iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 23:15 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Kültür ve Sanat » Mitoloji » tufan bulguları

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 13.11.07, 13:10
Standart tufan bulguları

13.11.07, 13:10


TUFAN BULGULARI...

8.5.2006
Kutsal Tufan anlatımları (3)
03.12.2003



Ortaya çıkış ve oluşma gerekçeleri bakımından, din, eski insanın hayal ve korkular dünyasının kutsal saçmaklıkları değil, fakat tersine, en gerçek eski ilişki kurallar toplamıdır. Süreç içindeki evrimi, değişik bölge topluluklarında, farklı anlatım biçimleri kazanmış olsa da, daha sonra din olarak karşımıza çıkan olgu, en geri insan toplulukları dahil olmak üzere, her yerde, eski toplumsal ilişkilerin en gerçekçi ilk hallerinin saptanmış ve giderek toplum yaşamı dışına itilmeye çabalanıp soyutlanmış yasaları olarak var olurlar. Böylece en geri ‘ilkel’ toplulukların kutsal ve kutsal olmayan varlıkları, günümüzün yasal ve yasal olmayan davranış biçimlerinin belirleyicileri olarak ortaya çıkar. İki toplum birim arasındaki bir akitin "öyle olsun" onay sözü olan Amin, amen, giderek şimdiki bireyin dua kapanış sözcüğü halini alır.

"Sümerlerin dini", onu, başlangıçta toplum birimler arası paylaşım ilişki düzeninin anlatımı olarak biçimlendiren insanın torunları tarafından, süreç içinde, zorunlu olarak, öylesine geliştirilmiştir ki, bugün bu konularda uzma n olan ve üzerine yüzlerce sayfalık tezler hazırlayacabilecek bilim adamlarımız, ünlü sümerolog bay Samuel Kramer örneğinde de olduğu gibi, sonunda bu ‘karmaşıklık’ karşısında yine de çaresiz kalırlar. Çünkü onlar dinin kaynaklarını, gerçek insanın gerçek yaşamının gerçek tarihinde değil; yıldızlarda, hayal, düş ve korkularda; gökyüzünün sonsuzluğu ile yedi kat yer altının korkunçluklarında aramaktadırlar.

Bireyin, ulusal sınırları yırtılmış şimdiki yaşam koşullarına uyan yeni ilişki biçimleri içinde, özel olarak islamın ve genelde de dinin, aynı zamanda bir siyasal hareket olarak biçimlenişini de anlayabilmek için artık “Türkiye’de türban” tartışması sınırları ötesine geç mek gerekiyor. Belki yanılgılar taşıyacak olsa da, eski toplumun din sürecini, onun bir parçası olarak Tufan’ı yeniden değerlendirme çabalarımız bu temel hedefe bağlıdır zaten. Binlerce yıl içinde, insan zeka ve maharetiyle iyice soyutlanmış bir özelliğe sahip olsa da, Tufan, herhalde, Mezopotamya’daki eski toplum yaşamında , oradaki toplum birimlerinden bazıları bakımından, hiç olmazsa bazı yönleriyle yaşanmış bir tarihi temsil etmiş ve bir yeniden düzenleniş anlatımı olarak yaygınlaşmış olmalıdır. Tufan’ın eski kayıtlarda en azından milat olarak kullanılacak kadar önemli bulunduğu ise kesindir.

1900 yılında, bay Hilprecht ve ardından, bay Koldewey Fırat üzerinde şimdiki adı Fara olan bölgede çalışmaya başlamışlardı. Fara kalıntılarında yüzey bütünüyle hazine avcısı yerli halkın önelemesinden geç mişti ama, biraz derinlere inince yassı ker***le yapılmış, yani Sargon dönemi öncesi yapım tekniğinin kullanıldığı bir harabe ortaya çıkarıldı. Üzerinde Dumuzi (Temmuz) (Adam) (Adem) motifleri bulunan silindir mühürler; arkaik türde yazılmış kil tabletler ; üzeri mühürlü ibikli testiler ; taş ve bakır kap-kacak ve daha eski Cemdet Nasr dönemine denk düşen seramik eserler de bulundu. Bulgular, bu yerleşim biriminin yaklaşık olarak MÖ. 2800-1600 yılları arasında kullanıldığını göstermekteydi. Uzmanlar, 20 Şubat 1903’te bulunan bir damgadan yola çıkarak, bu yerleşimin tarihteki (S) uruppak olduğunu da saptadılar. Burası daha sonra Ziusudra, Utnapistim, Nıg-gıl-ma, Noah, Noé, Nuh olarak adland ırılacak olan “Şuruppaklı adam, Ubar-dudu’nun oğlu”nun Tufan’dan önce yaşadığı şehir idi.

Uzmanlarımız burasının aynı zamanda ‘Tufan şehri’ yani Tufan’ın gerçekleştiği ‘şehir’ olduğunu düşünmektedirler. Böyle düşünülmesini gerektiren nedenler olmakla birlikte, Babil Tufan anlatımındaki fotoğraf biraz daha farklı bir görüntü verir.
Herşeyden önce Suruppak, Bel-Enlil’in ‘şehri’ idi ve Nuh, artık bu topraklarda yaşamayacağını (Kuran, şehrin ileri gelenlerinin, Nuh’un ‘taşlanmışlardan’ yani öldürülenlerden olacağını söyleyerek ona gözdağı verdiklerini yazar) ; Okyanus’a doğru giderek, tanrısı EA ile yaşamak istediğini söylüyordu:
40-) Ul uş-şab ina a (li-ku-) nu-ma
(in) a qaq-qar EN-LIL ul a-şak-ka- (na)
pani-ia- a-ma
(ur) -rad-ma ana apsi
il-ti (E-a be) -li-ia aş-ba-ku

40-) Artık şehrinizde kalmayacağım
Alnımı artık Enli-Bel’ in topraklarına sürmeyeceğim
Okyanus'a doğru ineceğim
Benim tanrım EA ile yaşayacağım orada

Yine Babil anlatımına göre Nuh’a, ‘gemi’yi ‘okyanus’ üzerine yerleştirmesi öğüdü verilmişti:
... ma apsü şa-a-şi şu-ul-lil-şi
(... okyanus üzerine yerleştir onu)

Nuh'un ‘Gemi’si Tufan'dan sonra ise, Kuran'a göre, Cudi; Eski Ahit'e göre, Ararat; Babil kayıtlarına göre ise 'Nit-sir Dağının üzerine' gelip durduğu söylenir ama, Nuh, henüz Tufan olmadan önce, Tufan hazırlığının parçası olarak, ‘gemi’ yi Puzur-Kur-gal’a doğru götürmek istemektedir:
A-na pi-hi-i şa elippi a-na pu-zu-ur KUR-GAL (amelu) malahi
(Gemiyi Puzur-Kurgal'a doğru götürmek için)

Babil ve Sümer Tufan aktarımlarında daha çok, bay P. Dhorme’un Fıransızca dönüştürmesini temel aldım. Kayıtlar yeniden dikkatlice incelenince, din bilgini bay Dhorme’un, öteki sümerologlar da yaklaşık öyle yaparlar, tablet yazılarını daima şimdiki dinsel yorumlar temelinde e le almış olduğu ortaya çıkıyor.
Örneğin ‘Okyanus’ (Océan) olarak yorumlanan sözcük, metinlerde Apsu, Apsi olarak yer almaktadır. Nammu tanrıçanın (Umman diye de okuyabiliriz ve bu da hiç olmazsa bizde Deniz ile anlamdastır!) ‘ İlksel deniz’i olarak da tanınan Apsu, E-A’nın, Enki’nin bulunduğu Eridu’nun öteki tanımlamaların dan başka bir şey değildir. Apsu kelimesi, “Abime étérnele”, ”Dieu des profondeurs de l`eau”, Sonsuz Çukur, Derin Pınar, Derin Sular Tanrısı biçiminde bir anlama sahiptir . Apsu ile birlikte Eridu Sümerlerin ilk dini merkezi gibi görünmektedir. Bay Kramer’in haklı olarak saptadığı gibi Nammu, Sümer’in olusturulması öncesindeki Kaos durumu şartlarında da, “ilksel deniz” olarak başlangıçta var olan yerleşim gibidir. Golf körfezinin eski yataklarına göre, denize kıyısı olan bu ilk yerleşim (veya ilk yerleşimlerden birisi) ; en eski dönemlerden beri kutsal sayılan Apsu’nun sözcüsü bilge En-ki’in bulunduğu Eridu ‘şehri’ydi.
Burasının en eski yerleşim (lerden birisi) olduğunu, 4000 yıl kadar önce hazırlanan Kıraliyet Listesini’nin, Sümer secere kayıdına başlamadan: "Kıraliyet gökten indiğinde, Eridu’da kırallar vardı. Eridu’da Alalim kıral oldu ve 28. 000 yıl hüküm sürdü" diye yazmasından da anlıyoruz. Kısaca bu yerleşim, Sümerlerin en eski yerleşimi değilse b ile, en eskilerden birisi ve kutsal yönetim merkeziydi.
Günümüzde gözlerden kaybolmuş, şimdiki adıyla Tel Abu Sahran olan Eridu, 1854 yılında Mukayyar’da kazı yapan bay Taylor tarafından ziyaret edilmişti. Yapım tekniği, burasının arkaik özelliğini derhal yansıtıyordu.
Güney Mezopotamya'nın bu çöllük alanında, günümüzde bile, tatlı su gölleri bulunuyor. Böyle bir gölsel bataklığın arasındaki bir adada, eskiden, Eridu bir yanına Fırat’ı, öteki yanına da eskiden bulunduğu seviyeye göre Golf körfezinin kıyılarını almış olarak kurulmuştu. ”Derin Sular tanrısı” Apsu’nun sözcüsü Enki-Ea’nın şehri bugün çölle çevrili bir bataklığın ortasında kalmıştır.
Burası adeta bir üçgen biçiminde göğe doğru 12 m. yükselen bir tepedir. Tepede eski Ziggurat-tapınağın kalıntıları bir çadır görüntüsü vermektedir. Tapınak yapıldığında iki katlı olduğu sanılıyor. İlk katın 24 metrelik devasa yüksekliğiyle , mermerden y apılmış giriş kısmı hala durmaktadır. Yan tarafta , yakında , yapıtların inşasında kullanılan topraklar küçük tepeler olarak hala yerinde duruyor. Bu ‘toprağın’ özelliklerini kazıt uzmanları tam olarak bildirmiyorlar ama, güney Mezopotamya’da ender rastlanıldığına göre , tapınak yapım veya onarım malzemesi olarak, belki daha sonraki bir dönemde, başka bir bölgeden buraya taşınarak getirilmiş olmalıdır.
İngiliz yurttaşı Seton Lloyd ve Fuad Safar, Irak devleti adına, 1946-47 de bölgede yeniden kazıt çalışmalarına başladıklarında, Ur’un başta gelen üç yöneticisi, U r-Nammu, Sulgi ve Bursin’in, Sümer kültünün yeniden diriltilmesi amacıyla Eridu yapıtlarının inşasında yardımda bulunmuşa benzediklerini saptamışlardı. Zaten, özellikle dinsel kurumların yapımında, toplum birimler arasında çok düzenli bir işbölümü ve dayanışma örgütlenmekteydi. Aşağı Mezopotamya’nın deniz seviyesindeki alanında Dicle ve Fırat’ taşkınlarına karşı yükseltilmiş zeminler üzerine inşa edilen tapınakların yapımında malzeme temini ve el emeği bakımından bir işbirliği olduğu eski kil tablet yazılarından da anlaşılmaktadır. Mısır piramitlerinin ancak köle emeği yoluyla yaptırıl abileceği üzerine koparılan gürültünün, günümüzde bir değer taşımadığı, piramit yapım kayıtlarının bulunmasıyla ortaya çıkmış durumdadır. Bu tür kutsal yapılar ortak bir inancın korunması ve güçlendirilmesi hedefiyle ele alınır ve kutsal alanlara, hiç olmazsa ilk dönemlerde, yabancı veya kölelerin sokulması, herhalde yasak sayılıyordu.
Büyük Iskender döneminin, Babilli tarihçisi papaz Berose , Eusebe yıllık kayıtlarına dayanarak, büyük olasılıkla Eridu’nun tarihteki konumuna ilişkin olarak, "o zamanlar bir ucu Babil'e kadar gelen Kızıl Deniz'den yarısı insan, yarısı balık olan Oannes isimli bir bilge çıktı ve bütün bilgileri insanlara o aktardı", diye özetliyordu. Rahip Berose’un tercümelerinde (m) harfinin daima (n) ile yer değiştirdiğini hesaba katarsak, bunun Nammu okunuşunu verebileceğini ve bize de Yunus haliyle ulaşmış olabileceğini düşünebiliriz. İnana’nın anlatımında kendilerine ‘aşk evi’ yaptığı ‘Balık’ kabilesi olarak tanıtılan yerleşim de burası olmalıdır.
Kısacası Tufan anlatımlarında ‘okyanus’, ’deniz’ olarak tanıtılan şey, Apsu; Enki, E-a’nın Eridu ‘şehri’nden başka bir yeri anlatmaz. Burası, Tufan aktarımında ’gemi’ için uygun bir ‘okyanus’ veya ’deniz’ halini almış olmalıdır.
Puzur Kurgal tanımındaki Puzur sözü ise 'sır', 'giz' anlamındadır. Bunu yazgı, kader diye yorumlamak daha doğru olacaktır. Kur-gal’ın ise, aynı zaman da tanrılar ve tanrı tapınakları ile de anlamdaş olarak kullanıldığı örnekleri biliyoruz; bay Kramer eserlerinde bunu açıklamıştı. Kur-gal, Yüce Dağ, Ulu Dağ, Yuce Tapınak, Tanrısal dağ anlamlarında da kullanılmış olmalıdır. Nuh’un Puzur-Kurgal’ı, Eridu’nun, yazgıların yazıldığı Kutsal E-A, bilge Enki Tapınagını kastettiğini ve fakat sonraki yazıcıların buradan bir ‘dağ’ sonucu çıkararak Nuh gemisini Cudi veya Ağrı’ya- başka gerekçelerle de birleştirerek- yanaştırdığını düşünmek de mümkündür. Babil anlatımında gemi Nitsir (belki de kuranın Sırat köprüsü) üzerine yerleşir.
Kutsal Eridu’daki ‘bilgelik’ gücü, yani En-ki Tapınağının yönetim gücü, daha sonra İnanna’nın Uruk Tapınağına aktarılmıştır. «Bilgelik gücü»nün yer değiştirmesi Sümerler üzerindeki yönetim hakkının yer değiştirmesiydi.
Uruk'u büyük ve kutsal kılan İnanna tapınağı, 1912 yılında ortaya çıkarılmıştır. MÖ. 3000 yıllarına, denk düşen tapınak inşasında yapım m alzemesi olarak-o zamana değin olduğu gibi- güneşte kurutulmuş çamur ker*** değil, yakın çevrede doğal kaynağı bulunmayan, dolayısıyla başka (ve uzak) bölgelerden getirilmiş olması gereken beyaz kalker taş kullanılmıştı. İnsanlığın, Mezopotamya’da o tarihe kadar yaptığı en üstün teknik ve mimari örneğini oluşturan, rengi Ak , fakat adı ‘Gök Tapınağı’ olan bu yapı, aynı zamanda her köşesi , özellikle seçilmiş olmalı , bir yöne gelmek üzere Doğu-Batı-Kuzey-Güney belirlenimini temsil eder şekilde yapılmıştı. İsa'nın sırtında taşıdığı 'dört çivi'li Haç, Çar-mıh, hiç olmazsa, 5000 yıldan beri tanınan bir ittifak işaretidir. Onun aynı zamanda matematik işlem işareti artı (+) olması da bu yüzden şaşırtıcı değildir. Böylelikle de, Tanrıça İnanna’nın kocalığa seçtiği veya seçeceği Lugal-yonetici, ’dünyanın dört bucağı’nın hükümdarı olabiliyordu. Bay J. P. Roux’nun, eski toplum insanının, dünyanın dört köşe olduğuna inandığı yolundaki yargısı bu bakımdan çok yüzeysel kalmaktadır. En azından başlangıçtaki Sümer ‘dünya’ kavramı, zaten ‘gir, kir, ki’ olarak basitçe toprak demekti ve kara rengi ve kara çabutu başlarında taşıyan ‘karabaşlı’ Sümer insanlarının oturduğu bölgeler ile civarını anlatmaktan öte bir değer taşımıyordu. Sümer insanının o sırada ‘dünya coğrafyası’ üzerine uğraşmaktan daha önemli gerçek yaşamsal sorunları vardı.
D-B-K-G belirlenimi, Ak Tapınağın, toplum birimlerin toprak ve sınırlarını belirlemekte kullanılan başlangıç noktası olarak da kullanılmış olabileceğini gösteriyor; İsrailoğullarının toprak ve sınır paylaşımını anlatan Eski Ahit, tapınağı sıfır noktası kabul ederek iki ters yöne doğru uzaklık ölçümü yapıldığını ve toprakların böyle pay edildiğini anlatır. Bu bir tür Kıble kavramının gelisme sürecini de anlatır. Böylece tapınak, sınırların saptanma noktası olarak, kutsallığını ve dokunulmazlığını bir kez daha artırır. Eski toplumun ulu çınarları, yüksek tepeleri, göller ve kayaları kutsallaştırmasındaki bir gerekçeyi de böylece açıklayan Ak Tapınak 80x30 m. ölçülerinde diktörtgen biçiminde inşa edilmişti. İç mimari düzeni de hayranlık vericidir:İki yanda ana girişi olan büyük (T) tipi salon ve yanlarda karşı lıklı dörder ve girişteki üç odayla birlikte toplam 11 oda vardı. Salon 62x12 m. ölçülerindeydi. İnsanlara, birbirinden bağımsız olarak odalara giriş kolaylığı sağlayan Ak tapınakta çok sayıda giriş dehlizleri de konulmuştu. Bu durum Ak Tapınağın kutsal aşkevi olarak da kullanılmış olmasıyla ilişkili olmalıdır; çünkü, büyük olasılıkla, Mezopotamya’da, kutsal tapınakların yabancı erkekler ile yerli kadınlar arasında aşk yuvası olarak kullanımı, İnanna geleneğiyle başlayarak gelişmiş olmalıdır. (*)
Bütün törenler, eski toplumun zamanla sembolik hale gelen gerçek yaşam ilişkilerini verirler. Tufan’ın törensel özellikleri de, Sümer, Babil ve Eski ahit anlatımlarında tam olarak belirgindir:Bütün aktarımlarda Tanrılara kurbanlar sunulur; Tufan, belirgin bir gün (6 veya 7) veya zaman takvimini takip ederek gerçekleşir; Tanrılar toplanır, çiftleşir vb. Eski Ahit’in Tufan’ı da, bir çeşit eski tören takvimlerine uygun olarak hareket etmektedir:
“Sular, yeryüzünde, 150 gün yükselmeye devam etti.
150 gün boyunca sular çekilmeye başladı.
Ve Gemi, 7. ayın 17. de Ararat dağının üzerinde durdu.
Sular 10. aya kadar çekilmeye devam etti.
10. ayın birinci gününde dağların tepeleri görünmeye başladı.
Nuh'un hayatının 601. yılında, birinci ayın birinci gününde, toprak kurumaya başladı.
İkinci ayın 21. günü toprak kurudu.”
Burada hangi tür bir takvim değeri kullanıldığını bilmiyoruz. Sıralanan ayların başlangıcının Mart ayını (Yeni Yıl) temel alması olasıdır. Takvim rakamlarında aynı zamanda, eskiden yaygın olan ve Dummuzi’nin sembolik ölüm ve diri liş törenleri olarak tanınan 6 aylık evrelere yakınlık da görülmektedir. Sümer Kıraliyet Listesi’nde 13. ayın da yazılmış olması, ayların gün değerinin de farklı hesap edildiğini, ayların ay’ın konumuna göre hesap edildiği ay takviminin kullanılmış olduğunu gösteriyor. Ama ne olursa olsun, Tufan, burada bir takvim uyarınca gerçekleşmektedir.
Kuran’da Tufan bağıntısında pek berrak olmayan ‘tandır’ ve ‘kazan’ kelimelerinin kullanılması, geçmişin üzeri kararmış ve artık Muhammed döneminde çoktan anlaşılmaz hale gelmiş eski yarı-yamyam kutsal tören izleriyle bağıntılı olabilir. Ve yine herhalde bu nedenle, tipik Tufan kavrayışına göre ‘ suda boğularak öldürülen’ ‘kafirler’ Kuran’da bir de ‘ateşe atılırlar’.
Tufan’ın törensel yanı, Tanrıların ‘insanlığı’ suda boğma yoluyla öldürme tercihinde de açıktır. Ellerinde ‘ceza’ için her türlü olanak bulunan tanrılar, onların içinde de Bel-Enlil, ‘suda boğarak öldürme’ yolunu benimsemiş ve ‘Tufan’ yapmıştır. EA’nın, Enlil’e karşı sözleri tam bir ağıt ve başka tür öldürmenin kullanılmayışına hayıflanmak gibidir:
“EA açtı ağzını,
Seslendi kahraman Bel (Enlil) 'e:
- Sen, tüm tanrıların en akıllısı, en kahramanı!
Nasıl düşüncesizce yol açtın Tufan'a?
Günahı olana yükle günahını!
Suçu olana suçunu yükle !
Fakat yokolmadan hepsi, serbest bırak kurtulanları!
Çek elini yokolmadan hepsi!
Niye Tufan yaptın ki?
Gönderseydin bir aslan, azaltırdı insan sayısını,
Niye Tufan yaptın ki?
Gönderseydin bir panter azaltırdı insan sayısını,
Niye Tufan yaptın ki?
Gönderseydin bir açlık kırıp geçirirdi ülkeyi!
Niye Tufan yaptın ki?
Gönderseydin bir salgın siler süpürürdü ülkeyi!”
Tufan’ın bu yarı-yamyam törensel yanı, Tanrıların bir kez daha kesinlikle Tufan yapmama kararı almalarının da bir nedenidir.
Aslında bütün Tufan anlatımlarında bir ‘ceza’, lanet vardır. Ne var ki, Sümer ve Babil aktarımında bu ceza Nuh’a verilirken, Eski Ahit (ve Kuran) Nuh’u kurtulmuş olarak gösterir. Bu, aynı olgunun farklı yüzleriyle aktarımı olmalıdır:Babil ve Sümerlerde, cezalandırılan Nuh tam da bu nedenle tanrılaşır ve ‘ölümsüz yaşama’ kavuşur. Bugün bile ölümsüzlüğün ölerek elde edildiği kavrayışı yaygın ise, 45-50 asır önceki insanın bezer temelde düşünmüş olması çok görülmez. Yada daha doğrusu, bugünkü torunlarının ‘ölümsüzlük’ kavrayışını da Nuh dönemindeki ataları formüle etmiştir zaten.







Safa Kaçmaz
Paris
03.12.2003

safakacmaz@yahoo. com


(*) Toplumların ‘bereket ve bolluğa kavuşması’ soyut bir metafizik talep değil, tersine iki toplum birimin, birbirinden kız alıp vererek sağladıkları kardeşleşme ile oluşan barış ortamının doğal sonucudur. Birkaç gün önce, bir dostumun hediyesi olarak bana ulaşan “İnanna’nın Aşkı” kitabında sayın M. İlmiye Çığ’ın ‘Bereket Kültü’nü hala alışılagelmiş kalıplarla açıklıyor olmasını üzüntüyle okudum. Bereket ve bolluk, şimdi olduğu gibi, eski toplumda da, ancak barış ortamında ortaya çıkabilirdi. Eski toplumlar, kendi toplum birimlerinin kadınlarını karşı toplum biriminin erkeklerine ayırarak kardeşleşir ve barış sağlarlar. Yabancı toplum birim erkeğinin, ’yabancı toprağa’ ayak basmasının yasak olduğu dönemde, eski tabletler, ilk kez İnanna’nın bir Balık kabilesinin erkeklerine yaşam güvencesi sağlanmış bir aşk evi yaptığını ve o erkeklerin akşamları bu aşk evine korkusuzca gelebilmelerini sağladığını yazar. Bay Kramer, buradan Sümerlerin bir Akvaryum yapan ilk uygarlık olduğ u yanlış sonucunu çıkarmıştı. Bu aşk evleri, giderek kutsal tapınaklar olmuş; gelişme içinde, toplum birimler, bütün kadınlar yerine, kızlarının bir bölümünü ’tanrı ile evlendirip’ , ‘kutsal fahişe’ adı altında tapınaklarda bırakarak öteki kadınların evlilik serbestisini elde etmişlerdir. Sonradan sayısız kategoriye ulaşan ve gerçekten kutsal olarak da değerlendirilen fahişelik kurumunun gerisinde, eski toplumların kadınlar üzerinden kurdukları ‘kardeşleşme’ yatar ; bereket kültü bundan başka bir şey değildir. Farklı topluluklarda değişik isimle anılan İnanna, Uruk’taki yönetici tanrıçaydı ve giderek sembolik hale gelmiş kutsal bahar şenliklerinde, sevgilisi, aşığı, kocası ve yukar da açıklanan ‘kardeşleşme’ olgusundan ötürü aynı zamanda 'erkek kardeşi' de olan Dumuzi (Tammuz) (Adam) ile tapınaklarda hazırlanan kutsal çiftleşme odasında buluşur ve sevişirlerdi; böylece, farklı birimler arasında kardeşlik yani barış ortamı sürdüğü için, toplumlar ‘bereket’e boğulurdu.

TUFAN BULGULARI... - TOPLUM VE TARİH - Blogcu
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
SELVILV (15.11.07)
Sponsorlar
Cevapla

Tags
tufan

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz