DO and MAKE
"YAPMAK" anlamına gelen bu iki fiilin arasındaki farkı Türk mantığına
göre kesin çizgilerle ayırmak oldukça zordur.
Bunun yerine, bu iki fiilin kullanılış yerlerini öğrenmek daha faydalıdır.
DO
do homework : evödevi yapmak
Liza always does her homework before dinner.
Liza evödevini daima akşam yemeğinden önce yapar.
do shopping : alışveriş yapmak
We will do shopping tomorrow.
Yarın alışveriş yapacağız.
do work : iş yapmak, çalışmak
They did a lot of work yesterday.
Dün çok iş yaptılar.
do exercise : alıştırma yapmak
I can't do the exercises on page 240.
240. sayfadaki alıştırmaları yapamıyorum.
do a favour : iyilik yapmak
Do me a favour and open the door please.
Bana bir iyilik yap ve kapıyı aç, lütfen.
do sb's best : elinden gelenin en iyisini yapmak
Jill always does her best.
Jill daima elinden gelenin en iyisini
TO WATCH - LOOK AT - FOLLOW
to watch : seyretmek
Did you watch the documentary film on tv yesterday evening.
Dün gece televizyondaki belgesel filmi seyrettiniz mi?.
to look at : ... e bakmak
Look at that parrot. It is speaking.
Şu papağana bak. Konuşuyor.
to follow : takip etmek, izlemek, arkasından gitmek
The children followed their teacher into the forest.
Çocuklar ormanın içine doğru öğretmenlerini izlediler.
TO BRING - TAKE -FETCH
to bring : getirmek
My uncle brought home a big robot yesterday.
Amcam dün eve büyük bir robot getirdi.
to take : 1-götürmek
The wood-cutter took his children deep into the forest.
Oduncu çocuklarını ormanın derinliklerine götürdü.
to fetch : gidip getirmek
George went to the living room and fetched my keys.
George oturma odasına gitti ve anahtarlarımı getirdi.
TO TAKE - PICK UP - RECEIVE
to take : 2- almak
He took the money and went away.
Parayı aldı ve uzaklaştı
to pick up : biryerden birşeyi almak
Kathy picked up the letter from the table and read it aloud.
Kathy masadan kitabı aldı ve onu yüksek sesle okudu.
to receive : gönderilen birşeyi almak
I haven't received a letter from my friend, Hans yet.
Arkadaşım Hans'tan henüz bir mektup almadım
PAY - PAYMENT - SALARY - WAGE - FEE - INCOME
pay : ücret
John gets his pay every Saturday.
John ücretini her Cumartesi günü alır.
Daisy likes the work but the pay is terrible.
Daisy işi seviyor fakat ücret berbat.
payment : ödeme
They expect prompt payment.
Anında yapılacak ödemeyi bekliyorlar.
salary : aylık maaş
Workers get salaries in Turkey.
Türkiye'de işçiler maaş alırlar.
Salary levels in Turkey are rather low these days.
Türkiye'de maaş seviyeleri bu günlerde oldukça düşük.
wage : (genellikle wages) haftalık ücret
Workers get wages in England.
İngiltere'de işçiler haftalık alırlar.
Wayne's wages are getting higher.
Wayne'nin ücreti artıyor.
fee : bir hizmet karşılığı ödenen ücret
University fees are high this year.
Üniversite ücretleri bu sene yüksek.
income : gelir
David can't support his family on his income.
Diana geliriyle ailesine bakamıyor.
HOME - HOUSE
home : ev (yuva)
I ** going home now, not the market.
Şimdi eve gidiyorum, pazara değil.
house : ev (bina olarak)
Jane will buy a new house here next week.
Jane gelecek hafta buradan yeni bir ev alacak.
JOB - WORK - PROFESSION
job : iş
Ted is looking for a new job in these days.
Ted bugünlar de yeni bir iş arıyor.
What is your job? I ** a butcher.
İşin ne? Kasabım.
work : iş, çalışma
We are going to work.
İşe gidiyoruz.
I will begin work next week.
Çalışmaya/işe gelecek hafta başlayacağım
profession : meslek
What's your profession? I ** a teacher.
Mesleğin ne? Öğretmenim
6Likes









Normal