Nüve Forum

Nüve Forum > akademik > Okul Öncesi Eğitim, İlköğretim ve Lise > Lise > Tarih > Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

Tarih hakkinda Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri ile ilgili bilgiler


[coverattach=1]Osmanlının geri kalmasının nedenini bazı kesimler tarafından hep İslam’a bağlandığı gözlenir. Aslında bunun doğruluğu yoktur. Osmanlının geri kalmasının nedenlerinin başında ekonomik gelirlerin düşmesinin getirdiği buhranlardır. Osmanlı, Kanuni Sultan Selim’in son

Like Tree11Likes
  • 3 Post By parpali08
  • 2 Post By parpali08
  • 2 Post By parpali08
  • 2 Post By parpali08
  • 2 Post By parpali08

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 18.12.09, 15:51
parpali08 - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: Feb 2007
İletiler: 1.829
parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

[coverattach=1]Osmanlının geri kalmasının nedenini bazı kesimler tarafından hep İslam’a bağlandığı gözlenir. Aslında bunun doğruluğu yoktur.

Osmanlının geri kalmasının nedenlerinin başında ekonomik gelirlerin düşmesinin getirdiği buhranlardır.

Osmanlı, Kanuni Sultan Selim’in son seferi olan, Zigetvar seferinden sonraları bir duraklamaya ve gerilemeye başlamıştır. Bu sefer sonucun da yenilmez armada olan Osmanlının karşısında durulabileceği Avrupa devletleri tarafından görülmüştür. O zamana kadar Osmanlıdan korkup kaçanlar; neden Osmanlı bu kadar güçlü sorusuna yanıt aradılar. Çeşitli seyyahlar ve elçiler ile Osmanlıyı mercek altına alarak incelediler. Ve daha sonra Osmanlıdan öğrendiklerini daha geliştirerek kendilerini ilerlettiler. Osmanlı ise kendi gücünün doruk noktasında olduğundan bunlara fazla ehemmiyet vermesiyle başlamıştır.

Osmanlının Avrupa karşısındaki askeri üstünlüğü 16. yüzyıl sonunda sarsılmaya başladı. Burada Osmanlı askeri gücünün azalması söz konusu değildir; Avrupa’nın güçlenmesidir.

16. yüzyıl sonunda Batı Avrupa’da askerlik alanında çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Tüfeğin standart piyade silahı haline gelmesi yatmaktadır. Aslında tüfek o yüzyılda icat edilmemişti daha önceden de varlığı bilinmekteydi, ateş gücü üstünlüğü bilinmesi ne rağmen kullanılışlı değildi. Tüfeğin aktif halde kullanılmaya başlamasıyla dengeler birden değişmeye başlamıştır. Dolma tüfekler olmasından savaş alanında bunu doldurmak için kaybedilen zaman çok önemliydi. Bunun için Felemenk askerleri tüfeğin ateş gücünden yararlanmak için usul geliştirdiler. Sıralı saflar oluşturarak ilk saf ateş ederken diğeri beklemekte, ateş eden diz çökerek doldurmaya başladığında diğer saf ateş ederek, kesintisiz ateş gücüne ulaşılabiliyordu. Tabii ki bunda da hızlı ve becerikli olmak için sürekli talim yapılması, askerliğin bireysel beceri ve cesaretten çok talime dayalı bir iş haline gelmesidir. Osmanlı da hemen bu ateş gücü üstünlüğünü benimsenmiş olduğu hem 17. yüzyılın başında görülmektedir. 1605’teki Osmanlı-Alman savaşını anlatan bir Osmanlı kroniğin ortaya koymaktadır.

İyi de bu kadar çabuk ayak uydurduğuna göre neden Osmanlının savaş gücü düşmüştür?
Osmanlı düzeninde askeri, siyasi ve ekonomik olarak temel önem taşıyan tımarlı asker süvariydi; at üstünde savaşır, at üstünde ok atar, at üstünde kılıç çalardı. Ağızdan dolma tüfeklerin bu atlı askerler tarafından randımanlı olarak kullanılması çok zor, birden çok süvarinin bu işi koordineli olarak yapması ise imkânsızdı. Frenk ordularında sayısı her geçen gün artan tüfekli askerlerle başa çıkabilmek için Osmanlı ordusunun ok, yay, kılıç ve kargıyla savaşan süvari ağırlıklı bir ordudan tüfekli piyade askerine dayanan bir orduya dönüşmesi şarttı. Bu iş de mevcut askerle yapılamazdı. Birincisi tımarlı sipahileri atadan dededen gördükleri atlı askerlikten ayırmak çok zordu. İkincisi ve daha önemlisi, sipahiler sefer haricinde Rumeli ve Anadolu coğrafyasının dört bir köşesine dağılmış olan topraklarının başındaydı. Bunları talim için bir araya getirmek imkânsızdı. Yaya asker olan ve kışlalarda yaşayan yeniçeriler ise bu göreve çok daha uygundu. Ancak bir hassa ordusu olan yeniçerilerin sayıları bu iş için yetersizdi. (Kanuni devrinde 100 bin tımarlı sipahiye karşılık yeniçeriler 10 bin kişi, kapıkulu süvarileri ise birkaç bin kişiydi.) Ayrıca yeniçeri maaşlı asker olduğu için bunların sayısını istendiği kadar artırmak da mümkün değildi.

Bu şartlar altında bulunan çözüm Anadolu ve Rumeli’nin Türk halkından sekban adı altında ücretli, (o zamanın tabiriyle ‘’ulûfeli’’) asker yazmaktı. Peki, bu değirmenin suyu nereden gelecekti? Sekban askerlerini finanse etmek üzere, tımarlı sipahiler artık ordunun belkemiğini teşkil etmeyeceğine, onların yerine sekbanlar alınacağına göre, sipahilerin gelirleri sekbanlara aktarılabilirdi. Böylelikle 16. yüzyıl sonundan itibaren sipahi tımarları yavaş yavaş eyaletlerdeki beylerbeyi, sancakbeyi gibi yöneticilere ve kapıkulu askerlerin ağalarına, saray çevresine devredildi veya padişah haslarına katıldı. Padişah haslarına katılan topraklar iltizama veriliyor, yani vergi gelirleri ihaleyle nüfuzlu kişilere satılıyor, böylece devlet herhangi bir idari ve mali yük altına girmeden bu toprakların vergi gelirinin büyük kısmı tahsil etmiş oluyordu. Bu dönüşüm sonucunda devlet hazinesi gelişen teknoloji ve düşmanların güçlenmesiyle artan savaş masraflarını iyi kötü karşılayabilir hale geldi. Gelirleri artan taşra yöneticileri ise bunun karşılığında sefer zamanı sekban orduları toplamakla görevlendirildiler.

Osmanlı ordusunda gerçekleştirilen yenileşme çabaları ise böyle bir toplumsal gelişmeye dayanmıyordu; tepeden inme idari tedbirlerin sonucuydu. Toplumsal planda bu tedbirler Osmanlı toplumunu güçlendirmek yerine zayıflatacak, geleneksel Osmanlı düzenini yıkarken yerine daha iyisini kuramayacaktı. Bu yüzden bir süre sonra Osmanlı toplumunun mali gücü Alman ordusuyla başa çıkabilecek, toplumsal dönüşümün organik bir sonucu olmayan, idari tedbirlere dayanan Osmanlı askeri rönesansı 17. yüzyıl sonunda Viyana kapılarında son nefesini verecekti.

Selim Somçağ - Osmanlı ve Batı kitabından alıntılanmıştır.
Eklenmiş Resim
Dosya tipi: jpg osmanlı.jpg (41,5 KB (Kilobyte), 91x kez indirilmiştir)
__________________
... mezarcılar öldüğünde kazmalarını gömmezler.

...ruhum kokuşacağına ağzım koksun

Ne verirseniz alırım,
Ben bir DİLENCİYİM
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 21.12.09, 12:45
parpali08 - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: Feb 2007
İletiler: 1.829
parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

Tımarlı sipahiliğin tavsiyesinin Osmanlı düzenindeki olumsuzlukları:
1. Celalî İsyanları: Türk halkı arasından toplanan sekbanlar savaş bitince terhis ediliyor, maaşları kesiliyordu. Gelgelelim bu insanların artık köylülüğe, yani reayalığa dönmelerine imkân yoktu. Bunlar zaten çiftliklerde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan nüfus fazlasından toplanmış, topraktan kovulmuş olduğu için nasibini sekbanlıkta arayan bir taife idi. Yani aslında dönecek yerleri yoktu.

Böylece uzun savaştan sonra terhis edilen sekbanlar levent adıyla anılan işsiz güçsüz, silahlı gruplar halinde Anadolu’ya dağıldılar. Aynı dönemde Anadolu’da tımar sisteminden dışlanan, işsiz, güçsüz kalan, askerlik ve beylik etmeye alışkın binlerce sipahi de ortaya çıktı. Bunlar leventleşmiş köylülerin önüne düşerek Anadolu’da geniş çaplı isyan ve eşkıyalığa başladılar. Bu isyanlar 1591 – 1611 arasında 20 yıl Anadolu’yu kasıp kavurdu. Celalî eşkıyası yüzünden binlerce köy boşaltıldı, birçok Anadolu şehrinin nüfusu büyük darbe yedi. Tarım üretimindeki düşüş ve nüfus azalması vergi tahsilâtının azalmasına yol açarak masrafları artmış olan devlet hazinesi iyice zora soktu. Koçi Bey risalesinde Anadolu’daki bu cehennem kargaşasını acı acı anlatır. Birde o devirde Divan-ı Hümayundan Anadolu kadılarına yazılan bazı hükümlerinde açıkça görülmektedir.

2. Kapıkulu askerinin isyanlar yoluyla devlet idaresine müdahale etmesi: Kapıkulu askerinin, yani yaya asker olan yeniçerilerin ve atlı bölük halkı da denen kapıkulu süvarilerinin daha önce de başkaldırdığı görülmemiş şey değildi. Ancak bunlar çok uzayan seferden bitkin düşmek, cülûs bahşişini beğenmemek gibi kendileriyle ilgili konulardan kaynaklanan ve kolayca halledilen hareketlerdi. 17. yüzyıl ise kapıkulu isyanları devri oldu. Başlıca önemli olanlar şunlardır:
1603: Kapı kulu Süvarileri ayaklandı.
1629: Kapı kulu Süvarileri ayaklandı.
1632 Kapı kulu Süvarileri ayaklandı.
1648: Sultanahmet vakası.
1655: Kapı kulu Süvarileri ayaklandı.
1656: Çınar vakası.

1622’de Genç Osman’ın ve 1686’da Avcı Mehmet’in tahtan indirilmesine yol açan kapıkulu ayaklanmalarını da bu listeye ekleyebiliriz. Artık vezirler, hatta padişahlar kapıkulu taifesinin onayı olmadan bir iş göremez oldular. Hele çocuk padişahlar zamanında sarayda kendilerine valide sultan, harem ağası ya da vezirlerden arka bulan ocak ağaları saltanata ortak oldular. Bu yüzden 17. yüzyılın bazı devirlerine ‘’Kadınlar Saltanatı’’ veya ‘’Ağalar Saltanatı’’ denmiştir. Kapıkulu askerinin zıvanadan çıkmasının sebebi de yine Osmanlı tımar sisteminin bozulmasıydı. Klasik dönemde padişah bozulma dönemine göre sayıca da daha az olan kapıkulu askerinin gücünü gerektiğinde tımarlı sipahilerle denetleyebiliyordu. Tımar sisteminin bozulması, tımarlı askerlerin yerini çoğunlukla kapıkulu kökenli olan taşra yöneticilerinin sekbanlarının almasıyla bu denetim imkânı ortadan kalktı. Sekban ordusu toplanmış taşra ümerasının kendisi bizzat fitne ocağı oldu. Koçi Bey ünlü risalesinde gayet açık olarak anlatılmıştır.

3. Celalî isyanları askeri tenkille bastırılmış görünse de, isyanları bitiren asıl sebep ordunun ve mali sistemin yapısındaki dönüşümün ilerlemesiydi. Bu sayede işsizlik ve açlıktan Celalîliğe vuran leventleşmiş köylüler ve eski sipahiler, beylerbeyi ve valilerin yanında sekbanlığa başladılar. Celalî isyanları bu yüzden sona erdi. Böylelikle klasik devirde sınırlı bir kapı hakkına sahip olan taşra yöneticilerin etrafında küçük birer ordu meydana geldi. Bu sefer bu kişiler siyasi ve ekonomik sebeplerle ayaklanmaya başladılar. Sekban ordularına dayanan bu paşa isyanlarının başlıcaları şunlardır:

* Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmet Paşa isyanı (1623): Erzurum’dan başka Sivas ve Kayseri’yi ele geçirdi, Ankara’yı kuşattı.
* Bağdat muhafızı Bekir Subaşı isyanı (1623)
* Anadolu Beylerbeyi Solakoğlu İlyas Paşa isyanı (1632): Balıkesirli olan İlyas Paşa orada isyan etti, Midilli’ye asker çıkardı, Manisa’yı ele geçirdi.
* Halep Valisi Hüseyin Paşa isyanı (1643): İstanbul yakınındaki Burgurlu’ya kadar geldi.
* Sivas Valisi Vardar Ali Paşa isyanı (1647)
* Sivas Valisi İbşir Paşa isyanı (1655): Eskişehir’e kadar geldi.
* Seydi Ahmet isyanı (1655 – 1656) : Sırasıyla Karaman, Rum, Halep beylerbeyi oldu. Bütün bu görev yerlerinde isyan halindeydi.
* Abaza Hasan Paşa isyanı (1658): Üsküdar’a kadar geldi.
* Antalya’da Mustafa Paşa isyanı (1659).

17. yüzyılda beylerbeyinden başka sancak beyi, altı bölük sipahi gibi daha alt rütbeli devlet görevlileri de isyan edip durdu. Devlet bu meseleyi paşaları birbirleriyle çatıştırarak ve onlara çeşitli tavizler vererek çözmeye çalıştı; çünkü gücü daha fazlasına yetmiyordu. 18. yüzyıla gelindiğinde bu süreç taşradaki Osmanlı merkezi otoritesini iyice zayıflatmış, hemen her vilayet âyan denen derebeylerin eline geçmişti. 18. yüzyılda Avrupa’da feodal siyasi yapının son kalıntıları da tasfiye edilir ve merkezi hükümetler daha da güçlenirken, Osmanlı Devleti bir çeşit siyasi feodalleşme sürecine giriyor, merkezi gücün zayıflamasıyla Osmanlı Devletinin Batı’nın siyasi ve ekonomik saldırılarına direnme gücü tamamen ortadan kalkıyordu.
Osmanlı Devleti gelişerek, nitelik değiştirerek güçlenen dış tehdide karşı koyabilmek için askeri yapısını dönüştürmek zorunda kalınca istemeden ve hesaplanmadan büyük bir toplumsal kargaşaya yol vermiş oldu.

Osmanlı toplumu Avrupa karşısında sınırlarını korumak için çok uzun bir süre gerçek gücünün ötesinde bir gayret sarf etmişti. Bu yüzden nihaî yenilginin tescili anlamına gelen Karlofça Barışı Osmanlılar için biraz da beklenen bir sondu ve bundan ötürü bu olay kısa zaman içinde Osmanlı düşünce dünyasında büyük bir dönüşüme yol açacaktır.

Osmanlı yöneticileri içinde bulundukları sistemin anti-kapitalist doğası gereği, Batı dünyasında ortaya çıkan değişimin yalnızca savaş meydanlarında karşılaştıkları askeri boyutunu fark etmişler, bu güçlenmenin ardında yatan ekonomik ve toplumsal sebepleri asla kavrayamamışlardır.

Selim Somçağ - Osmanlı ve Batı kitabından alıntılanmıştır.
__________________
... mezarcılar öldüğünde kazmalarını gömmezler.

...ruhum kokuşacağına ağzım koksun

Ne verirseniz alırım,
Ben bir DİLENCİYİM
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 22.12.09, 15:51
parpali08 - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: Feb 2007
İletiler: 1.829
parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

Osmanlı Devlet yapısı:

Osmanlı İmparatorluğu patrimonyal ( Babadan oğla geçen saltanat yani atalardan kalma anlamında) bir devletti; yani devletin varlığı hükümdarın varlığına bağlıydı. Devlet milli nitelikte değildi; bir hanedana aitti. Devlet padişahın mülkü sayılırdı. Nitekim Osmanlı ülkesine ‘’Osmanlı mülkü’’ de denirdi. Buradaki mülk kelimesi çok kişinin sandığı gibi mal, mülk anlamında değil, Osmanlı mülkü tabirindeki gibi devlet, ülke anlamındadır.

Devleti bir kişinin malı olarak gören patrimonyal anlayış padişahın herhangi bir milli, milliyetçilik akımının doğmasından önceki devirlerde de herhangi bir kavmi/etnik aidiyet duygusuyla davranmasına imkân tanımazdı. Padişahların tek amacı kendi iktidarını güçlendirmek, kendi mülkleri saydıkları topraklarını genişletmek, servetlerini büyütmekti. Bu anlayışa en güzel örnek I. Murat devrinde başlayan Hıristiyan çocuklarından devşirme ordusu kurarak, soydaşları Türkler dururken kendi canlarını bunlara emanet etmeleridir. Bu devşirme ordusundaki askerler Türklerden daha iyi savaşçı olduğu için alınmamıştır. Kendini ‘’Dar-ül İslam’’ olarak bir devlette Hıristiyan tebaanın askeri ve siyasi güce ulaşamayacağı açıktır. Bu kişilere ikbal kapısı ancak devşirmelikle açılmaktaydı. Devşirme kulların toplumsal kökleri ise Türk-İslam unsurunun hâkim olduğu bir devlette hiçbir şekilde siyasi güç kaynağı olamaz. Böylece bütün ikbalini hükümdara borçlu olan ‘’kul’’ tipi ortaya çıkar. Bu kişi her şeyini padişahın başında olduğu sisteme, eğer üst makamlara gelebilmişse de bizzat padişaha borçludur. Bu yüzden bu kişilerden mutlak itaat ve sadakat bekleyebilir. Türk kökenli asker ve devlet adamlarının ise padişaha karşı bu boyutta bir sadakat göstermeleri ihtimali çok daha düşüktür. Bunlar güçlerinin bir bölümünü köklerinden, ailelerinden, akrabalarından, maiyetlerinden veya aşiretlerinden alırlar. Dolayısıyla bunlar her şeyini padişaha borçlu olmadıkları gibi, yüksek makamlara geldikleri zaman hanedanı tehdit edecek güce ulaşmaları da ihtimal dâhilindedir. Nitekim Türk kökenli bir ulema ailesi olan Çandarlılar I. Murat devrinden itibaren Osmanlıların yanında adeta ikinci bir hanedan haline gelmiş, hanedanın iktidarını fiilen sınırlamıştır.
Viyana bozgunu sonrasındaki kargaşa dönemine denk gelen 1688 kapıkulu isyanında asiler ‘’Tatar Hanını getirip Âl-i Osman tahtına oturtmayı, cümle şehzadeleri ve saray halkını kırmayı’’ tartışmışlardır. Padişahlar bu yüzden Osmanlı hanedanının iktidar tekelini güvenceye almak için önce hassa ordularını, Fatih devrinden itibaren de ulema dışındaki devlet yöneticilerini Türkler yerine Hıristiyan kökenli devşirmelerden seçmeyi uygun bulmuşlardır.
(Bu durum sanıldığı gibi gerilemeye götürmemiş aksine Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar çok başarılı da olunmuştur.)

Devşirme kökenlilerin orduda ve devlette mesafe almalarına paralel olarak Türkler buralardan dışlanmaya başlamış, devletin kurucu unsuru olan Türkmenler 16. yüzyıldan itibaren siyasi iktidar yapılarından tamamen uzaklaştırılarak sıradan reaya haline getirilmiştir.

Azerbaycan’da Türkmen unsuruna dayanarak bir devlet kuran Şah İsmail Safevi’nin 16. yüzyıl başından itibaren Anadolu’nun Türkmen halkı arasında geniş bir taraftar kitlesi bulması, etnik bir unsurun Osmanlı Devletince sistematik olarak iktidar yapılarından dışlanmasına gösterilen tepkidir. İlk bakışta bir din ve mezhep kavgası olarak görünen 16. asırdaki Osmanlı Devleti-Alevilik (o zamanki adıyla Kızılbaşlık) savaşı aslında Türkmenliğin kendisini dışlayan Osmanlı’ya karşı isyanıdır; bu anlamda bir etnik çatışmadır.


Selim Somçağ - Osmanlı ve Batı kitabından alıntılanmıştır.
__________________
... mezarcılar öldüğünde kazmalarını gömmezler.

...ruhum kokuşacağına ağzım koksun

Ne verirseniz alırım,
Ben bir DİLENCİYİM
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 24.12.09, 11:25
parpali08 - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: Feb 2007
İletiler: 1.829
parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

Tımar sistemi çökünce köy toplumu da çöktü

Saray ve çevresi sefahat âlemlerinde günlerini gün eder, Nedim, Seyit Vehbi, Nahifi, Sami, gibi divan şairleri yeni yapılan binalara, bahçelere ve günler, haftalar süren eğlencelere methiye düzerken Osmanlı ahalisinin ekonomik ve sosyal sıkıntıları artarak devam ediyordu. 16. yüzyıl sonunda tımar sisteminin çözülmesiyle başlayan kırsal toplumdaki sarsıntı ve ona bağlı olarak tarım ekonomisinin duraklaması, hatta yer yer gerilemesi süreci 18. asrın başında ağırlaşarak devam ediyordu.

Öte yandan savaş teknolojisindeki yeniliklere ayak uydurma çabaları sonucunda savaş masrafların iyice ağırlaşmasıyla 1683–1697 Alman Savaşından itibaren devlet zaman zaman ‘’imdad-ı seferiye’’ adıyla halktan olağanüstü vergiler toplamaya başlamıştır. 1718’den itibaren bu olağanüstü verginin olağanlaştığını ve her yıl toplanmaya başladığını görüyoruz. Bu durum kısa süre sonra Anadolu’nun birçok yerinde vergiyi ödeyemeyen reayanın yerini terk ederek şehirlere göç etmesine yol açacaktır.

18. asır başında kırdaki bu büyük bulanımın sonucu taşradan büyük şehirlere, özellikle İstanbul’a yönelen göç artık buraların sosyal düzenini bozacak boyuta ulaşmış, bu konuda idari tedbirler almak zorunda olmuştu. Lale Devrinde İstanbul’da artan nüfusun baskısının açık bir göstergesi turşucu, işkembeci, kebapçı, saraç gibi esnafın kendi loncalarına dâhil olmayan yabancı kişilerin izinsiz olarak dükkân açtıklarına dair verdikleri çok sayıdaki şikâyet dilekçeleri vardır.

Daha sonra devlet 1727’de imdad-ı seferiye toplamaktan vazgeçecektir.
__________________
... mezarcılar öldüğünde kazmalarını gömmezler.

...ruhum kokuşacağına ağzım koksun

Ne verirseniz alırım,
Ben bir DİLENCİYİM
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 25.12.09, 13:55
parpali08 - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: Feb 2007
İletiler: 1.829
parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!parpali08 öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

Matbaanın olmadığı için mi geri kaldık?

Osmanlı toplumunun Batı'nın gerisinde kalmasına yol açan ekonomik ve toplumsal sebepleri göremeyen, konuyu yalnızca bir zihniyet meselesine, daha özel olarak da ''gericilik ve yobazlığa'' indirgeyen anlayış matbaanın Osmanlı Müslüman camiasına Avrupa’dan çok sonra girmesini çok vahim bir durum olarak görür, İbrahim Müteferrika matbaasının Türk çağdaşlaşmasına yaptığı katkıyı da çok abartır.

Hâlbuki matbaa Osmanlı toplumuna ''yobazlık'' yüzünden değil, toplum buna duymadığı için geç girmiştir. Lale Devrindeki ilk matbaa da Yirmi Sekizinci Mehmet Çelebinin Fransa seyahatinden sonra Çelebinin girişimiyle kurulmuştur. 1729’da basılan ilk kitaplardan sonra Müteferrika matbaası bir duraklama devresine girecek, ta 19. yüzyıla kadar çok az sayıda kitap basabilecektir. (Yine göz önünden kaçırdığımız bir şey de; gayrimüslimlerin kendisine ait matbaası vardı. Yani gayrimüslimler Osmanlı toprağına matbaayı icadından kısa bir süre sonra getirmişlerdir)



Selim Somçağ - Osmanlı ve Batı kitabınndan alıntılanmıştır
__________________
... mezarcılar öldüğünde kazmalarını gömmezler.

...ruhum kokuşacağına ağzım koksun

Ne verirseniz alırım,
Ben bir DİLENCİYİM
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
batı, geri, kalmasının, karşısında, nedenleri, osmanlının

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 20:16 .