iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 08:39 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Köşe Yazarlarımız » Ahmet Dursun » Ahmet Dursun Makaleleri

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #11  
Alt 04.08.07, 18:27
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 87 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Din üzerinden kazanç sağlayanlara.

Selamlar,sevgili dostarım,
Son günlerde din bezirgan ları oldukça ffal durumdalar,bu nedenle bir iki şey yazmak istedim..
İnsanların inançlarını tartışmak yada alay etmek ne yazık ki bizim toplumumuza yaşayan insanlara dışarıdan monte edilmiş bir olgu değil.
Bbizim köklerimizde alaycılık var sanıyorum.Bunu yenmeliyiz,eleştirinin dozunu bilmediğimiz gibi,eleştirinin olumlu ya da olumsuz da olabileceğini hala fark edememiş,kendine aydın yakıştırması içerisindeki cühela larımız da son derece pervasızca içimizde dolaşmaktadır.
Aydın kelimesinin ne anlama geldiğini bilmeyen aydınlardan söz ediyorum tabiiki.
Bırakında isze aydın insan lakabını biz yakıştıralım,siz kendinizi neye göre aydın diye yutturuyorsunuz anlamışda değilim.
Neyi ve kimi aydınlattınız da aydın oluyorsunuz bir türlü anlamış değilim.
Ne verdiniz topluma da aydın oluyorsunuz?Nasıl bir olgudur ki kendi kendinize bu sıfatı uygun buldunuz hayterler içindeyim.
Neyse,
görüyoruz ki tv.lerde medyanın her türünde görsel yada yazılı medyada dahi çok afedersiniz ama kimin donunun rengi ile kimin sütyeninin şekli arasında sıkışmış kalmış durumdayız.
Bunu da aynı şuursuz tavırlarla kendine aydın yakışrırması içerisinde olan bazı çevrelerin özel yetiştirdiği medya şaklabanları sayesinde toplumumuzu dejenere etmek uğruna temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp getirdkleri günümüzde, nasıl bir mücadele yolu seçmeliyiz ki toplum, içinde bulunduğu kaos tan bir an evvel çıksın?
Asıl konu bu olmalı sanırım diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Ben 2 ay evvel emekşliye sevk edilmiş biri olarak yıllardır bu durumu gözlüyorum.
Ve klasikleşmiş tabiri ile eğitim şart demeden edemeyeceğim.

Ancak eğitim de öyle sulandı ki,
bizim zamanımızda ki eğitimi övmek durumunda değilim elbet ki.
Ancak günümüzdeki eğitim de devlet eliyle yada devleti yönetmeye talip çıkarcı çeteler vasıtası ile suyu sıkılmış bir eğitim düzeyi ile nereye varırız bilmiyorum.
siyaset denince aklıma ancak tek birşey gelir oldu.
Bir takım çapulcular bir araya gelip çete kuruyor,birtakım çeteler bir araya gelip bir birlik oluşturuyor.
Bu birliğin adı da çıkar birliktelikleri oluyor.Ben bu birlikteliklere parti diyorum.
Zira parti halini alan çıkar çeteleri de artık yasal kazanç elde etme zeminini oluşturmuş oluyorlar.
Nedenmi böyle düşünüyorum?
Atatürk' ten bu yana ben hiç bir siyasi kimliğin yada oluşumun taoplumsal sorunlara bir çözüm üeretmek için çaba sarf ettiğini görmedim de onun için.
Ancak kendi ulvi çıkarları sözkonusu oluncada bir dakika içinde meclisten jet kararlar çıkarabilenler,toplum sözkonusu oluncada çakılıp kalıyorlar.
Herzamanki gibi istisnaları asla unutmayalım.
istisna tabii ki azınlık durumunda olunca takdir size kalıyor.
Askeri darbeleri hatırlıacak yaşta iseniz eğer,1980 öncesinde cumhurbaşkanı seçimlerinde meclis sandığından Bülent Ersoy'lar-Zeki Müren'ler çıkmadımı?
Bizi bu hallere getiren beceriksizler siyasetçi olmuyormu?
Dünyanın neresinde mesleği siyasetçi diye bir tanımlama var?
Dünyanın neresinde karısının kuaför msarafını devlet kasasından ödeten siyasiler var?
Neresinde hanımına prostat ameliyetı yaptıran,mutluluk çubuğunu devlet kasasından taktıran siyasi var?
Tabii ki millete tecevüz edebilmek için mutluluk çubuğu taktırmaya gerek yok illaki....Sadece vekil seçilmek yeterli aslında ama demek ki millete güçlerinin yetmediği yerde takviye baabında extra çubuk desteğine ihtiyaç duyuyorlar.
Yine istisnaları hatırlayalım..
Neyse fazla ileri gitmeye gerek yok,bunları hepimiz biliyoruz.
Gelelim dini alet etmeye.
Eh, bukadar çirkefin yaşandığı bir toplumda bir de bunlar ortaya çıkınca oluşacak infiali örtbas etmek için bir kılıf gerek...
Tabii ki bu kılıf öyle bir kılıf olmalı ki her başa uysun,her keseye uysun,her kesin hem fikir olacağı ve de çok önemlisi asla itiraz edemeyeceği bir kılıf olmalı.
Düşünün bakalım bu kılıf ne oalbilir?
Fazla yormayım sizi hemen söyleyim.
İnsanların eleştirmekten çekindiği, her ortama uygun,hiç bir zararı olmayan,maliyeti sıfıra yakın bir kılıf.
Hem öyle ki her başa da uygun.Evet bu kılıfın adı din dir.
Biraz açıklamada getireyim..
Zira bu zamanda artık pekte doğru sözlerle ve doğru teşhislerle konuların üzerine giden açıklamaları herkes yapmıyor ya da yapamıyor.
Bana göre her insanın özgür düşünmeye ve inanmaya son derece yüksek düzeyde hakkı vardır.
Zira bence asıl olan inanç ve inanca göre yaşam özgürlüğünün, vazgeçilmez bir hak ve de insan olmanın en üst düzeyde gerekliliğidir.
Aksi halde yaşamın tat alıcı bir yanı kalmaz.Ancak özgürlük denen kavram öyle başı boşluk ya da sınırsızlık illaki değildir.
Bunu sizlerde kabul ediyorsunuz sanırım ki!
İşte bizim toplumuzdaki sorun da buradan başlıyor.Yani kavram kargaşası.
İnanıyorum ki toplumdaki tüm bireyler neden söz ettiğini yada hangi manaya geldiğini bile bilmeden birçok kelimeyi rahatlıkla konuşmakta pervasızca kullanmaktadır.
ör:istirham kelimesi,rica kelimesi,gibi..çoğaltabiliriz.Hatta öyle ki rica kelimesini bazen talep kelimesi yerine kullanan birçok insan var.
İrtica kelimesi ni sadece din bağlamında kullanıldığı gibi aynı hataları da duymaktan
kaynaklı olarak toplumda sıkça yapıyoruz.Oysa irtica geriye gitmek gericilik olmasına karşın sadece dini istek yada talepler karşısında kullanılmak sureti ile bu kelimeyi sadece dini bağlamda gericilik ile özdeşleştirmiş durumdayız.
Oysa her fikirden insanın yada her görüşün gericilik akımları yada geriye dönüş istekleri olabileceğini aklımıza getirmiyoruz.

Tabii ki geriye dönüş yoktur.
Gericiliğe dönüşte illa ki olmamalıdır.
Son günlerde birde çanakkale çizgi flimi gündeme düşmüş idi.
Bahsettiğim filmi bende büyük bir keyifle izledim.
Zira gördüğüm kadarı ile hiçte yadırganacak bir durum görmedim.
Zira o filimde gayri müslim askerlerin de dini inançlarını
tarafsız bir gözle incelemiş olsalardı belkide eleştirilere bukadar konu olmayacaktı.

Neyse gelelim söylemek istediklerime.

Artık insanlarımız birbirine sabır ve tahammül göstermek istemez oldu.İnanç denen kavramlarda da bir yığın kargaşa yaşıyoruz.
Şükürler olsun ki müslümanım.Bundan gocunacak da değilim.Hatta büyük bir gururlada söylediğimi belirtmeliyim.
Ancak müslüman kimdir, nedir,kime denir gibi bir yığın soruyuda
yanıtlamak öyle zorlaştı ki şu günümüzde.Adeta birilerinin tekeline girmiş bir görüntü vermeye başladı.
Artık sakalı olmayan ,başını örtmeyen ya da camiye gitmeyen birine müslüman
denemez miş gibi bir izlenim toplumda hakim görüş olmak üzere gibi gelmeye başladı.
Belki ben yanılıyorumdur.Dilerim ki yanılmış olayım.Artık insanları anlamak hatta inançlarını anlamak sanki bir ölçüm cihazı varmışta bu cihaz onları anlamamıza yardımcı oluyormuş gibi bir durum hissi uyandırıyor bende.

Neden birilerinin göbeğinin görünmesine ya da biryerlerini örtünmesine taktık anlamakta zorlanmaya başladım?Yıllardır bu toplumda var olan; bilgiye ,yaşa ,eğitime olan saygı nereye gitti?
Kim bu toplumun özünü yok etmek için cehennem fitilini ateşledi?
Nasıl oldu da ateşledi?
Bunları incelemekte fayda var sanırım ki.
Zira bu toplumun üyeleri olan bizler,bir çok konuda bizi hataya sürükleyenlere adeta çanak tuttuk.
Çocuklarımıza yerde bulduğu ekmeği öp başına koy demeyi öğrettik ancak,insan olduğu için sadece ve sadece insan olmasından dolayı bir diğerine tahammül etmeyi ve saygı duyması gerektiğini söylemeyi unuttuk.Hatta daha ileri giderek sana birmi vurdu sen iki vur,sen dayak yiyeceğine döv de öyle gel diyerek toplumun geleneklerini dejenere etmek isteyenlere adeta yardımcı olmadık mı?
Her ne pahasına olursa olsun köşeyi dön de nasıl dönersen dön demedik mi?Zenginliği maddi olarak varlıktan ibaret göstermek isteyenlere tasdik vermedik mi?Daha çoğaltılabilir bu ifadeler.Eh,şimdi de bu çocuklar nereden çıktı diye hayıflanmanın ne manası var bilemiyorum.

İşte, güzelim islam dini ni de aynı şekilde yıllardır yanlış kişilerin ellerine bırakarak
adeta başka bir söylemi başka bir düşünce tarzını bize islam diye yutturanların oyununa da çanak tutmadık mı?
Tabii ki bu şekilde her tür hurafeyi de bize islam dininin bir geleneği
yada parçası imiş gibi yutturulması ile otraya çıkan tablo bu olacaktır.Vahimdir ve de daha vahim sonuçlar kaçınılmaz dır.
Artık öyle bir hal aldı ki yüce dinimiz,başını açanlara nerede ise fahişe gözü ile bakacak bir kesim yetiştirilmiş durumda.
Bunun karşıtı olarak ta her başını örtenya da inanan insana da irtica cı, gerici diye kulp takan bir kesim yetiştirilmiş duruma geldi.

Ancak geç değil,çözüm çok basit ve uygulana birlir düzeydedir.
İşe öncelikle asıl kaynak olan kuran-ı kerim den başlamalıyız.
Yani bize düşen görev bu ulvi dini birilerinden değil, direkt olarak kuran-ı kerim in bizzat kendisinden öğrenmek tir.
Bir yerlerden islam dinini öğrenmeye çalışan yarım yamalak din uleması diye ortaya çıkan ucubelerden değil,bizzat kendimiz okuyarak öğrenmeliyiz.
Her işimizde olduğu gibi kulaktan dolma bilgilerle bir yere varılamayacağını artık kabullenmeliyiz.Aşşağıda kaynak adresini de vereceğim.
İsteyenler gerçek açıklamalrı kaynağından edinsin diye...
Bizde bir deprem olsa herkes deprem uzmanı kesilir.Bir trafik kazası olsa herkes hızır acil servis görevlisi paramedik ler gibi iş bilici olur.Biruçak kazası olsa herkes bir anda uçak mühendisi kesilir.vb..gibi örnek çoğalır gider.
İşte dini konularda da her önüne gelen din alimi olduğu için kimin ne dediğini kimse anlamadı.Herkesin bir doğrusu illaki olacaktır.Bu kaçınılmazdır da.Ancak her konunun en doğrusunu bir kaynak belirleyicidir.Ya da o işin
uzmanları tarafından ortaya konur.İşte islam konusunda da yıllarını veren din adamlarına değilde birtakım hoca kispesindeki belkide gayrımüslim olan inasanlara meydan kaldıkça bizler daha çok filimleri de tartışırız,alkollü içkileri de,baş örtüsünü de türbanı da.
İşte siyasilerimizin hem en büyük silahı hem oy toplama aracı hemde en güçlü kılıflarıdır din.
Tabii ki gerçek dini içinde özümseyenleri katmıyorum.Onları tenzih ediyorum.
Ancak tenzih edebileceğim kişiler okadar az ki yaklaşık toplumun yüde 2 si gibi bir kesimi oluşturuyor.
İşte dostlarım,vatansever, aydın insanlar........
Bu gibi değerleri yanlış kullanıma açarsak, elbetki bizim kanımızı emerek beslenen sivri kan emicilerin beslendiği bataklıkları daha da büyütmüş olacağız.
Dilerim ki bu bataklıktan beslenen kan emici siyasiler ki bu bana göre Atatürk' ten sonrasını kapsıyor,bir an evvel bataklıklarında kaybolup giderler.

Siz hiç gördünüzmü?

Son zamanlarda bilim adamlarının mecliste yada siyasette olduğunu?
Tabii ki göremezsiniz.

Çünki bu arenaya girebilmek için büyük bir servet harcamak gerek.

Alın teri ile kazanılan servet te öyle hovardaca harcanamıyor ne yazık ki.

Bu nedenle en çok rabet ya da talep te buralardan geliyor.Kara para aklayıcıları ya da onların finanse ettikleri kişileri meclise taşımaktan geçiyor.
Tabii ki her konuda olduğu gibi bu konudada istisnaları asla unutmayalım.Onlar hep istisna olarak ve azınlık olarak kalacak ve her zaman tenzih ederek anacağım....
Artık dini konularında gerçek din adamları düzeyinde tartışıldığı ortamaları biz görmedik bari evlatlarımız görsünler.
Oysa bu ülkenin örtüleri yada inanışları tartışacak lüksü yoktur.bütün bunlar işi olmayan aşı olmayan insanları ilgilendirmiyor bile.
İnsanımız ne zaman avrupalı insanların düzeyinde bir gelire bir yaşam seviyesine kavuşacak?Ne zaman emeklimiz sürünmekten kurtulacak?Ne zaman
bizlerde geleceğe güven ile bakacağız?Sağlıkta,eğitimde devrim nezaman gerçekleşecek?
Neden benim yıllardır ödediğim vergilerin nereye gittiğini kimseye soramıyorum?
Ne zaman yanlış idare eden politikacı müsvetteleri, içine düşürdüğü çıkmazdan dolayı yargılana bilecek?
Ne zaman yapanın yanına yaptığı kar olmaktan çıkacak?
Yargılanma lüksü nezaman sadece yönetilenlere değilde yönetenlerede ulaşarak lüks olmaktan çıkacak?
İnsan onuruna yakışır bir yaşam sürülen bir ülke nezaman olacağız?
Ya da neden olamıyoruz?
İşte tartışılması gereken bunlar olacak ken ne yazık ki bir çizgi filmi tartışabilecek aczi gösterebilen bir ülke haline geldik.
Ne oluyor bize arkadaşlar?
Nereye gidiyoruz?Bir dur diyeni mi beklemeliyziz?
Yokmu bunun çaresi derseniz elbette onunda çaresi var.
Kimseye din bezirganlğığı yaptırmayalım.
Din tüccarlığına soyunanlara bir sörüm var.
Bir hadisten.
"Her kim ki bu din üzerinden bir çıkar sağlamaya kalkarsa o bizden değildir" diyor Hz.Muhammed.
Benden tebliğ edileni tekrarlamak.Gerisi anlayışlara kalsın...Tabii ki anlayabilirlerse!!!!!!!!!!!!
Tabiiki son olarak söylenmesi gereken bir söz daha var,onuda söyleyim...
Aslına, söyleyen yıllar evvel söylemiş, ama anlamak istemeyene birkez de ben
söyleyim istiyorum.
....MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDA Kİ ASİL KAN DA MEVCUT TUR...
Saygılarımla diyorum.....ALLAH'A EMANET OLUNUZ.....

Ahmet Dursun
Bu yazıyı daha evvel de yayınlamış idim.Ancak metni bulamadığım için adresini veriyorum.
KUR'AN,İRTİCA İÇİN NE DİYOR?
BİZZAT:KUR'AN,İRTİCA İÇİN NE DİYOR? - Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta... - Blogcu
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.

Konu ahmetdursun tarafından (05.08.07 saat 17:37 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Kaynak vermek için.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #12  
Alt 05.08.07, 18:38
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 87 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Asker:yaş Kararlarina Müdahale Olmazmiş!!!!

YAŞ KARARLARI:
YUKSEK ASKERI SURA, BU…
“SISTEM ISLER VE HERSEY OLUR MU” ACABA ?
Genelkurmay Baskanligi tarafindan 25 Temmuz 2007 gunu bir basin aciklamasi yapildi. Numarasi :BA- 19 / 07. Aciklamada
1. Yuksek Askerî Sûranin Agustos ayi olagan toplantisi, 1-4 Agustos 2007 tarihleri arasinda icra edilecektir.
2. Kamuoyunda, general ve amiral atamalarinin Yuksek Askerî Sûra tarafindan yapildigi gibi yanlis bir kanaatin mevcut oldugu musahede edilmektedir. Oysaki, Yuksek Askerî Sûranin Agustos ayi olagan toplantilarinda, terfi sirasinda bulunan albay, general ve amirallerin bir ust rutbeye yukseltilmesi, general ve amirallerin gorev surelerinin uzatilmasi ve emeklilik islemleri ile disiplinsizlik ve ahlaki durumlari nedeniyle Turk Silahli Kuvvetlerinden ayirilacak personel ve Turk Silahli Kuvvetlerini ilgilendiren diger konular gorusulmektedir. Baska bir ifade ile, Yuksek Askerî Sûranin atamalarla ilgili yetki ve sorumlulugu bulunmamaktadir.
3. Genelkurmay Baskani, Kuvvet komutanlari ile diger general ve amiral atama islemleri, Yuksek Askerî Sûra faaliyetleri disinda, ozel kanunlarla belirlenmis esas ve usullere gore yapilmaktadir.
Kamuoyuna saygi ile duyurulur.” hususlari dile getirildi.

Bu aciklama, ‘Armenian Kurdish Party’nin Yurkek Askeri Sura’ya “ceki-duzen” verecegi soylentileri ve gelecekteki komuta kademesini belirleyecekleri yonundeki “fisilti gazetesi” uretimine bir cevap niteligindeydi. Yani, diger bir ifade ile: “Turk Silahli Kuvvetleri’nin komuta kademesi, “somut” degerlere dayali olarak kendi icinde belirlenir. Buna baskalarinin mudahil olmasi soz konusu degildir. Allah versin, baska kapiya…” demekti.
SAKLANBAC OYNAYAN GENERAL
Yanlis hatirlamiyorsam bunda uc yil kadar once Anayurt gazetesi’nde bir yazi yazmistim. Basligi; “Saklanbac Oynayan General”di. Bu genereli cok ihtiyacim oldugu ve uluslararasi bir sorun cikabilecegi , cok onemli bir anda aramis, bir turlu bulamamistim. Sonradan ogrendim ki, “Mulazim-i Sani’den (Ustegmen) gelen telefonu bana baglamayin, digerlerine baglayin” diye talimat vermis.
Gun geldi bu general, YAS’in “dogal kurallari” icinde yukseldi, en sonunda en tepe noktalardan birine oturdu. Bu yil yapilan YAS’ta da yas haddinden” emekli edildi. Ama gelin gorun ki yerine bir baska “saklanbac oynayan” hatta ilave olarak “uc maymun” tiplemesini basariyla yerine getiren biri, general yapildi. Yine “YAS’in dogal bir akisi” sonucu. Bu kisinin ismini simdilik vermek istemiyorum. Ama isterseniz, gecmiste yasanan cok onemli olayin ne oldugundan sizlere kisaca bahsedeyim.
3ncu Ana Jet Us Komutanligi personelinden biri oldugunu dusundugum bir asker www.acikistihbarat.com’a kadar ulasmis ve bazi bilgiler aktarmisti. Konu cok onemliydi. 3ncu Ana Jet Ussu’nden kalkis yapan bir Turk savas ucagi, yerde bulunan iki Turk savas ucagini vurmustu.
Konuyu Acikistihbarat’a duyuran kisi sunlari yaziyordu:
“19 Ekim 2005 tarihinde Konya 3. Ana Jet Us komutanligindan havalanan -daha oncesinde Israil’e modernize ettirilerek astari yuzunu gecen- ucaklarimiz egitim ucusunda iken asagida, kendileri gibi park halindeki 2 adet ucagi bombalamislardir. Bir de harici takat cihazi (ucaklari calistirirken kullanilan harici guc cihazi) yanmistir.
Buraya kadar anlattiklarimiza bakildiginda egitim zayiati demenizin, olur boyle seyler demenizin, hic bir mahzuru yok. Benim icin de yok.
Ancak Hava Kuvvetleri komutanimiz Orgeneral Faruk Comert’in ucuslarindan gurur duymalisiniz dedigi ucaklarimizi ucuran pilotlari boyle bir kazaya neden olduklarinda yine Comert Pasa tarafindan saklama ihtiyaci hissedilmistir anlamak mumkun degil.
Bu kaza sonucunda en az 30 milyon dolarlik hasar ortaya cikmistir. Sevinilecek bir husus olarak hemen soyleyelim can kaybi olmamistir.
Simdi bu olayin zihinlerde biraktigi bir kac soruya beraber cevap bulmaya calisalim. Ben yazarak dusuneyim sizde okuyarak dusunun bir bakalim!..
1.Soru: Her seyden once olayda kazayi yapan yeni mezun pilot yeterince ucus yapmis ve bomba atacak seviyeye gelmis midir?
Cevap: Kesinlikle gelmemistir.
2.Soru: Tegmene rehber ogretmenlik yapan kisi vasiflari itibariyle o an icin bu rehberligi yapacak ehliyete sahip midir?
Cevap: Kesinlikle hayir. Cunku ogretmen - Bnb. Cumhur Uzun onceden yapmis olmasi gerek ucuslari yapmamistir. Ancak ve nasil olduysa bir anda kagit ustunde butun ucuslarini bir kalemde yapivermistir. Bunu saglayan kalem ustalari utansin!
3.Soru: Ucusun lideri konumunda olan Plt. Yzb. Cuneyt Ozturk’un o gun ucmasi dogru ve yasal midir?
Cevap: Kesinlikle hayir, cunku Yzb. Ozturk’un o donemde ucus cezasi vardir ancak cezaya bakilmadan ucacaksin denmis oda ucmus ama yerde duran ucaklari bombalamayacaksin, ekibini kontrol edeceksin denmedigi icin kollardan birine bana ceza veren sizseniz alin iste dercesine yerdeki ucaklari bombalativermistir. (!)Tabii bunu isteyerek yapmamistir.
4.Soru: Plt. Yzb. Cuneyt Ozturk hakkinda ne yapilmistir?
5. Soru: Konuyu bilenler neden hemen mudahil olmamislardir acaba?
Cevap: Cunku ve oncelikle olayi nasil kapatabiliriz dusuncesi hakim oldugu icin! Dusen bombanin benim terfime zarari olmasin diye dusunuldugu icin. Hadi diyelim boyle bir dusuncede terfi edecekler bu konuda mazur sayilsinlar. Ama comert pasaya ne oluyor ki bu olayi hic duymamis gibi her yerden saklama ihtiyaci hissetmistir. Belki o da Genelkurmay Baskani olmayi dusunuyordur!
6.Soru: Bir de bu kazayi bilip de susanlara, isin ucunun dokunduklarina bir bakalim isterseniz. Us komutani Tugg. Atilla Ozler gorevini yapmis midir?
Cevap: Kesinlikle hayir. Harekat komutani Alb. Ayhan Bodur, Deg. Dent. Bsk. Alb. Mustafa Ilhan, Filo komutani Hulusi Tangil ve daha ismini sayamadigimiz diger siralilar bunlarin hic biri gorevini yapmamistir. Yada en iyi sekilde yaparak olayi kapatmislardir.
7.Soru: Olay olduktan hemen sonra neden cekilmesi gereken mesajlar cekilmemis ve neden gerekli sorusturmalar baslatilmamistir? Alb. Mustafa Ilhan ne is yapar?
Cevap: yok
8.Soru: Olay Turk milletinden neden israrla saklanmaya calisilmaktadir?,
Cevap: yok
9.Soru: Kurmay Baskani Sayin Korg. Bilgin Balanli ise olaydan bir ay sonra olayla ilgili bir calisma baslattiklarini soyleyecek kadar nasil vurdum duymaz davranabiliyor?
Cevap: yok
Not : Bu yazi Genelkurmay Baskanligi’na, MiT’e, butun gazete editorlerine ve televizyon kanallarina gonderilmistir.” (Bizim gazetemize boyle bir sey geldigini hatirlamiyorum)
Iste, sizlere yukaridaki iddialari dogrulayacak bir gelisme. “Sus ve terfi et.” Fitrat da bu ise, o kisinin yasami neredeyse “susmak” ya da “uc maymun olmak” uzerine kurulmussa. YAS’da “kurallar isler, gorev ve sorumluluklarini yerine getirmeyen” biri de terfi edebilir. Yazdiklarim yanlis ya da eksIk mi “devrem”? Varsa yanlisim ve hatam, cikip aciklayabilir misin? Yanlis yoksa, onurlu bir sekilde “istifani verir misin”?
Yok, “oyle sey olur mu?” demeyin sakin efendiler.
Yoksa size bir kez daha ancak bu sefer herkesin anlayacagi dille sorarim. 1988 yilinda TIKKO tarafindan cephaneligi basilip soyulan 197nci Piyade Alayi’nin o gunku Topcu Kurmay Albay rutbesindeki komutaninin kim oldugunu, “tufegini dusuren” acemi ere olmadik seyler reva gorulurken ve hatta “namusu” sorgulanirken, bu zat-i muhteremin nerelere kadar terfi ettigini, neden terfi ettirildigini
Demek YAS’a mudahale olmazmis… Aciklamanin altina bir de “Pinokyo” resmi ilistirseydiniz ya!
Hasan Huseyin MEMIS
Kaynak:http://ahmetdursun374.blogcu.com/3800345/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 06.08.07, 13:42
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 87 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart YUNUS NADİ:Cumhuriyet gazetesi kurucusundan WİLSON'A Mektup-1

Cumhuriyet Gazetesi'nin kurucusu Yunus Nadi'nin Amerikan Başkanı Woodrow Wilson'a "Çağımızın Peygamberisiniz!" diye mektuplar yazdığını, Türkiye'nin Milli Mücadeleden vazgeçerek Amerikan mandasına kabul etmesi için, "müesseseler, cemiyetler, hatta fert olarak, harekete geçmeliyiz" diye makaleler yazdığını biliyormusunuz? Aylık Kırmızı Çizgi Dergisi'nin Ağustos sayısında İlhami Yangın imzasıyla yayınlanan araştırma haberine göre; Yunus Nadi, Ahmet Emin Yalman ve Halide Edip Adıvar gibi Yahudi dönmeleri yüzünden Sivas Kongresi kesintiye uğramış, manda kararından son anda vazgeçilmişti.

Günümüzde hemen her muhalifini "Amerikancı!", "Amerikan uşağı!" olmakla itham eden Cumhuriyet Gazetesi'nin yeni foyaları ortaya çıktı. Kırmızı Çizgi Dergisi'nin son sayısında İlhami Yangın tarafından kaleme alınan araştırma haberine göre, Sivas kongresinde Yunus Nadi ve arkadaşlarına engel olunmasaymış Türkiye bugün Amerikan mandası olacakmış. Haberde şöyle deniliyor:

Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, İstanbul galip devletlerin işgali altına girmişti. Yunanlılar İzmir'den sonra Manisa ve Aydın'ı ele geçirerek katliamlarına devam ediyor, İtalyanlar Akdeniz'den kendilerine nüfuz bölgesi olarak bırakılan Konya'a doğru ilerliyordu. Maraş, Urfa, Antep'de Türk milleti İngilizler ve Fransızlara karşı ölüm kalım savaşı vermekteydi. Ege'den Doğu ve Güneydoğu bölgelerine kadar milletin bağrından çıkan Kuvvay-ı Milliye kuvvetleri istilacıların önüne dikilmiş, Anadolu Türklüğünün yazdığı destanlar birbirini kovalıyordu. Kazım Karabekir Erzurum'da, Ali Fuat Paşa Ankara'da kolordularının başında memleketi savunmak için hazırlıklar yapmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa ise, Samsun'dan kongreler düzenlemek üzere harekete geçmişti.

Bu arada savaşın galiplerinden Amerika'daki Ermeni, Rum, Yunan lobileri Osmanlı toprakları üzerinde bir Ermeni devleti kurulması için bastırırıyor, Anadolu'daki Taşnaksityunu, Hınçak, Ramgavar, Druşak gibi çeteler Türk katliamları yapıyordu.

Savaş sonunda çarlık Rusyası yıkılmış, merkezi Erivan olan bir Ermeni devleti kurulmuş, başına da Agop Aharuyan getirilmişti.

Amerikan Kongresi, bu Ermeni devletinden başka, Anadolu'dan da büyük bir toprak parçasının Ermeni devleti olarak Amerikan himayesinde kurulmasını kabul etti. İleride iki ülke birleşecek ve Büyük Ermenistan hayali böylece gerçek olacaktı.

Bu hareketin başında Osmanlı Mebuslar Meclisi'nde Erzurum'u temsil etmiş olan Karakin Pastırmacıyan ile Osmanlı Devleti'nin eski hariciye nazırlarından (Dışişleri Bakanı) Gabriyel Nuradungyan vardı. Gabriyel Nuradungyan'ın göğsü ihanet ettiği Osmanlı Devleti'nin Liyakat ve Sadakat madalyalarıyla doluydu. Karakin Pastırmacıyan ise, Ruslar Erzurum'a girerken arkasına taktığı Ermeni çetecileri ile şehirde büyük bir katliam sergilemişti.

Bu ikili yeni bir Ermeni devleti kurmak için görevlendirilen General Harbourd ile Paris'te görüşmüş, dünya gazeteleri Osmanlı topraklarında kurulacak olan yeni Ermeni devleti haberini birinci sayfalarından vermişlerdi.

General Harbourd'un emrinde 15 asker, 31 sivil olmak üzere 46 kişilik bir yüksek dereceli uzman heyeti vardı. Bu kadro, kurulacak bir devletin hizmet kollarında vazife alacak çeşitli ihtisas dallarında yetişmiş kişilerdi. Çünkü gelişlerinin asıl sebebi de, bu m u h t e v a l a r ı y l a bağdaşıyordu: Bağımsız Ermenistan'ı kurmak.
Heyet, American Military Mission of Armania adını taşıyordu. Emrinde Amerika'nın, Akdeniz'de üstlenmiş savaş sahnesindeki kudretli donanması, bu donanmanın silahlı kadrosu ve o günün değeri ile 750.000.000 dolar tahsisatı vardı.

Donanması, ordusu, parası olan bu heyete başkan Woodrow Wilson'un verdiği talimat açık ve kesindi. Eğer, Türk topraklarının bir bölümü üzerinde kurulması düşünülen müstakil Ermenistan'ın varlığı için ileri sürülen gerekçeler yerinde ise, yani, o bölgelerde Ermenilerin nüfus, tarih, kültür, etnik değerler bakımından iddiaları haklı ise, bu devletin Wilson Prensiplerine göre kurulması hazırlıkları tamamlanacaktı.
Manda isteği
Ancak heyetin tek görevi bu değildi. 4 Ocak 1919'da, İstanbul Nuriosmaniye'de Zaman Gazetesi idarehanesini merkez göstererek Wilson Prensipleri Cemiyeti kurulmuştu. Cemiyetin amacı Türkiye'nin Amerikan mandası altına girmesini sağlamaktı. Bu cemiyetin kurucuları arasında Halide Edip (Adıvar), Celaleddin Muhtar, Ali Kemal, Hüseyin Avni Bey gibi tanınmış isimler vardı.

Cemiyetin gayelerini açıklayacak faal heyetin içerisinde ise, Celal Nuri (Ati ve İkdam gazeteleri başyazarı), Cevad (Zaman gazetesi başyazarı), Ali Kemal (Milli mücadeleye karşı çıktığı için sonradan linç edilen Sabah gazetesi başyazarı), Mahmut Sadık (Yeni Gazete başyazarı), Ahmet Emin (Vatan Gazetesi başyazarı), Yunus Nadi (Yenigün gazetesi başyazarı) bulunuyordu.

Bu isimlerin çoğu Sabatayist kökenliydi ve Birinci Dünya Savaşın'nda silahaltına alınmamak amacıyla yurt dışında yüksek tahsil yapmışlardı. Avrupa ülkeleri de savaşa iştirak ettiği için onlar için en uygun ülke Amerika olmuştu. Savaş müddetince Amerika'daki Yahudilerle tanışmışlardı. Bu nedenle Türkiye'nin Amerikan mandası olmasıyla bir nevi Yahudi hâkimiyeti altına gireceğini biliyorlardı.

Mandacı görüşü savun bu isimler, ABD Başkanı Wilson'un ünlü 14 ilkesinden 12.'sine dayanarak, ABD Başkanı Wilson'a Amerikan mandası istemiyle başvurdular. ABD Başkanı Wilson'a bu amaçla yazdıkları mektupta manda isteği açıkça belirtilmekteydi: "Türk aydın ve ileri gelenleri 'Türk Wilsoncular Birliği' adını verdikleri bir birlik kurdular. Amaçları; dünyada yeni bir devrin müjdecisi olan ABD'nin büyük başkanına müracaat etmek olup, yabancı bir devletin yönetimi altına girmektir." Ayrıca azınlıkların haklarının güvence altında olacağı, önemli bakanlıklara birer Amerikalı Baş Müsteşar atanacağı, yine Amerikalı Baş Müsteşar Başkanlığı'nda toplanacak bu Müsteşarlar Kurulu'nun ülkeyi geliştirecek reformları saptayıp, uygulamaya koyacağı, reformların yürütülmesi hakkında milletçe güvence verileceği, polis ve jandarmanın bir Amerikalı genel müfettişe bağlanacağını belirtiliyordu.

Böylelikle Amerikan heyetinin ikinci görevi Türkiye'yi Amerikan mandası altına almak olarak kararlaştırıldı. ABD Başkanı Wilson, General Harbourd'a İstanbul'dan gelen haberler hakikate uygunsa ve Türkiye üzerinde bir Amerikan mandası kurulup başarılı neticeler alınabilecekse, bu konuyu da enine boyuna inceledikten sonra kendisine bildirmesini emretti. Paris'teki Amerikan- Avrupa Merkezi Misyonu'nda, Harbord'dan gelecek haberleri doğruca Washington'a iletmek için özel büro kurulmuştu.

Harbourd heyeti Martha Savaş gemisi ile İstanbul'a geldi. Sultan Vahdettin ile görüştü. Padişah Horbourd'a şunları söyledi: "Devletimiz ihanet hadiseleriyle karşı karşıya kalmıştır. Münferit vakalar olmuş olabilir, fakat Osmanlı topraklarında azınlıkların huzur ve emniyeti dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur."
"Çağımızın peygamberisiniz!"
Manda yanlıları Robert kolej'de Amerikalı General Harbord şerefine bir ziyafet düzenlediler. Ziyafet sonrası Yunus Nadi başyazarı olduğu Yenigün'de Amerikan generalinin ziyaretini mesut bir hadise olarak niteliyor, zaman kaybetmeden sadece hükümet olarak değil, "müesseseler, cemiyetler, hatta fert olarak, harekete geçmeliyiz" diyordu.
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 06.08.07, 13:44
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 87 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Cevap: YUNUS NADİ:Cumhuriyet gazetesi kurucusundan WİLSON'A Mektup-2

Yunus Nadi, Amerikan başkanına yazdığı bir başka mektupta ise Wilson'a "çağımızın peygamberisiniz" diye hitap ediyordu:

"Efendim, Siz yalnız bir cumhurbaşkanı değilsiniz, ayrıca erdeminizin yüceliği sizi bu mevkiye getirmiştir. Dolayısıyla bir cumhurbaşkanından daha büyüksünüz ve insanların içinde en yücelerinden ve iyilerinden birisiniz. Hükümetin denetimini sizin kutsal ve namuslu ellerinize bırakan, size iktidar veren milletin üstünlüğüne ve kavrayışına saygılar olsun…
Büyük savaşa kadar, sayın efendim, bizim ülkemizde ve ufkumuzda tanınmıyordunuz. Amerika, her zaman bir düşler ülkesiydi ve bize yabancıydı. Doğu' da daha yakın yüzyıllara dek, Padişahın bir komşu ülkenin sarayını ziyaret etmesi tarihsel bir olay sayılırken, Roosevelt'in Afrika ormanlarında ava çıkması bize düş gibi geliyordu, nasıl 40 katlı yapılar düş gibi geliyorsa. Ama zamanla düşündük ki, cumhurbaşkanını uzak ülkelerde avlanmaya izin veren bir milletin, bizimkilerden tamamen başka bir düşünce ce yaşam biçimi olmalıdır. Ve bu büyük milleti öğrenmeye çalıştık.

Okuduk ve inceledik. Ve bu defa Albay Mahon'un düşünceleri bizim çalışmalarımıza ve izlenimlerimize girdi. Mahon'un ögrüşlerine göre uygarlık, sadece Hıristiyanlığa dayanan Avrupa uygarlığı idi ve bu uygarlık sanki çölde bir vaha gibiydi.

Amerikalıların düşünce biçiminde büyük etkenlik kazandığı, Amerika'yı bile kurtardığı söylenen bu kişiye göre, sadece bir tek savaş vardı dünyada, o da Hıristiyanlarla ona inanmayanlar arasındaydı. Hıristiyanların zaferi için hiçbir şey esirgenmemeli ve Amerika bu kutsal savaşın önderi olmalıydı. Böyle olmazsa inanmayanlar İsa'nın yapıtlarını yok ederlerdi. Biz Mahon'dan bunu öğrendik ve misyonerlerinizin davranışları da bunu kanıtladı.

Bizi, Amerika'yı ve Amerikalıları incelemeye sürükleyen şey, sadece merak değildi. Amerika'nın Doğu sorununda bizim ülkemizde oynamak istediği rolü -Avrupa milletleri gibi- ve bu rolün bizim yaşamımızda ne gibi etkisi olabileceğini anlamak istedik. Ama biz ne kadar iyi yürekli ve eli açıksak, Amerika ve Avrupa o kadar dar kafalı ve dindardı. Altı yüzyıldır Avrupa bize haçlı gözüyle baktı. Avrupa'ya ne kadar ayrıcalık tanısak, Avrupalılar dinimizden dolayı, bizden daha çok nefret ettiler, 18 ve 19′uncu yüzyılların özgür düşüncelerine karşın.

Bir şey beklemediğimiz Amerika, Büyük Savaşta bize başka bir biçimde göründü. Ayrıca, ülkeniz acılı uğraş yıllarında ve sizin cumhurbaşkanlığınız altında, bizim ülkemizde barışı yöneten değil, barışın hakemi olmak istedi ilk defa.

Arada bir şöyle diyordunuz: 'İnsanlığı savaşın kötülüğünden korumak gerekir, yalnız şimdi değil, her zaman için.' Birbirlerini boğazlayan insanlar, bu sözleri duyunca birbirlerine ateş ateş etmeyi niye durdurdular? Çünkü sözlerinizde kutsal ve yüce bir melodi vardı. Belki de insanlık bilmeden, evet bilmeden, yeni bir yaşam'a doğru gidiyordu. Ve Rus devrimi, belki de sizin ilkelerinizi izleyebilir, sonuçları doğal olmasa da, kaba da olsa, sizin dünyayı ulaştırmak istediğiniz iyileştirmenin bir kanıtıdır. Evreni yöneten ilksiz ve sonsuz güç, her peygamberin kendi çağının gereksinimlerini görmesi ve on göre milletini seçmesi kuralını koymuştur. Ve siz çağımızın peygamberisiniz."

(Bu satırların yazarı olan Yunus Nadi, günümüzde hemen herkesi "Amerikan uşağı" olarak karalamayı adet haline getirmiş olan Cumhuriyet Gazetesi'nin de kurucusudur. Amerikan Başkanı'na yazdığı övgüler o kadar çoktur ki, bu nedenle mektubun ancak giriş kısmını haberimize koyabildik.)
Kongre zor durumda
İstanbul'daki manda yanlılarının önünde artık tek engel kalmıştı; Milli Mücadeleyi başlatmak için kongreler düzenlemeye çalışan Mustafa Kemal Paşa.

Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi'ni başlatmak için uğraşırken 10 Haziran 1919 tarihli Halide Edip Adıvar'ın mektubu eline ulaşır. Halide Edip mektubunda "Yeni Türkiye'nin ancak yeni dünyanın kabiliyeti ile vücuda getirilebileceğini" Amerikan mandası altına girmek için süratle harekete geçilmesi gerekliliğini yazıyordu. Halide Edip mektubuna şöyle devam ediyor: "Eğer manda alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evladı sayıp, alacaklarını en mühim mahfillerden haber aldım." Son olarak şunları söylüyordu: "Her an bu milli hareketi durdurmak için kuvvet gönderilebilir. Milli hareket sürat ve müspet arzularla meydana çıkarsa Amerika'da hemen koruyucu bulacağına inanılan kaynaklar temin ediyorlar."

Bekir Sami Bey de Sivas'a gönderdiği şifreli telgrafta Amerikan mümessili ile görüştüğünü söyleyerek, manda teklifinin kongrede kabul edilmesini istiyordu.

Bekir Sami Bey daha sonra yazdığı ikinci mektupta manda şartlarını şöyle belirtiyordu: "Amerika'dan herhangi bir hükümet şekli istemeyeceğiz. Esas kanunlarımız baki kalacaktır. Saltanat ve hilafet muhafaza edilecektir. İsteyeceğimiz manda, saadet ve huzurumuzu gelişmemizi temin edecek ve Amerikan yardımı esasına dayanacaktır."

Amerikan Chicago Daily News gazetesi muhabiri Louis Edgar Bravn haberi dünyaya ilk duyuran gazeteci olmak için 17 Ağustos'da Sivas'a gelir. Mustafa Kemal Paşa Nutuk'ta bu gazeteci için, "karşısındakini kolaylıkla anlayan çok zeki bir genç" teşhisini yapmaktadır.

Bu arada Wilson Prensipleri Cemiyeti bir manda layihası hazırlamış, Mustafa Kemal Paşa'ya ulaştırması için Erkânı Harp Binbaşı Saffet Bey'e vermişlerdi.

4 Eylül 1919'da açılan Sivas Kongresi gündeminin üçüncü maddesi Amerikan mandasıdır. Kongrenin 5. günü İstanbul delegesi İsmail Fazıl Paşa ile İsmail Hami Bey'in hazırladıkları, 25 imzalı bir önerge ile Amerikan mandasının resmen kabulü istendi.

Mustafa Kemal Paşa söz aldı ve Sivas'a gelmiş olan Amerikalı gazeteci Mr. Bravn'la olan konuşmasını anlattı, "Bu önergede ileri sürülenleri görüşmeye başlamadan önce bazı noktalara dikkatinizi çekmek isterim. Bu raporda mesela Mr. Bravn'dan ve elli bin kişilik bir amele ordusu getirileceğini söylediğinden bahsediliyor.

Ben Mr. Bravn'la konuştum. Kendisi resmi hiçbir sıfatının olmadığını söyledi. Kendisi gazeteleri namına tetkik için gelmiş, hiçbir resmi sıfatım yok diyor. Manda hakkında açık bir fikri de yok, 'manda siz ne derseniz odur' diyor. Amerika'nın, hürriyetleri benimsemiş bir millet olarak böyle düşünce ve hareketleri kabul edip etmeyeceği hakkında da açık fikri yok. Bir kere daha tetkik encümenine gönderelim, yeniden ele alınsın, çünkü mevzuu bahsolan iç ve dış bağımsızlığımız meselesidir."

Mustafa Kemal Paşa'nın teklifi kabul edilerek önerge tetkik encümenine gönderilir. Bu arada İstanbul'daki manda yanlıları Türkiye'nin hemen manda idaresi altına alınması için Amerikan heyetinin Sivas'a hareketini sağlamışlardır.

Kongrede ise, Kara Vasıf Bey, Bekir Sami Bey, İsmail Fazıl Paşa, İsmail Hami Bey manda teklifinin bir an evvel kabulü için propaganda yapıyordu.

Rauf Orbay bu isimleri bir odaya toplayarak, "bir tek yanlış adım, bize istihsali için hayatımızı vakfettiğimiz hürriyet ve istiklalimize mani olur" diyerek uyarmaya çalışır ancak manda taraftarları isteklerinden vazgeçmezler.

Kongrenin 9 Eylül 1919 Salı günkü toplantısında en çetin münakaşalar oldu. Kara Vasıf Bey manda kelimesinden endişe ediliyorsa müzaheret (yardım görme) adı verilebileceğini söyledi.

Başkanlık kürsüsünde olan Mustafa Kemal Paşa manda taraftarlarını bir nebze olsun durdurabilmek amacıyla şu açıklamayı yaptı: "Zannederim bu madde de iki görüş beliriyor: Bunlardan birincisi devletin iç ve dış istiklalinden vazgeçilmesi ve ikincisi de devlet ve milletin dışarıdan gelecek zararlı baskılara karşı bir yardım ve korunma ihtiyacında bulunup bulunmamasıdır. Asıl tereddüte sebep olan mesele budur. Müsaade buyurulursa bu noktayı düşünmek için teklif encümenine havale edelim. Daha sonra yüksek huzurunuza çıkalım. Her halde dış ve iç istiklalimizi kaybetmek istemiyoruz?"

Ancak, Mustafa Kemal Paşa'nın bu açıklamasına rağmen, Bekir Sami Bey söz alarak bir an önce manda teklifinin kabulünde ısrar eder; "üzerimize aldığımız vazife çok ağır ve mühimdir. Beyhude münakaşalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur. Bu önergemizi görüşelim ve süratle karar verelim."

Mustafa Kemal Paşa yeniden açıklama yapmak zorunda kalır. Kendisi hem kongrenin hem de teklifler komisyonunun reisidir. Önergenin komisyonda ele alınacağını hatırlatır. Kesin bir karara varılamadığını, bu sebeple konunun genel kurula getirildiğini söyler. İsmail Fazıl Paşa, "Tam bir istiklale doğru mu gideceğiz, şimdilik bir manda mı kabul edeceğiz? Mesele bu iki imkândan hangisine sahip olacağımızı ciddi olarak araştırmaktır." diyerek görüşmenin sürdürülmesini ister.

İsmail Hami Bey ise, İstanbul'daki devlet büyüklerinin de kendilerini desteklediğini, Amerikan mandasından başka çıkış yolu görmediklerini, manda kelimesinden ürkmenin anlamsız olduğunu belirtir. Amerika'nın yıkılmaz, sarsılmaz bir devlet olduğu inancında olan İsmail Hami Bey şöyle diyordu, "Manda'nın cisminden ziyade ismine itiraz edenler beyhude telaş ediyorlar. Manda altına girdik demeyelim de, isterlerse ölümsüz devlet olduk diyelim."

Erzurum deleğesi Raif Dinç kürsüye çıkarak mandanın kabul edilmesi halinde milli egemenlik haklarının kaybolacağı uyarısında bulunur.

Bunun üzerine kürsüye gelen Bekir Sami Bey manda teklifinin kabul edilmesi yönünde bir an evvel karar alınmasında ısrar eder.

Hüsrev Sami Bey manda isteklerine karşı çıkarak, Amerika'nın Türklere yardım edecekse bunu manda altına almadan gerçekleştirmesinin gerektiğini belirterek, "burada toplanmaktan maksadımız, milletimize devletimizin ebedi olduğunu ispat etmektir" sözleriyle manda isteklerine karşı çıkar.

Kürsüye çıkan Refet Bele manda teklifinin kabulünü isteyerek, "Amerika'nın kefaletini kabul etmeye mecburuz" şeklinde konuşur.

Tartışmalar Mustafa Kemal Paşa'ya rağmen sürdürülüyordu. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine celseye celseye on dakika ara verdi.

Celse açılınca Refet Bele yeniden söz alarak manda teklifinin kabülü konusundaki görüşlerine devam etti.

Buna karşı çıkan Bursa delegesi Osman Nuri Bey kürsüye gelerek mandanın istiklalle bağdaşmayacağını bu nedenle teklifin reddedilmesini istedi.

Osman Nuri Bey'in bu görüşlerine İsmail Hami Bey uzunca bir cevap vererek, manda teklifinin bir an önce kabülünü istedi.

İsmail Hami Bey'den sonra İsmail Fazıl Paşa kürsüye gelerek manda konusundaki tekliflerini geri aldıklarını, verilmemiş sayılmasının kabul edilmesini söyledi. Zira Amerikan heyeti Sivas'a gelmek üzereydi. Artık son durum Amerikan heyeti ile Mustafa Kemal Paşa arasındaki görüşmede netleşecekti.
İp kopmuştur
Denilebilir ki, yüzyılımızdaki hiçbir görüşme, 22 Eylül 1919'da, bir tarafta Mustafa Kemal (Atatürk) ve Hüseyin Rauf (Orbay) ile, öte tarafta Amerika generali James G. Harbord arasındaki gizli görüşme kadar olayların akışını değiştirmemiştir:

General Harbourd, Mustafa Kemal Paşa'ya Anadolu'nun ekonomik ve siyası yapısı itibariyle iyice tükenmiş olduğunu ve bu şartlarda güçlü devletlere karşı konulmasının imkânsız olduğunu uzun uzadıya anlatarak, bu nedenlerden ötürü mandater yönetim şeklinin kabul edilmesinin Türkler için en makul yol olduğunu söyledi. Harbord konuşmasının bir yerinde şunları söylemişti:

"Paşam! Bana bu vazife verildiği zaman Türk tarihini okudum. Gördüm ki büyük kumandanlar yetiştirmiş, büyük ordular kurmuşsunuz. Bunu yapan bir milletin de mutlaka bir medeniyet sahibi olması gerekir. Bunu takdir ederim. Fakat bugünkü durumunuza bakalım. Siz birinci cihan savaşında, başta Almanya olmak üzere dört büyük müttefik iken, dört yıl savaştınız. Ve sonunda mağlup oldunuz. Dört müttefikin bir arada yapamadığını, bu vaziyetinizle tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin zaman zaman intihar ettiğini gördük. Şimdi de bir milletin intiharına mı sahip olacağız? Şani, milletinizi ölümden ancak manda idaresini kabul etmenizle kurtarabilirsiniz."

General Harbord'un bu sözleri üzerine büyük bir heyecanla ayağa kalkan Mustafa Kemal Paşa, "Generale teşekkür ederim. Tarihimizi okumuş, milletimizin büyük ordular, büyük kumandanlar yetiştirdiğini, bunun için milletimizin bir medeniyete sahip olması gerektiğini anlıyor ve kabul ediyor." dedikten sonra şu cevabı verdi:

"Biz emperyalistlerin eline düşen bir kuş gibi yavaş yavaş ve sefil bir ölüme mahkûm olmaktansa, babalarımızın oğulları olmak sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ederiz. Ve yine şunu da iyi bilmenizi isterim ki, bir millet maddi ve manevi bütün gücünü ortaya koyar, savaşır, didinir, sonunda muvaffak olamazsa, o millet zaten ölmüştür. Fakat ben şuna inanıyorum ki, Türk Milleti mutlaka muvaffak ve muzaffer olacaktır".

Mustafa Kemal Paşa bu sözleri söylerken, avucunun içinde pençeye düşen bir kuş işareti yapıyordu. General Harbord ise şaşkınlık içindeydi. Hala Mustafa Kemal'e uyarılar yapıyordu ve şu soruları soruyordu;

"Pekela! Bu kadar büyük bir işe girişiyorsunuz. Paranız var mı? Bütçeniz nerede ve nedir? Bu parasızlıkla ve imkânsızlıklarla işe girişmek memleketi feci bir akıbete sürüklemek değil midir? Bu sorumluluğu nasıl üzerinize alabiliyorsunuz? "

General Harbord'un bu soruları karşısında Mustafa Kemal Paşa o derece sinirli bir hal almıştı ki; elinde oynamakta olduğu tesbihi kuvvetle çekmiş, ip kopmuş ve tespih taneleri dağılmıştı. Eğilip, o teşbih tanelerinden bir kaçını toplayarak ipe dizdi ve sözlerine şöyle devam etti:

"Görüyorsunuz general! İp kopmuş ve taneler dağılmıştır. İşte ben şimdi yaptığım gibi, o taneleri birer birer toplayacağım. Bunu toplarsam ben toplayacağım. İşte görüyorsunuz general; o zaten dağılmış. Öldürürsem ben öldürürüm. Yabancılar elinde öleceğine, Türk Milleti kendi öz evladının elinde can versin. Fakat ben onu öldürmem. Toplayacağım; o dağılanı yeniden bir araya getireceğim!"

Atatürk'ün o derece heyecanlı, inançlı ve kararlı olduğunu gören Harbord Mustafa Kemal Paşanın yanından ayrılırken, şu sözleri mırıldanmıştı: "Biz de olsak, onun yaptığım yapardık"

General Harbord bu görüşme sonrası, Türkiye'de manda idaresi kurulamayacağını ve Ermeni devleti kurmanın da imkânsız olduğunu Washington'a rapor etti.
Yazan: İlhami Yangın, Kırmızı Çizgi Dergisi Ağustos 2007
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
ahmetdursun kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
mylove (06.08.07)
  #15  
Alt 06.08.07, 13:48
mylove - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Apr 2007
İletiler: 1.086
Ettiği Teşekkür: 1.302
345 tane iletisine 557 kere teşekkür edilmiş
mylove ... O'nu tanımayan yok ki.mylove ... O'nu tanımayan yok ki.mylove ... O'nu tanımayan yok ki.mylove ... O'nu tanımayan yok ki.mylove ... O'nu tanımayan yok ki.mylove ... O'nu tanımayan yok ki.mylove ... O'nu tanımayan yok ki.mylove ... O'nu tanımayan yok ki.
  Send PM
Standart Cevap: Ahmet Dursun Makaleleri

Teşekkürler ahmetdursun.
__________________



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 06.08.07, 13:48
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 87 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Terör:nijer Deltasi Halk Gönüllüleri

Sizlere Çınar arkadaşımın başından geçenleri Elektronik postamdaki anlattığı bir yazısını sunuyorum.
A.Dursun
-----------
Sizlere çınar arkadaşımın başından geçenleri anlattığı bir yazısını sunuyorum.
A.Dursun
-----------------
Cheeze Bar macerasindan üç gün sonra çok aci bir olay yasadik. Askeri üniformali çelik yelekli, son moda makinali tüfeklerle donatilmis, Bayelsa Kurtulus Ordusu üyesi onbir silahli militan, sirketi basti. Biz ne olup bittigini anlayana kadar kapilari tutmuslardi bile. Kapilarimizi içerden kilitleyip, olayi pencerelerden izledik.
Sirketteki üç banka subesini soyup, önlerine çikan sekiz güvenlik görevlisi ve bir banka memurunu öldürüp, geldikleri deniz motoruna binip kaçtilar. Amaçlari soygun oldugu için bize dokunmadilar, yoksa hiç birimiz sag kurtulamazdik. O gün maaslari tasiyan kurye arabasi trafige yakalanip geciktigi için bankalarin kasalarinda toplam iki araba parasi kalmis. Bayelsa Ordusu hayal kirikligina ugradi. Bir saat geç baskin yapsalardi köseyi dönmüslerdi.
Kendilerini Nijer Deltasi Halk Gönüllüleri olarak tanitip öteki delta kabilelerinden sempati toplamaya çalissalar da aslinda Bayelsa’nin bagimsizligini isteyen Bayelsa Kurtulus Ordusu. Petrol arazilerinin büyük bir kismi orada oldugu için, petrol gelirini öteki Nijerya’lilarla paylasmak istemiyorlar.
Kurtulus Ordusunun üst düzey elemanlarinin çocuklari Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da lüks içinde yasiyorlar. Tipki Yaser Arafat’in mazbut yasamina karsilik, esi Süha, kizi Zahwa ve kayin valdesi Tawil’in Paris’te lüks bir otelin Süit odasina ayda yüzbin dolar ödemeleri gibi. Tipki Arafat’in yabanci ülkelerdeki özel hesabina alti milyar dolar aktardigi gibi.
Bayelsa Valisi Subat 2006 daki Londra seyahatinde, otel odasinda, cebinde 12 milyon Sterlin nakit parayla yakalaninca, Ingiliz polisi Nijerya ile isbirligine girdi ve terör amaçli bu paranin kaynagi ve uzantilari sorgulandi. Bu iliskinin ilk halkasi olarak gönüllüler lideri El-Haci Mücahit Asari Dokubo gözaltina alindi. Hazir ve kolay paraya alismis devrimci örgüt üyeleri ne hal edeceklerini sasirdilar.
Ayni tarihte Pariste cebinde 10 milyon Avro ile yakalanan Port Harcourt valisi ise uyanik davranip polise “Port Harcourt’un taksileri çok kötü durumda, bu parayla taksi almaya geldim” yanitini vermis. Fransizlar ise daha da uyanik davranip “Sir, parayi çalarlar malarlar, biz emin yere koyalim, sizi Peugeout fabrikasina götürelim, begendiginiz modeli seçer, fabrikadan toptan fiatina alirsiniz” demislerdi. Bu sayede Port Harcourt sokaklari birden sikir sikir taksilerle doldu, ama kisa süre sonra birer ikiser yok oldular.
Paralarini Ingiliz ve Fransiz polisine kaptirdiklari için taze para arayisina geçen militanlar on onbes kadar beyaz adam kaçirirarak birkaç milyon dolar fidye aldilar. O bölgedeki sirketler tesisleri siyahlara devredip tasi taragi toplayip kaçti. Siyahlar henüz inisiyatif kullanip tesisleri verimli isletecek yapida olmadiklarindan, tesisler birer ikiser kapanmaya basladi, üretim %35 düstü.
Üstüne üstelik beyazlara yönelik ticaret sifirlaninca halk ekonomik sikintiya düstü ve devrimciler yavas yavas dislanmaya basladi. Devrimciler acil para bulmak için en korunmasiz olarak gördükleri bizim sirketteki bankalara baskin yaptilar. Baskinin faturasini Nijeryali dokuz kisi yasamiyla ödedi. Olayin devrimci yani bu, kolay degil, para aslanin agzinda.
Olayin etkisini birkaç gün yasadim, uyku filan uyuyamadim. Gözlerimin önünde vurulup pisi pisine ölenler sabahlara kadar uyutmadilar. Bu arada ilginç bir sey kesfettim. Böyle zamanlarda insan yalnizca üzülmüyor, ayni zamanda kendinin sag kalip baskasinin öldügüne seviniyor.
Çok utandim böyle düsündügüm için, ama deneyimli arkadaslar bunun normal oldugunu, savas sendromu diye adlandirilan bir dizi psikolojik sorun oldugunu söylediler. Hemen unutmami ve bir daha hiç ama hiç animsamami önerdiler. Söylemesi kolay, ertesi günü perisan aileleri tüm benligimi allak bullak etti. Çok kötü bir duygu, umarim asla yasamazsiniz.
Çinar Yaylali - Port Harcourt - 2006
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.

Konu ahmetdursun tarafından (06.08.07 saat 13:51 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Yazı büyütmesi
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 06.08.07, 13:56
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 87 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Melih Gökçek'in oğlu

MELİH GÖKÇEK:GÖKÇEK'İN OĞLUNUN İLGİNÇ BAĞLANTISI

Gökçek'in oğlunun ilginç bağlantısı!
<http://www.8sutun.com/files/OGULGOKCEK.gif>
Başında ünlü MOSSAD ajanı <http://www.8sutun.com/node/12946> David Kimche'nin bulunduğu Glocal Forum ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in ilişkisi, Haziran ayı sonunda Ankara'da yapılacak büyük toplantıdan ibaret değilmiş. Melih Gökçek'in oğlu Osman Gökçek'in, Glocal Forum'un kollarından biri olan Glocal Gençlik Parlamentosunun iki Türk üyesinden biri olduğu ortaya çıktı.
<http://www.8sutun.com/node/12946> Geçtiğimiz hafta 8sutun'da yayınladığımız haber ("MOSSAD'ın İkinci adamı Ankara'da!") büyük ses getirdi. Çeşitli basın kuruluşlarının alıp kullandığı haberimizle ilgili,Ankara Belediyesinden de açıklamalar geldi. Ancak Belediye açıklamalarında,toplantıyı tertip eden Glocal Forum ile MOSSAD bağlantısına değinilmezken,
toplantıya gerçekleşecek büyük uluslar arası katılım öne çıkarıldı.
Ancak, ulaştığımız son bilgi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile Glocal Forum ilişkisinin yeni bir boyutunu ortaya koydu. Glocal Forum örgütünün 100 üyeli Glocal Gençlik Parlamentosunun iki Türk üyesinden birinin Melih Gökçek'in oğlu Osman Gökçek olduğu ortaya çıktı.
Glocal Forum, 50 şehirden (her şehirden iki kişi olmak üzere) 100 üyeli bir Gençlik Parlamentosuna sahip. 8 çalışma grubu halinde örgütlenen parlamentonun "Suç ve Anlaşmazlık" çalışma grubunun 17 üyesi arasında Ankara'dan iki üye de var: Osman Gökçek ve Murat Genç.
Osman Gökçek, Melih Gökçek'in "siyasete hazırladığı" bilinen oğlu. 1983 doğumlu Osman Gökçek, geçtiğimiz aylarda Ankara'da kurduğu 3500 üyeli Türkiye Gençlik Federasyonu adlı kulüple gündeme gelmişti. "Tarihi gençler yazacak" sloganıyla ortaya atılan Osman Gökçek'in örgütçülüğünün arkasında babasının siyasi antrenörlüğü kadar, Glocal Forum'daki tecrübesinin de etkisini ve izlerini aramak anlamlı olur.
Osman Gökçek'in başkanlığını yaptığı Türkiye Gençlik Federasyonu, resmi internet sitesindeki açıklamaya göre gene Osman Gökçek'in kurduğu Keçiören Gençlik Derneği'nin genişlemesiyle şekillenmiş. Keçiören Gençlik Derneği 2002'de kurulmuş. Çok ilginç bir tesadüfün eseri olarak, Glocal Gençlik Parlamentosu da ilk toplantısını 13 Mayıs 2002'de Roma'da yapmış.
Osman Gökçek'in 2002'de Keçiören'de kurduğu derneğin bugün bir federasyona dönüşmesinde ve Ankara Dikmen vadisinde büyük bir merkez binası ile 3500 üyeye sahip olmasında da, baba Melih Gökçek'in nüfuzu kadar, Glocal Gençlik Parlamentosu "tecrübesi"nin de payı olsa gerek diye düşünüyor insan.
KAYNAK: http://www.8sutun.com/node/13351
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.us