Nüve Forum

Nüve Forum > akademik > Okul Öncesi Eğitim, İlköğretim ve Lise > Lise > Tarih > Osmanlıda sanat, ilim, kültür,Çini ve Seramik,Edirnekari,Ahşap Oymacılığı,Gümüş

Tarih hakkinda Osmanlıda sanat, ilim, kültür,Çini ve Seramik,Edirnekari,Ahşap Oymacılığı,Gümüş ile ilgili bilgiler


Osmanlı Devleti’nin en yüksek ilmî müessesesi olan medrese ile ilmiye mesleği, kuruluşundan Kanûnî devrine kadar devamlı gelişme kaydetmiştir. Medrese tahsilini tamamlayan ve kendisine ulemâ denilen ilim erbâbı, icazet aldıktan sonra,

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 03.10.08, 23:54
Şebnem - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Profesör
 
Üyelik tarihi: Sep 2006
İletiler: 6.612
Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Şebnem öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Osmanlıda sanat, ilim, kültür,Çini ve Seramik,Edirnekari,Ahşap Oymacılığı,Gümüş

Osmanlı Devleti’nin en yüksek ilmî müessesesi olan medrese ile ilmiye mesleği, kuruluşundan Kanûnî devrine kadar devamlı gelişme kaydetmiştir. Medrese tahsilini tamamlayan ve kendisine ulemâ denilen ilim erbâbı, icazet aldıktan sonra, hukuk, eğitim, başlıca dinî hizmetler ve zaman zaman da bürokraside sorumluluk üstlenmekte ya da kendisini tamamen toplumun hizmetine vermekteydi.[1]

XV-XVI. yüzyıllar, Osmanlı medreselerinin ikbâl devri, XVI. yüzyılın sonları inhitât devrinin başlangıcı olmuştur.[2] İlk devir Osmanlı Medreselerinin düşünce sisteminin temelinde Fahreddin Râzî mektebi vardır.[3] Bu mektebin temel özelliği aklî ve naklî ilimlerin beraber okutulmasıdır. Ne var ki bu anlayış zamanla yerini aklî ve felsefî ilimlere karşı skolastik ve tepkici bir zihniyete bırakmış, sonunda medrese sistemi gerilemeye başlamıştır.[4] Osmanlı çözülüşünün Kâtip Çelebi ve Koçi Bey gibi gelenekçi yorumcuları medreselerin bozulmasını tamamen ilmiye içinde olup biten meselelere bağlamışlarsa da siyâsî, iktisâdî ve sâir çözülmelerin de bu hususta rol oynadığı muhakkaktır.

Bütün bunlara ilâve olarak bu yüzyılda baş gösteren hoşgörüsüzlük ve bağnazlık da ilmî performansın gerilemesine sebep olmuştur. Kendilerine Kadızâdeliler ya da Fakılar denilen bir grup vâiz, Birgivî Mehmed Efendi (v. 981/1573)[5]’nin açmış olduğu çığırdan gittiklerini iddia ederek şerîatı koruma iddiası ile ortalığı huzursuz etmişlerdir. Zamanlarında, felsefî ve tecrübî ilimlerle meşgul olup meşhur olan bulunmadığından karşılarına hücum edecek sadece sûfiyye mensuplarını bulmuşlardır.[6]

Bir önceki asra kıyasla müdekkik, muhakkik olmasalar bile, bu dönemde kalem sahibi münşî âlimler de yetişmiştir. Bunlar arasında Bergamalı İbrahim (v. 1014/1605), Taşköprîzâde Mehmed Kemâleddin Efendi (v. 1030/1621), Altıparmak Mehmed Efendi (v. 1033/1627), Ayşî Mehmed Efendi (v. 1080/1669), Kefeli Ebulbekâ Eyüp (v. 1094/1683) gibi âlimler vardır.[7] Bunlara ilâveten Kâtip Çelebi ve Hezârfen Hüseyin Efendi (v. 1102/1691) de zikredilmelidir.[8]

XVII. yüzyılda, Osmanlı Devleti’nde buhran hemen hemen her alanda görülmekte iken genişleme ve ilerleme bâzı alanlarda devam etmektedir. Edebiyat, mûsikî ve hat sanatı bunlardandır. XVII. yüzyıl her ne kadar karışıklık ve isyan devri olsa da XVI. yüzyıldan devralınan siyâsî, iktisâdî ve içtimâî hayatın olgunluk semerelerinin devşirildiği bir dönemdir. Bu devreye, her şeyin ölçü ve esasa kavuştuğu bir denge hali ve olgunlaşmayı temsil eden bir zaman dilimi olarak bakabiliriz.

Bu yüzyılda, bir Mimar Sinan yetişmese de, aynı zamanda bir mûsikîşinas ve sedefkâr olan Mehmed Ağa ortaya çıkmış ve klasik Osmanlı mimari üslubun XVII. yüzyıl başında büyük ve gösterişli bir çıkışı olan, Sultan Ahmed Câmii ’ni yaparak âdetâ son sözünü söylemiştir.[9] Ayrıca bu yüzyılda yapılan, Yenicami[10] ile Bağdat , Revan ve İncili Köşkü gibi mimari eserlerini de bu bâbda zikredebiliriz.

Bu yüzyılda büyük gelişme gösteren ve yükselen sanat alanı mûsikî olmuştur. Gerek câmi mûsikisinde gerekse tekke mûsikîsinde önemli husûsiyetler gösteren şahsiyetler yetişmiştir. En büyük şansımız da bu eserlerin çoğunun zamanımıza kadar gelebilmiş olmasıdır. Zira dinî Türk mûsikîsi eserlerinin sözlerini (güftelerini) veren yazmaların en eskileri XVII. yüzyıldan kalmadır. Bu yüzden XVI. yüzyılın son yarısına kadar yetişen mûsikîşinasların ortaya koydukları eserler tespit edilememektedir.[11] Bu yüzyıldan kalma kırk iki parçanın notası Ali Ufkî tarafından, yüzden fazla parçanın sözleri de Sâdeddin Nüzhet Ergun tarafından aktarılmıştır.[12]

Bu dönemde bir çok sahada olduğu gibi mûsikîde de merkez İstanbul ’dur. Başkent başta olmak üzere Anadolu’daki yüzlerce tekke, mûsikîyi yayma husûsunda en büyük âmildir.[13]

Dönemin en büyük mûsikî üstâdı, sahasında önemli eserler vermiş olan Hâfız Post ’tur. Edirneli Köçek Derviş Mustafa , Bezcizâde Muhiddin, Koğacızâde Şeyh Mehmed , Zâkirî Hasan, Derviş Ali Esved , Hâfız Kumral , Şaban Dede , Abdülkerim , İmam Yusuf , Antepli Bedrî Mehmed , Nasuh Paşazâde Ömer , Derviş Sadâyî , Bursalı Hâfız Ubeyd , Bursalı Osman , Yakubzâde Şeyh Mehmed , Bursalı Ebûbekir , Mevlevî Yusuf Dede , Küçük İmam Mehmed , Ümmî Sinanzâde Hasan , Nane Ahmed Çelebi , Kefeli Derviş Abdî , Fethullah Çelebi , Şeyh Mehmed Nazmî, Tablîzâde Aklî bu dönemin diğer mutasavvıf mûsikîşinaslarındandır.[14]

XVII. yüzyılda inkişâf eden bir alan da âşık edebiyatıdır. Bu asırda mühim eserler ortaya koyan saz şâirleri arasında Gevherî, Âşık Ömer, Karaca Oğlan, Kâmil, Kul Oğlu, İbrahim Türabî, Edhemî, Afife Sultan, Kul Deveci, Kul Süleyman, Temeşvarlı Gazî Âşık Hasan, Âşık Mustafa , Kayıkçı Kul Mustafa, Kâtibî, Za’îfî, Âşık, Er Oğlu, Benli Ali gibi simalar vardır.[15]

XVI. yüzyılda ulaşılan edebî seviye XVII. yüzyılda da muhafaza edilmiş, yüzyılın ilk yarısında edebî türlerin hemen tamâmında mükemmel eserler yazılmıştır. Kasidede Nef’î, gazelde Yahyâ, Neşatî, Nâilî , gibi sonraki devirlere de tesir edecek üstatlar yetişmiştir. Ancak yüzyılın ikinci yarısında durgunluk başlar. Bu dönemin zirve ismi Nâbî ’dir. Genel olarak şiir bu dönemde daha yerli bir özellik arzeden. İran edebiyatı ile ilişki devam etmekle birlikte, kasidede ve gazelde İran şiirini geçmiştir.

Dr. Necdet Yılmaz

Bu dönemin dîvân şâirleri arasında, Nef’î (v. 1045/1635), Sabrî (v. 1055/1645), Âlî (v. 1058/1648), Riyazî (v. 1055/1645), Şehrî (v. 1070/1660) kasideleri ile, Şeyhulislâm Yahyâ (v. 1053/1643), Şeyhulislâm Bahâyî (v. 1063/1653), Nedîm -i Kadîm (v. 1081/1670), Neşâtî (v. 1085/1674), Nâilî (v. 1077/1666), Nâbî (v. 1124/1712) ve Sâbit (v. 1124/1712) gazelleri, Hâletî (v. 1040/1630) rubâîleri, Atâyî (v. 1044/1634), Nâdirî (v. 1035/1626), Fasih (v. 1106/1695), Nâbî mesnevîleri ile tanınmış ancak diğer edebî türlerde verdikleri eserlerle de edebî gelişmeye katkı sağlamışlardır.[16]

Dönemin hükümdarlarından I. Ahmed , II. Osman , IV. Murad , IV. Mehmed , II. Ahmed ve II. Mustafa da şiirde yetenekli pâdişahlardır.[17]

Yine bu yüzyılda mevlid, mi’raciye, hilye, hadis-i erbaîn gibi dinî konularda yazılmış eserlerin, dîvânlarda tevhid, münacaat ve na’tların arttığı dikkat çekmektedir.[18]

XVII. yüzyılda kaleme alınan mensur edebî eserler arasında ilk sırayı tezkireler almaktadır. Tezkire yazarları arasında Kafzâde Fâizî (v. 1031/1621), Seyyid Mehmed Rıza (v. 1082/1671), Yümnî Mehmed Sâlih (v. 1072/1662), Seyrekzâde Mehmed Âsım (v. 1087/1676) ve Mustafa Mûcib vardır. Bu yüzyılda edebî alanda sanatlı ve süslü nesir üslûbunun tanınmış iki temsilcisi Veysî (v. 1038/1628) ile Nergisî (v. 1044/1634)’dir. Evliyâ Çelebi, bu dönemin nesri açısından en dikkate değer yazarlarındandır. Dil, tarih, coğrafya, sosyoloji, folklor ve edebiyat bakımından zengin malzemeyi içeren on ciltlik Seyâhatnâme ’si kültür târihinin âbidelerindendir. Yine Kâtip Çelebi (v. 1066/1656)’nin tarih, coğrafya, bibliyoğrafya, sosyoloji, ahlâk gibi alanlarda yazdığı eserler ilim târihi açısından oldukça önem arz etmektedir. Peçevî ve Naîmâ sâde ve akıcı üslûbuyla dönemin hadiselerini bize ulaştırmış târihçilerdir. Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi (v. 1067/1657), Taşköprîzâde Kemâleddin Efendi (v. 1030/1620), Sarı Abdullah Efendi (v. 1070/1660), Ankaralı İsmail Rusûhî Dede (v. 1041/1631), Baldırzâde Şeyh Mehmed Selîsî (v. 1060/1650), Hulvî Mahmud Efendi (v. 1063/1653), Sunullah Gaybî (v. 1071/1661), Abdurrahman Abdî Paşa (v. 1102/1691) da bu yüzyılın nesir yazarlarındandır.[19]

[1] Mehmet İpşirli, “Osmanlı Uleması”, Osmanlı, ed. Güler Eren, c. VIII, s. 71.

[2] Cahid Baltacı, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s. 19. Ayrıca bk. Fahri Unan, “Osmanlı Medreselerinde İlmî Verimi ve ilim Anlayışını Etkileyen Amiller”, Türkiye Günlüğü, sy.: 58 (Kasım-Aralık 1999), ss. 95-105.

[3] Bk. İsmail Hakkı Uzunçarşılı , Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara 1988, s. 75, 76; Bekir Karlığa, “Osmanlı Düşüncesinin Oluşumu”, Osmanlı, ed.: Güler Eren, c. VII, ss. 28-37.

[4] Bk. Kâtip Çelebi , Mîzânu’l-Hak fî İhtiyâri’l-Ehak, haz.: Süleyman Uludağ-Mustafa Kara, ss. 38-47; M. Çağatay Uluçay, XVII. Asırda Saruhan ’da Eşkiyalık ve Halk Hareketleri, CHP Manisa Halkevi Yay., İstanbul 1944, ss. 23-58; Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982, ss. 126-158; Ömer Özyılmaz, “Medreselerin Bozulma Sebepleri ve Bunların Islahı Yönünde Yapılan Çalışmalara Kısa Bir Bakış”, UÜİFD, c. V, sy.: 5 (1993), ss. 133-150; Mehmet İpşirli, “Osmanlı İlmiye Mesleği Hakkında Göslemler (XVI-XVII. Asırlar)”, Osmanlı Araştırmaları, c. VII-VIII, İstanbul 1988, ss. 373-285.

[5] Bk. Ahmet Turan Arslan, İmam Birgivî Hayatı, Eserleri ve Arapça Tedrisatındaki Yeri, İstanbul 1992.

[6] Hüseyin Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul 1983, s. 166.

[7] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 236. Altıparmak Mehmed Efendi için bk. Nazif Hoca, “Altıparmak Mehmet Efendi”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlâhiyak Fakültesi Dergisi, yıl: 1995, sy.: 2 (1996), ss. 31-38.

[8] XVII. Asır osmanlı ulemâsının genel bir tahlîli için bk. Ali Uğur, The Ottoman Ulemâ in The Med-17 th Century an Analysıs of The Vakâ’i’ü’l-Fuzalâ of Mehmed Şeyhî Efendi, Berlin 1986.

[9] Selçuk Mülâyim, “Osmanlı Mimarisi”, Osmanlı Ansiklopedisi, c. III, s. 63. Ayrıca bk. Zeynep Nayır, Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmet Külliyesi ve Sonrası (1609-1690), istanbul 1975; Tahsin Öz, “Sultan Ahmed Câmii ”, VD, sy.: 1, ss. 25-29.

[10] Bk. Şehabeddin Tekindağ, “XVII. Yüzyıl Türk Sanat Eserlerinden Bir Âbide Yenicâmi Külliyesi”, İÜEF Tarih Dergisi, sy.: 28-29 (1974-1975), ss. 167-179.

[11] Sâdeddin Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, c. I, İstanbul 1942, s. 6.

[12] Gültekin Oransay, “Dinî Türk Musikisinde XVII. Yüzyılda Kullanılmış Makamlar”, AÜİFD, c. XIX (Ankara 1973), s. 75.

[13] Ergun, a.g.e., c. I, s. 27.

[14] Bk. Ergun, a.g.e., c. I, ss. 27-55.

[15] M. Fuad Köprülü, XVII. Asır Sazşâirleri, Ankara 1962. Halk şairleri ve onlara tasavvufun etkisi için bk. Bilge Seyidoğlu, “Halk Şâirlerinde Tasavvuf”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi (Harun Tolasa Özel Sayısı), c. II (İzmir 1983), ss. 134-147.

[16] Hasibe Mazıoğlu, “Türk Edebiyatı, Eski”, MEBTA, c. XXXII, ss. 124-128. Ayrıca bk. Abdülbâki Gölpınarlı , Dîvân Şiiri XVII. Yüzyıl, İstanbul 1954.

[17] Şiirlerinden örnekler için bk. Mustafa İsen, Ali Fuat Bilkan, Sultan Şairler, Ankara 1997, ss. 50-209.

[18] Mazıoğlu, a.g.m., s. 128.

[19] Mazıoğlu, a.g.m., s. 129-130.

Osmanlıda Sanat

Tombak
18. yüzyılda ekonomik nedenlerle altın ve gümüş eserlerin yapımının azalması, altın görünümlü tombakların çoğalmasına neden olmuştur. Tombak, altın-civa karışımı ile kaplanmış bakır ve bakır alaşımı eşyanın genel adıdır. Osmanlı maden sanatında bakır ve bakır alaşımı pirinç, günlük yaşamda ve dinsel yapılarda kullanılan eşyalarda, askeri techizatta, mimari süsleme elemanlarında yaygın kullanım alanı bulmuştur. Osmanlı maden sanatının erken dönemine ait örnekler askeri teçhizattır. 15. yüzyılda form ve süslemelerde Memlûk etkisi görülürken, 16. yüzyıl başlarında klasik Osmanlı üslubu şekillenmiştir.
Bakırların üzerinde çeşitli damga ve kitabelere de rastlanmaktadır. Topkapı Sarayı silâhhanesinde yapılan miğfer, at alın zırhı, kalkan gibi askeri techizat üzerinde Osmanlıların mensubu olduğu Kayı boyu silâh damgası kullanılmıştır. Özellikle saray mutfağında kullanılan kap-kacak üzerine kime ait olduğunu gösteren şahıs kitabeleri, cami ve türbelere vakfedilen eşya üzerine de çoğunlukla tuğra biçiminde vakıf kitabeleri yazılmıştır. Bazı tombak eserlerde de sahtekârlığı önlemek amacı ile vurulan “tonbak” damgasına rastlanmaktadır.
Tombaklama tekniği
Altın ve gümüşün bir özelliği de civa içinde çözülebilmeleri yani sıvılaşabilmeleridir. Bu, civa ile altın karışımı sıvıya amalgam denir. Bu özellikten yararlanılarak gerçekleştirilen yıldızlama ya da Osmanlıca adıyla tombaklama tekniği ile çok sağlam ve düzgün bir kaplama elde edildiği için günümüze kadar kullanılmıştır.
Tombaklama yapmak için "cam veya porselen bir kabın içinde" civa ve çok ince kıyılmış 24 ayar altın karıştırılır. Bu karışım "ahşap bir çubukla" karıştırılarak, altının civa içinde tümüyle çözülmesi yani sıvılaşması sağlanır. Daha sonra ince bir tülbentle süzülen sıvı alaşım yani amalgam kullanıma hazır hale gelmiştir. Altın kaplanacak eşyanın yüzeyi bütün oksit ve kirlerden temizlenip kurutulur. Tombak yapılacak yüzeye bir fırça, mantar parçası veya bez tampon ile amalgam yedirilerek sürülür. Tombaklanmış eşya, "küllenmekte olan odun kömürü ateşi" üzerine konularak veya düşük ısıda fırınlanarak civanın uçması sağlanır. (Bu safhada buharlaşan civanın solunması son derece tehlikelidir ve geçmişte bu mesleği yapan kişilerde hayati sorunlara yol açmıştır. Bu nedenle ustalık işteyen ve incelikleri olan bir sanattır) Geriye kalan altın yüzeye iyice sızmış ve yapışmış olduğundan, kaplama oldukça kalitelidir. Civa içinde 1000 ayar saf gümüş çözülerek gümüş tombaklama da yapılabilir.

Gümüş
Saray nakkaşhanesinde yaratılan ve tüm Osmanlı sanatında egemen olan üslup birliği, 15. yüzyıldan itibaren gümüş eserler üzerinde de görülmektedir.
Tarihi kaynaklardan Osmanlı sarayında altın ve gümüşten yapılmış kapların kullanıldığını öğrenmekteyiz. Bertrondon de la Brocquière, 1433 yılında Edirne Sarayı'nda II.Murad'a altın yaldızlı tepsilerde yemek sunulduğunu, kadehinin ise gümüş olduğunu belirtmektedir. İtalyan tüccar Iacopo de Promontorio ise Fatih Sultan Mehmed devrinde saraydaki maden hiyerarşisine değinerek, padişah ve kazaskerin altın, vezirlerin gümüş, askerlerin ise değersiz metal (bakır?) kaplarda yemek yediklerini yazmaktadır.
III.Murad'ın askeri masrafları karşılamak amacı ile sikke kestirmek için saray hazinesindeki altın ve gümüşleri erittirdiği, değerli taş kakmaları söktürdüğü bilinmektedir. Bundan dolayı 16. yüzyıla ait az sayıda gümüş günümüze ulaşabilmiştir. III.Selim döneminde de saraya ait altın ve gümüş eşyalardan bir kısmı para basılmak üzere saray darphanesine vakfedilmiş; halkın elindeki gümüşler de bedeli ödenerek satın alınmıştır.
Erken dönemden itibaren gümüş eserler kazıma, çalma, kabartma, telkari, ajur, yaldız ve savat teknikleri ile süslenmiş ve genellikle birkaç teknik bir arada kullanılmıştır. İznik seramiklerin biçim ve desenlerini tekrarlayan gümüş eserler, merkezi düzende veya şemseler içinde rumi-palmet kompozisyonları, dal kıvrımları arasında hatayi çiçekleri, saz yapraklarla bezelidirler. 16. yüzyıldan günümüze ulaşabilen az sayıda örnek yanında, özellikle 17. yüzyılda türbelere vakfedilen gümüş kandil ve mihrap şamdanları, yalın formları ve bezemesiz düz yüzeyleri ile dikkat çekmektedirler.
Klasik Osmanlı form ve desenlerinin yerini 18. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa etkisi ile Barok ve Rokoko formları almıştır. Kabartma tekniğinde güller, Osmanlı devlet arması, mimari kompozisyonlar, dökümle yapılmış çiçek, kuş, hayvan biçiminde tutamaklar bu dönemin kaplarında yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır. 19. yüzyıl sonlarında manzara ve bitkisel bezemeli, Van yapımı savatlı gümüşler de çok revaç bulmuştur.

Ahşap Oymacılığı
Ahşap işçiliği Anadolu'da Selçuklu döneminde gelişip, kendine özgü bir karekteristik niteliğe bürünmüştür. Selçuklu ve Beylikler dönemi ağaç eserler genellilkle mihrap, cami kapısı, dolap kapakları gibi mimari elemanlardan oluşan usta işi eserlerdir. Osmanlı dönemine gelindiğinde sadeleşen eserler sehpa, kavukluk, yazı takımı, çekmece, sandık, kaşık, taht, kayık, rahle, Kur'an muhafazası gibi gündelik kullanım eşyalarının yanı sıra; pencere, dolap kapağı, kiriş, konsol, tavan göbeği, mihrap, minber ve sanduka gibi mimari yapıtlarda da uygulandığını görüyoruz. Ağaç işçiliğinde kullanılan malzemeler daha çok ceviz, elma, armut, sedir, abanoz ve gül ağacından oluşuyor. Kakma, boyama, kündekâriz, kabartma-oyma, kafes, kaplama, yakma gibi tekniklerle işlenen ahşap eşyalar günümüzde de özgün dekoratif eserler olarak kullanılmaktadır.

Edirnekari
Edirnekari lake işleri ahşap, karton ve deri gibi malzeme üzerine boya ve cilayla yapılan motiflerin yer aldığı bir süsleme biçemidir. Bu süslemelerde en çok natüralist çiçek, yaprak ya da meyve motifleri kullanılır. Yeşil, açık mavi, kahverengi, kırmızı ve açık sarı zemin üzerine işlenen çiçekler tek tek olabilecekleri gibi bir vazo içinde ya da ortadan kurdeleyle bağlı bir buket biçiminde olabilir. Bu sanatçıların en büyük esin kaynağı doğadır.

Çini ve Seramik
Türk mimarlığında çininin bezeme düzeni içinde mimarlığa bağlı olarak kullanılışı, İran Büyük Selcukluları ile başlar. Çininin mimarlıkta yoğun biçimde kullanılması ve gelişmesi XIII.yüzyıl sonlarına rastlar.
İlk Osmanlı dönemi çinileri renk bakımından daha zengindir. Osmanlı Devleti'nin başkentlerinden biri olan İznik, çini yapımının gelişmesine büyük katkısı olmuş önemli bir merkezdir. İznik'te duvar çiniciliğinde ve keramiklerde yeni teknikler geliştirildiğinden, hızlı ve sürekli bir üretim yapılabilmiştir. XVI. yüzyılın başlarından sonra mozaik ve altın yaldızlı çiniler yerine renkli sır tekniğiyle, kare levhalar halinde üretim yapılmıştır. XVI.yüzyılın ikinci yarısında renkli sır tekniği bırakılarak tüm çiniler sıraltı tekniğiyle yapılmaya başlanılmıştır. Sarı, ve açık yeşil renkler ortadan kaybolmuş, firuze, mavi, yeşil mercan kırmızısı, açık lacivert ve beyaz renkler egemen olmuştur.
Çiniçiliğin yanı sıra gelişen keramik sanatından- koruma güçlüğünden örtülü duvar çinilerine oranla daha az sayıda önek günümüze gelmişitir. Keramik sanatında yapılarda kullanılmak üzere yapılan kandiller çerağlar, askı kürelerinin yanında kâse tabak sofra takımları ibrik ve sürühi gibi ürünler de ortaya konmuştur.
Pişmiş toprak eserler arasında Türk sanatında en geç görülen porselendir. XIX.yüzyılın ortalarında Haliç'te bir porselen fabrikası kurulmuş "Eser-i İstanbul" markalı porselenler üretilmiştir. Biçim ve desen olarak Batı etkisindeki porselenler, ithal edilenlerle rekabet edemediğinden fabrika kapanmıştır. XIX . yüzyıl sonlarında ise II. Abdülhamit tarafından Yıldız Sarayı bahçesinde kurulan Yıldız porselen Fabrikasında, çok kaliteli porselenler üretilmiştir.
Günlük işlerde kullanılan çeşitli toprak kaplara genel bir adla keramik ya da seramik denilir. Çini ve keramik sanatında uygulanan teknikler aynıdır. Çini hamurları kil , kuvarst ve feldispat karışımından meydana gelmiştir. Bazen hamura mermer tozu da karıştırılmıştır. Çini hamurlarının dış yüzeylerine başka bir renk vermek için yapılan kaplamaya astarlama işlemi denir. Renkli kil bulamaçları veya metal oksitlerinin katılmasıyla renklendirilen çini hamurları çok kullanılmıştır. Astar ve çini hamurunun kuruma ve pişme küçülmelerinin birbirene çok yakın olması gerekir. Astar akıtılarak sürülüp kurutulduktan sonra, bezemeler kazıma yoluyla veya astarın üzerine fırçayla çalışarak yapılmıştır.
Çini yapımında sırlama işlemi, en basit sır olan silis kurşun oksit çini üzerine sürülüp, gerekli derecede pişirilmesiyle yapılmıştır. Renkli sır için saydam sıra metal oksitleri eklenmiştir. Sır pişirimi daha düşük sıcalıklarda, fakat uzun sürede yapılarak parlaklık sağlanmıştır.
Sır üstü tekniğinde, suyla karıştırılmış renkler pişirilmemiş, ham sırın üzerine uygulandıktan sonra pişirme yapılmıştır. Diğer bir yöntemde ise sır pişirildikten sonra bezeme, sırüstüne daha düşük derecedeki sıcaklıklarda eriyen renkli sırlarla yapılarak düşük sıcaklıkta tekrar fırınlanmıştır. Ayrıca sır üstüne metal oksitlerinden boyalarla bezeme yapılıp fırınlanarak elde edilen madensel çini ve keramiklere de "perdahlı" denilmiştir.
Sıraltı tekniğinde ise, istenilen renk karışımı doğrudan çini hamuru üzerine uygulanarak bezeme yapılmış , bezemenin üzerine saydam sır akıtılarak pişirilmiştir.
Sırlı tuğlalar, önceleri inşaatlarda duvar yapımında diğer tuğla ve kerpiçlerle birlikte örülürdü. Sonraları cepheleri bezemek için renkli olarak hazırlanmış sırlı tuğlalar yanyana motifler oluşturacak biçimde kullanılmıştır. İstenilen bezeme motifi küçük parçalardan değişik boyut ve biçimlerde kesilerek bir düzen içinde uygulandığındın bu tekniğe mozaik çini tekniği denilmiş, XV. yüzyıl başlarına kadar Türkistan ve Anadolu'da uygulanmıştır.
Bu tarihten sonra nakışlı, dört veya altı köşeli çini kaplama ve diğer tekniklerle kullanılmıştır. Mozaik tekniğinde üç ayrı yöntem uygulanırdı . Kakma tekniğinde, değişik renkte ayrı çini levhalardan kesilen parçalar, araya getirilerek alçılı yüzeye uygulanmıştır. Kazıma veya sahte mozaik tekniğinde ise tek renkli çinilerin zemini bezeme veya yazıya göre kazılarak çini bir kabartma oluşturulmuştur. Bu tekniklerle yapılan çiniler, yapım sırasında yapı yanındaki şantiyede hazırlanırdı. Mozaik tekniğinin diğer bir uygulamasında ise, çini parçalarına pişirilmeden önce özel biçimi verilmiş, veya tek renkli büyük levhalar halinde sıralanıp fırınlandıktan sonra bezemeye göre kesilip birleştirilmişlerdir. Çini teknikleri içinde en zor olan minâi tekniğinde ısıya dayanıklı siyah, altın yaldızlı, kırmızı, kahverengi ve beyaz ise sır üstüne yedi renk bir arada kullanılmıştır. Yüksek ısıya dayanıklı, mavi, patlıcan moru ve yeşil altına, daha düşük uygulanarak tekrar fırınlanmıştır.
Çini ve keramikte birkaç renk sır bir arada kullanıldığında sırlar akarak birbirine karışacağından, ilk kez Osmanlılar tarafından XV ve XVI.yüzyılarda bölmeli renkli sır tekniği uygulanmıştır. Bu teknikte desen levha üzerine kazınarak çizildikten sonra çizgilerin oluşturduğu oyuklara konulan madde pişme sonucunda siyah ve hafif kabarık bir durum oluşturduğu oyuklara konulan madde pişme sonucunda siyah ve hafif kabarık çizgilerin meydana getirdiği bölmelirin içine ise, değişik renkte sırlar konurdu. Bu teknikte mavi zemin üzerine beyaz, filizi yeşil, sarı firuze ve kırmızı renkte sırlar konurdu. teknikte mavi zemin üzerine beyaz filizi yeşil sarı fıruze ve kırmızı renkte sırlar kullanılmıştır . Bölmeli teknik daha sonraları Avrupa'da özellikle İspanya'da kullanıldığında çizgilerin içine ayırıcı madde olarak ince iplikler konulmuştur. Osmanlılar ise, bunun yerine fırında çizgilerin içine ayrıca madde olarak ince iplikler konulmuştur. Osmanlılar ise bunun yerine fırında ısındığı zaman kabaran, şekerli olduğu sanılan bir madde kullanmışlardır

Nüve Forum

Konu Şebnem tarafından (03.10.08 saat 23:57 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
ahşap, çini, edirnekari, gümüş, ilim, kültür, osmanlıda, oymacılığı, sanat, seramik

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 06:23 .