak bu yapımevleri 1960'larda, sinema dışı sermaye gruplarınca satın alındı.
Bu kalkınma çabaları sonunda, sinemada çeşitli yenilikler doğdu: "drive-in"ler (otomobil içinde film izlenen dev açıkha-va sinemaları), bağımsız film yapımlarının artışı, renkli filmin yaygınlaşması, sinemaskop tekniği (1953), 70 mm'likfilm kullanımı (1959), ses (Dolby, 1975) ve görüntüleme alanlarında kaydedilen önemli ilerlemeler (Steadycam, 1977). Sanat kaygısı ağır basan ve daha gerçekçi filmler yapan yeni bir yönetmen kuşağı ortaya çıktı: Mankiewicz, Huston, Ray, Fuller, Penn, R. Brooks, Kazan gibi adlar sinema dilini çağdaşlaştırmayı amaçladılar. Bunun için ruhçözûmlemesine yönelerek işledikleri kişiliklerin gerçeklik duygusunu artırmaya çalıştılar; televizyonun çocuksu programlarından usanan seyircileri yeniden sinemaya çekmek için, siyasal konulara eleştirel bir bakış getirdiler. Marlon Brando, Paul Newman, Marilyn Monroe gibi sanatçılar o dönemde, beyazperdede derinlikli oyun biçimleriyle dikkati çektiler. Yine de onların sanatsal başarıları, gişe sorunlarını çözmeye yetmedi.
1970'lerde yeniden başlamış görünen canlanmaya karşın, amerikan sineması genelde zayıf kaldı. Ama bu durum, yeni yönetmenlerin parlak başlangıçlar yapmalarını engellemedi: Robert Altman, Bob Rafelson, John Boorman, Francis Ford Coppola, Stanley Kubrick, Jerry Schatzberg, Steven Spielberg ve Martin Scorsese, 1950 koşullarında gerçekleştirilmesi olanaksız, kendilerine özgü yapıtlar ortaya koydular. Öte yandan geleneği sürdüren Sydney Pollack oldu.
Savaş sonrası dönemde, çoğu new yorklu bağımsız yönetmenler de (Lea-cock, Shirley Clarke, Wiseman, De Antonio) Flaherty tarafından kurulan belgesel-ci geleneği sürdürdüler ya da "öncü" sinemayı geliştirdiler (Maya Deren, Andy Warhol) Woody Allen ve John Cassavetes gibi başka new yorklularsa Hollywood üslubuna bağlı kaldılar.


kaynak:2-cilt:1
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
(usa), america, amerika, birleşik, devletleri-united, states

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 07:31 .