|
Millet kavramı bir olgu olarak son iki yüzyıldır dünyanın her yerinde siyasetin en belirleyici etkeni olmuş durumda. Bu belirleyici etkenlik; dünyanın ona göre şekilleniyor olması kadar başat. Devletler; eskiden olduğu gibi din ya da mezhep ya da bir dönem olduğu gibi ideoloji üzerine değil milletler üzerine kuruluyor. Hatta ideoloji üzerine kurulan Sovyetler Birliği bile özünde Komünizmi
benimsemiş milletlerin topluluğuydu. Bireyler evrensel konularda millet kolektifi içerisinde değerlendiriliyor ve dünyaya bakış açıları büyük ölçüde ait oldukları ulustan ve onun devletinin siyasetinden etkileniyordu. İnsanların görüşlerini de etkileyebilen ve eğitim faaliyetlerini düzenleyen devlet; milletlerin çıkarlarını ve kendi egemenliğini korumak için ortaya ‘milliyetçilik’ ideolojisini atmıştı. Madem ki dünya milletler eksenli yeni bir yapılanmaya gitmişti: öyleyse uluslar kendi sınırları içerisinde kendini koruyacak, kendi adaletini kuracak, kendi halkının gücünü yükseltecek, varsa kaybettiği toprakları almaya çalışacak ve de en önemlisi kendi sermayesini kuracaktı. Bu denklemde ulusların diyaloğu, evrensel işbirliği edilebilecek çevre, eğitim, hukuk, fikir özgürlüğü vb. konulara yer yoktu. Devletler yeri geldiğinde kendi hakimiyetini daha da sağlamlaştırmak adına dışarı ülkelerden gelen bir tehditin hep var olduğunu, bu güçlerin çeşitli isimlerle kutsal devleti ve onun ideolojisini yıkmaya çalıştıklarını, ulusun hak hukukunu koruyan tek yapının devlet olduğunu ve bu yüzden de insanların devleti koruması gerektiğini ortaya sunarlar. Devleti yeniden şekillendirecek her reformist akım böylece en baştan düşman uzantısı ve hain planlara sahip olarak tanımlanıp gözden düşürülecekti. Mantık işe yaramıştı: Liberal ve sosyal demokrat görüştekiler ve değişim isteyenler dünyanın her yerinde vatan haini olmakla, başka ülkelerin (klasik paranoyada bu ülke ABD’dir) uzantısı olmakla suçlanmaktadır. ABD Başkanı Bush’un bile Soros’a Irak Savaşı ile ilgili açılımlarından dolayı ‘vatan haini’ demişliği vardır.
Bu noktada devlet; bireyi kendisinin onun hakkını koruyabilecek tek olgu olduğuna ikna etmiştir. Devletin bireyleri buna ikna etmesi için elinde her olanağı vardır. Zira eğitim faaliyetleri ondadır, emniyet güçleri ondadır, hukuk onun elindedir. Devlet aygıtını kendi hâkimiyetinin meşruiyet ve güç kaynağı olarak kullanan milliyetçilik ideolojisi değişimlere her zaman kapalı yaklaşmış ve halkının dünya ile olan bağlantılarını koparmakta tam bağımsızlığı bulmuştur.
Milliyetçiliklerde insan, yüce varlık olan devlet içindir. Sisteme göre insan modeli yaratılır. Hep bir ideal toplum özlemi vardır. Genellikle bu ideal toplum özleminin kökleri geçmişte yaşadığına inanılan bir topluluktadır. Milliyetçiliklerde Tarih bilimi geçmişte neler olup bittiğini öğrenmekten ziyade geçmişte olanlarla övünmek ve geçmişi kendine ve hâkimiyetine referans kaynağı olarak gösterme amaçlı yapılır. Bu şekilde gelişen Tarih biliminin öğretimi bireylerde maziye karşı müthiş bir bağlılık ve hayranlık doğurur. Kendi ulusunun üstünlüğünün tarihten geldiğine inanmaları insanların devlete bağlanmaları için ayrıca bir nedendir. Aynı zamanda resmi ideolojiler de kendi amaçlarının aslında tarihin o dönemine dönmek olduğunu söyler dururlar. Objektif düşüncenin ürünleri ise millete düşmanlık olarak algılanır. Aslında aşırı bir ırkçı olan Nihal Atsız; Anadolu’daki eski uygarlıkların Türk olduğu ve medeniyetin Orta Asya’da var olduğuna ve sonra da kuruduğuna inanılan bir gölün etrafında yaşayan Türklerin bir ürünü olduğu şeklindeki olağanüstü görüşe katılmadığı için tarih kürsüsünden kovulmuştu. Aslında mantıklı ve gerçek olanı söylemesine rağmen insanların kafasında büyüteçli bir tarih algısı olduğundan bu hakaret gibi algılanmıştı. İlk insanın Güneş’i gördüğünde ‘A’ dediğini, bunun ilk kelime olduğunu ve bu ilk insanın da Türk olduğunu var sayan görüş bugün halen TDK tarafından resmen kabul edilmektedir. Hitler’in Alman ırkının köklerini var olduğuna inanılan Atlantis’in kalıntılarında aramaya başlaması gibi bu da milliyetçi eğitimin insanlarda yarattığı büyük beklentilere aranan cevapların da en az beklentiler kadar büyük olması isteğinin bir sonucuydu. Bireyin kafasında üstün olan milliyetinin, diğer milletlerden farklı ve olağanüstü bir tarihi olmalıydı. Bu hasta bakış açısı düşünülürse Mimar Sinan’ın mezarının neden açılıp, kafatasının neden ölçüldüğü ve tüm bunların arkasındaki anlayış daha iyi anlaşılabilir.
Goethe’ye göre bir eserin ortalamanın üzerine çıkabilmesi ancak milliyetçilikten ve yerellikten sıyrılıp insana yönelmesi ile mümkün olabilirdi. Goethe’nin bu sözünü aslında ideolojilere, fikirlere, dinlere ve hatta bireylere de uygulayabiliriz. Bir ideolojinin ortalamanın üzerinde olabilmesi için yerel çözümlerden ve milliyetçilikten sıyrılıp insan kavramına, onun sorun ve mutluluk kaynaklarına yönelmesi gerekir. Bunu yapamayan ideolojiler yerel ve ortalamanın altında ideolojilerdir. Dünyanın her yerindeki yerel ideolojiler birbirlerinin düşmanı olmak ile birlikte birbirlerinin tıpatıp aynısıdır. Bir X milliyetçisinin yazdığı yazı içerisindeki X’e dair ibareler çıkarılıp yerine Y milletine dair ibareler konulursa ortaya Y milliyetçisi bir yazı çıkar. Temelde kendi çıkarlarını ve özünde de kendilerini her şeyin üzerinde gören bu anlayışın çatışması ve benzeşmesi aslında aynı hasta altyapının bir sonucu olduklarının göstergesidir. Sadece kendi ülkesini ve milletini bilen, pek az yabancıyla tanışmış, resmi anlayışın bütün propagandalarının oyuncağı olmuş bu anlayış çıkış noktası ve varış noktası açısından birbirinin aynısıdır.
Peki, milliyetçiliğin en temel dayanağı olan ‘millet olgusu’ gerçek bir olgu mudur?
Millet diye bir şey gerçekten var mıdır?
Ya da, millet nedir?
Sonuncusundan başlarsak, millet; kültür ve kader birliği etmiş, aralarında soy, kültür ve dil birliği olan insan topluluğu demektir. Bu tanım açısından düşünüldüğünde millet olgusunun gerçek bir kavram olduğu ortaya çıkıyor. Gerçekten de dünyada birbirlerinden farklı olarak kültür ve kader birliği etmiş, aralarında soy, kültür ve dil birliği olan farklı farklı insan toplulukları vardır.
Peki bu toplulukları ne oluşturmuştur?
Milliyetçi anlayış milli kültürün onların büyük atalarının derin felsefi çözümlemelerinin ve üstün yaratılışlarının bir sonucu olduğunu düşünse de gerçek bundan farklıdır. Gerçek; her zaman olduğu gibi sadedir: milletlerin kültürleri büyük ölçüde coğrafi etkenlerden, benimsenen üretim biçimlerinden, iklimden, yetiştirilen ürünlerden, ilişik halinde olunan ülkelerden ve hâkimiyeti altına girilen-çıkılan ülkelerin kültürlerinden etkilenerek oluşur. Eski dönemlerde bu koşulların bir bölgeden başka bölgeye ciddi farklılıklar taşıması ve insanın bilimsel birikiminin onu dünyaya hâkim kılmaması nedeniyle birbirinden çok farklı yapılarda milletler oluşmuştur. Milletler; bu farklılıkların sonucu olarak oluşmuş ve farklılıklar olgu haline, olgular da siyasetin belirleyici etkeni haline gelmeye başladığında çıkar çatışmaları doğmuştur. Çoğu zaman yerel düşünce; bu çatışmalardan doğan acılardan ve acılardan doğan nefretten beslenmektedir. Hatta bu onun bir karakteridir. En son 1300 yıl kadar önce savaştığımız Çinlilere hala soğuk bakan insanlar varlıklarını 21. yüzyılda da kararlılıkla sürdürmektedirler.
Peki, bu koşullar bugün hala varlığını sürdürmekteler midir? İnsan topluluklarını birbirinden farklı kılan bu faktörler bugün hala var mıdır?
Milletleri farklı kılan kültürlerin yaşanılan coğrafya, benimsenen üretim tipi, iklim ve ilişik halinde olunan ülkelerle bir alakası olduğunu kabul etmiştik. Peki bu kabulden; üretim tipinin, coğrafyanın, iklimin dünyanın her yerinde birbirine benzeşmesinin evrensel ve yeni tek bir millet doğurabileceği sonucuna varabilir miyiz?
Bugün dünyanın bir kaç istisna hariç her yerinde liberal-kapitalist sistemler yürürlülüktedir. Sanayileşmeler; beraberinde şehir ve işçi sınıfını doğurmakta; bireyler gelenek merkezli köy yaşantısından bilim ve akılcılık merkezli şehir yaşantısına hızla geçmektedir. Hızla gelişen teknoloji insanı iklime ve coğrafyaya hakim kılmakta ve coğrafyanın ona etkisini en aza indirmektedir. Dünyanın her yerindeki bu benzeşme sonuçta birbirine tıpatıp benzeyen insanlar yaratmaktadır. Aynı şekilde beslenen, aynı müziği dinleyen, aynı futbol takımını tutan, aynı teknolojiyi kullanan, aynı kitabı okuyan, aynı şekilde giyinen ve en önemlisi aynı şekilde düşünen insanların sayısı ve bu insanların oluşturduğu şehir kesiminin sayısı her geçen gün artmaktadır.
Doğanın ve dünyanın koşulları bir dönem nasıl farklı milletler yaratmışsa; şimdi de farklı milletlerden tek bir millet ortaya çıkarmaktadır. Bu noktada Küreselleşmenin bir ideoloji ya da görüş değil tıpkı millet kavramının ortaya çıkması gibi sosyolojik bir sonuç olduğunu kabul etmek gerekiyor. İnsanların gardıroplarını açtıklarında aynı elbiseleri bulması sonuçta aynı şekilde giyinmesine yol açıyor. Piyasa ve iletişim araçları sınırları eritiyor, insana yönelik projeler ve kurumların sayısı artıyor, edebiyat ve felsefe insana yöneldikçe toplumların birbirine ne kadar benzediklerini daha da ortaya çıkıyor.
Elhasıl;
Ortaya tek bir insan ulusu aslında çıkmış durumda. “Küreselleşme sonucu” dünyanın her yerinde kendini gösteriyor. Bu noktadan sonra küreselleşmenin selefi bir sosyolojik sonuç olan millet olgusu üzerinde daha fazla durmanın ve onu bir siyaset meselesi haline getirmenin insanlığa bir faydası yok. Alman yazar Goethe’nin dediği gibi ortalamanın üzerine çıkmak ve insana yönelmek, insana yönelen bir devlet kurmak gerekiyor.
Dünyanın sorunları evrensel bakış açıları getirilmeden çözümlenemez.
» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Toplum ve Yaşam » Strateji »
kaynak:










Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.



Normal