iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 01:37 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Toplum ve Yaşam » Strateji » Özdem Sanberk ten durum tespiti ve strateji - Türkiye zaman kaybediyor

Strateji Strateji önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için izlenen yoldur ve politik, ekonomik, psikolojik ve askerî güçleri bir arada kullanma bilimi ve sanatıdır.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 24.01.08, 01:10
Standart Özdem Sanberk ten durum tespiti ve strateji - Türkiye zaman kaybediyor

24.01.08, 01:10



Türkiye zaman kaybediyor

İLÜSTRASYON: MUAMMER OLCAY
Türkiye'nin özgür, bağımsız, güvenli, uygar ve gelişmiş bir ülke olarak ilerlemesi ancak demokratik, şeffaf, adil ve hukuka bağlı yönetimlerle mümkün. Eksikliklerine rağmen demokratik, çoğulcu ve tam temsili bir parlamenter sistem var. Tüm görüşler TBMM'de temsil ediliyor

ÖZDEM SANBERK
Türkiye'nin öncelikleri dünya gündeminden farklı: 22 Temmuz seçimlerinden bu yana tam altı ay geçti. Bugün bir kavga ortamında öncelikle konuştuğumuz konular başörtüsü, Merkez Bankası'nın İstanbul'a taşınması, aydınlatılamayan cinayetler, bir türlü sonuçlandırılamadan uzayıp giden davalar, sınır ötesi harekât, Anayasa tartışmaları, 301. Bu konular hiç şüphesiz çok önemli. Ne var ki, büyük bir kısmı, bizi çeyrek asırdan bu yana meşgul eden ve çözüm bulamadan biriktirdiğimiz konular.
Türkiye'nin yine on yıllardadır acil çözüm bekleyen başka yaşamsal sorunları da mevcut . İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, eğitim, sağlık, yargı, çevre, kişisel gelir dağılımı eşitsizliği, bölgelerarası dengesizlik, ekonomik ve sosyal uyumsuzluklar, pahalılık, cari açık, kötü yönetim, düzensiz kentleşme, töre cinayetleri, asayiş, trafik. Bu listeyi uzatmak kabil.
Bir de belirsizliklere ve güvensizliklere sürüklenen bir dünya var ve bu dünyanın bir gündemi var. Amerikan ekonomisindeki duraklama, dünya borsalarındaki sarsıntı, iklim değişikliği, enerji güvenliği, ülkelerin BM İnsani Gelişme Endeksi'nde ve Uluslararası Saydamlık sıralamasındaki yerleri, küreselleşmenin yarattığı adaletsizlikler. Bu listeyi de uzatmak mümkün.
Ayrıca tabii Avrupa Birliği'nin de kendi gündemi var ki, biz aday ülke olmamıza rağmen bu gündemin belki sırf yüzde 5'inden fazlasıyla ilgili değiliz.
Bugün bizim öncelik verdiğimiz konuların ülkemizde yıllardır çözüm bekleyen öteki sorunlarımız içinde tuttuğu yere ve bu konuların dünya gündeminde ve AB gündeminde işgal ettiği önceliklerine baktığımız zaman ortaya adeta başka bir galakside yaşayan bir ülke görüntüsü çıkıyor.
Tartışmalar gelişmeleri yansıtmıyor: Oysa Türkiye'nin son 20-25 yıllık gelişme süreci ve AKP iktidarlarının son beş yıllık icraatı bu görüntüyü doğrular nitelikte değil. Süratle değişen dünyada, Türkiye de süratle değişiyor. Son 25-30 yılda, fırtınalı denizlerde, dünyanın 17'nci büyük ekonomisi olduk. Ekonomimiz 2001'den bu yana sürekli büyüdü. Enflasyon tek haneli rakamlara geriledi. İhracatımız ciddi artışlar kaydetti.
Denilebilir ki ekonomimiz büyüyor ama sorunlarımız da büyüyor, refah yaygınlaşmıyor, işsizlik ve yoksulluk azalmıyor. Ayrıca büyümenin de geçtiğimiz yıl yavaşladığı da bir gerçek. Evet ama bu büyümeyi gerçekleştirmeseydik enflasyonu düşürmeseydik, ihracatımızı artırmasaydık sorunlarımız ortadan mı kalkacaktı? Yoksulluk mu azalacaktı, refah mı yaygınlaşacaktı? Yoksa bugün ortaya çıkan uluslararası para krizine karşı daha mı dayanıklı olacaktık?
Doğru, kişi başına düşen milli gelirimiz az. Ama Çin'in kişi başına düşen milli geliri de düşük. Dünya'da 109'uncu geliyor. Fakat uluslararası alandaki siyasi gücü dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olmasından kaynaklanıyor. Türkiye'ye 2004'e kadar yılda ortalama 1 milyar dolayında olan yabancı sermaye girişi, Avrupa Birliği ile katılım müzakerelerinin başladığı 2005 yılında 9 milyar, 2006'da 20 milyar dolara ulaştı. Bu rakam aynı yıl Hindistan'a giren yabancı sermayeden daha fazla. Türkiye'ye yatırım yapan yabancı küçük ve orta boy yabancı şirket sayısı, müzakerelerin başlamasıyla birlikte 15 bini geçti. Bu şirketlerin yarısından fazlası, yani 8 bin 300 adedi Avrupa Birliği menşeli. Yabancı sermaye Türkiye'yi, aynen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin 10 yıl önceki AB katılım sürecinde olduğu gibi, Avrupa Birliği normlarıyla uyumlu olmaya aday (Convergent Country) ülke statüsünde, yani, demokratik ve evrensel değerlere bağlı ülkeler ailesi içinde yer alacak olan ve bu nedenle geleceğine güven duyulan bir ülke olarak görmeye başladığı için geliyor.


Enerji yolları
Enerji yolları üzerindeki konumumuz Türkiye'yi, biz pek farkında olmasak bile, dünya stratejik gündeminin merkezine oturtuyor. Enerji diplomasisi Türkiye ile Suriye, İsrail, Yunanistan, İran, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya, Gürcistan, Rusya, Kazakistan ve Azerbaycan arasında mühendislik, enerji, ticaret, turizm, yatırım, gayrimenkul sektörü ve özelleştirme stratejileri bağlar kuruyor ve ilişkilerimizde yeni işbirliği dayanışma ufukları açıyor, ülkemize ve bölgeye yeni iş fırsatları getiriyor.
400 milyar dolarlık Türk ekonomisinin başarısı, bölge ülkelerinin kendi çıkarlarının da bir teminatı haline geliyor. Yeni diplomatik ve ekonomik girişimler için fırsatlar doğuruyor. Bu fırsatlar ekonomik ve kültürel bağları güçlendiriyor. Türk müteahhitleri bölgedeki inşaat, sınai üretim ve hizmet sektörü alanlarındaki yeni projeleri ve iş imkânlarını değerlendiriyor. Bu girişimler yeni istihdam olanakları yaratıyor. Türkiye İslam geleneğine sahip ülkeler arasında kazai 'supranationalite' yi kabul eden, yani uluslararası bir yargı organının kazai yetkisini iç hukukunda riayeti mecburi kılan tek laik ve çoğulcu parlamenter demokrasiye sahip devlet. Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en güçlü ordularından biri.

Türkiye dünya ile bütünleşmiş
Bütün bu gerçekler aslında Türkiye'nin dünyanın dışında yaşamadığını, tam tersine dünya ile büyük ölçüde bütünleşmiş, ileri düzeyde karşılıklı bağımlılık aşamasına erişmiş bulunan bir ülkenin özelliklerini sergilemekte. Türkiye'nin bu aşamaya ulaşmasının temelinde ise, büyük ölçüde, son yedi yıldan bu yana Avrupa Birliği katılım sürecinde gerçekleştirdiği reformlar ve ekonomik programının disiplinine odaklanmasının getirdiği ekonomik ve siyasi istikrar yatıyor. Sürecin devamı reformların da devamı demek, reformların devamı, büyüme ve istihdam demek, sürdürülebilir büyümenin yakalanması ve artık geri dönülmez bir şekilde uygar dünya ile birlikte soluk almak demek.

Öncelikler belli değil
Oysa bugünlerde bunları konuşmuyoruz. Önceliklerimiz dünya gündeminde geçerliliği bulunan konulardan uzak. Gündemimizde yeniden karamsarlık ve gerginlikler var. Başarı ve iyimserlik kültürünü kendimize layık görmüyoruz. Kavgalı ortamı tercih ediyoruz. Bu ortam sanki on yıllardır alıştığımız doğal ruh halimize avdet etmek gibi bizi rahatlatıyor. Adeta alışamadığımız yabancı bir ülkeden, kendimizi yabancı hissettiğimiz bir kültürden, tekrar aşina olduğumuz alışkanlıklara, bildik mahallemize, kendi muhitimize geri dönmüş oluyoruz... Avrupa Birliği sürecinde yapısal reformlara verdiğimiz önceliği kaybettik.
Dış politikadaki aktivizmin rotası belli değil. Boru hatları diplomasisinde patinaj yapıyoruz. Türkiye'nin kabına sığmayan enerji ve dinamizminin yönü, amacı ve hedefi belirsiz. Değişim iradesi, son beş yılda Türkiye'yi ulaştırdığı düzeylere rağmen bugün artık 2002'lerdeki ivmesini taşımıyor. Sadece altı ay önce yüzde 47 oy oranı ile tek başına yeniden iktidara gelen Erdoğan hükümeti öncelik kavramını yitirdi.

Riskler ve tehlikeler
Dünya ciddi bir ekonomik ve mali krizin eşiğinde. Türkiye dünyanın güvenli bir bölgesinde yer almıyor. Tam tersine dünya dengelerinin yeniden şekillendiği bir bölgenin odağında.
Burası gül bahçesi değil. Tehlikeli depremlere gebe. Hem jeolojik, hem jeostratejik bakımdan derin kırılma hatlarının üzerinde oturuyoruz. Bu hatlar 21'inci yüzyılda otokratik ve baskıcı rejimlerle, demokratik, adil ve hukuka bağlı yönetimler arasındaki sınırı oluşturacak. Sınırın bu yanında veya öbür yanında kalmak tamamen bizim elimizde. Belirsizlikler ve istikrarsızlıklarla dolu bu bölgede bugün uygar dünyada geçerli olan çağdaş değerlere erişmek için kaybedilen her gün bizi, Ortadoğu'nun etnik ve mezhep çatışmaları girdabına doğru çekmekte ve taassup, şiddet, cehalet, hoşgörüsüzlük ve sefalet ücretlerinin hâkim olduğu otoriter ülkeler kümesine sürüklenme tehlikesine maruz bırakmakta.
Şiddet kültürü
Böyle bir tehlikenin var olduğunu muhakkak ki, son zamanlarda ülkemizde gayrimüslim yurttaşlarımıza karşı yaygınlaşan şiddet kültürü ciddi şekilde kanıtlamakta. Bu konuda uzayıp giden, bir türlü sonuçlanamayan tartışmalı davaların mevcudiyeti ise Türkiye'nin çağdaşlaşma çabaları üzerinde büyük tahribat yapmakta.
Türkiye'nin özgür, bağımsız, güvenli, uygar ve gelişmiş bir ülke olarak yaşayıp ilerlemesi ancak demokratik, şeffaf, adil ve hukuka bağlı yönetimlere sahip olmasıyla mümkün. 21'inci yüzyılda geleceği kontrol altında tutabilme umudu ve temel insan haklarına ve insan onuruna yakışır bir yönetim geliştirebilme yeteneği ancak çoğulcu ve laik demokrasilerde yeşerebiliyor.
Bu da ancak demokratik ülkeler ailesi içinde yer almakla mümkün.
İktidar ve muhalefetin sorumluluğu: Bugün ülkemizde, bütün eksikliklerine rağmen demokratik, çoğulcu ve tam temsili bir parlamenter sistem var. Tüm görüşler, en sağdan en sola kadar, TBMM'de temsil edilmekte. Türkiye'nin en büyük gücü TBMM'den kaynaklanıyor. İktidarın ve tüm siyasi partilerin bu gücün bilincinde olarak, ülke gündemini uygar dünyanın gündemiyle ahenkleştirmesi, kavga ortamında uzaklaşıp artık daha fazla zaman geçirmeden temel sorunlarımızın çözümüne odaklanması tarihi bir görev olarak karşımıza çıkmakta.

Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi, eski Dışişleri Müsteşarı

Radikal-çevrimiçi / Yorum / Türkiye zaman kaybediyor
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar