Nüve Forum

Nüve Forum > gazete haber ve makale yorumları > Din ve Felsefe > Osmanlıda Devlet Anlayışı

Din ve Felsefe hakkinda Osmanlıda Devlet Anlayışı ile ilgili bilgiler


Osmanlıda Devlet Anlayışı Osmanlılar,bir uç beyliği olarak tarih sahnesine çıktılar.Bu nedenle yönetim, ilk zamanlar, uç beyliğinin geleneklerine göre düzenlenmişti.Yönetim, Osmanlı ailesine aitti ve ailenin başkanı, beyliğin de yöneticisiydi.Ancak, bey seçiminde,

Like Tree5Likes
  • 3 Post By oguzgolcik
  • 2 Post By oguzgolcik

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 10.08.09, 08:09
oguzgolcik - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Doçent
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nereden: istanbul
İletiler: 4.392
oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Osmanlıda Devlet Anlayışı

Osmanlıda Devlet Anlayışı
Osmanlılar,bir uç beyliği olarak tarih sahnesine çıktılar.Bu nedenle yönetim, ilk zamanlar, uç beyliğinin geleneklerine göre düzenlenmişti.Yönetim, Osmanlı ailesine aitti ve ailenin başkanı, beyliğin de yöneticisiydi.Ancak, bey seçiminde, diğer beylerin de düşünceleri alınırdı.
Osmanlýda Devlet Anlayýþý-osmanl_devleti_haritas.jpg
Osmanlıların, kısa zamanda güçlü bir devlet kurmaları tesadüf olmayıp, tutarlı bir devlet anlayışının sonucudur.Osmanlı Devleti, daha önceki Türk-İslâm devletlerinin kültürel mirasları üzerine kurulmuştu.Osmanlılar, XIV. yüzyıla kadar, devlet yönetimi konusunda tecrübe birikiminden en iyi şekilde yararlandılar. Osmanlı devlet anlayışında, Türk-İslâm devletlerinin ve Orta Asya geleneğinin etkisi bulunmaktadır. Bununla beraber Osmanlılar, gelişen zamana uygun olarak, merkez ve taşra yönetiminde, kendilerine özgü bir yönetim geliştirdiler.

Osmanlı Devlet’inde, devlet başkanı “ padişah ” idi.Padişahlar, devletin mutlak hâkimiydiler.İdarî, askerî, malî ve hukukî konularda geniş yetkilere sahiptiler.Ancak, bu yetkilerini kullanırken kanunlara, törelere, gelenek ve göreneklere uymak zorundaydılar.Padişahların sorumlulukları, daha önceki Türk devletlerinin hükümdarlarından farklı değildi.Ülkenin topraklarını genişletmek ve ülkeyi geliştirmek, halkın refah ve mutluluğunu sağlamak, padişahın başlıca göreviydi.En önemli görevi ise, ülkede adaleti sağlamaktı.Osmanlı Devlet’inin, güçlü ve 600 yılı aşan bir süre varlığını devam ettirmesinde, ülkede sağlanan adaletin büyük rolü olmuştur.

Padişahın, bütün egemenlik gücüne sahip olması, Osmanlı Devlet’inin yönetim şeklini de belirlemişti.Devlet tam bir merkeziyetçilikle yönetilirdi.Ülkenin bütün bölgeleri, başkentten verilen emirlerle yönetilmekteydi.Yöneticiler, merkezden atanır ve denetlenirdi.Aile içindeki bütün erkek çocuklar, taht üzerinde eşit haklara sahiptiler.Bu nedenle, kimin padişah olacağı hakkında XVII. yüzyıl başına kadar kesin bir kural yoktu.Erkek çocuklar arasında kimin tahta çıkacağı konusunda, devlet adamlarının, ulemanın ve askerlerin tercihleri önemli rol oynamaktaydı.

Osmanlılardan önceki Türk devletlerinde hükümdarlar, ülkeyi, kardeşleri ve kendi çocukları arasında paylaştırırdı. Çünkü, onlar da hükümdar kadar egemenlik hakkına sahiptiler. Bu paylaştırma sistemi, güçlü Türk devletlerinin bir süre sonra parçalanmalarına ve yıkılmalarına sebep oluyordu. Bu nedenle Osmanlılar, şehzadelere, geniş yetkilerle büyük eyaletlerinin valiliğini vermediler. Osmanlı şehzadeleri, ancak sancakbeyi olabildiler.Yetkileri de son derece sınırlıydı. Ayrıca ülke içinde herhangi bir aileye ve aşirete imtiyaz tanınmadı.Osmalılar, Selçuklularda olduğu gibi, bir bölgeyi fetheden komutanlara, o bölgenin yönetimini vermediler.Fetheden kim olursa olsun, alınan topraklar mutlaka padişaha ait oluyordu.Bu çeşit merkeziyetçi uygulamalar sayesinde devlet, gelişti ve güçlendi.

XIX. yüzyılda ilân edilen Tanzimat Fermanı ve Meşrutiyet, padişahların yetkilerini yeniden düzenleme amacı güdüyordu.Bununla beraber, gerek Tanzimat ve gerekse Meşrutiyet döneminde padişahlar, mutlak yönetim hakkını kullanmaya devam ettiler.

PADİŞAHLAR
Osmanlı Devleti, kurulduğu zaman küçük bir beylikti.Devletin başında ilk zamanlar “ bey ” ya da “ gazi ” unvanı ile anılan bir hükümdar bulunuyordu. Osmanlı hükümdarları içinde ilk defa “ sultan ” unvanını I. Murat kullanmıştır.Bunların yanı sıra hükümdarlara, “ han ”, “ hakan ” ve “ hünkar ” da denilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 1517 Mısır seferinden sonra, Osmanlı hükümdarları “ halife ” unvanı da aldılar.Ancak, devletin güçlü olduğu dönemlerde halifelik unvanını siyasî amaçlarla kullanmak gereğini duymadılar.Osmanlı hükümdarları, halifelik unvanını ilk olarak, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması sonrasında kullanmaya başladılar.Osmanlı hükümdarlarının en yaygın kullandıkları unvan, “padişah ” olmuştur.

Padişahlar, devletin kurucusu Osman Bey’in soyundan gelirlerdi.Padişahlık, babadan oğla geçmekle beraber, ilk zamanlar bu konuda belli bir veraset sistemi yoktu.Bu durum, eski Türk geleneğinden kaynaklanıyordu.Buna göre, ailenin bütün erkekleri, taht üzerinde hak sahibiydiler.Bu nedenle, her hükümdar değişikliğinde taht kavgaları çıkar ve devlet sarsıntı geçirirdi.Tahta çıkan şehzade, egemenlikte hak ileri sürmemeleri için, erkek kardeşlerini öldürtmek zorunda kalıyordu.Bu yöntem, bir saltanat yasası olarak, XVII. yüzyıl başlarına kadar devam etti.

XVII. yüzyıl başlarında I. Ahmet zamanında yapılan bir düzenlemeyle, Osmanlı ailesinin en yaşlı ve olgun ( ekber ve erşed ) olanının tahta geçmesi usulü getirildi.

Padişahlar, her konuda çok geniş yetkilere sahip bulunuyorlardı.Önemli konularda, büyük devlet adamlarının düşüncelerini almakla beraber, son kararı yine kendileri verirdi.Divan’a başkanlık etmek ( Fatih’le birlikte, bu görev sadrazamlara bırakılmıştır ), orduları komuta etmek, büyük devlet adamlarını atamak, savaşa ve barışa karar vermek padişahın başlıca görevleriydi.Bu görevlerini yerine getirirken, Kuran’a ve şeriat hükümlerine göre hareket etmek için zamanın şeyhülislâmından “ fetva ” alırlardı.

ŞEHZADELER
Osmanlı padişahlarının erkek çocuklarına “ şehzade ” ya da bilgili, görgülü, kibar anlamına gelen “ çelebi ” denirdi.Şehzadeler, küçük yaşlarından itibaren sancaklara gönderilir, askerî ve idarî konularda yetiştirilirlerdi.Sancakta bulunan şehzadelere “ çelebi sultan ” denirdi.Şehzadelere yardımcı olmak üzere, yanlarına “ lala ” denilen bilgili, tecrübeli devlet adamları verilirdi.Bu uygulamadaki amaç, şehzadelerin devlet yönetimini öğrenmesiydi. XV. yüzyıl ortalarına kadar İzmit, Bursa, Eskişehir, Aydın, Kütahya, Balıkesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas, başlıca şehzade sancakları olmuştur. XIV. yüzyılın sonlarından itibaren şehzadelerin sancaklara gönderilme usulü kaldırıldı.Bunun yerine, sarayda kalmaları ve eğitimlerini burada tamamlama uygulaması getirildi. III. Mehmet, sancağa gönderilen son şehzade olmuştur.Şehzadelerin sancaklara gönderilmesi uygulamasına son verilmesi, onların devlet yönetimiyle ilgilerinin kesilmesine, toplumdan uzaklaşmalarına sebep olmuştur.Şehzadeler, cülûs töreniyle tahta çıkarlar ve onlar için “ kılıç alayı ” düzenlenirdi.

MERKEZ TEŞKİLÂTI
Osmanlı devlet teşkilâtı, padişahın mutlak egemenliğini gerçekleştirmek için kurulmuştu.Devletin bütün yönetim birimleri doğrudan padişaha bağlı olarak teşkilâtlandırılmıştı. Meydana getirilen bu teşkilâtın merkezinde, padişah ve saray teşkilâtı bulunuyordu.

SARAY
Osmanlı Devleti’nde saray, padişahın özel hayatının geçtiği ve devletin yönetildiği yerdi.Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarından itibaren saray teşkilâtı kurulmuş, devletin gelişmesine paralel olarak, saraylar da büyümüştür.İlk saray, 1326’da Bursa’da, daha sonra 1361’de Edirne’de yapılmıştır.İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Topkapı Sarayı, XIX. yüzyıl ortalarına kadar padişahların oturduğu ve merkez teşkilâtının bulunduğu yer olmuştur.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren padişahlar, Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı ve Çırağan Sarayı gibi saraylarda oturmaya başladılar.Topkapı Sarayı, iki bölümden oluşuyordu:

BİRÛN ( DIŞ SARAY )
Sarayın dış bölümüdür.Sarayın, Bab-ı Hümayun adı verilen dış kapısından girildiğinde, birinci avluya geçilir.Bundan sonra varılan Babü’s-selâm kapısından girildiğinde orta avluya geçilir.Bu avluda “ Has Odalar ” yer alır.Bu odada saray hizmetlileri bulunurdu.Orta kapıdan sonra ise ikinci avluya geçilir.Burada, Has Ahırları, Zülüflü Baltacılar koğuşları ve Divan-ı Hümayun’un toplandığı “Kubbealtı ” bulunurdu.İkinci avludan sonra Babü’s-saade denilen kapıya ulaşılır.Bu kapı, Birûn ( dış saray ) ile Enderun’u ( iç saray ) birbirine bağlardı.Babü’ssaade’nin karşısında padişahların, Divan üyeleri ve yabancı elçileri kabul ettiği “Arz Odası” vardı.

ENDERUN ( İÇ SARAY )
Burası, padişahın özel hayatını geçirdiği bölümdü. Bu bölümde, Enderun denilen saray okulu ve Harem bulunurdu. Enderun, saray görevlilerinin yetiştirildiği yerdi. Enderun’da eğitim faaliyeti “ oda ” adı verilen yerlerde yapılmaktaydı. Enderun’a alınacaklarla ilgili olarak yapılan işlemler şunlardı:

Devşirme yoluyla toplanan çocuklar, Acemi Ocağı’na gönderilmeden önce, bir seçime tâbi tutulurlardı. Seçilen çocuklar, önce Edirne Sarayı, Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitilirlerdi. Bu eğitim sonrası ikinci bir seçim daha yapılırdı. Bu seçim sonrası Topkapı Sarayı’ndaki “ Büyük Oda ” ve “ Küçük Oda ”ya
lınırlardı. Burada sıkı bir eğitimden geçirilirlerdi. Bu eğitimin amacı, saraya alınacak kişileri, devlet adamı, asker ve seçkin kişiler olarak yetiştirmekti. Bu odalardaki eğitimler sonrasında da yeni bir seçim yapılır; seçilenler, padişahın özel hizmetine ait odalara alınırlardı. Bu odalar şunlardı:

HAS ODA: Burada bulunanlar, padişahın günlük hizmetinde bulunurlardı. Bu odanın yöneticisine “ Hasodabaşı ” denilirdi. Has Oda, rütbe bakımından en yüksek hizmetlilerin bulunduğu yerdi.

HAZİNE ODASI: Bu odada bululanlar, padişahın özel hazinesine ve değerli eşyalarına bakarlardı.

KİLER ODASI: Burada bulunanlar, padişahın sofra hizmetlerine bakarlardı.

SEFERLİ ODASI: Müzisyen, berber gibi hizmetlilerin bulunduğu yerdi. Bu odalarda eğitimlerini tamamlayanlar, “ çıkma ” denilen bir tayin usulüyle Birûn’da ve taşrada önemli görevlere getirilirlerdi.

HAREM: Saray kadınlarının bulunduğu bölümdü.Burada, padişahın annesi valide sultan ve eşleri ile cariyeler bulunurdu. Harem’deki kadınlar başkalfa kadının yönetiminde özel bir eğitimden geçirilirlerdi. Harem’in yöneticisi “ harem ağası ” idi.

DİVAN-I HÜMAYUN
Divan, merkez teşkilâtın temelini oluşturmaktaydı. İlk Osmanlı Divan’ı, Türkiye Selçukluları Devleti’ndeki Divan örnek alınarak kuruldu. Orhan Bey zamanından beri Osmanlılarda Divan teşkilâtının bulunduğu bilinmektedir. İlk zamanlar Divan üyeleri, padişah, vezir ve Bursa kadısı idi. Divan toplantılarına padişahlar başkanlık yapmaktaydı.Bu nedenle, padişah nerede ise, Divan da orada toplanırdı. Fatih ve ondan sonraki padişahlar, bu görevi veziriazamlara bıraktılar. Padişahlar, bundan sonra Divan toplantılarını “ kasr-ı adl ” denilen pencereden izlemeye başladılar.

Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar her gün sabah namazından sonra toplanan Divan, sonradan haftada dört gün toplanmaya başladı. Divan, Topkapı Sarayı’nda “ Kubbealtı ” denilen yerde toplanırdı. Divan’da, siyasî, idarî, askerî, örfî, şer’î, adlî ve malî konular, şikâyet ve davalar görüşülüp karara bağlanırdı. Divan görüşmeleri öğle zamanı sona erer, bundan sonra önce veziriazam ( sadrazam ), daha sonra diğer Divan üyeleri, padişahın huzuruna çıkarak, görüşmeler hakkında bilgi verirlerdi.

Divan-ı Hümayun dışında diğer divanlara, veziriazam konağında toplanan ikindi, Çarşamba ve Cuma divanları, veziriazam, sefere çıktığı zaman topladığı “ Sefer Divanı ”, yeniçerilerin maaşlarının dağıtılması için toplanan “ Ulûfe Divanı ”, padişahın yabancı elçileri kabulü sırasında toplanan “ Galebe Divanı ”, olağanüstü hallerde toplanan “ Ayak Divanı ” ve yine sefer sırasında at üzerinde yapılan toplantıya “ At Divanı ” adı verilirdi.

DİVAN-I HÜMAYUN ÜYELERİ
Divan’da bulunan ve görüşmelere katılan kişilere, Divan üyeleri denirdi.
Yukarıdaki tablo Divan-ı Hümayun’un üyelerini göstermektedir.

Divan üyeleri ve bunların başlıca görevleri şunlardı:

VEZİRİAZAM ( SADRAZAM )
Padişahtan sonra en yetkili devlet adamı, veziriazamdı. Devlet yönetiminde padişahın vekili sayılır ve kendisinde, padişahın mührü bulunurdu. Orhan Bey zamanında, toprakların genişlemesi ve devlet işlerinin artması sonucu ilk vezirlik makamı kuruldu. I. Murat zamanında vezirlerin sayısı üçe çıktı. Vezirlerin derecelerini göstermek için, birinci vezire “ veziriazam ” denildi.

Büyük devlet memurlarını atama, görevden alma, veziriazamın buyruğu ile olurdu. Padişah sefere çıkmadığı zaman, “ serdâr-ı ekrem ” unvanıyla orduyu komuta ederdi. Veziriazamlar, İstanbul’da önceleri Paşakapısı, sonraları Babıâli denilen yerde otururlardı. Veziriazamın görevinden azli, padişah mührünün geri alınmasıyla olurdu.

VEZİRLER
Vezirler, çeşitli devlet işlerinde yetişmiş tecrübeli kişiler olduklarından, görüşlerinden yararlanılır ve veziriazamın verdiği işleri yaparlardı. İlk Osmanlı vezirlerinin çoğu ulema ( bilgin ) kökenli idiler. Sonradan asker kökenli kişiler de vezirliğe getirildiler. Vezir olabilmek için, sancakbeyliği, beylerbeylik, ve son olarak da Rumeli Beylerbeyliği’nde bulunmak gerekliydi. Divan toplantılarında, veziriazamın sağında otururlardı. XV. yüzyılın sonlarına kadar üç vezir bulunuyordu. XVI. yüzyılın sonlarında vezir sayısı yediye kadar çıkmıştır. Bu vezirlere, Kubbealtı vezirleri veya “ kubbenişin ” adı verilirdi.

KAZASKERLER
Kazaskerlik, 1362’de I. Murat zamanında kuruldu. 1480 yılına kadar bir kazasker bulunurken, Fatih döneminde, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri olarak sayıları ikiye çıkarıldı. Bunlardan Rumeli kazaskeri, rütbe bakımından daha ileri idi. Kazaskerler, Divan’da büyük davalara bakar, ayrıca kendi bölgelerindeki kadı ve müderrisleri atama ve görevden alma işlerine karar verirlerdi.

DEFTERDARLAR
Defterdarlar, Divan’da malî konularda açıklamalarda bulunurlar, devletin gelir ve giderlerine bakarlardı. İlk zamanlarda, defterdarlar sayısı bir iken, sonraları malî işlerin artmasından dolayı sayısı ikiye yükseltilmiştir. Bunlar; Rumeli Defterdarı ( Başdefterdar ) ve Anadolu Defterdarı idi. Rumeli Defterdarı, Rumeli’deki malî işlere; Anadolu Defterdarı, Anadolu’daki malî işlere bakardı. Rumeli Defterdarı aynı zamanda bütün malî işlerden sorumluydu.

NİŞANCI ( TEVKİ-İ TUĞRAİ )
Nişancı, padişahın adına yazılacak fermanlara, beratlara ve nâmelere, hükümdarın imzası olan tuğrasını çekerdi. Ayrıca, devletin arazi kayıtları, tahrir defterlerinde düzeltmeler Nişancı tarafından yapılırdı. Nişancı, kanunları iyi bilir, gerektiğinde Divan’da açıklamalarda bulunurdu.

Nişancı’ya bağlı olarak çalışan Reisülküttab, Divan kâtiplerinin şefi idi. Reisülküttab Divan üyesi olmamakla beraber, Divan işlerindeki tecrübesi nedeniyle önemi büyüktü. Görevleri, Divan’da verilen kararları düzelttikten sonra tamamlamak, fermana uygun olarak emirleri yazmak, padişaha ve veziriazama gelen mektupları tercüme ettirerek, bunlara cevap hazırlamaktı. Reisülküttab, bütün bu işleri kendi başkanlığındaki, çeşitli kalemlerden oluşan bir teşkilât vasıtasıyla yerine getirirdi. Reisülküttaba bağlı olarak çalışan kalemler ve bunların görevleri şunlardı:

BEYLİKÇİ KALEMİ: Divan-ı Hümayun’da alınan kararların ve görüşülen konuların tutanaklarını yazıya geçirirdi. Ayrıca, dış ilişkiler ile ilgili kararları yazıya geçirir, anlaşmalarla ilgili metinleri düzenlerdi. Bu kalemin başında olan kişiye, Beylikçi Efendi denirdi.

TAHVİL KALEMİ: Bu kalem, yüksek dereceli görevlilerin ( vezir, beylerbeyi, sancakbeyi ) özlük işleriyle ferman ve beratları düzenlerdi. Ayrıca, zeamet ve tımar kayıtları da bu kalem tarafından tutulurdu.

RÜUS KALEMİ: Tahvil kaleminin görev alanı dışında kalan bütün görevlilerin ( kethüda, dizdar, müderris, imam ) işlemleri bu kalem tarafından düzenlenirdi.

ÂMEDİ KALEMİ: Veziriazam ile padişah arasında yazışmaları, yabancı devletlere gönderilecek mektupları düzenlerdi. Osmanlı Devleti’nin, Avrupa ülkelerinde devamlı elçi bulundurmasından sonra, elçilerden gelen raporları kaydetmek, cevap yazmak, şifre çözmek görevi de bu kaleme aitti. Tanzimat’tan sonra bu kalemin önemi daha da arttı.

YENİÇERİ AĞASI
Yeniçeri ağası, Yeniçeri Ocağı’nın en büyük komutanıydı. Yeniçeri ağası, vezir rütbesine sahip ise, Divan’ın tabiî üyesi sayılıp, görüşmelere katılırdı. Yeniçeri ağası, arz günü, vezirlerden önce padişahın huzuruna çıkar, yeniçeriler hakkında bilgi verirdi.

KAPTAN-I DERYA
Kaptan-ı Derya, donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumluydu. XVI. yüzyılın ikinci yarısında vezir rütbesi aldıktan sonra Divan üyesi oldular.

ŞEYHÜLİSLÂM ( MÜFTÜ )
Şeyhülislâm, Divan’da alınan kararların İslâm dinine uygun olup olmadığı konusunda “ fetva ” verirdi. Şeyhülislâm, Divan üyesi olmamakla beraber, Divan’da alınan kararların dine ve şeriata uygun olup olmadığını kontrol ederdi. Fatih döneminde rütbe ve makam olarak Kazaskerlerden sonra gelen Şeyhülislâm, Kanunî döneminde veziriazamla eşit sayıldı.

kaynak:
__________________
Oğuz Gölcik Yazıları
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 15.11.09, 13:38
oguzgolcik - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Doçent
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nereden: istanbul
İletiler: 4.392
oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Osmanlıda Devlet Anlayışı

Osmanlı Devleti ve Yenileşme Çabaları Osmanlı Devleti'nin Çöküş Sebepleri
XV. ve XVI. yüzyıllarda en görkemli devrini yaşayan ve üç kıta üzerinde yayılarak çok geniş sınırlara ulaşan Osmanlı Devleti, XVII. yüzyılın sonlarına doğru giderek büyüyen bir gerileme dönemine girdi. Bu gerileme, başlangıçtaki duraklamadan sonra yıllar geçtikçe hızlanmış, artık devlet toprak kaybetmeye, sınırları daralmaya, nüfus azalmaya, ekonomik güç zayıflamaya başlamıştır. Osmanlı Devleti, ağır mağlubiyetlere uğrayıp yüzyıllar boyu kazandığı toprakları hızla kaybetmesi üzerine bu gerilemeye karşı çözüm yolları aradı. Ancak bu gerileme süreci devletin Avrupa orduları karşısında birbirini takip eden yenilgiler alması ile ortaya çıkınca, ilk zamanlar gerilemenin sebepleri de askeri alanda ki yetersizlikler olarak görüldü. Devlet adamları, Batı'daki gelişmelere ayak uydurulmadıkça, özellikle orduyu Batı'nın yeni savaş teknikleri ile donatıp, onların metotları ile eğitmedikçe, yükselmenin hatta ayakta durmanın imkânı olmayacağı sonucuna vardılar. Öncelikle askeri alanda başlatılan yenilik hareketlerinin, Tanzimat dönemi ile birlikte diğer alanlara da kaydırılmasına rağmen, devlet içine düştüğü zor durumdan kurtarılamamış ve yapılan yenilik hareketleri de sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı Devleti'nin gerileme ve çöküş sürecine girmesine sebep olan etkenler zaman içinde daha belirgin bir hal almış, bu sebepler iç ve dış sebepler olarak sınıflandırılmıştır.

1. İç Sebepler
Osmanlı Devleti'nin gerilemesine ve daha sonrada çöküşüne sebep olarak gösterilen siyasi, idari, askeri ve sosyal alandaki bozulmalar birbiriyle çok ilgilidir. Bu bozulmalar birbirlerinden ayrı olarak ele alınamayacağı gibi aynı zamanda birbirilerine sebep teşkil etmektedirler. Devletin pek çok alanda geri kalması ve çöküşünü hızlandırmasında etkili olan iç sebeplerin başında merkezi yönetim sisteminde meydana gelen bozukluklar sayılıyordu. Bunu, askeri sistemin bozulması, ekonomik sistemin bozulması, eğitim ve adalet sistemindeki bozulmalar ile sosyal alandaki bozulmalar takip ediyordu.
İç nedenlerin başında merkezdeki yönetici kadrosunun bozulması gelmektedir. Hanedanın en büyük erkeğinin tahta geçirilmesini öngören, Ekbersisteminin getirilmesi ile taht kavgaları önlenerek devletin iç bunalıma itilmesi önlenmiştir. Ancak bu sistem yetersiz hanedan üyelerinin de devletin başına geçmesine yol açmıştır. Tahta çıkan padişahlar devlet işlerine ilgisiz kalmışlar ve ordunun başında seferlere çıkmamaya başlamışlardı. Şehzadelerin sancaklara gönderilmemesi, sarayda tutulması, devlet işlerinde yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmayan, devleti yönetme alışkanlığından uzak, deneyimsiz padişahların ülkeyi kötü yönetmelerine neden olmuştur. Bu durum ise padişahların tecrübesizliğinden yararlanan saray kadınlarının ve ağalarının devlet yönetiminde etkili olmalarına yol açmıştır. Devleti iyi yönetemeyen, yetersiz padişahların yönetime gelmesi de, yukarıdan-aşağıya doğru mülki idarenin tüm kademelerinde bozulmaya yol açmıştır. En küçük memuriyetten, en büyüğüne kadar bütün kamu görevleri alınıp, satılır ve rüşvetle el değiştirir duruma gelmiştir.

Askeri sistemdeki bozukluklar da son derece dikkat çekicidir. III. Murat döneminden itibaren kapıkulu ocaklarına kanunlara aykırı asker alınarak sayılarının artırılması, Yeniçerilerin geçim sıkıntısını ileri sürerek askerlik dışında işlerle uğraşmaları Osmanlı askeri sisteminde bozulmalara yol açmıştır. Gerileme döneminden itibaren her iki askeri güç de çağın gerektirdiği yeniliklere ayak uyduramamış, bunun sonucunda Osmanlı ordusu eski savaş gücünü yitirmiş, disiplinsiz, yeniliklere tavır alan bir insan topluluğu görünümüne bürünmüştür. Tımarlı Sipahi Sistemi'nin bozulmasında ise, bu teşkilatla doğrudan ilgili olan ve "dirlik" olarak adlandırılan toprak sisteminin bozulması etkili olmuştur. Bir hizmet karşılığı verilen dirliklerin hakkı olanlarla değil de iltimasla rastgele şahıslara verilmesi tımarlı sipahi sisteminin de bozulmasına yol açmıştır. Osmanlı donanması ise XVII. yüzyılda gerilemeye başlamış, Avrupa'daki gemi teknolojisine ayak uyduramayan donanma XIX. yüzyılda büyük ölçüde çökmüştür.

Devletin çöküş nedenlerinin en önemlilerinden biri de ekonomik yapının bozulmasıdır. Coğrafi keşifler sonucu dünya ticaret yollarının değişmesi, Osmanlı Devleti'nin daha önce elinde tuttuğu ticari avantajları kaybetmesine yol açtı. Osmanlı Devleti gümrük gelirlerini büyük ölçüde kaybetti. Başlangıçta Fransa'ya daha sonra diğer Avrupa devletlerine verilen kapitülasyonlar Osmanlı Devleti aleyhinde gelişme gösterdi. Kapitülasyonlar yolu ile yabancı malların ülkeye serbestçe sokulması, sanayinin gelişmesini önlemiş, ülkedeki yerli üretim hızla azalırken devlet dışa bağımlı duruma gelmişti. Sömürgelerden Avrupa'ya yüklü miktarda altın ve gümüş akışı, bu madenlerin bir miktarının Osmanlı ülkesine girmesi paranın değerini düşmesine ve enflasyonun artmasına yol açmıştı. Osmanlı ekonomik yapısının aksamasına sebep olan en önemli faktörlerden biri de tımar sisteminin bozulmasıdır. Bu durum tarım faaliyetlerinin aksamasına ve devletin vergi kaybına uğramasına sebep oldu. Kaybedilen savaşlar sonucunda ödenmek zorunda kalınan tazminatlar ve askeri giderler, artan rüşvet ve suiistimal olayları, saray masraflarının artması gibi nedenler de ekonomik sistemin bozulmasında etkili rol oynamıştı.
Ülkedeki eğitim ve öğretim faaliyetleri çağın gereklerine ayak uyduramaz hale gelmişti. Yükselme Devri'nin devlet adamlarını ve devlet kadrolarını yetiştiren Osmanlı İlmiye Teşkilatı XVIII. ve XIX. yüzyıllara gelindiğinde çok farklı bir mahiyet almış, Avrupa'daki ilmi gelişmeleri takip edemediği gibi, zamanla ilimle uğraşmayan bir kurum haline gelmiş, buna paralel olarak siyasetle meşgul olmaya başlamıştır. Yönetim bakımından da eğitim kurumları arasında bir bütünlük yoktu. Bu duruma azınlık ve yabancı okulları ile ilgili problemler de eklenmişti.
"Adalet" olgusuna büyük önem veren Osmanlı Devleti'nde XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren adalet mekanizmasında bozulmalar meydana gelmeye başladı. Osmanlı devlet anlayışının ana ilkesi adalet idi. Adaletin gereğince etkin olamaması bir süre sonra devlet kademelerinde rüşvetin artmasına, muhtelif görevlere tayin edilen şahısların halkın menfaatinden çok kendi çıkarlarını gözetmelerine, hak ve hukukun geri plana atılmasına sebep olmuştur. Bu sürecin farkına varıldığı zaman çeşitli ıslah çalışmaları yapılmış ise de bu durumu düzeltmek o kadar kolay olmamıştır. Zira yapılan düzenlemeler, halka indirgenmeyip daha çok devletin belli kademelerinde gerçekleştiği için bir süre sonra toplumda çatışmalar baş göstermiştir.
Osmanlı Devleti'nde gerileme ve çöküşün iç nedenleri sadece bunlardan ibaret değildi. Başlıca sebeplerden biri de Osmanlı toplum yapısından kaynaklanan sorunlardı. Osmanlı Devleti'nin idaresi altında değişik din ve milliyetlere mensup topluluklar yaşamaktaydı. Osmanlı idaresi altındaki bu toplulukların her biri devletin refah ve adaletinden istifade ederek yaşamaktan memnundu. Ancak Fransız İhtilali ile yayılan milliyetçilik fikrinin etkisi ve diğer devletlerin kışkırtması ile önce Balkan milletleri daha sonra da azınlıklar arasında bağımsızlık hareketleri ortaya çıkmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'nin içten çökertilmesinde etkili olmuşlardır. Devletin gerileme sürecine girmesi ile başlayan aksaklıklardan Müslüman tebaada rahatsız idi. Bu rahatsızlıklar Anadolu'da iç isyanların ortaya çıkmasına neden oldu. İsyanların bastırılması için gösterilen çabalar devleti yıpratmış ve otoritenin zayıflamasına yol açmıştır. Tımar sisteminin bozulması, tarım faaliyetlerinin aksamasına, toprakların ekilemeyip boş kalmasına sebep olmuştu. XVII. yüzyılda başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin nüfusları hızla artmış, bu durum şehirlerde işsizliğe ve güvenliğin bozulmasına neden olmuştur.

2. Dış Sebepler
Osmanlýda Devlet Anlayýþý-05.gif
Osmanlı Devleti'nin gerileme ve çöküş nedenleri arasında devletlerarası ilişkiler ile dış dünyada meydana gelen gelişmeler de etkili olmuştur. Dış sebeplerin başında Osmanlı Devleti'nin doğal sınırlarına ulaşmış olması geliyordu. Osmanlı Devleti kurulduktan kısa bir süre sonra hızla yükselerek çağının en güçlü devletlerinden biri olmuş, üç kıtaya yayılarak toprak bütünlüğü bakımından da bir hayli genişlemişti. Doğuda Azerbaycan, İran dağları, Hazar Denizi'ne kadar genişlemiş, güneyde Umman Denizi'ne kadar uzanmıştı. Kuzey Afrika tamamen alınmıştı. Kuzeyde Karadeniz kıyıları ve Kırım Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştı. Batıda Adriyatik ve Yunan Denizi'ne kadar genişlemiş, Viyana önlerine kadar gidilmişti. Osmanlı Devleti artık güçlü rakiplerle karşı karşıya kalmış, yeni fetihler gerçekleştirememiş ve savaşlar artık bir gelir kaynağı olmaktan çıkmıştı. Dolayısıyla bu dönemde başlayan yeni savaşlar Osmanlı Devleti için bir gelir kaynağı olmaktan çok, ağır bir yük olarak hissedilmişti.
Dünyanın önemli ticaret yollarını kendi kontrolü altında bulunduran Osmanlı Devleti ekonomik açıdan da güçlüydü. İki yüz yıla yakın süren Haçlı Seferleri, İslam dünyasındaki bolluğu ve refahı, Avrupa'nın daha yakından tanımasına imkân sağladı. Bu zenginliklere kavuşmak isteyen Avrupalılar yeni icatlara yöneldiler. Pusulanın bulunması vegemi yapım tekniğinin geliştirilmesisayesinde açık denizlere kolaylıkla açılan Avrupalı denizciler XV. yüzyılda Hint ticaretinde söz sahibi olmak, Akdeniz ve Asya'daki diğer ticari aracıları ortadan kaldırmak için yeni yollar aradılar. Sonuçta Portekiz ve İspanyol denizcileri Afrika'yı dolaşarak Hindistan'a varmayı diğer taraftan da Amerika'yı bulmayı başardılar. Böylece Osmanlı Devleti'nin kontrolü altında olan Baharat ve İpek yolları eski önemini kaybetti, bu durum Osmanlı Devleti'nin ekonomik üstünlüğünü yitirmesine yol açmıştır. Yeni keşfedilen yerlerden getirilen tütün, pamuk gibi yeni tür bitkiler Avrupa'daki tarım kesimine yeni üretim kaynakları sağladı. Bunun yanı sıra Amerika kıtasının keşfedilmesi, buradaki yer altı zenginliklerinin Avrupa'ya aktarılması Osmanlı Devleti'nin para düzenini bozmuştur. Bütün bunlar Osmanlı Devleti'nin ticari üstünlüğünün Avrupa karşısında kaybedilmesine neden olacaktır. Coğrafi keşiflerle maddi zenginliklere kavuşan Avrupalılar fikir alanındaki gelişmelerle Rönesans ve Reform hareketlerini başlatmışlardı. Avrupa'da oluşan Rönesans ve Reform hareketlerinin Osmanlı Devleti'nde pek etkisi olmamış, Batı Avrupa'daki ekonomik ve fikri gelişmelerden bütünüyle uzak kalınmıştı.

XVI. yüzyıldan itibaren Avrupa'daki gelişmelere ve özgür düşünme anlayışına paralel olarak bilim ve teknolojinin gelişmesi sanayi devrimine giden yolları açmıştır. Sanayi İnkılâbı, en basit şekli ile el araçlarının yerine makinenin geçmesidir. Geniş bir tanımlama ile buhar kuvvetinin sanayiye uygulanması, buharla işleyen makinelerin çoğalması ve dolayısıyla az zamanda çok mal üreten fabrikalaşmanın başlaması ile sanayi ve ticaret dünyasında büyük değişikliklerin olmasıdır. Bu gelişim, İngiltere'de özellikle dokuma sanayinde ortaya çıkmış, diğer alanları da kapsayacak şekilde öteki Avrupa ülkelerine yayılmıştı. Batıda Sanayi Devrimi ile gelişen üretim kaynaklarına karşın Osmanlı Devleti'nde sanayileşme çabalarının olmaması ekonomik gelişmeyi olumsuz etkilemiş ve dışa olan bağımlılığı artırmıştır. Sanayi Devriminin baskısı özellikle XIX. yüzyılın başından itibaren Osmanlı ekonomisinde tahrip edici etkisini göstermiştir. İngiltere ile 1838'de imzalanan ticaret sözleşmesi ile Avrupa malı ürünler ucuz ve bol miktarda Osmanlı pazarına girerken, Osmanlı ülkesindeki hammadde daha ucuza yurt dışına çıkarılmış, bu da yerli sanayiinin gelişmesini engellemiştir. Dış borçlanma, para basma gibi yöntemlerle sorunların çözülebileceğine inanılmış, dış borçlanma devleti iflasla karşı karşıya bırakmıştır. 1881'de Muharrem Kararnamesi ilan edilmiştir. Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) adı altında Osmanlı Devleti'ni iktisadi ve mali bakımdan bağımsızlıktan yoksun bırakan, bütün kaynaklarını denetleyen bir sistem kurulmuştur.

Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan Nasyonalizm (Milliyetçilik) kavramı, çok milletli devletlerin parçalanmalarına yol açmıştır. Milliyetçilikten en çok etkilenen devletlerden biri de Osmanlı Devleti'dir. Fransız İhtilali'nin getirdiği milliyetçilik anlayışı Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkları harekete geçirmiş, Osmanlı Devleti'ni çökertmek isteyen dış güçlerin kışkırtmaları sonucu Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Romenler ayaklanmışlardır. Onların bu isyanları devleti çok güç durumlara sokmuştur. Bu ayaklanmaları bastırmak Osmanlı Devleti'ni ekonomik yönden sarstığı gibi, siyasi açıdan da büyük devletlerin Osmanlıların iç işlerine karışmalarına yol açmıştır. Bu milletlerin önce özerklik, daha sonra da bağımsızlıklarını kazanmaları, Osmanlı Devleti'nin giderek küçülmesine neden olmuştur.
Osmanlı Devleti'nin çöküşüne sebep olan dış etkiler bakımından en önemli faktörlerden biri de Rusya'nın Osmanlı Devleti aleyhindeki idealleri ve izlediği politikalardır. XVIII. yüzyılda Avrupa sahnesine çıkan güçlü devletlerden biri de Rusya idi. Rusların ünlü Çarı I. Petro Rusya'yı modernleştirmek, Baltık ve Karadeniz'e açılarak sıcak denizlere inmek, Balkanlara tesir etmek emelini ortaya koymuştu. Bu açıdan Rusya için Osmanlı Devleti içindeki Ortodoksların himayesi ve boğazlara inme amaçlarının kesiştiği İstanbul'un ele geçirilmesi en önemli hedef haline gelmişti. Rusya'nın bu politikası Osmanlı Devleti'ni olumsuz yönde etkilemiş, hemen hemen her on yılda bir tekrarlanan Osmanlı-Rus savaşları devleti güçsüz bırakıp, ekonomik yönden de ağır kayıplara uğratmıştır.

sakarya üniversitesi(ödev)
kaynak:
__________________
Oğuz Gölcik Yazıları

Konu oguzgolcik tarafından (15.11.09 saat 13:41 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
anlayışı, devlet, osmanlıda

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 14:14 .