iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 04:52 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Köşe Yazarları » Ahmet Dursun » Ahmet Dursun Makaleleri

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #251  
Alt 03.12.07, 21:59
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Mezhep ve tarikatlar gereksizdir

TÜRK DÜNYASINDA MEZHEPLER ve
TARIKATLAR GEREKSİZDİR

İslam dünyasında ŞİİLİK, SÜNNİLİK, ALEVİLİK gibi mezhep bölünmeleri aslında Kuran açısından temelsiz olup fazla önemsenecek, ciddiye alınacak bir tarafları yoktur. Zira, mezheplerin ve hele islam dünyasını müspet bilimden, özgür düşünceden, teknolojiden, uygarlık yarışından uzak tutan tarikatların hepsi kul yapısı, yani yapay olup zorlama ve baskı ile meydana getirilmişlerdir. Özgür ve bilimsel düşünceyi engelledikleri için müslümanlara ve islam dünyasına zarardan başka verdikleri birşey yoktur. Mezhep ve tarikat önde gelenlerinin fikirlerinin ciddiye alınıp Allah'ın emirleri sanılmaları ve dinci liderlere, şeyhlere fazla itibar gösterilmesi ve gözü kara itaat edilmesi, türbelere zaviyelere umut bağlanması yanlıştır. Bunlar onları Allah'a, Peygamber'e ortak (şirk) koşmak anlamına gelir. Mezhep ve tarikat önderlerinin arkalarından giden müritlerin bilimle, teknolojiyle uğraşmalarına yasak konmakta, engel olunmakta, bu yolla milletin değerli zamanı heba edilmektedir. Milletin umudu, geleceği karartlmaktadır.

En başta aleviliğin Hazreti Ali'yi sevmek olarak tanımlandığı göz önünde tutulduğunda islam dünyasında Hazreti Ali'yi ve oğullarını sevmeyen olmayacağı için böyle bir mezhebin olması, Kerbela intikamıyla yanıp tutuşulması, kanlı törenlerle anma günleri kutlanması zorlama ve abartma olmaktan öteye gitmez. Şiiliğin Hazreti Muhammed'in MS 632'de ölümünün arkasından Hazreti Ali'nin halife olmasını savunanların oluşturduğu siyasi gruplaşma (hareket) olduğu da dikkate alındığında hiç bir müslümanın (kimsenin) Hazreti Ali'ye olumsuz bakacağı düşünülemez.

Sünni şeriatçiler veya kökten dinciler, namaz kılmayanları, oruç tutmayanları, mescide inmeyenleri, camiye, cumaya ve bayram namazına gitmeyenleri de kâfir (dinsiz) olarak düşünmektedirler. Tarih boyunca alevilere cephe almalarının başlıca sebebi de bu tür gerekçelerdir. Bu görüşler, bir bakıma islamda akılcılık, aydınlık (Rönesans) yolunu açan ve semavi müslümanlığı öğütleyen iki ayetin (Bakara Suresinin 62 ve onun aynısı olan Maide Suresinin 69.ayet hükümlerinin) göz ardı edilmesinden ileri gelmektedir.

Nitekim, Kuran'ın ayetlerinden, yani Allah'ın emirlerinden olan Bakara Suresinin 62. ve yine aynı içerikteki Maide suresinin 69.ayetlerinde: "İman edenlerle (Müslümanlarla), Museviler, Hıristiyanlar ve Sabilerden (üç semavi dinin dışında olanlardan) Allah'a ve Ahret gününe inananlar ve hayırlı işler işleyenler Allah katında mükâfatlarına erecekler, korkuya uğramayacaklar ve üzülmeyeceklerdir." denilmektedir. Birbirinin aynı olan her iki ayet, Yüce Allah'ın insanlığa, müslümanlığa hoşgörülü ve geniş açılı baktığını, iyi insan, iyi müslüman olabilmek için bu hükümlerle yetindiğini, kapalı giyim, başörtüsü, ibadet (namaz), kurban kesme ve şeriat düzeni, Arapça ve Arap kültürü gibi konularda dayatmalarda bulunmadığını, hele çağdaş insan hakları, özgürlükçü laik demokrasi, özgürlükçü akıl, özgürlükçü felsefe ve müspet bilim karşıtı olmadığını açık açık ifade etmektedir. Bu ayetlerin hükümleri semavi müslümanlığı ve bunun yanında laikliği tarif etmekte ve bir bakıma telkin de etmektedir. Ayrıca, Bakara suresinin 256.ayetinde islamda zorlama yoktur da denilmektedir.

Dikkat edilerse iki ayetten müslümanların ille namaz kılacağı, oruç tutacağı, kadınların kapalı giyeceği, başlarını örteceği anlamı çıkmamaktadır. Nitekim, dünyada bütün insanlar sözkonusu ayetlerin istenilen hükümlerine uyduğunda namaz, oruç, kapalı giyim, baş örtüsü Allah indinde sorun olmaktan, yani olmazsa olmaktan çıkmaktadır. Buradan, Allah'ın müslüman olmayanlara aynı iki ayetin hükümleri çerçevesinde hoşgörülü olacağı düşünüldüğünde, namaz kılmayan, oruç tutmayan, başını örtmeyen,... müslümanların ille cezalandırılacaklarının düşünülmesi ve iddia edilmesi de sağduyuya, Allah'ın adaletli olduğu inancına aykırıdır. Bu gerçekçi bakış kabul edildiğinde şeriatçi sünnilerce alevilik islamdışı görülmeyip islamın içine çekilmiş ve bu yolla mezhep ayrılığı da giderilmiş olacaktır.

Namaz kelime olarak Kuran'da yoktur. O'nun yerine dua, yalvarma ve Allah'ı anma ve yine O'na teşekkür anlamında salat kelimesi vardır. Az yukarıdaki 2 ayet okunduğunda müslüman için namaz bile olmazsa olmaz değildir. Hele kapalı giyimin, başörtüsünün lafı bile edilmez. Asıl önemli olan evrensel anlamda iyi insan olmaktır. Sözü edilen ayetlerle Kuran buna önem vermektedir ve olmazsa olmaz olarak görmektedir.

Hz.Muhammed, müslümanlara söylediği sözlerle ve gösterdiği uygulamalarla sünnetin (sünniliğin) kurucusu ve baş temsilcisidir. Katı sünniliği Eşarilik ve Gazalicilik başta olmak üzere hanefilik, şafilik, malikilik, hanbellilik, vahabilik,.. gibi mezheplerin imamları ve tarikatların şeyhleri temsil etmektedirler. Bunların büyük çoğu sıradan insanlardır. İnsanlarda doğal olarak var olan Allah inancını ve onun yanında Peygamber sevgisini kullanarak, sömürerek taraftar ve güç kazanmaktadırlar. Bunların söylenildiği ve sanıldığı gibi hiçbir kerametleri yoktur. Siyasi güç ve nüfuz kazanmak için etraflarına adam (mürit) toplamaktadırlar.

Hz.Ali, Peygamber'in çok sevdiği, şerefli görevler verdiği, ölünce kendisinin yerine geçmesini istediği bir yakınıdır, amcasının oğludur, kızı Fatma'nın kocası olup damadıdır. Peygamberin islami inançlarının temsilcisi ve mirasçısıdır. O savaşlarda islam adına büyük kahramanlık göstererek Allah'ın aslanı sıfatını hak kazanmıştır.

Bilindiği üzere, Hazreti Ali (M.S.598-661), Peygamber Hazreti Muhammed'in amcası Ebu TALİP'in oğludur. Hazreti Muhammed küçük yaşta babadan yetim kaldığında amcası ona sahip çıkmış ve büyütmüştür. Hz.Muhammed kendisinden 30 yaş küçük olan Hz.Ali'yi kardeşi gibi sevmiş ve O'nu kucağında taşımıştır. Daha sonra kızı Fatma ile evlendirip damadı yapmıştır. Hz.Ali, Peygamber ile aynı soydan olduğu için Ehl-i Beyt'e mensuptur. Alevilikte, şiilikte kutsal yeri olan Oniki İmam'ın başıdır. Ancak, Hazreti Ali ve oğulları, müslümanlıkta Kuran'ın ayetlerini ve Hazreti Muhammed'in hadislerini (sözlerini) ve uygulamalarını örnek aldıkları ve onun arkasından, izinden gittikleri için sünnidirler. Buna karşılık, Emevilerin, Abbasilerin baskıcı Arap Müslümanlığını esas alan, kılıç zoruna dayalı şeriat dayatmacı uygulamalarına tepki duyan alevilerce sünniliğe karşı Alevilik veya ılımlı (semavi) müslümanlık (Bakara:62, Maide: 69) diye tanımlanacak bir yol tutulmuştur.

Bilindiği üzere, müslümanlar Hazreti Muhammed'in peygamberliğini, yani Kuran ayetlerinin tebliğlerini, fikirlerini ve hadislerini (sözlerini) benimseyenler ve uygulamalarını örnek alanlardır. Sünnilik de bu tanıma uymaktadır. Bundan dolayı, müslümanlar Muhammedi olarak da anılmaktadırlar. Bu bakış açısıyla Aleviler de temelde Muhammedi olmakla birlikte ayrıca Hz.Ali'nin yolunu, uygulamalarını ileri götürmeyi benimseyenler olmaktadırlar. Alevilik mezhep olarak düşünüldüğünde çalışmaların ve araştırmaların bu bakış açısıyla yürütülmesi daha uygun düşmektedir.

Kökten dinciler, yani şeriatçi dinciler, araplaşmayı reddeden, bunun yanında laikliği, demokrasiyi Türklükle birlikte kendilerinin de yaşama güvencesi olarak gören Alevilere düşmanlık telkin ederek mezhep kavgası, savaşı çıkarmak yoluna gitmişlerdir. Bundan dolayı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gerçekleştirdiği laiklik inkilabının en az Kurtuluş Savaşımız kadar büyük değeri, önemi vardır. Bu inkilabın aklı başında olan herkes tarafından büyük bir titizlikle, heyecanla savunulması, korunması ve her yıl 5 şubatta coşkuyla kutlanması, bu yolla Türkler arasında mezhep farklılıklarının unutulması yoluna gidilmesi gerekmektedir. Aleviler ve Türk kadınlar laikliğin ve Atatürk inkilaplarının bekçisi konumundadırlar.(İngiliz Türkolog Alfred MANGO). Kapalı giyimi ve başörtüsünü ısrarla savunan şeriatçiler veya kökten dinciler ise bu düşüncenin tamamen tersine hareket etmektedirler.

Türk milletinin müspet bilimde, teknolojide, kalkınma ve uygarlık yarışında geri kalmışlığının, tarihte uğranılan savaş felaketlerinin temelinde Türk insanının zihnini müspet bilim ve teknoloji başta olmak üzere gerçekler dünyasına kapatan teokrasi devletinin, şeriat ve tarikat kültürünün büyük etkisi vardır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 5 Şubat 1937 tarihinde ve 3115 sayılı kanunla kabul edip 1924 Anayasa'sının 2 maddesine yerleştirdiği laiklik kanunu ve böylece gerçekleştirdiği laiklik inkilabının en az Kurtuluş Savaşımız kadar büyük değeri, önemi vardır ve bu inkilabın büyük bir titizlikle korunması ve her yıl aynı tarihte bütün aydınlarca kutlanması gerekmektedir.

Şiiler ve aleviler gibi sünniler de peygamber soyunu kapsayan ehl-i beyte ve Hazreti Ali'nin soy zincirini oluşturan 12 İmama büyük değer vermektedirler. Osmanlı Devleti döneminde Ehl-i Beyt'ten olanlara devletçe aylık bağlanmıştır. Mezhep bölünmesine bu açıdan bakıldığında ortada incir çekirdeğini dolduracak bir sorun yoktur. Alevilik sünnilik karşısında gerçekçilikten uzak bir zorlamadır. Ancak, laiklik inkilabına çok sıkı sarılarak sünni şeriatçilik tehlikesine, bağnazlığına karşı toplumun korunması zorunludur.

İran halkının kılıçtan geçirme tehdidiyle islamlaştırılmasıyla birlikte kılıçtan kurtulmanın diyeti olarak özellikle namaz kılınması, oruç tutulması mecbur edilmiştir. Kılınmayan namazlar ve tutulmayan oruçlar için şeriat hükmü olarak bedel (kefaret) ödenmesi şart koşulmuştur. Aksi halde küfre sapmış suçlamasıyla idam cezası uygulaması yoluna gidilmiştir.

Kadisiye savaşı (MS 637) sonunda İran yağmalanmış, İran halkı büyük acılara sürüklenmiştir. Hz.Alinin sevilmesinin ve halife olmasının istenmesinin bir yönü de O'nun yaşadığı sürece İran'a ve ahalisine hiçbir zarar vermemiş olmasıdır. Hatta, bazı kaynaklara göre İran hükümdarının kızı Şehribanu bu savaşta esir alınmış ve daha sonra Hazreti Hüseyin ile evlendirilmiştir. İran ahalisinin Hz.Ali arasında gönül bağlarının oluşmasının başlıca sebebi de bu evliliktir. Düğünün tantanasız olması gelinin savaşta esir alınmasından ileri gelmektedir. Ne varki, bu sonuncu ayrıntıyı destekleyecek somut ve güvenilir kaynağa tarafımdan henüz ulaşılamamıştır. Hz.Hüseyin ve Şehribanu evliliğiyle ilgili en önemli kaynak Türk Ansiklopedisidir. (Bakınız: Türk ANSİKLOPEDİSİ, SASANİLER, 28.cilt, sayfa: 171). Çeşitli ciddi kitaplarda da aynı konudan kısaca söz edilmektedir.

Ülkemizdeki aleviler, 13.yüzyılda Moğol istilası başlayıncaya kadar İran'da yaşayan ve istilanın arkasından can havliyle Anadolu'ya göç eden Türk ve başka etnik kökenli kavimler olup İran'ın eski ahalisindendirler. Hz.Ali'ye ve soyuna kuvvetli gönül bağı ile bağlanmışlardır. Anadolu'ya göç etmekle bu kuvvetli sevgi ve bağlılığı da taşımışlardır. (Prof.Dr.Faruk SÜMER, Prof.Dr. Osman TURAN, Ankara Türkocağında 1963 yılında verdikleri bir Konferans)
**
Değerli dostlar ve aydınlar,
Yukarıda ki metni ilgiyle değerlendireceğinizi umuyorum. Metindeki bakış açısını ve yorumları daha once hiçbir yerde görmediğinizi düşüneceğinize eminim.. Hele namazın bile islamiyette olmazsa olmaz olmadığnı kimsenin cesaret edip söylediğine rastlamak sanırım mümkün değildir.
En iyi dileklerimle ve saygılarımla22 Eylül 2006Alptekin ERDOĞAN- Baybars ALPÖGE-Kutluk Alp GÖKBÖRÜ
Kaynak:TARİKAT:TÜRK DÜNYASINDA MEZHEPLER VE TARIKATLAR GEREKSİZDİR - Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta... - Blogcu
**********

__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #252  
Alt 03.12.07, 22:24
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Siyonizm ve Tarihi kökleri

Siyonizmin Tarihi Kokenleri (Kisaltilmistir)
Siyonizm din dışı bir ideolojidir ve zaten onu zararlı, tehlikeli, yıkıcı hale getiren asıl neden de budur. Ancak Siyonizmin bir de Yahudi inançları içinde yer alan bazı kaynakları, öncülleri vardır.

Yahudilik İlahi bir dindir. Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Tevrat'a dayanır. Ancak, Yahudi tarihi içinde sık sık bu İlahi temelden sapmalar olmuştur. Bu sapmalar doğrudan dinden uzaklaşma şeklinde olduğu gibi, dini dejenere etme şeklinde de yaşanmıştır. Bu ikinci sapmanın en belirgin şekli, Yahudilik içinde, son derece kibirli, katı ve Yahudi olmayan insanlara karşı husumet dolu bir eğilimin gelişmesidir.

İlginçtir ki elimizdeki Yeni Ahit'in (İncil'in) içinde, Yahudilerin bu dini görünüşlü sapmasını eleştiren önemli pasajlar vardır.
Hz. İsa'nın ağzından aktarılan bu İncil pasajlarında, Yahudi toplumuna önderlik eden din adamlarından bazılarının çok kibirli, katı ve yabancılara düşman oldukları anlatılır ve samimi dindar Yahudiler bunlara karşı uyarılır.
SİYONİZMİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞIİşte bugün Siyonizm dediğimiz ve gerçekte din dışı olan ideolojinin temeli "katı kalpli", kibirli Yahudi tavrıdır. Bu tavra sahip olan Yahudiler, dine karşı temelde gösteriş amaçlı bir bağlılık göstermiş ve koyu bir bağnazlık geliştirmişlerdir.

Bu durum, Yahudilerin bir kısmının tarih boyunca Allah'ın kendilerine gönderdiği peygamberlere karşı tutumlarında da belirleyici rol oynamıştır. Batıl inançlarından kopmak istemeyen bazı Yahudiler, peygamberlere itaat etmekten ve hak dine uymaktan şiddetle kaçındıkları gibi, peygamberler ve iman edenler aleyhinde de türlü tuzaklar kurmuşlardır. Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:

"Andolsun, Biz İsrailoğullarından kesin söz almış (misak) ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler." (Maide Suresi, 70)

Elçilerin kendilerine tebliğ ettikleri hak din çoğu zaman bu kimselerin menfaatleri ile çatışmış, bu nedenle peygamberleri öldürmeye dahi yeltenmişlerdir.

Bu artniyetli kimselerin en belirgin özelliklerinden birisi de bir şekilde hak dini dejenere etmiş olmalarıdır. Bunun bazı örnekleri Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevrat'ta görülür. Tevrat, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyetmiş olduğu kutsal bir kitaptır, ancak sonradan tahrif edilmiştir. Allah Hz. Musa'ya toplumunu doğruya yöneltmesi, onlara Kendi emirlerini bildirmesi için Tevrat'ı indirmiştir. Allah Kuran'da " Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik..." (Maide Suresi, 44) şeklinde buyurur. Hz. Musa ve onun ardından gelenler, insanlar arasında Tevrat ile hükmetmiştir.
TEVRAT NASIL TAHRİF EDİLDİ?
Ne var ki, Hz. Musa'nın ölümünün ardından, inkarda direnen bir kısım Yahudiler Tevrat'ı değiştirip bozmuşlar ve ortaya bugün Eski Ahit olarak adlandırılan Muharref Tevrat çıkmıştır. Muharref Tevrat incelendiğinde içinde Allah'ın birliği, Allah korkusu, adil olmak, tevazulu davranmak, hırsızlık yapmamak, zinadan sakınmak, hile yapmamak, masum insanların canına kastetmemek gibi hak dinin izlerini taşıyan pek çok hükümle karşılaşılacaktır. Öte yandan, yine aynı kitabın içinde dejenere olduğu açıkça anlaşılan pek çok batıl efsane ve hüküm de yer almaktadır. Söz konusu efsaneler ve hükümler incelendiğinde ise ortaya çarpıcı bir gerçek çıkar: Bunlar Yahudi halkının çoğunlukla pagan kültürlerden etkilenerek kapıldıkları yanılgılardır. Ve Yahudiler içinde paganizme bağlı kalmakta direnen bir grup insan tarafından nesilden nesile aktarılarak neredeyse ilk hali ile muhafaza edilmiştir.

Bu durum, Yahudiliğin ana unsurlarının nesiller boyunca aktarılan efsaneler, mitolojik kavramlar, egzotik sembollerden oluşan bir felsefe haline gelmesine neden olmuştur.

Gerçekten de mitolojik kavramlar ve semboller, özellikle eski Mısır efsaneleri ve bu efsanelerde yer alan sözde kutsal kavramlar, Yahudi felsefesinde önemli bir yer tutar. Yahudi felsefesinin temel taşlarını ise Kabala ve Talmud oluşturur.
TALMUD'UN YAHUDİ OLMAYANLARA KARŞI KÖRÜKLEDİĞİ NEFRET
Yahudilerin hayatında geleneklerin yeri büyüktür. Bir Yahudi dini sorumluluklarının ne olduğunu, kimle evlenebileceğini, kime karşı nasıl tavır takınacağını, nelerin yasak nelerin yasak olmadığını 'Halakha' adı verilen dini kaynaktan öğrenir. "Yahudi şeriatı"nın temel kaynağı olan Halakha, hahamların "Bir Yahudi nasıl yaşamalı?" sorusunun cevabını en ayrıntılı biçimde vermek için hazırladıkları ve asırlar boyu yeni eklemelerle genişlemiş yazılı bir dini kaynaktır. Klasik Yahudiliğe göre, bir Yahudi günlük hayatını nasıl geçirmesi gerektiğini öğrenmek için Muharref Tevrat'a ya da Eski Ahit'in öteki kitaplarına bakmamalıdır. Bunların, sıradan insanlar tarafından anlaşılamayacakları düşünülür. Bunların anlamını sadece hahamların kavrabildiğine ve Yahudi toplumunun da dini onlardan öğreneceğine inanılır. Halakha, hahamların Yahudi toplumuna verdiği bu eğitimin toplandığı kaynaktır. Halakha'nın en önemli kaynağı ise, 'Talmud' adı verilen çok ciltli bir kitaptır.

Talmud'un pek çok pasajında, Muharref Tevrat'ta yer alan ve hak dinin etkilerini taşıyan açıklamalar göz ardı edilir ve başta belirttiğimiz gibi kibirli ve katı kalpli bir tutuculuk emredilir. Allah'ın emrettiği ahlak ile hiçbir şekilde bağdaşmayan saldırgan, bencil ve ırkçı bir modelin telkini yapılır. Tarihte çeşitli radikal Yahudi fraksiyonların ve günümüzde de Siyonist ideolojinin söylemlerinde göze çarpan kinin, öfkenin ve çatışmacılığın kökeninde Talmud'un "katı kalpli" öğretilerinin etkisi vardır.

Bugün liberal görüşü benimseyen pek çok Yahudi tarihçi ve akademisyen de İsrail'in şovenist uygulamalarının söz konusu katı Yahudi ideolojisinden kaynak bulduğunu ifade etmektedirler. Ünlü İsrailli akademisyen Israel Shahak bu gerçeğe dikkat çeken önemli isimlerdendir. Shahak, kimi Yahudilerin Tevrat'ı tamamen göz ardı edişlerini şu sözleri ile ifade etmektedir:

"En radikal Yahudiler, kutsal kitabın büyük bir bölümüne kayıtsızdırlar ve kalan bazı bölümleri konusunda da, anlamları çarpıtılmış tefsirler aracılığı ile fikir sahibirdirler."

Talmud'un öngördüğü 'ideal Yahudi' modeli kısaca incelendiğinde, kastedilen daha net anlaşılacaktır.

Talmud'un büyük bölümü, -hak dinde temel kavramlar olan uzlaşma, anlayış, sevgi, merhamet gibi kavramların tam tersine- Yahudi-olmayanlara karşı kin beslemeyi ve imkan buldukça da bu kini eyleme dönüştürmeyi emretmektedir.

Öncelikle, diğer iki İlahi dine karşı son derece saldırgan bir tutum göze çarpar. Talmud yazarlarının tüm yeryüzünde en çok karşı oldukları insan Hz. İsa'dır. Oysa Hz. İsa, Allah'ın seçtiği ve dini insanlara tebliğ etmesi için gönderdiği mübarek bir insandır. İman edenler Allah'ın gönderdiği tüm elçilere gönülden itaat ederler ve onlara derin bir saygı duyar, içli bir sevgi ile elçileri severler. Talmud'a göre ise, Yahudiler ellerine geçen İncil'leri, eğer şartlar uygunsa, yakmakla yükümlüdürler.
SİYONİZMİN KÖKENİ IRKÇILIKTIR
Talmud'un Yahudi-olmayanlar hakkında verdiği diğer bazı ilginç hükümler şöyledir:

• Bir Yahudi bir mezarlığın yanından geçerken, eğer o yer bir Yahudi mezarlığı ise orada yatanları takdis eden kısa bir dua okumalı, ancak mezarlık Yahudi-olmayanlara ait ise orada yatanların annelerine lanet etmelidir. Talmud kaynaklı bir başka geleneğe göre de, dindar bir Yahudi, bir kilise ya da Hz. İsa tasviri gördüğünde üç kere yere tükürmekle yükümlüdür.

• Talmud yazarlarının en bilinenlerinden olan Maimonides, bir Yahudi-olmayanın hayatının kurtarılması konusunda da sapkın hükümler vermiştir. Bu hükümlerin biri şöyledir:

Kendileriyle savaş halinde olmadığımız Yahudi-olmayanlara gelince, ölümlerine doğrudan sebebiyet vermek yanlıştır, fakat eğer ölüm anındaysalar onların hayatlarını kurtarmak yasaklanmıştır. Örneğin bir Yahudi-olmayanın denize düştüğü görülürse, boğulmaktan kurtarılmamalıdır.

Maimonides'e göre, bir Yahudi doktorun bir Yahudi-olmayanı iyileştirmesi de, karşılığında para kazanılsa dahi, yasaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir noktaya değinir: "Eğer Yahudi bir doktorun bir Yahudi-olmayanı iyileştirmekten kaçınması, Yahudiler'e karşı toplumsal bir tepki gelişmesine neden olacaksa, o halde yasak ortadan kalkar ve hastanın iyileştirilmesi gerekir."
TALMUD'A GÖRE TÜRKLER MAYMUNA BENZİYOR• Talmud'un en büyük yazarlarından biri olan Maimonides'in ırkçı fikirleri de oldukça ilginçtir. Bir yerde şöyle yazar:

Türklerin bir kısmı ve kuzeydeki göçebeler ve zenciler ve güneydeki göçebeler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler; bunların tabiatı daha çok düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer. Benim düşünceme göre, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir.

• Haham Sofer, Responsum adlı Talmudik çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar hakkında ilginç yorumlar yapar. Bu sapkın yorumlara göre, bu insanlar, "başka ilahlara tapan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yoldan öldürülmeleri doğrudur". Dahası, Sofer bu iki grubu, Eski Ahit'te adı geçen Amalek kabilesine benzetir. Eski Ahit'te Amalekler hakkında verilen hüküm ise şöyledir:

Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.

Günümüzde de pek çok radikal İsraillinin Filistin halkını Amalek kabilesi olarak değerlendiriyor olmaları kuşkusuz dikkat çekici bir durumdur.

• Talmud'un cinsel suçlar (zina) hakkında verdiği hükümler de ilginçtir. Eğer bir Yahudi erkek bir Yahudi kadınla evlilik dışı bir cinsel ilişkiye girerse, her ikisinin de öldürülmesi gerekir. Oysa eğer kadın bir Yahudi-olmayan ise, bu kez erkek sadece dayak yer; kadın ise yine ölüm cezasına çarptırılır. Aynı hüküm, Yahudi bir erkeğin Yahudi-olmayan bir kadına tecavüz etmesi durumunda da geçerlidir. Bunun arkasında yatan mantık ise, Yahudi-olmayan kadının her durumda "baştan çıkarıcı" sayılmasıdır. Kadın, "bir Yahudiyi günaha sokmuş" olduğu için ne olursa olsun birinci dereceden suçlu sayılmaktadır.10 Nitekim Maimonides, Yahudi-olmayan tüm kadınlar için "N.Sh.G.Z." kısaltmasını kullanır. Bunlar, İbranice'deki "niddah, shifhah, goyah, zonah" kelimelerinin baş harfleridir. Kelimelerin anlamı ise şudur: "Kirli, köle, Yahudi-olmayan, fahişe".

• Yahudiler ile Yahudi-olmayanlar arasındaki mal-mülk ilişkileri hakkında da Talmud'un ilginç hükümleri vardır. Eğer bir Yahudi kayıp bir eşya bulur da onun sahibinin bir Yahudi olduğunu fark ederse bunu sahibine geri vermekle yükümlüdür. Fakat eğer malı yitiren kişi bir Yahudi-olmayan ise, malın ona geri verilmemesi emredilir. Bir Yahudi-olmayana hediye vermek ise kesin biçimde yasaklanmıştır. (Ancak hahamlar, bir sonraki aşamada Yahudilere maddi kar getirebilecek hediyelere -bir başka deyişle rüşvetlere- izin verirler.) Alış veriş sırasında Yahudi-olmayanlara hile yapmak ise, eğer "dolaylı" yoldan olursa, meşru sayılır. Örneğin bir Yahudi, karşısındaki müşterinin kendisine yanlışlıkla fazla para verdiğini fark ederse, "senin yaptığın hesaba güvendim, benim saymama gerek yok" demelidir. Böylece eğer karşı taraf durumu sonradan fark ederse, suçlu duruma düşmez.

Bu saydıklarımız, Talmud'un Yahudi-olmayanlara yönelik düşmanca hükümlerine yalnızca bir kaç örnektir. Yahudi geleneğinin bu geleneksel "şeriat kitabı" araştırıldığında, buna benzer daha pek çok hükme rastlamak mümkündür. Ancak bu bir kaç örnek bile, Yahudi ideolojisinin içeriği hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir.

Dikkat edilirse, bu hükümlerin bir kısmı Muharref Tevrat ve Eski Ahit'in belli bölümleriyle dahi çelişkilidir. Bunun nedeni, Yahudi ideolojisinin, Muharref Tevrat'ın ve Eski Ahit'in diğer kitaplarının hükümlerini de kendi düşüncesine göre yorumlayıp çarpıtmakta bir sakınca görmemesidir. Örneğin Hz. Musa'ya verilen "On Emir"den sekizincisi olan "Çalmayacaksın" (Çıkış, 20:15) hükmü, "bir Yahudiyi çalmamak" (yani kaçırmamak ya da rehin almamak) konusunda konulmuş bir yasak olarak açıklanır. Hükmün mal değil de insan "çalmak" şeklinde yorumlanmasının nedeni, "On Emir"in yalnızca ölümcül suçları içerdiğine dair Talmud yazarlarınca yapılmış bir kabuldür. Öte yandan, Yahudi-olmayanların rehin alınması zaten Talmud tarafından izin verilen bir eylemdir.

"Kardeşini kendin gibi seveceksin" (Levililer, 19:11) hükmünün yorumlanması da aynı şekildedir; "kardeşler" yalnızca Yahudilerdir. Nitekim bir Yahudi genel olarak Talmud tarafından bir Yahudi-olmayanın hayatını kurtarmaktan alıkonur, açıklaması da şöyle yapılır; "çünkü o senin kardeşin değildir".
SİYONİST İDEOLOJİNİN MİSTİK BOYUTU: KABALA
Yahudilikte meydana getirilen dejenerasyonun "yasa" yönünü Talmud'da görmek mümkünken, mistik yöndeki dejenerasyonu da Kabala'da görmek mümkündür.

Kabala İbranice'de 'gelenek' anlamına gelir. Yahudi ruhbanlarının asırlardır birbirlerine aktardıkları ve Eski Ahit'in gizli anlamları ile ilgilenen bir tür okültizm ve mistisizm yöntemidir. Kara büyü ile yakından ilişkili olan Kabala, Yahudi felsefesinden derinden etkilenen masonluk gibi pek çok örgüt ve tarikat tarafından da benimsenmiştir.

Kabala, özellikle Ortaçağ'dan başlayarak 17. yüzyılın sonuna kadar devam eden süreç içinde çok gündemdeydi ve dönemin toplumları üzerinde büyük etkisi vardı. Bu dönemde, Hıristiyan toplumu içinde de bazı gruplar Kabala ile yakından ilgilenmişlerdir. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, Kabala'nın içinde saklı olduğuna inanılan sırlar ve mistik öğretilerdir.

Yahudiler, Kabala'da saklı olan ilmin ancak çok az insan tarafından kavranabileceğine inanırlar. Eski Ahit'te pek çok insanın farkına varamayacağı veya anlayamayacağı sırların, Kabala'ya vakıf olan kişi tarafından çözüleceği düşünülür. Kabala metinleri, bilinen kitaplardan farklı olarak, çok az kimsenin anlayabileceği şekilde yazılmıştır. Kitapta anlamsız gibi görünen çok sayıda sembol vardır. Bazı metinlerde yazı kimsenin anlayamaması için şifrelenmiştir. Bu yüzden Kabala'yı tamamen anlamak mümkün değildir. Gerçek manasını Yahudi olmayanın (ve Yahudilerin büyük bir kısmının da) tam bilmediği Kabala, ancak hakkında yazılmış olan kitaplar ile tanınabilir.

Bu konudaki sorun ise şudur: Aslında Kabala, Yahudilik dışı bir kaynaktan, Eski Mısır'ın ve Mezopotamya'nın bazı putperest toplumlarının pagan öğretilerinden kaynak bulmaktadır. Bu öğretilerin temel bir unsuru olan "büyü", bu nedenle Kabala'nın da önemli bir parçasıdır.

Kabalist öğreti, evrendeki metafizik dengeler, şeytani güçler ve bilinçaltı dünyasıyla yakından ilgilenir ve bunları büyü yöntemleri ile etkilemeyi amaçlar. Ünlü Yahudi araştırmacı Shimon Halevi, Kabala, Tradition of Hidden Knowledge (Kabala ve Gizli Sırlar Geleneği) adlı kitabında Kabala'yı şöyle tanımlamaktadır:

"Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur."

Kabala'nın en önemli özelliği, büyü ile yakından ilgili olmasıdır. Kabala'yı tanıtan en tanınmış kitaplardan biri Die Kabala (Von Papus)'da, Kabala-büyü ilişkisi şöyle vurgulanır:

"Kabala'nın teorisi, büyünün genel teorisine bağlanır."

Kabala çalışmalarına özellikle Ortaçağ'da kimi Yahudiler tarafından öncelik verilmiştir. Ortaçağ Avrupası'nın skolastik yapısı, Yahudiler üzerinde çeşitli kısıtlamalara ve baskılara neden olmuş, bu dönemde, Kabala'da yer alan gizli öğretilerin hayata geçirilmesi ile Yahudi toplumunun kurtuluşa ereceği düşüncesi yaygınlaşmıştır. Kabala'da belirtilen çeşitli egzotik ritüellerle, tüm Yahudileri içinde bulundukları durumdan kurtarıp, onları 'dünyanın efendileri' yapacağına inanılan Mesih'in yeryüzüne gelişinin hızlandırılacağına inanılmıştır. Kabalist hahamlar bunun için kişisel yoğunlaşma, derin konsatrasyon ve çile egzersizleri ile garip ritüeller yapmışlar, birtakım ayin ve trans yöntemleri kullanmışlardır.

Bu batıl inanış ve uygulamalar, 13. yüzyılda Granadalı haham Moses de Leon tarafından yazılan Zohar kitabı ile doruğa ulaşmıştır.
KABALA'NIN SIRLARI; ZOHER VE SEFİROT
Zohar her ne kadar 13. yüzyılın sonunda yazılmış olsa da içerdiği bilgilerin geçmişinin 2. yüzyıla kadar dayandığı kabul edilir. İçinde antik dünyanın farklı ilimlerinin bulunduğuna inanılan Zohar'da en çok üzerinde durulması gereken, 'Sefirot' kavramıdır.

Sefirot aslında bir tür şemadır. Kabalacılar, Sefirot'un Allah'ın evreni yaratışının bir tür temsili ve yansıma şekli olduğunu iddia ederler. Bu mistik doktrine göre, evrendeki tüm olaylar Sefirot'a göre şekillenmektedir. İnsanın ruhundan evrenin yapısına kadar herşey Sefirot şeması ile uyumludur. Tüm varlıklar Sefirot'a göre konumlanır, yaşam Sefirot'a göre şekillenir. Dolayısıyla çeşitli ritüeller ile Sefirot üzerinde yapılacak oynamaların, olayların gidişatını kişinin istediği yönde değiştirebileceğine inanılır. Bu sapkın inanışa göre, bunu herkes yapamaz, bunun için Kabala başta olmak üzere tüm mistik bilgilere sahip olmak gerekir.

Kısaca, Kabalacıların Sefirot'a önem vermelerinin temelinde bu yolla 'tarihe yön verebileceklerine' inanıyor olmaları vardır.

"Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık" (Kamer Suresi, 49) ayetinde de buyurulduğu gibi, Allah tüm evreni ve insanlığı belirlenmiş bir kader ile yaratmıştır ve hiçbir varlığın, Allah'ın dilemesi dışında, bu kaderin dışına çıkması mümkün değildir.

Yahudi yazar Eli Barnavi, Kabala'yı ve Sefirot'un Kabalacılar için taşıdığı önemi şöyle anlatır:

"Kabala, Ortaçağ'daki ilk ortaya çıkışını 12. yüzyılda Güney Fransa'daki Provins'de yaptı. Bununla birlikte asıl doruk noktasına 13. yüzyılda Sefer ha-Zohar'ın yazılımıyla birlikte İspanya'da ulaştı... Burada geliştirilen Kabala teorisine göre kutsallık, kendisini, Allah ve yaratılış arasındaki ilişkiyi açıklayan on Sefirot ile açıklıyordu. Bu Sefirotlar, Tanrısal aklı temsil ettiklerine göre, bütün varlıklar da bunlara göre konumlanabilirdi. Bu durumda insan, bazı ritüelleri uygulayarak, bu Sefirotları etkileyebilir ve dolayısıyla dünyanın gelişimine yön verebilirdi. Bu Sefirot teorisi, İspanya'daki Kabalacı öğretinin temel noktası haline geldi."

Hatta Zohar kitabında insanın davranışlarının İlahi dünya üzerinde etkileri olacağı gibi bir sapkınlığa da kapsamlı olarak yer verilmektedir. Ancak tüm bunlar, hak din ile çelişen çok batıl inanışlardır. Zaten gerek Kabala'da, gerek Sefirot şemasında gerekse bu ritüellerde kullanılan semboller ve tanımlar da bu inanışın hak din öncesi putperest dönemden geldiğini göstermektedir. Eski Mısır yazıtları üzerindeki semboller dikkatli bir gözle incelendiğinde Kabalistik semboller ile benzerlikleri dikkati çekmektedir.

Unutmamak gerekir ki, egzotik ve mistik inanç ve uygulamalarla dünya üzerinde etki oluşturabileceğine inanmak çok büyük bir sapkınlıktır. Dünya üzerinde gelişen her olay Allah'ın bilgisi ve izni ile gerçekleşir. Allah ayetlerde şu şekilde bildirmiştir:

"Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır." (Kamer Suresi, 52-53)

Dolayısıyla, Kabalistler en gizemli ritüelleri yaptıklarını sandıkları ve tarihe yön verdikleri yanılgısına kapıldıkları anda da aslında Allah'ın kendileri için dilemiş olduğu kaderi yaşamaktadırlar. " Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın" (Neml Suresi, 75) ayetinde de bildirildiği gibi, yeryüzünde olan ve biten herşey Allah Katındaki kitapta bellidir. Kimsenin bunun dışında bir yaşam sürebilmesi ya da buna müdahalede bulunabilmesi kesin olarak mümkün değildir. Böyle batıl inançlara kapılanlar, ciddi bir aldanış içindedirler.

Kabala'nın günümüz Yahudiliğine ve Siyonizme olan en büyük (ve negatif) mirası ise, söz konusu "tarihin değiştirilebileceği" yanılgısı olmuştur. Bu nedenledir ki, din dışı bir hareket olan Siyonizm ortaya çıktığında ve Yahudiler için dini bir umut olan "Kudüs'e dönüş" ülküsünü din dışı ve siyasi bir hedef haline getirdiğinde, Kabalacı hahamlar bu projeye destek vermişlerdir. Siyonizme destek veren az sayıdaki dini liderden biri olan Haham Avraham Yitzhak Hacohen Kook, ünlü bir Kalabacı'dır ve Siyonizmi Mesih'in gelişinin insan eliyle hızlandırılması olarak tanımlamıştır. (Buna karşılık pek çok Yahudi ise bunu bir "sekülerleşme" olarak görmüşlerdir ve bunda haklıdırlar. Bu gün de Siyonizme karşı çıkan dindar Yahudiler, söz konusu "sekülerleşmeyi" reddedenlerdir.)
**
Kemalizmi, Atatürk'ün tüm yasamini, ideolojisini, Türk Halki için düsündükleri ve yaptiklarini, resimlerini v.s bir yabanci bizim kadar bilebilir mi ? Elbette bilemez. Biz bile ne kadarini biliyoruz? Peki bunu bir de Atatürk düsmani birileri yine petroriyaller araciligiyla yazmaya kalksa ne kadar inandirici olabilir ?
Iste alttaki yazi da öylesine bir yazi. vermis veristirmis, yalan yanlis kinini kusmus. Bu tür sözde analizlerle dolu binlerce kitap yazilmis ve Türk Halki'na sokaklarda bedava dagitildigi gibi, Google'dan da istedikleri zaman kes / yapistir sistemi isitip, isitip yedirilmeye çalisilmaktadir.
Elli defa anlattim bu kalin kafalilar anlamiyor. Sizyonizm esittir Yahudi milliyetçiligi. Bu Siyonist dindar da olabilir, ateist de. Elbet aralarinda irkçilarin da olabilecegini kabul ederim. Dindar insanlar Siyonist ise size daha önce anlattigim, Ahmedinecat ile isbirligi yapan ve mesih inmedigi için Israil'in yikilmasini isteyen NATUREY KARTA inanirlari, en üst noktada dindardirlar. (bence yobazdirlar)
Nasil ki Türkiye'yi vatanini seven gerçek milliyetçiler olabiliyorsa, içinde irkçisini da barindiranlar olabilir. Iste bunlari ayiklamak ve genellememek gerekir.
Ben Tevrat'in da tahrif edildigine inaniyorum. Hele Talmud dedikleri hahamlar tarafindan yazilmamis mi ? Birakin geçmisi bu üç semavi dinin dincilerinin 21 asirda bile dünyamizi ne hale getirdigini görmüyor muyuz ? Moderatör Onur Bey'in ricasini kirmamak adina bu konulara fazla girmek istemiyorum. Ancak bu tür yazilari yazanlar, tencere dibin kara, benimki senden kara, örnegi insanlar iste...
Yalan ve uydurma eklemeler ise, nefretlerinin isaretidir. Nedenleri arasinda ise psikolojik sorunlar agir basar.
Paylaşım kaynağı:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1530963/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #253  
Alt 03.12.07, 22:26
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Kabala ve Mesih

500 YILLIK DÜZEN

Soğuk Savaş'ın bitimi ve ABD'nin tek süper güç olarak belirmesinin hemen ardından, Başkan George Bush'un, Henry Kissinger'ın "sağ kollarından biri" sayılan Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft ile tasarlayıp gündeme getirdiği "Yeni Dünya Düzeni" kavramı çok tartışılır oldu. Kimileri, bu yeni Düzen'de bir tür Pax Americana ummaya başladılar. ABD'nin önderliğinde daha özgür ve barışçı bir dünya kurulacağını beklediler. Irak'ın Kuveyt'i işgalini cezalandıran
Körfez Savaşı ile başlayan sürecin, artık dünyada zorbalık çağını büyük ölçüde sona erdirdiğini duyurdular.

Fakat bu yeni Düzen, tartışma götürmeyecek bir biçimde, üstte tarif edilen süslü tabloyu gerçekleştirmedi. Evet, Soğuk Savaş bitmiş, ideolojik çatışmalar büyük ölçüde geri kalmıştı ama dünyanın belli bölgeleri, eskisine oranla çok daha fazla çatışmaya sahne oluyordu. Bunun en belirgin örneği kuşkusuz Bosna-Hersek'te yaşandı. 200 bin Müslüman, Sırp saldırganlığının sonucunda yaşamını yitirdi. Benzeri etnik çatışmalar daha başka bölgelerde, ancak Azerbaycan, eçenya gibi örneklerde olduğu gibi özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda da gerçekleşti.

Peki bu durumu nasıl yorumlamak gerekiyordu? Soğuk Savaş'ın bitimiyle birlikte ABD önderliğinde huzur ve barış dolu bir Yeni Dünya Düzeni kurulacağı ilan edilmişken, eskiye göre çok daha fazla kan akmıştı. Ve bu kanların önemli bir bölümü Müslüman kanıydı.
Bazı yorumlara göre, bu son derece normaldi, çünkü Soğuk Savaş'ın bitmesi, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki uzun çatışmayı sona erdirmişti ve artık birleşmiş olan modern dünyaya karşı tek alternatif ve muhalefet İslam'dı. Yeni Dünya Düzeni, bu yeni kutuplaşmanın bir ifadesiydi. Nitekim kısa bir süre sonra Amerikalı stratejist Samuel Huntington ortaya çıktı ve dünyanın gelecek yüzyılda büyük bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını öne sürdü. Huntington'a
göre, artık ideolojiler ölmüş ve dinlerden kaynak bulan medeniyetler çağı geri dönmüştü. En büyük çatışmanın ise, Batı ve İslam medeniyetleri arasında yaşanacağını haber veriyordu. Huntigton'a göre, Müslümanların Bosna-Hersek'te Batılılar'dan destek beklemelerinin de bir anlamı yoktu. "Medeniyetler çatışması" çoktan başlamıştı ve artık
saflar belirleniyordu. İslam dünyasının öteki bölgelerindeki çatışmalara da dikkat çekmiş ve "İslam'ın kanlı sınırları" olduğundan söz etmişti. (Bu "kanlı sınırlar"dan ise, Müslümanları sorumlu tutuyordu, temsilcisi olduğu Batı medeniyetini temiz göstermek için.)

Bazı yorumcular ise Yeni Dünya Düzeni'nin pembe tablosunu savunmaya devam ettiler. Onlara göre, ortada büyük bir çatışma yoktu ve olmayacaktı da. Bosna'da ve diğer İslam coğrafyalarında akan kanlar, yerel bir takım saldırganlıkların sonucuydu ve Yeni Dünya Düzeni'nin bir parçası değildiler. Yeni Dünya Düzeni, bu olumsuzlukları ortadan kaldırmayı amaçlıyordu.
Bu iki farklı yorum karşısında durup düşünmek gerekir. Gerçekten yakın gelecekte Batı ve İslam arasında bir çatışma yaşanacak mıdır? Daha da önemlisi, Batı, bu çatışmayı gözönünde bulundurarak şimdiden rakip tarafa kaşı eyleme mi geçmiştir? İslam'ın "kanlı sınırlar"a sahip olmasının nedeni bu mudur? Yeni Dünya Düzeni, dünyaya barış ve adalet
dağıtmak için mi tasarlanmıştır? Yoksa bu süslü laflar arkasında yeni bir cephe mi oluşturulmaktadır? Yeni Dünya Düzeni'ni kurmaya soyunan medeniyet, kendinden olmayanlara, yani en başta Müslümanlara karşı dostluk daveti mi, yoksa bir "komplo" mu içermektedir. Bunlar çok kişinin zihnini meşgul eden önemli sorulardır.

Ancak biz, bu soruları cevaplandırmak için farklı bir yol izleyeceğiz. Eğer Yeni Dünya Düzeni'nin gerçek içeriğini merak ediyorsak, öncelikle yapılması gereken Yeni Dünya Düzeni'ni ilan eden medeniyeti tanımaktır. Eğer bu medeniyetin kimliğini ve yöneticilerini doğru tespit edebilirsek, niyetlerini, özellikle de karşı tarafa yönelik niyetlerini daha iyi belirleyebiliriz.
Bugün pek çok insan Batı'yı çok iyi tanıdığını iddia edebilir. Oysa dünya kimi zaman göründüğünden, gösterildiğinden çok daha farklı olabilmektedir. Bu nedenle, Batı'yı tanımak için, öncelikle Batı'nın resmi tarihini ve resmi görüntüsünü aşmak gerekmektedir.
Resmi Tarih ve Resmi Görüntü
Bir resmi, bir de gerçek tarihin olduğu herkesçe bilinir. Resmi tarih, tarihi yazanların-daha doğrusu yazdıranların-olayları istedikleri gibi yorumlamalarından ve çarpıtmalarından doğar. Bir ülkenin tarihini yazdıranlar, ki bunlar o ülkeyi yönetenlerdir, kimi zaman tarihi resmi ideolojiyi sağlamlaştıracak bir araç olarak görürler. Öyle ki iki ülke arasında geçmiş olan bir savaşın, her iki ülkede de "zafer bayramı" olarak kutlandığı durumlar bile vardır: Her iki tarafın tarih kitapları da savaşı kendilerinin kazandığını yazmaktadır...

"Resmi"lik yalnızca tarih için değil, bugün için de geçerlidir. Resmi tarihi tarihçiler yazarken, resmi görüntüyü de devlet ve medya belirler. Buna, çoğu ülkede çok sayıda medya kuruluşu olduğu ve bunların farklı konularda farklı yorumlar yaptığı noktasından yola çıkarak itiraz edilebilir. Ama dikkat edilirse, medyanın büyük çoğunluğu, aralarında başka konularda ne anlaşmazlık olursa olsun, "düzen" konusunda konsensüse varmış durumdadır. Düzene alternatif olanlar ise, dışlanırlar ve belki daha da önemlisi güvenilir kaynak olarak kabul edilmezler.

Ünlü Amerikalı dilbilimci ve siyasi yorumcu Noam Chomsky, Necessary Illusions: Thought Control in Democratic Societies (Gerekli İlüzyonlar: Demokratik Toplumlarda Düşünce Kontrolü) adlı kitabında, medya yoluyla düşünce kontrolünün nasıl yapıldığını detaylarıyla anlatır. Chomsky'nin bildirdiğine göre, en özgür ve demokratik toplum olarak bilinen ABD'de bile çok etkili bir "düşünce kontrolü" vardır. Amerikan devleti, özellikle yüzyılın başından bu yana, totaliter yöntemler kullanmaktadır. ABD'nin yönetici elitlerini buna zorlayan şey, toplumun pek çok konuda kendilerinden farklı düşünmesidir. Özellikle dış müdahale konularında Amerikan halkı geleneksel olarak isteksizdir; oysa silah tüccarlarından uluslararası şirketlere kadar pek çok güç merkezi ile birlikte (ve onların desteğiyle) Beyaz Saray'da oturan politikacılar, dış müdahaleyi çoğu kez bir zorunluluk olarak görürler. Bu durumda ne yapılmalıdır? Elbette politika halka rağmen oluşturulacaktır ama açık açık totaliter olan devletlerde olduğu gibi, halkın kafasını ezerek değil, propaganda yoluyla "rıza"sını oluşturarak. Chomsky, "rıza üretme" olarak adlandırdığı bu yöntemin çok sayıda örneğini veriyor.1 Bazılarına kitabın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz.

Burada düşünülmesi gereken bir soru, bu resmi tarih ve resmi görüntü kavramlarının ve bunlarla yapılan düşünce kontrolünün hangi boyutlara kadar geçerli olduğudur. Ülke boyutunda, sözkonusu kavramların, ülkeyi yöneten elitlerden ve onların kurduğu düzenden kaynaklandığını belirttik, gerçek tarih ve yorumları onların çarpıttığını söyledik; ki bu zaten pek bilinmeyen bir şey değildir.
Peki resmi tarih ve resmi yorum dünya bazında da geçerli midir? Bugün dünyaya egemen olan Batı uygarlığıdır. Doğal olarak da bu uygarlığın, kurduğu dünya düzeni için bir resmi tarih ve resmi yorum yaratma çabası olmalıdır. Bu uygarlığı yönetenlerin, egemenliklerini korumak ve sağlamlaştırmak, düzenlerini ayakta tutmak için böylesi bir yol izlemesi doğaldır.
Ancak bu noktada biraz ürpertici bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Eğer Batı uygarlığı tarafından kurulmuş olan dünya düzeninin üretilmiş bir resmi tarihi ve resmi görüntüsü varsa, bu, insanların büyük kısmının zihnine etki ediyor demektir. Mevcut dünya düzenini benimseyen insanlar, bu büyük telkinin etkisi altına girmiş olmalıdırlar ve kendi kendilerine de bu kapalı zihin sistemini yırtıp dışarı çıkmaları oldukça zordur. Balıklar nasıl suyun içinde yaşadıklarının farkında değillerse, dünya düzeninin resmi tarihi ve resmi görüntüsü ile aldatılmış olan insan da kapalı bir düzenin içinde yaşadığını farkedemez.
Dolayısıyla insanın etrafındaki tüm yalanlardan kurtularak gerçek dünyayı tanıyabilmesi, kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Bu işi yapmak için "entellektüel" bir çabaya giriştiğinde kullanacağı düşünce ve araştırma yöntemleri bile aslında dünya düzeni tarafından belirlenmiştir. Örneğin gerçek dünyayı anlamak için yola çıkan bir insan, büyük ihtimalle kurulu düzenin felsefi dayanaklarına başvurmadan edemeyecektir. Aydınlanma çağının "akıl" modeliyle düşünecek, pozitivist bilimsel metodolojiyi kullanacak, kendisine empoze edilen mantık yapısını ve değer yargılarını terkedemeyecektir.
Bu halde pek fazla mesafe kaydedemez.
Kısacası, eğer bir insan, kurulu dünya düzeninin kendisine tanıtılandan farklı olduğunu düşünüyor ve gerçeği arıyorsa, o düzenin kıstaslarını kendisine rehber edinmemelidir.
Öyleyse, neyi rehber edinmelidir?...
Doğruyu Yanlıştan Ayıran Bir Rehber Zaten bütün tartışmalar bu noktada düğümlenir. Dünyayı anlamaya çalışırken yol göstericimiz nedir?... Aslında çoğu insan bu soru üzerinde hiç düşünmemiştir. Onun rehberi toplumdur. Toplumdan öğrendiği doğrulara ve yanlışlara göre değer yargıları oluşur. Toplum, dünyanın düz olduğuna inanıyorsa, o da öyle düşünecektir. Yamyam kabilesinde büyüyorsa, insan eti yemeyi doğal karşılayacaktır. Nazi Almanyası'nda Hitler'e tapınmayı haklı bulacaktır. Kısacası, çoğunluğa uymak, bir değer taşımamaktadır.

Dünyayı anlamak için, bir de toplumdan yüz çevirip "dahi"lerin buluşlarına yönelinebilir. İdeolojilerden medet umulup, ideologların düşüncelerine bel bağlanabilir. Örneğin, Marx'ın tüm dünyanın, hatta evrenin, nasıl oluştuğunu, hangi asalara göre işlediğini, geleceğinin ne olduğunu keşfettiğine inanılabilir. Bu gidişatta, Marx'ın en büyük öğrencisi olan Lenin'in "o muhteşem beyni", muhafaza edilip "insanlığın istifadesi" için saklanabilir.

Ama gün gelir ideolojiler çöker ve yanlış oldukları anlaşılır.
Ve Lenin'in beyni çöpe atılır...
Bu kaçınılmaz son, tüm ideolojilerin başına gelecektir. Çünkü, evren ve dünya hakkında ortaya doğru bir kıstas koyabilmek için, tüm evrenin tüm bilgilerine sahip olmak, tüm geçmişi ve geleceği bilmek gerekmektedir. İnsanın böyle bir işin milyarda birini bile
başarmaktan çok uzak olduğu ortadadır. Dolayısıyla, insan aklının ürettiği ideolojiler, temelden çürük, hatta komik birer sistemdir. Bu nedenle gerçek bir rehber, ancak insan-üstü bir kaynaktan gelebilir. Tüm evreni, geçmişi ve geleceği bilen, hiçbir şey bilgisinin ve gücünün dışında olmayan insan-üstü bir kaynaktan...

Bu da, hiç şüphesiz Allah'tır.. Allah, her şeyi yaratan, ilmi her şeyi kuşatan, geçmişi ve geleceği bilendir. İnsanı yaratan ve onu şekillendiren O'dur. İnsana gerekli olan herşeyi bilen ve onun için en doğrunun ne olduğunun bilgisine sahip olan da O'dur. Dolayısıyla güvenilir bir kıstas ve doğruyu yanlıştan ayıran bir rehber ancak O'ndan gelebilir. Gelmiştir de... Kuran, O'nun insanlara rehber olarak gönderdiği kitabıdır.

Biz, Müslüman olmanın bir gereği olarak, herşeyi olduğu gibi, dünyada kurulu olan düzeni de incelerken kıstas ve rehber olarak Kuran'ı kullanacağız. Dünyayı, resmi tarihe, resmi görüntüye, toplumun üzerinde ittifak ettiği genel-geçer doğrulara ya da bir takım ideolojilere göre değil, Kuran ayetlerine ve Kuran'ın getirdiği düşünce metotlarına göre değerlendireceğiz.
Kuran'ı tanımayan bir kişi, bunun nasıl yapılacağını anlamakta zorlanabilir. Bir "din kitabı"nın, dünyanın politik yapısını, hem de son derece yeni bir kavram olan Yeni Dünya Düzeni'ni anlamak için temel kaynak olarak kullanılmasını yadırgayabilir. Çünkü o, Kuran'ı asırlar önceki insanlara seslenen ve dolayısıyla da bugünle fazla bir ilgisi olmayan bir kitap sanmaktadır. Oysa gerçek böyle değildir... Kuran, her döneme ve her topluma seslenen, onları kavrayan ve
açıklayan bir kitaptır. Onun ilahi olmasının özelliğidir bu.
İmani konuların yanısıra, Müslümanın karşılaşacağı toplum ve dünya modeli de Kuran'da açıklanır. Çünkü Kuran, "muttakiler (Allah'tan sakınanlar) için yol gösterici olan bir kitaptır" (Bakara Suresi, 2) ve "herşeyin açıklayıcısı" (Nahl Suresi, 89) olarak indirilmiştir. Dolayısıyla bir müminin ihtiyaç duyacağı her yol gösterici bilgi, hikmetli bir biçimde Kuran'da açıklanmıştır. Mümin, davasının bir gereği olarak içinde bulunduğu toplumu ve dünyayı da sosyolojik ve
politik yönden tanımak zorundadır. Bu nedenle Kuran, mümine dünyanın politik ve sosyolojik yapısı hakkında da çok önemli bilgiler ve işaretler verir.

Biz bu kitapta, kurulu dünya düzenini ve bu düzenin bir aşaması olan Yeni Dünya Düzeni kavramını Kuran'ın verdiği kıstaslara göre inceleyeceğiz. Çünkü Yeni Dünya Düzeni ya da onun içeriği olan "medeniyetler çatışması", Müslümanlarla yakından ilgilidir. Müslümanlara karşı açılan bir cephe sözkonusudur. Müslümanları bu denli birinci dereceden ilgilendiren bir konuda ise, bir Müslüman için Kuran'dan daha önemli bir yol gösterici olamaz.
Kuran, Dünya, 'İsrailoğulları' ve Düzen...
Madem dünyaya bakarken kıstasımız Kuran olacaktır, o halde Kuran'ın dünyanın politik durumu hakkında ne gibi bilgiler vermekte, ipuçları aktarmakta olduğuna bakmamız gerekmektedir. İşte bu noktada Kuran'da hemen göze çarpan "İsrailoğulları" faktörüyle karşılaşırız.
Kuran'da, çok dikkat çekici bir biçimde, sürekli olarak "İsrailoğulları"ndan söz edilir. Allah Kuran'da, "İsrailoğulları"nın
en çok "dünya hırsı"na sahip olan topluluk olduğunu (Bakara Suresi, 96); kendilerini diğer insanlardan üstün gördüklerini (Cum'a Suresi, 6); diğer insanların "mallarını haksızlıkla yediklerini" ve onları faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa Suresi, 161); peygamberleri "öldürdüklerini" (Al-i İmran Suresi, 183); yeryüzünde savaş çıkarıp "bozgunculuğa çalıştıklarını" (Maide Suresi, 64); kendi soydaşlarını da öldürdüklerini veya yurtlarından sürdüklerini (Bakara, 84-85);
"zalim" olduklarını (Bakara Suresi, 59); sıkça "ihanet" ettiklerini (Maide Suresi, 13); İslam'a "kin ve hınç" beslediklerini (Nisa Suresi, 46); Müslümanlara karşı "düzen" kurduklarını (Al-i İmran Suresi, 54); Müslümanlar için "en şiddetli düşman" olduklarını (Maide Suresi, 82); "küfre sapanlarla dostluklar kurdukları"nı (Maide Suresi, 80); insanlara "zulüm" yaptıklarını ve onları "Allah'ın yolundan" alıkoyduklarını (Nisa Suresi, 160) bildirir.

Bu ayetler, bizlere, dünyanın politik, ekonomik ve sosyolojik yapısı üzerinde "İsrailoğulları" faktörünün çok önemli bir yeri olduğunu haber vermektedir. Hele, Müslümanlar açısından, kendileri için en şiddetli düşman olan ve dinlerine kin ve hınç besleyen "İsrailoğulları"nın büyük önem taşıdığına kuşku yoktur.

Bunların yanında hemen belirtmek gerek, Kuran, "İsrailoğulları"ndan söz ederken "onların hepsinin bir olmadığını" (Al-i İmran Suresi, 113) da haber verir. "İçlerinde aşırı olmayan (mutedil) bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yapmakta oldukları ise ne kötüdür!" (Maide Suresi, 66) ayetiyle tüm Yahudileri aynı safta değerlendirmenin doğru olmadığını söyler. Nitekim Müslümanlara düşen görev de İsrailoğulları'na karşı düşmanca davranmak değil, aksine onları barışa, adalete ve ortak bir imana çağırmaktır. Allah Kuran'da, Müslümanlara, Kitap Ehli (Hıristiyan ve Yahudiler) hakkında bir emir verir; onları "ortak bir kelimede birleşmeye" çağırmak:

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. (Ali İmran Suresi, 64)
Biz de bu bakış açısıyla hareket ediyor ve Yahudileri ortak bir kelimeye, barış ve adalete çağırıyoruz. Ancak bunun yanında bir kısım Yahudilerin dünya üzerinde yaptıkları-ve Kuran'da ve hatta Eski Ahit'te işaret edilen-bozgunculukları gözler önüne sermeyi de bir görev kabul ediyoruz. Bu kitapta bu görev yerine getirilmektedir.

Kuran'da Yahudilerin dünya üzerindeki etkileri ile ilgili ayetlerin birinde oldukça dikkat çekici bir bilgi verilir. Allah Kuran'da İsra Suresi'nin başında yer alan ayetlerde, Yahudilerin yeryüzünde iki kez "bozgunculuk çıkaracaklarını ve büyük bir yükselişle yükseleceklerini" bildirir:

Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: 'Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş- yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk-vaad geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine
getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık. Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonuncu vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadağın edip
mahvetsinler'. (İsra Suresi, 4-7)

Ayetlerin ifadesine göre, Yahudilerin birinci "bozgun ve kibirli yükseliş"lerinin ardından, Allah onların üzerine güçlü bir ordu göndermiş, bu ordu Kudüs'e girmiş ve mescidi (Kudüs'teki Süleyman Tapınağı) darmadağın etmiştir. Bu ayette anlatılan Tapınak'ın birinci yıkılışı ve birinci sürgün, Yahudilerin MS 70 yılında Romalılar tarafından Kudüs'ten sürülmelerinin karşılığıdır. Bu olay, Yahudilerin Hz. Yahya'yı öldürdükleri ve Hz. İsa'yı da öldürmek için tuzak kurdukları dönemin hemen ardından, yani "kibirli bir yükseliş ve bozgunculuk" hareketinin ardından gelmiştir. İsrailli tarihçi Moshe Sevilla-Sharon, ayetin ifadelerine uygun olarak gelişen yıkım ve sürgün olayıyla ilgili bazı bilgileri şöyle veriyor:
Romalıların kumandanı Titus kısa süre içinde tüm İsrail ülkesini ele geçirdi ve 70 yılının ilkbaharında Kudüs'ü sardı... Titus şahsen kuvvetlerinin başına geçip dört lejyonla saldırıya başladı. Kısa süre içinde Kudüs'te açlık başgösterdi, silah ve insan gücü azaldı. Romalılar Mayıs ayında surların bir bölümünü yıktılar ve bazı noktalardan kente girdiler. Bununla birlikte 'evden eve' savaş bir ay daha sürdü ancak Kudüs 9 Av 70 (Taşa be Av) tarihinde düştü. Son kalan Yahudi kuvvetleri Büyük Tapınak çevresinde mevzilendilerse de, aynı gün Romalılar bu engeli de aşarak Büyük Tapınak'ı yıktılar ve burada kalan Yahudileri katlettiler.2

Birinci bozgunculuk ve yükseliş döneminin sonu budur. Peki acaba ikinci bozgunculuk ve yükseliş dönemi ne zamandır? Bu sorunun cevabını vermeden önce, konuyu Yahudi kaynaklarından inceleyelim. Acaba Yahudiler, kendileri, bir "yükseliş dönemi" kavramına sahipler mi?
Yahudi İnancındaki 'Yükseliş': Mesih Beklentisi
70 yılında Filistin'den sürülmelerinin ardından, Yahudiler için "diaspora" dönemi, yani İsrail toprakları dışındaki dönem başladı. Çeşitli ülkelere dağıldılar. Gittikleri her ülkede azınlık konumundaydılar. Hıristiyan dünyası, onlara fazla sempati göstermiyordu. "İsa'nın katilleri" sıfatını kazanmışlardı bir kez.3 Bu ortamda, Yahudiler arasında, eskiden beri kutsal metinlerde yer alan bir konu gittikçe önem kazanmaya başladı. Bu, bir gün bir "Mesih"in geleceği ve Yahudilerin onun önderliğinde Filistin'e geri dönecekleri inancıydı. Mesih'in gelişi, asırlar boyu Yahudi gettolarında en çok konuşulan ve beklenen kehanet oldu. Her gün düzenli olarak, Mesih'in gelişi için dua edilirdi. Mesih inancı, güçlenerek devam etti. "Yahudi Ansiklopedisi" Encyclopaedia Judaica, konuyla ilgili olarak şu bilgileri veriyor:

Hahamların düşüncesine göre, Mesih, insanlık tarihinin en üst noktasında, İsrail'i kurtaracak ve yönetecek olan kraldır. Bu şekilde, Tanrı'nın Krallığı, kurulmuş olacaktır... Mesih, İsrail'in düşmanlarını yenecek, Yahudi halkını yeniden topraklarına kavuşturacak, onları Yehova'yla yakınlaştıracaktır. Bir peygamber, savaşçı, hakim, kral ve Tevrat öğreticisi olacaktır... Hahamlar, Mesih'in Davud'un soyundan geleceğine inanırlar.4 Yahudi öğretisinin temel taşlarından biri olan Mesih inancı, görüldüğü gibi, İsrailoğulları'nın yükseliş beklentisidir. Kuran ayetinde "İsrailoğulları'nın yükselişi"nin yeryüzünde bozgunculuk (anarşi, adaletsizlik, dejenerasyon, şiddet, zulüm vb.) çıkarmakla paralel olduğu urgulanıyordu. Acaba, Yahudilerdeki Mesih inanışı, bu "bozgunculuk" boyutunu da içeriyor mu?

Yahudi kaynakları, Mesih'in gelişinin Yahudiler için bir kurtuluş olduğunu söylerler ama bu "kurtuluş"un Yahudi olmayanlar için ne anlama geldiği üzerinde pek durmazlar. Mesih, Yahudileri "kurtarırken" diğer milletleri ve dinleri ne yapacaktır? Bunun cevabını önce Yahudi kaynaklarında diğer millet ve dinlere nasıl bakıldığında aramak gerekiyor. Bu kaynaklardan en önemlisi Eski Ahit (Tevrat)tır. Eski Ahit'e göre, Yahudiler diğer tüm halklardan üstün ve "seçilmiş" bir
halktır. Yeryüzünün gerçek sahipleri onlardır ve yeryüzünü yönetme hakkı da onların elindedir. Bu konudaki yüzlerce Tevrat hükmünden birkaçı şöyledir:

Siz Allahınız Rabbin oğullarısınız...
Çünkü sen Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavimsin ve Rab yer üzerinde bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has bir kavim olmak üzere seni seçti.5 ... Ve onlardan nefret ettim. Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras ola rak alacaksınız ve ben size onu mülk olmak üzere vereceğim, ben sizi milletler den ayırt eden Allahınız Rabbim 6 Ben dedim. Siz ilahlarsınız ve hepiniz yüce olanın oğullarısınız. Kalk ey Allah
yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin hepsine sen varis olacaksın.7 Bu "yeryüzüne hükmetme" hakkını tanımayanlar, "Tanrı'nın seçilmiş kavmi"ne karşı gelmiş olurlar ki, cezalandırılmaları gerekir. Ceza, şiddetle olur. Bir M. Tevrat ayetinde şöyle denmektedir: "İşte benden ve miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da
vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın; bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın." 8

Bu durumda Mesih'in yapacağı da bu inanışın gereklerini yerine getirmek, yani diğer millet ve dinlerin Yahudilere boyun eğmesini sağlamaktır. Kabul etmeyen, ayetlerdeki yöntemlerle, cezalandırılacak ve yola getirilecektir...

Yahudi kaynakları, başta belirttiğimiz gibi Mesih'in bu misyonundan pek söz etmezler. Biraz söz eden bir tanesi, The Universal Jewish Encyclopedia, Mesih'in diğer milletleri ne yapacağını şöyle bildiriyor: "Mesih geldiğinde diğer milletler ya fethedilecek 9, ya imha edilecek 10 ya da dinlerinden döndürüleceklerdir. Ama sonları ne olursa olsun, o tarihten sonra İsrail için sıkıntı kaynağı olmaktan çıkacaklardır."11

Kısacası Yahudilerin beklediği Mesih, Kuran'da sözü edilen "bozgunculuk" hareketini en üst noktada uygulayacak kişidir. Kimileri, sözkonusu Mesih düşüncesinin Yahudi dininin içinde önemli bir yer tutmayan ve yalnızca bazı Yahudi grupları tarafından savunulan bir inanç olduğunu sanabilir. Mesih inancı, Yahudi dininin temel taşlarından biridir ve dinlerine bağlı olan tüm Yahudilerce büyük bir bağlılıkla korunmaktadır. Yahudi geleneğinin en büyük isimlerinden olan Haham Maimonides, Mesih inancının Yahudiliğin temellerinden biri olduğunu ve Mesih gelince diğer milletlerin Yahudilere boyun eğeceğini bildirir:

Maimonides, Mishne Torah (İkinci Tevrat) adlı eserinde, Davud'un soyundan bir kişinin bir gün eski Krallık'ı kuracağını ve Yahudileri zafere kavuşturacağını yazar. Buna göre bu kişi, diasporaya dağılmış olan Yahudileri Kutsal Topraklar'a döndürecek ve Tapınak'ı yeniden inşa edecektir. Dolayısıyla, Tevrat'ın yasaları, Tapınak'la ilgili olanlar da dahil olmak üzere, yeniden Kutsal Topraklar'da uygulanmaya başlayacaktır. Ve sonunda bütün milletler, Yahudilerin 'Tanrı'nın Oğulları' olmaktan gelen üstünlüklerini kabul edecektir... ...
Maimonides şöyle der: 'Mesih'in gelişine tam bir inançla inanıyorum. Ne kadar geç kalırsa kalsın, her gün onun gelişini bekliyorum'... Mesih'in gelişi kuşaklar boyunca ertelenmesine ve onbir yüzyıldır diasporanın sürmesine rağmen, Maimonides son derece kararlıydı. Mesih ile ilgili şu hükmü veriyordu: 'Mesih'e inanmayan, hatta onun gelişini
sabırsızlıkla beklemeyen kimse, yalnızca resullerin haberlerini değil, tüm Tevrat'ı da yalanlamış olur'.12

Peki Mesih ne zaman gelecektir? Bu kuşkusuz önemli bir sorudur ve binlerce yıllık Yahudi tarihinin de en önemli konularından biridir. Öyle ki, Yahudi tarihinde çok sayıda "sahte Mesih" yer alıyor. Bu kişiler gözlenen vaktin geldiğini ve kendilerinin beklenen Mesih olduklarını öne sürerek Yahudi cemaatlerinde dalgalanmalar yaratmışlardır. Ama bu Mesihler'in "sahte"liklerinin en açık göstergesi Filistin'e dönüş ve Kudüs'ü ele geçirme operasyonunu başaramamış olmalarıdır. Ama bugün, Yahudiler, ilk sürgünden 19 yüzyıl sonra Filistin'e dönmüş ve Kudüs'ü almış durumdalar! İşin en ilginç yanı da, Yahudi önde gelenlerinin, bu dönüşü, yani İsrail Devleti'nin kuruluşunu Mesih inancına paralel olarak yorumlamaları. Bu, hem Mesih inancının günümüz Yahudileri arasında da ne denli güçlü olduğunu gösteriyor, hem de Mesih'in gelişi ile ilgili olarak hangi tarihlerin beklendiğini ortaya koyuyor. Encyclopaedia Judaica, İsrail Devleti-Mesih inancı paralelliğini şöyle bildiriyor:

Geleneksel (ortodoks) düşünceye göre, Mesih, Davud'un soyundandır. Kudüs'te hükmedecek ve Tapınak'ı yeniden inşa edecektir. Çoğu ortodoks haham, ilk başta Siyonizme karşı çıkmış, bu akımın tanrısal olan kurtuluş yerine tümüyle insan yapımı bir kurtuluş öngördüğünü öne sürmüştü. Fakat, İsrail Devleti'nin kurulmasıyla birlikte, ortodoksinin genel görüşü, İsrail'in 'Mesih'in gelişinin başlangıcı' olduğu şekline dönüştü: Yani Tanrı'nın yönlendirmesi ile insanların
kurdukları yapı, Tanrı'nın doğrudan müdahalesi ile gerçekleşecek olan Mesihi dönemin hazırlayıcısı olacaktı. Ortodoks hahamlar arasında, çağımızdaki olayları Mesih'in gelişinin ışığında değerlendirme yöntemi de çok yaygındır. Öyle ki, M. Kasher, Eski Ahit'teki 'Ve ay kızaracak ve güneş utanacak; çünkü orduların Rabbi Siyon dağında ve Yeruşalayim'de (Kudüs) krallık edecek; onun ihtiyarları karşısında da izzet!' 13 ayetinde yer alan kehanetteki ayın inişini, İsrail Devletinin kurulması olarak yorumlamıştır.14
Üstteki alıntıdan da anlaşıldığı gibi Yahudilere göre, İsrail Devleti'nin kurulması ile birlikte Mesih'in gelişinin ön şartları hazırlanmış olmaktadır. Bu inanca göre, "insani" çabayla başlayan bu süreç, "ilahi" bir gelişme olan Mesih'in gelişi ile devam edecektir. Ancak bu "mutlu son"a varılabilmesi için Yahudilerce Mesih'in gelişinden önce yapılması gereken ve Mesih'e ortam hazırlayacak olan üç misyon vardır. The Universal Jewish Encyclopedia bu misyonları şöyle anlatır:
Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ile birlikte Haham Hirsch Kalischer tarafından geliştirilen teori diğer hahamlarca da kabul gördü. Buna göre, Mesih'in dönüş süreci, doğal olaylarla başlayacaktı: Yahudilerin Filistin'e yerleşme isteği ve diğer milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi ile. Mesih'in ortaya çıkışı ve vaadedilen mucizelerin gerçekleşmesi için gereken şartlarsa şunlardı: Kutsal Topraklar'da büyük ve yeter sayıda Yahudinin yerleşip devlet kurulması, Kudüs'ün ele geçirilmesi ve Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi.15
Bu üç şartın birincisi olan Kutsal Topraklar'daki Yahudi nüfusunun arttırılması, Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948'de kuruldu. İkinci şart, yani Kudüs'ün ele geçirilmesi, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda yerine getirildi. 1980'de Kudüs "İsrail'in ebedi başkenti" ilan edildi...

Dolayısıyla, Mesih'in gelişini sağlayacak misyonlardan geriye bir tek Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak, ilk bozgun döneminin ardından gelen yıkılışın anısına, Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüş olan Süleyman Tapınağı.

"Peki Tapınak'ı inşa etmek zor birşey midir?" sorusu akla gelebilir hemen. Öyle ya, İsrailliler için bir Tapınak inşa etmenin zorluğu nedir? Zorluk, Tapınak'ın inşa edilmesinde değildir. Eski Tapınak'ın bulunduğu alan üzerinde bugün iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra. Tapınak'ın yapılabilmesi için bu iki mabedin de yıkılması gerekmektedir. Pürüz dünya Müslümanlarıdır. Onlar, varoldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin vermemektedirler...


Tüm bu incelediğimiz bilgilerden, Kuran'da anlatılan "İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi" olayının içinde bulunduğumuz çağa baktığı anlaşılıyor. Yahudiler 19 yüzyıl süren sürgünün ardından Kutsal Topraklar'a dönmüş, "Mesih'in ayak sesleri"ni dinliyorlar. 19 yüzyıldır ilk kez bu kadar "yükselebilmiş" durumdalar. Dünya üzerinde, ünlü lobileri sayesinde ne denli etkin oldukları biliniyor. Ortadoğu'da uyguladıkları şiddet, Balkanlar'dan Filipinler'e kadar uzanan coğrafyada anti-İslam hareketlere verdikleri destek ya da Latin Amerika'dan Afrika'ya Üçüncü Dünya'da faşizme yaptıkları yardımlar, "bozgunculuk" çıkardıklarının açık birer göstergesidir. Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde sözkonusu bozgunculuğu ayrıntılı bir biçimde inceleyeceğiz.

Peki günümüze denk düştüğü anlaşılan bu "yükseliş"in, Yeni Dünya Düzeni kavramı ile ilgisi nedir?
Yeni Dünya Düzeni, bu "yükselişle" ne kadar ilgili, hatta ne kadar paraleldir?
Kitap boyunca bu sorunun cevabını inceleyeceğiz.
Kabala, Sefirot ve Tarihle Oynama Sanatı Kuran'da anlatılan "ikinci yükseliş"in, Yahudi literatüründe yer alan Mesih'in dünyaya gelişi projesinin karşılığı olduğunu inceledik. Burada, Yahudi literatüründe bu inançla yakından ilgili olan bir başka konu kendiliğinden gündeme geliyor: Kabala. Kabala, İbranice'de "Gelenek" anlamına gelir. Yahudi ruhbanlarının, asırlardır birbirlerine aktardıkları ve Kutsal Kitap'ın "gizli anlamları" ile ilgilenen bir tür okültizm ve mistisizm yöntemidir. İsrailli tarihçi Moshe Sevilla-Sharon Kabala'yla ilgili olarak şunları yazar:

Ortaçağ'ın zulüm rejimleri baskılarını arttırdıkça, birçok Yahudi gerçek yaşamdan elini eteğini çekmeye ve kendilerini, evrenin büyük sırları hakkında spekülasyonlara vermeye başladılar... Bu dönemde yazılan Yaradılış Kitabı (Sefer ha Yetsira), Yahudi mistik düşüncesinin büyük eseri olan Kabala'nın başlıca kaynaklarından oldu... Bu mistik patlama İspanya'da meydana geldi ve gizli, esrarlı 'bilimlere' merak saran mistiklerin itişiyle durmadan genişledi.
Mistik isyanın başlıca eseri Zohar Kitabı oldu. Bu eser Rabbi Şimon Bar Yohay'a atfedilmekle birlikte, büyük bir ihtimalle, XIII. yüzyılın İspanyalı bilginlerinden Moşe de Leon tarafından yazıldı. Tevrat'ın ilk beş kitabının ve diğer bölümlerinin mistik bir yorumu olan Zohar, Tora'da bulunan ve 'herkesin anlamadığı' birtakım gizli kavramları
açıklama amacını güttü...16

Aslında ilk kez Babil'de gelişmesine rağmen Ortaçağ'daki diaspora döneminde daha da güçlenen Kabala'nın en önemli özelliği ise, Mesih inancıyla yakından ilişkili olmasıydı. Sevilla-Sharon şöyle diyor:
... Kabala edebiyatının gelişmesi, Mesih'in geleceği inancıyla yakından ilişkilidir. Bilindiği üzere, bu inanca göre, Mesih Büyük Kurtarıcı geldiğinde İsrail ulusu sürgünden kurtulacak, İsrail devleti yeniden kurulacaktır... Hıristiyan çevrenin baskıları karşısında da Yahudiler, Kabala'nın karanlık ve esrarlı felsefesi dışında sığınacak yer bulamamışlardı. Yahudi bilginlerin o zamanki yaklaşımına göre, ulusun nasıl izah edileceği bile bilinmeyen bu kötü kaderi, ancak 'gizli bilimlerin' yardımıyla aşılabilirdi.17

"Ulusun kötü kaderini 'gizli bilimlerin' yardımıyla aşmak"... İşte Ortaçağ Avrupası'ndaki Kabalacı hahamların amacı buydu. "Kötü kaderin" aşılması, Mesih'in dünyaya gelişi anlamını taşıyordu. Kabala'nın asıl amacı, işte bu büyük rüyayı gerçekleştirmekti. The Universal Jewish Encyclopedia şöyle yazar: "Pratik Kabala'nın temel amacı Mesihin
dünyaya gelişini sağlamaktır. Kabala'ya göre, bu amaca ulaşmak için, kişisel yoğunlaşma, derin dua-konsantrasyon ve çile egzersizleri ile çalışılmalıdır..." 18

Ortaçağ Avrupası'nın Yahudiler üzerinde oluşturduğu baskı ve kısıtlamalar, Mesih'in gelişi konusunun tümüyle Kabalistik bir faaliyet haline gelmesiyle sonuçlandı. Öyle ki, Yahudilerin İsrail'e yeniden dönebilmeleri için asırlardır sürdürülen "tikkun" duası da, Ortaçağ'la birlikte Kabala'yla özdeşleşti. Tikkun, son derece sapkın bir Allah inancı içeriyor, Yahudileri İsrail'den sürdüğü ve kendi Tapınak'ını yıktığı için kendi kendine isyan eden Yehova'dan söz ediyordu:


Tikkun Hazot: (İbranice geceyarısı duası) Tapınak'ın yıkılışının anısına ve İsrail topraklarına geri dönüş için özellikle tam gece yarısı yapılan dua. Bu gelenek, hahamların Tanrı'nın da benzer şekilde Tapınak'ın yıkılışını nedeniyle yas tuttuğunu kabul etmesiyle başladı... Hahamların söylediğine göre, Tanrı, geceyarısı 'oturuyor ve bir aslan gibi kükrüyor' ve şöyle diyordu: 'Çocuklarıma öfkeyle doluyum, onların günahları yüzünden kendi Tapınak'ımı yıktım ve onları diğer milletlerin arasına dağıttım.' Isaac Luria döneminde bu gelenek, Kabalistik çalışmalarla iyice özdeşleşti ve kurallaştırıldı.19

Kısacası Kabalacılar'ın amacı "Mesih'i dünyaya döndürmek"ti. Bunun için çeşitli "gizli bilim"lerden yararlanılmalıydı. Kabala, bu gizli bilimlerin yöntemini açıklayan ama yalnızca "anlayanlara" açıklayan bir Gelenek'ti.

"Gizli bilimlerle uğraşmak, bunun için yoğun ayin ve trans yöntemleri kullanmak..."; bu tanımın bir diğer ifadesi büyü yapmaktır. Acaba Kabala büyü sanatı mıdır?

Bu sorunun cevabını ararken, Yahudilerle ilgili önemli bir Kuran ayetiyle karşılaşırız. Kuran'da, Yahudilere, Babil'delerken, özel bir "büyü ilmi" öğretildiği, fakat Yahudilerin bunu "hayır" değil, "şer" yolda kullandıkları bildirilir:

Ve onlar (Yahudiler), Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: 'Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme' demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar
veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 102)

Ayet, Yahudilerin Hz. Süleyman'ın saltanatını büyü yolu ile kurduğunu iddia ettiklerini, oysa Hz. Süleyman'ın böyle bir şey yapmadığını bildiriyor. Bunun ardından, Babil'deki iki meleğin Yahudilere büyü ile ilgili bazı şeyler öğrettiklerini ama bunu inkar için kullanmamaları gerektiğini söylediklerini anlatıyor. Buna rağmen, Yahudilerin bu ilmi kötülük yolunda kullanmaya başladıklarını ve tümüyle bu işle ilgilendiklerini haber veriyor.

Bundan çıkan sonuç şudur: Babil'de, Yahudilere büyü (bu büyünün içeriği tam belli değildir, cinleri kullanmak ya da benzeri bir şey olabilir) ile ilgili bazı gizli bilgiler verilmiş, fakat onlar bunu Allah'a başkaldırmak ve insanlara zarar vermek yolunda kullanmışlardır.

Bu ilmin Babil'de verilmiş olması ise çok ilginçtir: Çünkü Babil, Kabala'nın da çıkış yeridir. Aslında Kabalistler, Kabala geleneğinin tarihin başından beri sürdüğünü iddia ederler; ancak Kabala'nın ilk yazımı sürgün döneminde Babil'de yaşayan Simeon Ben Yohai tarafından gerçekleştirilmiştir. Diaspora döneminin başlaması ve Yahudi merkezinin doğudan batıya kaymasıyla birlikte, Kabala'nın merkezi de değişmiş, Kabalistik çalışmalar Babil'den İspanya'ya ve diğer Avrupa merkezlerine kaymıştır.20

İspanya'da ise Kabala geleneğine yeni bir boyut daha eklendi. Burada, 13. yüzyılda yazılan ve Kabala'nın en önemli kitabı haline gelen Sefer ha-Zohar doğdu. Zohar'la birlikte de Sefirot kavramı.

Sefirot, aslında bir tür şemaydı. Kabalacılar, Sefirot'un Tanrı Yehova'nın "yansıma şekli" olduğuna inandılar. Bu mistik doktrine göre, bütün herşey Sefirot'a göre yaratılıyordu. İnsanın ruhundan, evrenin yapısına kadar herşey Sefirot şemasıyla uyumluydu. Tüm varlıklar Sefirot'a göre konumlanıyor, Sefirot'a göre işliyordu.

Ve Kabalacılar, bu noktadan hareketle çok ilginç bir sonuca vardılar. Dünyadaki olaylar, yani tarih de Sefirot'a uygun olarak gelişiyordu!...

Yahudi yazar Eli Barnavi şöyle yazıyor:
Kabala, Ortaçağ'daki ilk ortaya çıkışını 12. yüzyılda Güney Fransa'daki Provins'te yaptı. Bununla birlikte, asıl doruk noktasına 13. yüzyılda, Sefer ha-Zohar'ın yazımıyla birlikte, İspanya'da ulaştı... Burada geliştirilen Kabala teorisine göre, Kutsallık, kendisini, Tanrı ve yaratılış arasındaki ilişkiyi açıklayan on Sefirot ile açıklıyordu. Bu Sefirotlar, Tanrısal aklı temsil ettiklerine göre, bütün varlıklar da bunlara göre konumlandırılabilirdi. Bu durumda insan, bazı belirli ritüelleri uygulayarak, bu Sefirotları etkileyebilir ve dolayısıyla dünyanın gelişimine yön verebilirdi. Bu Sefirot teorisi, İspanya'daki Kabalacı öğretinin temel noktası haline geldi.21

"Bazı belirli ritüelleri (ayinleri) uygulayarak Sefirot'u etkilemek ve böylece tarihe yön vermek", bu teori İspanya Kabalacıları'nı çok etkiledi: Düşündüler ki, bu ilginç yöntemle Kabala'nın temel amacına ulaşılabilir, yani Mesih'in gelişi için gerekli şartlar da yerine getirilebilirdi.
Kısa zamanda sözkonusu "Mesih'in gelişini hızlandırma" yöntemi, Kabalacılar'ın temel uğraşısı oldu. Bu tehlikeli ve karanlık yola giren hahamların başına bazen kötü şeyler de geliyordu. Amerikalı Yahudi yazar Edward Hoffman, Amerika'daki ortodoks Yahudi mezhebi Lubaviç'i konu edinen kitabında ilginç bir olay aktarıyor:

Mesih beklentileri, özellikle Mesih'in gelişini çeşitli ritüellerle hızlandırmaya çalışan haham sınıfında çok güçlüydü. Bize ulaşan bilgilere göre, cezbe ve transa geçen bazı hahamlar, yatağa şafak sökmeden Mesih'in geleceği inancıyla gidiyorlardı. Çeşitli kaynaklarda, bazı hahamların sinagogta, halkın önünde Mesih'in gelişini bu kadar uzattığı için Tanrı'ya meydan okudukları anlatılır... 1814 Sonbaharı'nda, üç ünlü haham, bazı yöntemlerle Mesih'in gelişini 'zorlamaya' çalıştılar. Haham Lubliner, Haham Rimanover ve Haham Medzybozer, biraraya gelip bir grup oluşturarak,kutsal gelişi zorlamaya karar verdiler. Ne yaptıkları ile ilgili detaylı bilgi tarih kitaplarında yer almıyor. Tek bilinen, her üç hahamın da aynı yıl içinde öldüğüdür.22

Modern çağa ait bir Kabala çalışması, Diagramın ortasında yer alan şema ise Kabala'nın en can alıcı tasarımı: Sefirot.
Sefirot sayesinde ve çeşitli metafizik ritüelleri uygulayarak maddesel dünyayı etkilemek, İspanya'dan başlayarak tüm Kabalacıların en büyük uğraşısı haline geldi. Ortaçağ ve okültizm uzmanı ünlü İtalyan romancı Umberto Eco, bu inancı Foucault Sarkacı adlı romanında bir Yahudinin ağzından şöyle aktarıyor:

Haham Meir, haham Akiba'dan ders alırken, mürekkebe zaçyağı katıyormuş, ama hocası hiç ses çıkarmıyormuş. Haham Meir, Haham İsmail'e, doğru mu yapıyorum, diye sorunca, o da şöyle demiş: 'Sevgili oğlum işinde dikkatli ol, çünkü kutsal bir iştir bu iş; bir harf atlarsan ya da bir harf fazla yazarsan tüm dünyayı yok edersin'... Kitap'ın harflerini yeniden düzenlemek, dünyayı yeniden düzenlemek demektir.. Kitap'ın harflerini yeniden düzenlemek için de çok dindar
olmak gerekir... Her kitap, Tanrı (Yehova)nın adıyla dokunmuştur... Tevrat'la uğraşan kimse, dünyayı devinim içinde tutar; okurken, yeniden yazarken, kendi bedenini de devinim içinde tutar, çünkü bedenin dünyada dengi bulunmayan hiçbir parçası yoktur.. Kitap'ı değiştirirsen, dünyayı da değiştirirsin; dünyayı değiştirirsen bedenini de değiştirirsin.23

Tüm bu aktardıklarımız elbette bir ölçüde fantastik olaylardır. Kabalacı Yahudiler Sefirotla uğraşıp çeşitli büyüler yaparak dünyayı değiştirdiklerine inanıyor olabilirler ama bu kuşkusuz ihtiyatla karşılanması gereken bir iddiadır. Bu konuda göz önünde bulundurulması gereken bir bilgi varsa, o da Allah'ın Kuran'da Babil'de Yahudilere büyü ile ilgili özel bir ilim öğretildiğini haber vermiş olmasıdır. Bu noktadan hareketle, Kabalacı Yahudilerin bu ilmi daha da geliştirerek Sefirot kavramına vardıkları belki iddia edilebilir; ama belirttiğimiz gibi bu oldukça belirsiz bir konudur.

Ama zaten bizim için burada önemli olan, Kabalacıların tarihin akışını değiştirebilecek bir büyü ilmine sahip olup olmadıkları değildir. Önemli olan, Kabalacıların tarihin akışını etkilemek gibi bir niyete, bir hedefe sahip olmalarıdır. Neden, diye sorarsanız somut bir cevap verilebilir: Çünkü, Ortaçağ'ın sonlarında yaşayan Kabalacıların tarihin akışını değiştirerek varmak istedikleri hedefler, bugün büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Önceki sayfalarda değindiğimiz gibi bugün gerçekten de Mesih'in gelişinin ön şartları Yahudiler eliyle gerçekleşmiş, İsrail Devleti "Mesih'in ayak sesleri" olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Madem Kabalacıların hedeflerinin büyük kısmı gerçekleşmiştir, o halde "tarihin akışı" içindeki bu gelişmenin gerçekten Kabalacıların müdahalesi ile mi oluştuğunu merak etme durumundayız.

İki ihtimal vardır: Ya tarih, çok mükemmel bir tesadüf sonucu, Ortaçağ'ın sonlarında İspanya'da yaşayan Kabalacıların amaçlarına çok uygun bir biçimde gelişmiştir. Ya da, sözkonusu Kabalacılar ve onların mirasçıları gerçekten de tarih üzerinde etki oluşturmuşlar ve dünyanın gidişatını kendi lehlerine değiştirmişlerdir.

Bu ihtimallerden hangisinin gerçeğin kendisi olduğunu bulmak içinse, Ortaçağ'ın sonundan bu yana tarihin akışı üzerinde titiz bir inceleme yapmak gerekiyor. Dünyayı Ortaçağ'dan bu yana değiştiren etkenler arasında, acaba Kabalacı Yahudilerin Mesih getirme ve dolayısıyla dünyaya hakim olma hesapları da var mıdır?

Elbette Kabalacıların dünyayı nasıl etkilemiş olabileceklerini bulmak için, bu mistik Yahudilerin büyü ayinlerini keşfe çıkacak değiliz. Çünkü Kabalacıların hedeflerine varmak için metafizik yöntemlerin yanında normal yöntemler (yani her türlü politik, ekonomik, sosyal, psikolojik, vs. girişim) de kullanılabilir. Kabalacıların metafizik dünyaları bizi fazla ilgilendirmemektedir ama normal dediğimiz yöntemlerle bir şeyler gerçekleştirmiş olabilirler ve bunu keşfetmek de son derece ilginç olacaktır.

Ortaçağ'ın Kristof Kolomb'un 1492'deki Yeni Dünya keşfi ile sona erdiği kabul edilir. O zamandan şimdiye 5 asır geçmiştir. Eğer gerçekten de bu 500 yıl içinde Kabalacılar tarihin akışı içinde etkili olmuşlar ve kurulu dünya sistemini kendi Mesih hesapları ve dünya egemenliği planları için değiştirebilmişlerse, karşımızda çok ilginç bir düzen, 500 yıllık bir düzen duruyor demektir. Bu kitap, işte bu 500 yıllık düzeni keşfetmek ve bu noktadan hareketle de geleceği kestirebilmek için yazılmıştır.
Mesih'in Anahtarı: Süleyman Tapınağı Bu 500 yıllık dönemin biraz karmaşık ama son derece ilginç ve şaşırtıcı öyküsüne girmeden önce, son olarak konuyla ilgili çok önemli bir noktayı daha gözden geçirmek gerekir: Yahudilerin ve Yahudilik'ten etkilenmiş örgütlerin hep dönüp-dolaşıp konuyu getirdikleri yeri, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nı...

Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, 19 yüzyıldır yıkık olan Kudüs'teki Süleyman Tapınağı, Yahudiler ve sahip oldukları Mesih inancı açısından büyük önem taşır. Tapınak'ı yeniden inşa etmek, asırlardır Yahudilerin en büyük rüyası durumundadır. Tapınak, Yahudi halkının sembolü ve sahip olduğu sözde üstünlük ve egemenliğin işareti olarak yorumlanmaktadır. Kutsal mekanın ayakta kalan tek duvarının Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüş olması da, Yahudilerin bu mabedin yıkık olmasından dolayı duydukları hüznün ifadesidir.

Tapınak'ın önemi yalnızca Yahudiler için geçerli değildir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz gibi, Tapınak'ı inanç ve felsefelerinin merkezine yerleştirmiş olan başka güçler de vardır. Haçlı Seferleri sonucunda Kudüs'te kurulan Tapınak Şövalyeleri (Templar Knights) ve onların devamı niteliğindeki masonlar da Kudüs
Tapınağı'na büyük önem verirler. Öyle ki, masonluğun temeli olan Hiram efsanesi, Tapınak'ın inşası sırasında gelişen bir olaya dayanır. Buna göre Tapınak'ın yapımını üstlenmiş olan duvarcı ustası Hiram Abiff, bazı kıskanç öğrencilerince öldürülmüştür. Masonlar, Tapınak'ın inşasını üstlenmiş olan Hiram Usta'nın geleneğini devam ettirdiklerini söylerler. Ve aynı Yahudi inanışındaki gibi mason düşüncesinde de Tapınak'ın yeniden inşası hedefi yer alır. Bu insanlar için Tapınak dünya üzerindeki en önemli şey konumundadır.

Peki acaba bu insanları Tapınak'la bu denli ilgilenmeye yönelten şey nedir? Neden bir halkın tarihteki en büyük hedefi bu mabedi yeniden inşa etmektir? Nasıl olur da tüm dünyada elit kesimden milyonlarca üyesi olan masonluk, asırlar önce yapılmış ve yine asırlar önce yıkılmış bir tapınaktan bu denli etkilenebilir?... Anlaşılıyor ki, bu güçler için Tapınak, yalnızca taştan-topraktan oluşmuş bir bina değildir. Başka anlamları vardır... Acaba nedir bu anlam? Nedir
Tapınak'ı yeniden inşa etmekle ulaşmak istedikleri sonuç?...

Bu soruların cevabını bulmak için.....
Yazının devamı uzamaması için burada kesilmektedir.Bakınız...
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1916427/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #254  
Alt 04.12.07, 14:27
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Esas sorun Asker mi,İslam mı?Baskın Oran

Sahi, esas sorun nerede?
Geçen hafta Fince bir kitap çıktı: “Türkiye – Avrupa’nın sınırlarında mı?” Yazarlarından biri olarak tanıtım ve imza günü için Helsinki’ye çağırdılar. Usulleri farklı. Tanıtım etkinliği olarak kitapevinin en orta yerinde iki kişi, ellerinde mikrofon, oturup sohbete başlıyor. Müşteriler dinliyor, sonra da imza isteyenler kuyruğa giriyor.
Muazzam bir taban üzerinde üç kata yayılmış “Akademi Kitabevi”ndeki sohbeti, kendisi de 18 kitabın yazarı olan eski dışişleri bakanı Erkki Tuomioja’yla yaptık. Bir ara, şunu sordu: “Türkiye’de esas sorun hangisi: İslam mı, Ordu mu?”
Aşağıdaki örnekleri okusaydı bunu sormazdı sanıyorum. Yargımızın son iki aylık kararlarından en tipiklerini kronolojik sırayla aktaracağım.
Kimine indirim, kimine bindirim
Çorum’da işkence görüp rapor alan M.S.’nin davasında altı jandarmaya “İşkence yapılması hayatın olağan akışıyla bağdaşmaz” gerekçesiyle beraat verildi (G. Tahincioğlu, Milliyet, 23.09.07)
İnşaatındaki bayrağı indirmek isteyen müteahhit M.B. 1 yıl hapse çarptırıldı, sonra ceza 18.250 YTL’ye çevrildi (Radikal, 26.10.07)
İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesi eşini öldüren kocaya önce ağırlaştırılmış müebbet verdi, sonra da kadın “eskiden türbanlı olduğu halde kot pantolon giyip bir erkeğe cilveli şekilde saat sorduğu ve kocasına hakaret ettiği” için tahrik indirimi, “pişman oldum” dediği için de pişmanlık indirimi uygulayarak cezayı 20 yıla indirdi. Sanık karardan sonra “Allah razı olsun” dedi. (Radikal, 08.11.2007)
İzmir’de birini bıçaklayarak öldüren katile, maktul “Cüneyt Arkın mısın sen” demiş olduğu için 4,5 yıllık tahrik indirimi uygulandı (Radikal, 12.11.2007)
9 Kasım 2005’teki Şemdinli olayında bombadan zarar görenlerin avukatları hakkında savcıyı eleştirmekten soruşturma izni çıktı (Radikal, 14.11.07). Olayın bundan önceki ilginç aşamaları şöyleydi: Olayın ertesi günü KKK Org. Büyükanıt sanık Ali Kaya için “Tanırım, iyi çocuktur” demişti. Bu sözden hemen ve olaydan da on üç gün sonra sanık astsubaylara takdirname verilmişti. “Hırsız evdeyse kilit işe yaramaz” diyen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun görevden alınmıştı (Akşam, 23.03.06). Şemdinli iddianamesini hazırlayan Savcı Ferhat Sarıkaya avukatlık da yapamayacak şekilde meslekten atılmıştı (T. Korkut, Bianet, 21.04.06). Yine Büyükanıt, açılan dava için “Hukuk cinayeti” diye demeç vermişti (Bianet, 13.04.2007). Hakkari valisi Tokat’a, Şemdinli kaymakamı da Ovacık’a atanmıştı. Dava askerî yargıya yollanmıştı (Bianet, 18.05.07). İki astsubayı mahkum eden mahkeme heyeti HSYK tarafından dağıtılarak başkanı düz yargıçlığa indirilmişti (Bianet, 29.06.07).
Görevi sırasında yargıç ve savcı evlerine “hizaya getirmek” için bomba attırdığını itiraf eden (S. Gümüşel, Yeni Aktüel, 27.07-02.08.2006) ve “Bunda ne var?” diyerek eyleminin arkasında duran (Radikal, 28.07.06) E. Korgeneral Altay Tokat, askerî savcının takipsizlik kararı vermesinden (Radikal, 31.10.06) sonra sivil mahkemede de “suçun unsurlarının oluşmadığı” gerekçesiyle beraat etti. (C. Tursun, Birgün, 15.11.07)
DTP’yi kapatmak için dava açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı "Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren eylemlerin, ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmesi gerekmemektedir” dedi. (A. Keskin, Radikal, 18.11.07)
Malatya’da üç Hıristiyan’ın 18.04.07’de beş genç tarafından işkenceyle öldürülmesi davasında 32 klasörden sadece 8’i cinayetle, 24’ü ise misyonerlik faaliyetleriyle ilgili (E. Önderoğlu, Bianet, 20.11.07)
İHD İstanbul Şubesi eski başkanı Eren Keskin, “Kürdistan” kelimesini telaffuz ettiği için 10 ay hapse çarptırıldı. (İ. Saymaz, Radikal, 23.11.07)
Kaçırılan 8 askeri yurda getirmek için K.Irak’a giden DTP’lilere “Terör örgütüne üye olmak ve propagandasını yapmak”tan fezleke düzenlendi ve üç milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılması istendi (Milliyet, 23.11.07)
Alaattin Çakıcı’yı 1995’te karısı Uğur Kılıç’ın öldürtmekten mahkum eden Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Kılıç “Onunla evleneceğime A. Öcalan’la evlenseydim” dediği için Çakıcı’ya “tahrik indirimi” uyguladı (Milliyet, 25.11.07)
TSK’nın güneydoğuda kimyasal silah kullandığını iddia eden beş kişi “Cumhuriyeti ve devletin askerî kuvvetlerini alenen aşağılamak” nedeniyle 301’den yargılanıyor (E. Önderoğlu, Bianet, 27.11.07)
Cinsel birleşme teklifini kabul etmeyip kendisini yataktan iten karısını tabancayla öldüren kocaya mahkeme tahrik indirimi uyguladı, Yargıtay 1. Ceza Dairesi de kararı onayladı (Radikal, 26.11.07).
Azınlık Raporu davasına gelince…
Bizim Azınlık Raporu bol miktarda tehdit ve hakarete yol açmıştı. Bunlara dava açtık. Birer tane sonuç duymak ister misiniz?
1) Türkiye Kamusen Genel Başkanı Bircan Akyıldız: “Yemin olsun, toprağın bedeli kandır. Gerekirse dökülür”.
Ankara 7. Asliye Hukuk’un 25.07.06 tarihli kararı (Yargıtay da onayladı): “Davacılar görüşlerinin sert olarak eleştirilmesine katlanmak zorundadır. Davalının tepkisinin davacıların kişilik haklarına saldırı olarak kabul edilmesi mümkün görülmemiş, tepkinin eleştiri hudutları içinde kaldığı anlaşılmıştır”.
2) Milletvekili Süleyman Sarıbaş’ın TBMM’de yaptığı konuşma: "Başbakanlık antetli kâğıtlarla kamuoyuna zehirli salyalarını akıtmayı başardılar. Azınlık arayanlar, analarına, babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar".
Yargıtay’ın 16.01.07 tarihli kararı: “Bu sözler ifade özgürlüğü içinde mütalaa edilmektedir”.
Neden böyle?
Dikkat ettiyseniz, kronolojik olarak aktardığım bu kararlar analitik olarak bakınca iki temel kategori oluşturmakta: 1) Siyasal davalar: Yargımız bunlarda fevkalade sert; 2) Cinsel içerikli davalar: Bunlarda fevkalade hoşgörülü.
Bu iki kategori birlikte düşünüldüğünde, Yargıtay başta olmak üzere bütün yargımızın iki temel özelliği var: 1) 1920-30’lardaki otoriter düzeni devam ettiriyor. 2) 1920-30’lardaki erkek egemen anlayışı devam ettiriyor.
Hukuk (ve yargı), doğası gereği, her zaman ve mekânda muhafazakârdır. Ama, 2007 yılında Batı’yı her iki anlamda da 1920-30’ların Batısı olarak anlamaya devam etmek muhafazakârlığı çok aşıyor.
Tabii, işin asıl vahim tarafı şu ki yargımızın yarattığı büyük sorun bununla da kalmıyor. Büyük sorun şurada ki, kendi zihniyetine göre o yasanın nasıl olması gerektiğini düşünüyorsa öyle uyguluyor.
Örneğin, “Eleştiri suç sayılmaz” (301/4) diyen ceza kanunu maddesini uygulamıyor, buna karşılık “yeni azınlıklar icat etmek” diye mevcut olmayan bir ceza kanunu maddesini yazıp uyguluyor.
Türkiye’yi kurtarıyor. 1920 ve 30’ların Türkiyesini.

Editoriaux en français
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/4732583/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #255  
Alt 04.12.07, 14:28
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Müftüden Alevilere suçlama

Muftuden Alevilere karalama
Ahlak bilgisi derslerine giren muftu, Alevileri satanist ve gâvur olmakla sucladi.
Erzincan Tercan Lisesi'nde din kulturu ve ahlak bilgisi dersine giren muftu Abdullah Bora' nin, Alevileri "din disi, satanist, gâvur" olmakla sucladigi bildirildi.
Bir Alevi ogrencinin bu ifadelerden rahatsiz olarak konuyu velisine aktarmasi uzerine, veli okul yonetimi ile gorusmeye gitti ancak dersin ogretmeniyle yuzlestirilmedi. Ogrencinin, okul yonetimince konuyu kapatmasi icin uyarildigi da ogrenildi.
Erzincan Tercan Lisesi 3. sinif ogrencilerine 28 Kasim Carsamba gunu verilen din dersinde Alevilerin asagilandigi belirtildi.
Ogretmeni olmadigi icin ilce muftusu Abdullah Bora'nin girdigi derste, bir Sunni ogrencinin "Alevilerin yasam tarzi" hakkinda bilgi almak istemesi uzerine, muftunun Alevilere agir suclamalarda bulundugu ogrenildi.
Derste bulunan Alevi ogrenci Gencay Cosar , Cumhuriyet 'e yaptigi aciklamada, "Ogretmenimiz, 'Aleviler eger namazi, orucu, peygamberi kabul ediyorlarsa ben onlardan daha Aleviyim' dedi. Caferilerin namaz kildigini, oruc tuttugunu soyledi. 12 imam orucundan, cemevlerinden bahsetmedi ve eksIk bilgi verdi. Daha sonra bir kisim Alevilerin namaz kilmadigini, oruc tutmadigini, gâvur, satanist, din disi olduklarini soyledi" dedi.
Cosar, derste ogretmene herhangi bir tepki gosteremedigini, kendisinin disinda 2 Alevi arkadasinin daha oldugunu belirtirken "Diger iki arkadasim korkuyorlar, fazla buyutmek istemediler olayi. Ama ben cok rahatsiz oldum ve eve gidince babama anlattim" dedi.
"AILELER KORKUYOR"
Cosar, okul mudurunun kendisini odasina cagirttigini ve "Buyuklerini ikna et, olay buyumesin. Sen yanlis anlamissindir" dedigini soyledi. Cosar, "Ama kabul etmedim. 'Ben dogru anladim hocam ve bu olayin uzerinin kapanmasini istemiyorum' dedim" bilgisini verdi.
Baba Ali Cosar ise oglunun olayi kendisine anlatmasi uzerine okula giderek, mudur ile gorustu. Kendisine oglunun konuyu yanlis anladiginin soylendigini aktaran Cosar, Cumhuriyet 'e yaptigi aciklamada, "Hocam nasil olur? Benim oglum 16 yasinda, kucuk degil... Dersini de dinliyor ve ogretmeninin ne soyledigini duymus, anlamis" dedigini belirtti.
Cosar, muftuyle yuzlesmek istediklerini ancak buna olanak taninmadigini soylerken, Cem Vakfi'nin Erzincan subesinin de kendilerine destek verdigini, yasanan surece tanik olduklarini vurguladi. Diger Alevi ogrencilerin aileleriyle gorusmek, olayin uzerine gitmek istedigini ancak ailelerin cekindigini dile getiren Cosar, "Bu bilincli olarak yapiliyor. Gecen senelerde iki uc dersi bos geciyordu cocuklarimizin, disaridan ogretmen gelsin diyorduk, hicbir sey yapilmadi. Ama din dersi bos diye hemen muftu ayarlandi, derslere getirildi" dedi.ALINTI.
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #256  
Alt 04.12.07, 14:33
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Kırmızı Türbanlı kız

Kirmizi baslikli kiz nasil kirmizi turbanli kiz oldu?
'Tevhide' protestosunda yaslari ucle bes arasinda degisen turbanli kiz cocuklarini kullandilar!
Adana'da 24 Kasim Ogretmenler Gunu'nde duzenlenen kompozisyon yarismasinda birinci olan imam hatip lisesi ogrencisi Tevhide Kutuk'u odulunu almak uzere beklerken basortulu oldugu icin sahneden indirdigi iddia edilen Kozan Kaymakami, Kozan Ilce Milli Egitim Muduru ve Garnizon Komutani hakkinda bazi sivil toplum kuruluslari suc duyurusunda bulundular. Istanbul Adliyesi onunde toplanan grupta, kucuk kiz cocuklarina basortu takilmasi dikkat cekti. 3 yasindaki basortulu Havin Yaren'in, kurt ve kirmizi baslikli kizin bulundugu ve uzerinde "Ben kirmizi baslikli kiz falan anlamam. Ormanima basortulu giremezsin" pankarti tasimasina annesi, "Bugun simgesel olarak basortusu taktik" dedi.
ISTE TURBANLI KIZLAR... FOTOGRAFLAR ICIN TIKLAYIN...
http://w10.gazetevatan.com/fotogaleri/resim.asp?kat=1731&resimno=1
Mazlumder, Hukukcular Dernegi ve Ozgurder gibi cesitli sivil toplum kuruluslarinin bulundugu yaklasIk 50 kisilik grup dun Istanbul Adliyesi onunde toplandi.
KIRMIZI BASLIKLI KIZ PANKARTI
Grup arasinda basortulu 3 ve 5 yaslarindaki uc kiz cocugu dikkat cekti. 3 yasindaki basortulu Havin Yaren'in, "Ben kirmizi baslikli kiz falan anlamam. Ormanima basortulu giremezsin" pankarti dikkat cekti.
Kucuk Havin'e neden basortu takildigi seklideki soruya anne Meryem Yaren, "Bugun simgesel olarak basortusu taktik. Bu ulkenin vatandaslariyiz. Ikinci evlat muamelesi goruyoruz. Ulkemizi sevmek istiyoruz. Egitim istegimizin, baskalarinin hirslari ve dusunceleri yuzunden son bulmasini istemiyoruz" dedi.
"YILLARDIR DEVAM EDEN BIR FILMI IZLIYORUZ"
15 kisilik bir grup, Kozan Garnizon Komutani Huseyin Copur, Kozan Kaymakami Aydin Tetikoglu ve Kozan Ilce Milli Egitim Muduru Mutlu Canbolat hakkinda "Ayrimcilik", "Gorevi kotuye kullanma" ve "Onur kirici muamele" suclarlindan suc duyurusunda bulundular.
Suc duyurusunun ardindan grup adina aciklamayi yazar Yildiz Ramazanoglu yapti. Ramazanoglu, Ogretmenler Gunu nedeniyle duzenlenen kompozisyon yarismasinda birincilik odulunu kazanan Tevhide Kutuk'un kiyafeti yuzunden onur kirici muameleye maruz kaldigini soyledi.
Ramazanoglu, Kutuk icin gerekli hukuki girisimleri baslattiklarini belirterek "Yillardir devam eden bir filmi izliyoruz. Oyunculari, yeri, zamani degisken ama senaryosu hep ayni. Artik yeter diyoruz. Bizden oncekiler, biz ve bizden bir kusak sonrasi bu hukuksuz dayatma ile fazlasiyla muhatap oldu. Yeni nesiller bu anlamsiz dayatmaya maruz birakilmasin diyor ve bu amacla sesimizi yukseltiyoruz" seklinde konustu.
Ramazanoglu, ideolojik tutum ve davranis icerisinde bulunanlari uyardiklarini belirtti. Avukat Gulden Sonmez ise Icisleri ve Milli Egitim Bakanligi'na yazdiklari dilekceler ile Kaymakamin ve Ilce Milli Egitim Muduru'nun gorevden alinmasi icin talepte bulunduklarini soyleyerek "Yarginin adil sonucu verecegine eminiz" dedi.
"BIR INSANA YAPILAN HAKSIZLIK, TOPLUMA YONELTILMIS BIR TEHDITTIR"
Destek amaciyla eyleme katilan gazeteci-yazar Abdurrahman Dillipak, olayda bir haksizligin soz konusu oldugunu belirterek, "Kulturel ve temel inanc hurriyetine aykiri bir tutumla karsi karsiyayiz. Devletin anayasa ve yasalari varlik ve mesruiyeti bireyin temel hak ve hurriyetlerini korumak icindir. Bunu korumakla gorevli mulki idare ve askeri gorevli genel guvenligi saglamakla gorevli olan kisiler maalesef bir ogrencinin bir kizin bir cocugun inancindan kaynaklanan geleneginden kaynaklanan temel hak ve hurriyetlerine yonelik ilhaki hak bununla ilgili hukuka aykiri bir durum goruyorsa sorusturma acabilirdi. Ama bizzat kendisi kaba bir davranisla o cocugu oradan indirmistir. Bir insana yapilan haksizlik aslinda butun bir topluma yoneltilmis bir tehdittir. O yuzden ben bunu cok onemsiyorum. Hak ettigi cevabi da toplumdan almasi gerekmektedir" seklinde konustu.
Haber: GONUL KARAKUS / ISTIHBARAT
---------------
Meclis'te türban propagandası yapan dergiye kadın milletvekillerinden tepki geldi.
Meclis'te bazı milletvekillerinin odalarına dağıtılan, "Haber Ajanda" dergisinin Kasım ayı sayısında türban propagandası yapılmasına kadın milletvekillerinden tepki geldi.
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, ANKA'ya yaptığı açıklamada, ülkede örtünme oranının hızla arttığına dikkat çekerek, türbanın kültürel bir örtünme olmadığına dikkat çekti. Arıtman, "Geleneksel bir örtünme tarzımız var. İslam öncesi örtünme şeklimiz var. Tesettür kapsamında değildir. Siyasal amaçta kullanılmıyor. Siyasal olan ise türbanlı örtünmedir. Türban, Türkiye vatandaşlarının kültürel ve geleneksel olmayan bize dışardan ihraç edilen bir örtünme şeklidir" dedi. Arıtman şöyle dedi :
"AKP hükümetleri döneminde ve araştırmalar gösteriyor ki örtünme hızla yayılıyor. Bir toplumsal baskı söz konusu. AKP döneminde cumhurbaşkanı başbakan ve bakanların eşlerinin başının örtülü olması nedeniyle toplumda bir rol model oluşuyor."
- KADINLAR İKİNCİLLEŞTİRİLİYOR-
CHP'li Arıtman, toplumsal önderlerin bu konuda büyük rol oynadığına işaret ederek şöyle konuştu:
"Bir baba kızının, erkek eşinin kapanmasını isterken, devletin başında bulunanların eşlerini örnek göstererek aile baskısı haline getiriyorlar. Özendirici oluyor. Kimlik reşidini bulamayan kız çocukları toplumsal önderleri örnek alıyorlar. Bir zamanlar, Prenses Diana'nın saç modeli, Tansu Çiller'in şalları moda olmuştu. Bu toplumsal önderliğe bir örnektir. Bu toplumsal baskı genç nüfusu etkiliyor. Önce toplumsal ardından da aile baskısı oluyor."
Erkekler kadına türban baskısı yaptığını öne süren Arıtman, erkek yazarların da bu konuda yoğun bir propaganda eğilimi içerisine girdiklerini savundu.
"Türban bir siyasal simgedir" diyen Arıtman, "Kadının türban konusunda aldığı baskı yetmezmiş gibi kadınlar ikincilleştiriliyor. Son yıllarda kadın eşit birey konumundan çıkarılıyor. Türban erkek egemenliğinin bir simgesidir. Bu sadece Siyasal İslam projesi değil, aynı zamanda kadını ikincileştirme projesidir" dedi.
-SÜREÇ 22 TEMMUZ'DAN SONRA BAŞLADI-
CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter de türban propagandasının 22 Temmuz seçimlerinden sonra açıkça ivme kazandığına dikkat çekerek, İmam Hatipli bir kız öğrencisinin katıldığı ödül törenini de örnek gösterdi.
Serter, kadın milletvekillerinin hangi partiden olursa olsun, kadınlara yönelik tehdit unsuru taşıyan türbana karşı çıkmaları gerektiğini ifade etti.
Serter, "Devletin en üst düzeyde görev alanların eşlerinin başının kapalı olması toplumda bir rol model oluşturuyor. Onun için kadın haklarına sahip çıkan herkesin, türbanın bir kıyafet özgürlüğü değil,
karşıt bir görüş olduğunu savunmaları gerekir. Kadının başını örtmesine zorlanması bir ayırımcılıktır" dedi.
-DİNİ KONULARDA ERKEKTEN ÇOK KADINA BASKI UYGULANIYOR-
DTP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata da, söz konusu dergiyi okumadığını belirterek, türbanla ilgili gerek şahsi gerekse parti olarak, kadın insan haklarını savunduklarını söyledi.
"Din ve vicdan özgürlüğü vardır. Din ve inanç konularında erkekten çok kadına baskı yapılıyor" görüşünü savunan Akat, "Eğer bu özgürlük kısıtlanıyorsa, varsa hükümlerin engellenmesini isteriz. Kadının türban takmaya zorlanmasını kadın insan hakları olarak ele alıyoruz.
Burada kadın insan haklarının engeli söz konusudur. Dini konularda erkekten çok kadına baskı yapılıyor" dedi.
-TARTIŞMA ÇIKARAN DERGİ
Meclis'te bazı milletvekillerinin odalarına dağıtılan, "Haber Ajanda" dergisinin Kasım ayı sayısında türban propagandası yapıldı. Derginin büyük bölümünde "başörtüsünü" savunan yazılara yer verildi. Dergide
AKP İstanbul Milletvekili Lokman Ayva'nın, "Başörtüsü Mucizesi" yazısı da yer aldı.
-GÜNDEMİN KIDEMLİ KONUĞU-
Derginin "Kıdemli Konuğu" olarak şair, yazar Abdurrahim Karakoç'un, "Başörtüsü" başlıklı yazısına yer verildi. Karakoç, türban kelimesi ile ilgili olarak, "Allah'a ve vahiye inanmayan Fransız muhitleri şeytanca bir yol tutturdular, hep `türban' demeyi yeğliyorlar" dedi.
Karakoç, "Kartel medyasının kart cahillerinin" laikliği susturucu olarak kullandıklarını, Türkiye'nin düşmanlarından değil, başörtülülerinden ilahi okuyanlardan ve oruç tutanlardan rahatsız olduklarını öne sürerek şu görüşleri savundu:
"(Ya bunlar bir gün başı açıkları taciz ederlerse..) Bre ahmaklar, varsayım üzerine bina inşa edilmez. Hani sizin memesi, kalçası, göbeği açık yakınlarınız bugüne değin hiç taciz edildi mi? Hani siz de demokrattınız! Hani köpeğe bile zulmetmeyi sevmezdiniz! Korkmayın!
Ben size teminat veriyorum. Hanımlarınızı, kızlarınızı ana üryan yaparak sokaklarda istediğiniz kadar gezdirebilirsiniz. Eğer taciz vaki olursa, mutlaka batıcı zıpır gençlerden olur."
-ETEK BOYLARI-
Karakoç, "Etini teşhir eden ilerici bayanların her sene etek boylarını bir miktar daha kısaltmalarına karışan var mı?" diye sorarak sözlerini şöyle sürdürdü:
"Yok değil mi, köpeğini kaşımakla mağrur, pis bir köpeğe babalık yapan adam. İnce kalasa da soralım: Sizin atolyede budaklı ağaçlarınızı `devrimci' ilan etmenize hiç müdahale eden oluyor mu?
Olmuyor…Bunu hepiniz biliyorsunuz mesala bayanlarınızı kilotsuz dolaştırsanız, sizin zampara çocuklarınız hariç, bir başkası yönünü döndürüp bakmaz."
- BAŞÖRTÜLÜ ÇIPLAKLAR-
Dergide, Mehmet Emin Genç imzasıyla, "Başörtülü Çıplaklar" başlığı ile yayınlanan yazıda, başörtüsünün imam alameti olduğu ifade edildi.
Genç, başörtüsünün aynı zamanda, "Başörtüsü, Allah'ın emri olmasının yanında, nice hikmetleri de olan, Müslümanın vazgecemeyeceği bir kıyafettir" dedi.
Genç, kişinin dili aracılığı ile konuştuğu gibi, elbisesi aracılığı ile de konuştuğunu belirterek, örtünen kişinin kıyafetiyle, "kibarca" şu mesajı verdiğini söyledi:
"Bana, benim dişiliğe bakma. Ben Allah'tan korkan bir Müslümanım. (…)
Yanlış kıyafetim ve hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri günaha davet ederek, mülkün sahibine ihanet edemem! Kıyafet tercihimle ilan ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum."
-BAŞÖRTÜSÜ ÇAYA ÇORBAYA LİMON GİBİ-
AKP İstanbul Milletvekili Lokman Ayva'nın da kaleme aldığı yazısında, "Başörtüsünün" her derde deva olacağı mesajını verdi. Ayva, yazısında "Bu yazının başlığı, `Başörtüsü Mucizesi" idi. Çünkü bu başörtüsü öyle bir şey ki, `çaya, çorbaya limon' gibi her derde deva mübarek… Topluca verilen anlamlar nedeniyle pek çok yerde derde derman oluyor. Eğer bir bürokratın eşi başörtülü ise ilerlememesi veya kötü şartlarda görev yapması için al sana bal gibi gerekçe…" dedi. 03.12.2007 17:59:22 - ANKA Ajansı
----------
İmambaşı kime sabredin diyor
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #257  
Alt 04.12.07, 14:38
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Karaçarşaf,Cin fikirli çarşaflama


Cin Fikirli
Akılla, zekâsını olumlu değil, olumsuz kullananları anlatmak içindir bu tanım. Cin fikirli birey olduğu kadar, cin fikirli örgütlenme, toplumsal davarnış biçimleri de söz konusudur. Günümüz kirli çıkar ilişkilerinde cin fikirlilik, olumlu birşeymiş gibi, toplumsal değer yargısı olması gerekirmiş gibi pazarlanmaktadır. Üniversiteler bile öğrenci çekme yarışına girerlerken bireysel yarış ve başarıyı tek değer, tek ölçüt olarak pazarlamaktadırlar. Günümüz piyasa düzeninin başarı ölçütlerinde ise insanlar için ekonomi, üretim ekseni unutulmuş, şirketlerin kârlarına kâr katma adına çevreye, insana verilen zararları göz ardı eden, insanlık, savaş suçlarını bile kutsama geçerlidir. Ne yazık ki kirli çıkar ilişkileri, siyasetin başarı ölçütü haline de geldiğinden, insanlık adına ne kadar değer varsa horlanır, her tür hile, ahlaksızlık, kötülük, cin fikirlilik olarak alkışlanır olmuştur.
Bu yazıyı yazarken YÖK'ün yaptığı açıklama önüme gelmemişti. Üç aşağı beş yukarı Prof. Erdoğan Teziç ve arkadaşlarının, Cumhurbaşkanı Sayın Gül' ün kendilerine yönelik son karalamasının gerçekle ilişkisi olmadığını anlatmaya çalışacaklar. Kelimenin tam anlamı ile " çamur at izi kalsın " anlamında, cin fikirli bir karalama, siyasal saldırı var ortada. Anayasal, yasal düzeni, YÖK, Cumhurbaşkanlığı ilişkilerini, yazışmalarını bilen herkesin bilebileceği gibi, bir rektör atamasında YÖK'ten gitmiş, " karısı çarşaflı " gibi bir yazışma notunun olmasının söz konusu olamayacağı ortada.
12 Eylül'ün rektör atama yöntemlerini, YÖK düzenini tabii ki savunacak değiliz. Ancak en kötü yönetimler döneminde, en agresif rektörlük yazışmalarında bile, evli olmayan bir rektör adayı için karısı çarşaflı türünden bir karalama notunun Cumhurbaşkanlığı makamına gidebilmesi söz konusu olamazdı. Hele asistanlığından bu yana titizliğini, hukuka saygısını, bilim, insanlık ahlakını yakından izlediğim Prof. Teziç'in yönetiminde, YÖK'e verilmiş yasal yükümlülük sınırlarının dışına çıkılmış olmasının söz konusu olmayacağına gözüm kapalı kefil olabilirim.
Bu arada 12 Eylül sürecinde, 1402'likler ayıbını işlemiş YÖK yöneticilerinin dahi yazılı belgelerinde bu boyutta bir densizlik yapmadıklarını sanıyorum. O günlerden bu günlere, cumhurbaşkanlarının adaylar arasında seçim yapmalarında etkili olmak üzere YÖK yöneticileri de dahil, ağırlıklı adayların taraftarlarının, Cumhurbaşkanlığı katında çok yönlü kulis, torpil, dedikodu yaptıklarına da gazetecilik ilgi ve ilişki alanıma girdiği için çok fazla tanıklığım olmuştur. Yani açıkçası birileri bir adayın rektör seçilmesine karşı kulis yaptıklarında, genellikle Köşk'e yakın kişilere, danışmanlara ulaşarak yazılı belge vermeye kalkıştıklarında da, ihbarcı kimliklerini saklayarak özel ulaşmayı yeğlerler. YÖK'ten gelebilecek yazılı metinlere eklenecek notlar ise en azından YÖK yönetimi görüşü içerikli olacağından dengeli, ölçülüdür.
****
Sayın Cumhurbaşkanımızın, karısı aracılığı ile YÖK'e karşı, türban üzerinden verdiği savaş belgeleri ile ortada. Eşini türbanla üniversite sınavına sokma savaşımını siyasetten yaptığı basın toplantısı günlerinde de gazeteciydim, bütün ayrıntıları anımsıyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gittikleri günler, sonrasında AKP'nin iktidara geldikten sonra, Mahkeme'nin açtıkları dava aleyhine karar vereceğinin ortay çıktığı tarihlerde, davayı geri aldıkları günler de çok uzakta değil.
Şimdi AKP'nin iktidar olduğundan bu yana, Cumhurbaşkanı seçilme savaşımını verdiği, seçildiği günlerden sonra da, siyaseten bayrak yapılmış türbanın toplumsal yaşamımızda, kamu alınında yerleştirilmesi için adım adım, stratejik yol alışları da sırasıyla not edilmeye kalkışılırsa bu köşeye sığmayacak uzunlukta, ancak herkesin belleğine kazınmış durumda. Cumhurbaşkanlığı yetki sınırları içinde YÖK operasyonu önemli bir yeni adım, dönemeç olacak elbet. Kamuoyu oluşturulması da bu anlamda çok işlevsel.
AKP'nin iktidar olarak kendisine engel gördüğü bir önceki Cumhurbaşkanımız Sayın Sezer' in günahı(!), anayasanın kendilerine tanıdığı yetki ve görev sorumluluk sınırları içinde, iktidar icratlarının anayasal, hukuk düzeni, kamu yararı denetimi ile sınırlıydı. Yani çok yakınılan Köşk'ten dönmüş tüm kararlar için, titiz bir anayasa hukukçusu eliyle, hükümet icraatlarının anayasal, hukuk düzeni, kamu yararı boyutlarında denetlenmesi, aykırılıkların saptanması söz konusuydu. Sayın Sezer'in geri çevirmiş olduğu tüm yasa ve hükümet kararı, kadrolaşma atamalarının şimdiki Cumhurbaşkanımız tarafından hızla onaylanmalarının da, Cumuhrbaşkanlığı'nın bu anlamda denetim görevinden vazgeçmesi, içinden çıktığı siyasi iktidarı desteklemesinden başkaca anlamı olabilir mi?
Sayın Gül, AKP'nin partizanca icraatları, militanca kadrolaşmasına tam destek vermek anlamına gelen onaylamalarla, yetki kullanımıyla yetinmiyor gibi. Bir adım öte, dış ve iç politikaya yönelik icraatları ile bir siyasal, toplumsal yönlenmenin yolunun, önünün açılmasının taşlarını döşüyor. İşadamlarını toplayan yurtdışı gezilerinden, bunların sıralanmalarından, Gazi sofrası imajını kullanmaya, eşli-eşsiz yemekler ve gezilerin en ince hesaplanmasına, öğle sofraları, gündüz kutlamaları, resepsiyonlarına..iğne oyası gibi işlenen temel amaç, yöneliş var..YÖK operasyonu da elbette çok önemli..
Şükran SONER
--------------------------------------------------------------------------------
Çarşaf'lama!
Mustafa BALBAY
Cumhurbaşkanının başlıca görevlerinden biri şudur:
"Devlet kurumları arasında koordinasyonu sağlamak, eşgüdümü gözetmek!"
3 ayda 6. dış gezisine çıkan Gül 'ün önceki gün İslamabad'a giderken uçakta gazetecilere YÖK'e ilişkin yaptığı açıklama, bu işlevinin ne kadar uzağında olduğunu gösteriyordu.
Gül'ü dinleyelim:
"Bugüne kadar tek bir rektör ataması yaptım. YÖK'ten sadece üç ismin bulunduğu bir dosya geldi. Yanında da bir ihbar notu vardı. İsimlerden biri için eşi kara çarşaflıdır, diyordu. Dehşete düştüm. Talimat verdim, araştırdılar. Adam bekâr, dediler. Gizlediği bir şey vardır, bir daha bakın, dedim. Baktılar, hiç evlenmemiş".
Konu, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi rektörünün atanması... Gül, Cumhurbaşkanı olarak yalan söylemeyeceğine göre, YÖK kendisine 3 aday gönderirken yanına da bir ihbar notu koymuş!
Gül'ün kara çarşaf nedeniyle dehşete düşmesi sanırız iki nedenle olabilir:
1- 3 adaydan neden sadece birinin eşi kapalı?
2- Henüz renkli, ipek türban dönemindeyiz, kara çarşaf aşamasına zamansız geçen densiz kim! Geçelim...
****
Görevi 8 Aralık'ta dolacak olan YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç dün bu iddiayı katmerli yalanladı. Önce yazılı olarak duyurdu. Sonra gazetecilerin karşısına geçti, sözlü anlattı. Dedi ki:
"Biz adayların akademik geçmişine bakarız. YÖK, bugüne kadar Cumhurbaşkanı'na sunduğu rektör atamalarında, YÖK Genel Kurulu'nda yapılan gizli oylamanın sonucu ve adayların kısa akademik özgeçmişleri dışında kesinlikle herhangi bir bilgi, belge ya da not göndermemiştir."
Prof. Teziç, Gül'le görüşmesi sırasında böyle bir olayın konuşulduğunu, ama üzerine alınmadığı için kimden bu tür bir not geldiğini sormadığını da ekledi.
Bu durumda son olasılık şu:
Gazeteciler Gül'ü yanlış mı anladı?
Fotoğraflardan anladığımız kadarıyla uçakta en az 4 gazeteci var. Tümünün Gül'ü yanlış anlaması olanaksız diye düşünüyorduk ki, saat 15.00 sıralarında Gül'den açıklama geldi:
"YÖK'ten söz etmedim."
Tam çarşaflama!
****
Olayın özü bize göre şöyle:
1- Gül, AKP'nin Cumhurbaşkanı sıfatıyla konuşma alışkanlığını bırakamadı. Bırakması olanaksız. AKP'liler de buna hemen alışmış. TBMM'den bir yasa geçtiğinde, onay için saat sayıyorlar.
2- AKP'nin kurumları ele geçirme mantığı 2 temel yaklaşıma dayanıyor; tüm yönetimi ele geçirmek ve kurumu yıpratıp işlevsizleştirip kendi istediği biçime sokmak. YÖK'te her ikisi birden uygulanmak isteniyor.
3- Eğitim, AKP'nin tümüyle ele geçirmeyi hedeflediği alanlardan biri. Üniversitelerde amaca ulaşmak için öncelikle YÖK'ün tam olarak iktidara bağımlı hale gelmesi gerekiyor. Bu da yetmez; YÖK'ü değiştirmek için, bugüne kadar yapılanları kötülemek ve YÖK'ü tümüyle itibarsızlaştırmak gerekiyor.
4- YÖK Başkanı Prof. Teziç ve Başkanvekili Prof. İsa Eşme , kendilerine atılan çamurların tümünü iade etmeyi başardılar. Üniversiteleri eldeki olanaklar çerçevesinde yönettiler, yönlendirdiler. Kimi alanlarda yeniliği onlar da gerekli gördüğü için öneriler getirdiler. İktidar baskısına boyun eğmediler.
Son sözümüz şu:
Bu gidişle bir gün her şey AKP kokacak ve bu kokudan kendileri bile irkilecek!
--------------
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #258  
Alt 04.12.07, 14:42
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Nutuk

NOT:Bu eklenti bir salayt gösterisinden alındığı için resimler,görüntülenmeyecekler.Eğer isteyen olursa slayt halinde özel mail adreslerine gönderilecektir.Ahmet Dursun
-------
80. YILINDA BÜYÜK NUTUK (Söylev)
Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç,T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı
Slayt sunum:Remziye Örselli/18.10.2007
“Sayın Baylar, sizi günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe malolmuş bir çağın öyküsüdür.

Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım…”
Gazi Mustafa Kemal 80 yıl önce, 15 Ekim 1927 Cuma günü toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Büyük Kongresi’nde, Büyük Nutku’nu okumaya başlamıştı.

Gazi CHP’yi 9 Eylül 1923 tarihinde kurmuştu.

Kuruluştan sonraki ilk büyük kongre yapılıyordu ama Sivas Kongresinde alınan bir kararla “Anadolu” ile “Rumeli” Müdafaa-i Hukuk Dernekleri birleştirilmiş, böylece verilecek mücadelede bir bütünlük sağlanmıştı.

İşte ortaya çıkan bu “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği”, ileri yıllarda siyasal bir hareket olarak

CHP’nin 1. Büyük Kongresi kabul edilmişti. O nedenle şimdikine “2. Büyük Kongre” denmişti.

20 Ekim Çarşamba gününe kadar,tam 36 saat 33 dakika süren Gazi’nin bu sunumu,sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada beklendiği gibi çok büyük yankılar uyandırmıştı.

Cumhuriyet henüz 4 yaşındaydı ama öylesine olağanüstü dönemlerden geçilmişti,öyle dar boğazlar aşılmıştı ki,

bunu birinci ağızdan yazıp söylemekte gelecek kuşaklar açısından büyük yarar görmüştü.

O nedenle de, uzun zamandan beri hazırlamakta olduğu bu nutku okumak için,Gazi, parti genel kurulunun daha uygun bir ortam olacağına karar vermişti.

Böylece orada sadece milletvekillerine ve hükümet üyesi bakanlara hitaben değil,aynı zamanda tüm illerden gelecek CHP delegelerine,parti ileri gelenlerine, bürokraside yer alan üst düzey yöneticilere, komutanlara, kordiplomasiye mensup tüm büyükelçilere hitaben bu uzun konuşmasını yapabilecekti.
Öyle de oldu.

TBMM Genel Kurul Salonu sonuna kadar doluydu ve insanlar adeta nefeslerini tutarak 6 gün boyunca Gaziyi dinlemişlerdi.

Kürsüde son derecede şık ve yakışıklı,yaptıklarından müthiş gururlandığı her halinden belli,kimi zaman sesini yükselterek kimi zaman alçaltarak,dost düşman tüm dünyaya sesleniyordu:
“…1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım.
Genel durum ve görünüş:”
Ülkenin o günlerde içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla anlatıyor, Millî Mücadele günlerinin zor koşullarına değinirken sesi titremeye başlıyor, hele sonlara doğru, bütün bu mücadelenin muzaffer sonucu olan cumhuriyeti Türk Gençliği’ne armağan ettiği bölüme geldiğinde, “ Ey Türk Gençliği… “ derken artık daha fazla dayanamıyordu.
Ertesi gün İngiliz gazeteleri “Gazi gözyaşlarını tutamadı…”diye manşet attılar.
Doğruydu.
NUTUK NEDEN ve KİME HİTABEN YAZILDI?
Gazi, Nutuk’ta Millî Mücadele’yi anlattığı bölümden hemen sonra bu soruyu soruyor ve gene kendisi yanıtlıyordu:
“…Maksadım, inkılabımızın incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır.

Bütün bu olguların ve olayların cereyanında TBMM ve hükümeti başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olmaktan çok, teşkilâtımızın Genel Başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi mecbur sayarım.”

Parti teşkilatı mensuplarının ve ülkenin dört bir yanından gelmiş delegelerin önünde konuşmasındaki maksat, anlattıklarını onların da ülkenin dört bir yanına anlatmaları, böylece olan biteni tüm yurttaşların kaynağından, yani birinci elden, Gazi’den öğrenmeleriydi.

1918-1927 arası son dokuz yılda olup bitenlerin hesabını soruyor, hesabını veriyordu.
Konuşma tümüyle belgelere dayanıyordu.
Metinden birkaç cümle okuyor, yan masadaki kâtibe bir belge uzatıyordu.

Bu nedenle, Osmanlıca olan ilk baskı iki cilttir.
Birinci cilt Nutkun metnini, ikinci cilt ise belgeleri içerir.
Daha sonraki baskılarda da benzer yöntem uygulanacaktır.
Metin kısmında 192.240 sözcük vardır.

Her sayfasında ortalama 360 sözcük bulunan bir baskıda Nutuk 534 sayfa,belgeleri ise 344 sayfa tutmaktadır.
Böylece Nutuk iki cilt bir arada 878 sayfalık dev bir eserdir.
Nutuk’ta bulunan toplam belge sayısı ise 308’dir.

Büyük Nutuk, Gazi’nin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eseridir.
Her sayfasında, cumhuriyete giden o “uzun ince yol” Gazi’nin ağzından tüm ayrıntısıyla ve bütün dünyaya hitaben anlatılmaktadır.

İşgalciler, Saray, İstanbul Hükümeti, Kuvvacılar,işbirlikçiler, komutanlar, yakın arkadaşları,sonradan yolları ayrılan arkadaşları,dost – düşman herkes bu anlatılanlardan kendilerine bir pay çıkarabilmektedir.

O nedenle, özellikle İngiliz Büyükelçisi ve sefaret mensupları büyük bir merak ve dikkatle dinliyorlardı.
Sultan Vahdettin’in İngilizlerle olan gizli temaslarını, Sadrazam Damat Ferit’in aşağılık ilişkilerini ve onursuz politikalarını, İngiliz Severler Derneğini, Anadolu’daki kutsal isyanı bastırmak için Vahdettin’in İngilizlerden aldığı para ve silahla donatıp, Ankara’yı ezmek üzere sevk ettiği Hilafet Ordusu’nu, şimşek bakışlarını kordiplomasinin oturduğu locaya dikmiş, gürül gürül anlatıyordu.
Anlattıkça da yan masaya bir belge veriyordu.
Oturum sona erdiğinde tüm diplomatların en büyük merakı, “acaba yarın ne anlatacak?” sorusuydu.
Özellikle İtalyan diktatörü Mussolini Nutkun İtalyanca’ya çevrilip çevrilmeyeceğini merak ediyor,Büyükelçisinden sık sık bilgi istiyordu.

Gazi Nutuk’ta kurtuluşu gerçeğine uygun sırada, kronolojik bir akışla anlatıyordu.
Buna göre, önce Birinci Dünya Savaşı’na son veren Mondros Ateşkes Anlaşması’nın hangi koşullarda ve nasıl imzalandığını, buna nasıl karşı çıktığını, Saray’ın ve İstanbul hükümetlerinin içine düştükleri aciz durumları, ardından gelen işgalleri, işgalcileri, işbirlikçileri, azınlıkların hain faaliyetlerini sayıp döküyordu.
Daha sonra direniş için ilk hazırlıklar ve örgütlenmeleri, buna tepki olarak da Yunan ordusunun Ege’ye çıkarılmasını; işgali göğüslemek adına Kuvva-yı Milliye’nin kuruluşunu, ardından ordunun teşkilatlanmasını;

kongreler ve Heyet-i Temsiliye dönemini; bu direnişi kırmak için Vahdettin’in yayınlattığı fetvaları ve buna bağlı olarak Anadolu’nun on dört yerinde çıkarılan iç isyanları; kardeşin kardeşi boğazlayışını,
kimi zaman öfkeli, kimi zaman sakin, anlattı, anlattı, anlattı.
Daha sonra İnönü Savaşlarını, Sakarya’yı anlattı.Büyük Taarruza gelince, kürsüdeki duruşu bile değişmişti.

Lozan’ı anlatırken ise artık kürsüye sığmıyordu.
Ardından barış dönemi…ardından cumhuriyet…ardından devrimler…Mutluydu.
NUTUK’TA ENÇOK ZORLANDIĞI BÖLÜM
Nutuk’u yazarken de, okurken de en çok zorlandığı bölüm,en yakın silah arkadaşlarıyla yollarının ayrıldığını hissettiği bölümdü.
Lozan günleriydi.
İsmet Paşa ve Türk Heyeti 17 Kasım 1922 günü Lozan’a hareket etmişti.
İlahi adalet…Aynı gün Sultan Vahdettin İngilizlere sığınmış,Malaya zırhlısıyla Malta’ya doğru yola çıkmıştı. Sultan kaçıyordu.
Aradan birkaç gün geçmişti.
Lozan’da müzakereler sürüyor, kıyamet kopuyordu.
Bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey,Gazi’nin TBMM’deki başkanlık odasına gelerek O’nu, Refet (Bele) Paşa’nın Etlik’teki bağ evine akşam yemeğine davet etti.

Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat) bu yemekte bulunması için Gazi’nin onayını aldı.

Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa,akşam sofrada bir araya geldiler.
Hatır sormalar henüz bitmiş, yemek bile daha başlamamıştı ki, Rauf Bey Gazi’ye döndü; “Kemal” dedi,“ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz.Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz bir konu var, bugün seninle o konuyu da konuşmak istiyoruz.”Hisleri O’nu yanıltmazdı. Bozuntuya vermedi. “Buyurun, konuşalım !” dedi.

Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı:“Kemal! Bu Meclis senden korkuyor,o yüzden sana gelemiyor,tüm şikâyetler başbakan olarak bana geliyor…”
Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı,“ Neyimden korkuyorlarmış?”deyiverdi.

Rauf Bey konuya doğrudan girdi:
Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar.Dedikodular giderek yayılıyor.Bazen o kadar abartıyorlar ki,eline bir fırsat geçerse,senin padişahı bile bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”Gazi donup kalmıştı.

Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu.Rauf Bey ise içini dökmeye başladı:

“Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı.En çok sen çaba gösterdin, kurtardın,biz de sana yardım ettik.

Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre ‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.”
Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı.
“Peki Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.Rauf Bey’i dinleyelim:
“Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı.Boğazında padişahın ekmeği var.

Şimdi o ekmek benim gırtlağımda. Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim.Benim rejim sorunum yok.
Üstelik, madem sordun, söyleyeyim.Padişah bir İslam halifesi, ben de müslümanım.Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım.O makamlar uhrevi makamlar.Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil.

Kaldı ki, bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de mutlakıyet yönetimidir,cumhuriyet değil”.
Gazi’nin yüz hatları gerilmişti.
Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü;“Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu.“Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!...” deyip kestirip attı Refet Paşa.Gazi, masadaki Fuat Paşa’ya, “ Senin görüşün Fuat?” diye sordu.

Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf, hatta sıra arkadaşıydı. Hukukları daha derindi.
St. Joseph mezunuydu, yani askeri okuldan değil sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı. Okul Komutanı Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve iki genci birbirine tanıştırmıştı:
Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…” Ve Fuat’ı sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’e emanet etmişti.Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e bu derste çok yardımı oldu. Giderek aralarında uzun yıllar
sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonu Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı. O nedenle aralarındaki hukuk daha derindi.

Fuat; “Paşam”, dedi, “biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım, duruma muttali değilim, izin verin birkaç gün düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..”Yani o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!...” diyemedi.

Masada olmayan dördüncü kişi,Kâzım Karabekir Paşa ise Erzurum’daydı ve telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak kararı bekliyordu.

Beşinci kişiyse, kendisiydi.

Anadolu’ya çıkan ilk 5 komutan işte masadaydılar ve henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu.

“Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Gazi. “Yarın kürsüye çık, bunları yapmayacağına söz ver!” diye yanıtladı Rauf Bey.“Bana bir kâğıt verin…”Bağ evinde gece yarısı kâğıt bulamadılar, içtiği sigaranın kapağını yırttı ve arkasına hırsla yazdı:“ Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı
en yüce icraî organ olan TBMM verecektir.” Yüksek sesle okudu ve sordu:
“ Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi?
Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu?”“Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!...”, dedi Rauf Bey.
O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı. Bunu biliyorlardı. Masadaki komutanlar rahatladılar.
Sofra, buz gibi olmuştu.Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu.O günden itibaren Gazi yollarını da bu arkadaşlarından ayırmak zorunda olduğunu görmüştü.Ertesi gün kürsüye çıktı ve yazdıklarını aynen okudu.

Meclisle ve komutanlarla bir tartışmaya girmeden bu krizi atlatmalıydı.Öyle de yaptı.

1921 Anayasasına göre Meclis her iki yılda bir seçim yapmak zorundaydı.Meclis 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, seçimleri yenilemenin zamanı gelmişti. Doğal olarak da seçimlere gidildi.Gazi, bu Meclis’ten kurtuluyor gibiydi.Komutanlar yeniden endişeye düştüler: “Ya, Kemalist bir Meclis gelirse!”Bunun üzerine yeni bir plan kurdular.Mustafa Kemal’i Meclis’e sokmamanın yolunu arayacaklardı. Seçim Yasasını değiştirmeye karar verdiler.
Erzurum Milletvekili Necati Bey, Samsun Milletvekili Emin Bey, Mersin Milletvekili Albay emeklisi Çolak Selahattin Bey, bir önerge hazırladılar:Buna göre:
“1. …bundan böyle milletvekili adayının doğum yeri, Misak-ı Millî sınırları içinde olsun!..”Selanik dışında kalmıştı.

2. …Milletvekili adayı adaylığını koyduğu yerde en az beş senedir oturuyor olsun!” Mustafa Kemal o cephe, bu cephe hayatı boyu koşturmaktan ötürü değil beş yıl, hiçbir yerde sürekli beş ay oturamamıştı ki.
Hedef belliydi. Bu yasa özel olarak kendisi için hazırlanmaktaydı. Hem de en yakın silah arkadaşları tarafından.

Bu önerge verilince, kürsüye zorla çıktı ve avaz avaz:“Doğum yerim Selanik Misak-ı Millî sınırları dışında kalırken, devlet Selaniği tek kurşun atmadan Yunan’a verirken,bu millet bilsin ki ben diğer bir yurt köşesi Derne’de savaşıyordum…
Hiçbir yerde beş yıl oturamadım, doğru. Otursaydım, o zaman Bingazi’de, Derne’de, Sina’da, Filistin’de olamazdım. Çanakkale’de, Kafkaslarda, Sakarya’da olamazdım. Ama ben oralarda olamasaydım, bu efendilerin de doğum yerleri, Allah korusun, Misak-ı Millî sınırları dışında kalırdı…”
Şimdi millete soruyor ve yanıtını milletten bekliyorum. Bu önergenin sahibi efendileri buraya gönderen millet onlar gibi mi düşünüyor?...

Hayır, millet onlar gibi düşünmüyordu. Çuvallar dolusu telgraflarla olayı protesto ettiler, önerge geri çekildi…ve Mustafa Kemal Ankara’nın Bâlâ ilçesinden milletvekili seçilerek Meclis’e girdi…
Cumhuriyeti de kurdu.
Gazi bu olayı hiç unutmadı.
NUTUK’ta da tüm ayrıntısıyla yazdı.
NASIL, NEREDE YAZDI?
Nutuk’un yazım süreciyse çok yorucu olmuştur.Epey süredir notlar tutmaktadır. Konuşmasını yaklaşan Parti kongresinde yapmaya karar verince, kalan üç aylık sürede Nutkun tamamını yetiştirebilmek için olağanüstü bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştır.Kalp spazmı O’nu bu tempoda yakalar. Sigara ve içkiye ara verilir, üç gün sırt üstü yatarak zar zor atlatır.
Nutuk’u Çankaya Köşkü’nde yazmaktaydı. Ankara Belediyesi’nin bir Ermeni yurttaştan satın alıp Gaziye hediye ettiği köşk, üç oda bir salondan ibaret eski bir bağ eviydi. Yağmur yağdıkça tavanı akardı.

Akan yerlere leğenler konmuştu.Akmayan bir köşeye konan bir koltuğa oturmuş,yanı başında su dolu bir leğen, elindeki pamuğu suya batırıp gözüne örtüyor,böylece rahatlamaya çalışarak Nutuk’u dikte etmeye devam ediyordu. Yorgunluktan gözlerini açamaz hale gelmişti.Nutuk’u dikte ettiği yaverler her sekiz saatte bir değişiyor, O ise yerinden kımıldamıyordu. Aralıksız 32 saat çalıştığı olmuştu.
Falih Rıfkı Atay’ın anlatımıyla;“…Çalışma odasında yarı ayaküstü, yarı oturarak ve yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak Nutkunu dikte ederdi. Yorulan değişirdi. Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti.Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra, hiç dinlenmeden sofraya iner, o gün yazdıklarını bize okur veya okutur, hadiseler üzerinde terütaze bir muhakemeyletartışmalar yapardı.”(Falih Rıfkı Atay, Çankaya–Atatürk Devri Hatıraları, Dünya Yayınları 5 Cilt II, s.460).
Büyük Nutuk üç açıdan benzersizdir: “Söyleniş süresi”,“kapsamı “ve “yaptığı etki” açılarından eşsizdir.

Sunum TBMM toplantı salonunda yapılmıştır.Gazi, sabahleyin üç saat ve öğleden sonra üç saat olmak üzere her gün iki toplantıda konuşmuştur.
NUTKUN YANKILARI ve İTİRAZLAR
Nutuk, okunduğu 1927 yılında tüm Türkiye’de büyük yankılar yapmış, tüm gazeteler manşetlerinde Nutuk’a yer vermişler, yazarlar günlerce Nutuk’tan söz etmişlerdir. Bu yankı dış dünyaya da yansımıştır.

Avrupa bir yana, Japonya’da bile yayınlanan pek çok yoruma rastlanmıştır. En ünlü gazetelerin başyazarları günlerce sütunlarında Nutuk’a yer vermişlerdir.
Bu arada, İzmir Suikastı öncesinde yurt dışına çıkmış bulunan muhalefet kanadın ileri gelenlerinden Nutuk’a tepki ve eleştiriler de gelmiştir.

O günlerde Londra’da oturmakta olan Kurtuluş Savaşı’nın onbaşısı Halide Edip Adıvar,Nutkun okunmasının hemen ertesi günü, Londra’da yayınlanmakta olan The Times gazetesine gönderdiği bir makaleyle Gazi’ye eleştiriler yöneltmiş, Londra Büyükelçimiz Ferit Bey bu yazıyı ve çevirisini aynı gün Ankara’ya, Dışişleri Bakanlığımıza göndermiştir. Bunun üzerine CHP Genel Sekreteri Safvet Bey, 1 Kasım 1927 tarihinde The Times gazetesinde bir tekzip yayınlayacaktır.
Lozan’ı imzalayan Ankara Hükümeti’nin başbakanı ve muhalefetin önemli liderlerinden olup,İzmir suikastı eyleminden önce yurt dışına çıkmış bulunan Rauf Bey (Hüseyin Rauf Orbay) o günlerde Paris’te yaşamaktadır ve o da 2 Kasım günü The Times’a gönderdiği bir mektupla benzer eleştirilerde bulunmuştur.
Muhalefet kanadın diğer bir ileri geleni, eski İttihatçı ve Halide Edip’in eşi Dr. Adnan Adıvar da o günlerde Paris’te yaşamaktadır ve The Daily Telegraph (Londra) gazetesinde 29 Eylül 1928 tarihinde “ Türk Diktatörlüğü” başlığıyla bir eleştiriyi de o yayınlayacaktır. (Bu yazıların tam metinleri için ; Bilal Şimşir,Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine Belgeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Dizi, Sayı.61)
Yapılan eleştiriler daha ziyade Gazi’nin kendini çok ön plana çıkarttığı, arkadaşlarını geri plana ittiği merkezindedir. Oysa Nutuk’ta anlatılanlar daha dün kadar yakın bir geçmişte cereyan etmiş, sunulan tüm belgeler de devrimin tartışmasız liderinin Gazi olduğunu kanıtlamıştır. Kaldı ki bu iddiaların tümü
CHP tarafından belgelerle yanıtlanmıştır.
HANGİ DİLLERDE VE NEREDE BASILDI?
Gazi Nutuk üzerindeki telif hakkını Türk Hava Kurumu’na bağışlamıştı. Kitabın yurt içinde ve yurt dışında basımı ve satışı işleriyle bu kurum yetkilendirildi ve henüz kurulmuş olan bu kurumun gelişmesinde Nutkun satışından elde edilen gelir çok önemli rol oynadı.Nutuk Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça basılmıştı. Arapça olarak da yayınlanması için Kahire Büyükelçimiz Muhiddin Paşa ısrarla talepte
bulunacaktır ama, yabancı dillerdeki baskılar bir Alman yayınevine (Köhler) verildiği için,onlarla temas kurulması istendiyse de sonuç olarak Arapça baskısı yapılmamıştır.
Türkçe Nutuk’un birinci baskısı 1928 yılının ilk yarısında yüz bin adet olarak satışa sunuldu. Bu rakam çok yüksekti. O günlerde Türkiye’nin nüfusu 14 milyondu ve okur- yazar nüfus ancak bir milyon kadardı.
Her 10 okurdan birinin Nutku aldığı anlaşılıyordu ki bu büyük olaydı.Her kitap numaralıydı. İlk iki bin kitap lüks baskılardı. Bunların fiyatları 10 ile 500 lira arasında değişiyordu. Lüks olmayan kitaplar ise 5 liradan satılıyordu.Belgeler cildi daha sonra basıldı ve 2.5 lira ile 50 lira arasında satışa sunuldu. Böylece bir takım (iki cilt) Nutuk 7.5 liraydı ve bu yüksek bir fiyattı. Zira o dönemde gazete 5 kuruştu.
Gelirini en üst düzeyde tutmanın peşinde olan Türk Hava Kurumu, reklam ve tanıtıma önem vermiyor, hiçbir masrafa girişmiyordu. Aksine kitabı edinmek isteyen önce parasını ödüyor, kitap sonra adresine gönderiliyordu. Hiçbir indirim de uygulanmıyordu.Baskı için ilk temas Mayıs 1927’lerde olmuştur.

Yazımı bitmek üzeredir. Ankara’dan Paris Büyükelçiliği’ne 11 Mayıs’ta çekilen bir telgrafta Gazi’nin CHP Büyük Kongresi’nde uzun bir konuşma yapacağı, bu metnin kitap olarak basılmasının düşünüldüğü, ilgilenecek yayın kuruluşlarının Ankara ile temasa geçmelerinin sağlanması istenir, anlaşma için Büyükelçiliğe yetki verilmez.Bunun üzerine bazı yayın kuruluşları yanıtlarını Büyükelçiliğimiz aracılığıyla Ankara’ya gönderirler.

Bunlardan Payot Yayınevi bu işe talip olduğunu, esasen daha önce de benzer işler yaptığını, metnin Paris’e gönderilip gönderilemeyeceğini sorar, yanıt olumsuzdur.Metin henüz Kongrede bile okunmamışken
yurt dışına gönderilmesi belli ki mahzurlu bulunmuştur. Firma yetkililerinin Ankara’ya gelip metni burada okumaları istenir. Sonuç olarak zaman kaybedilir ve bu nedenle de Nutkun Fransızca baskısı gecikir.

Nihayet bu temaslar sonunda Nutkun Rusça hariç diğer yabancı dillerde yayımlanması işi, Almanya’nın Leipzig kentindeki K.F. Köhler yayınevine verilir ve bu baskılar ancak 1930 yılında, yani üç yıl gecikmeyle yapılır. Kitabın Rusçasını Ruslar basıp satmışlardır.(Bilal Şimşir, a.g.e. s.XIII ve diğer.)

Nutkun İngilizce ve Fransızcasının ilk baskısı 2750 adet basılmıştır. Bunların da fiyatları oldukça yüksektir.

İngilizcesi 1 İngiliz lirasına, Fransızcası ise 125 Fransız frangına satılmıştır.Belgeler cildinin de fiyatı aynıdır.

Böylece Fransızca bir takım Nutkun fiyatı 250 Fransız frangı tutmaktadır ki, bu rakam yüksektir.
SONUÇ Büyük Nutuk Millî Mücadele tarihimizin belgeselidir.Günümüze ise ışık tutan bir rehber niteliğindedir.

Bugünleri adeta o günlerden görmüş, Nutuk’ta bakın ulusuna ne tavsiye etmektedir:“…Sayın milletime şunları tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.” (NUTUK, Kültür Bakanlığı’nın Cumhuriyet’in XV. Yıldönümü Armağanı, 1938, s. 515).
20 Ekim 1927 Çarşamba günü Gazi son derecede yorgundur. Nutkun sonuna gelmiştir ama, altı gündür ayakta konuşmaktadır. Mikrofona rağmen sesi güçlükle duyulmaktadır.
Son cümleleri:“…Baylar, bu demecimle, ulusal bağımsızlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal felaketlerden uyanışın ve kutsal vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.”
Ve Nutuk Gazi’nin gençliğe seslenişiyle sona eriyordu:“
Ey Türk Gençliği !
Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır…

Bir gün bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir…
daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler; üstelik hainlik da yapabilirler. daha kötüsü, iş başında bulunan kişiler, kendi çıkarlarını,yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler…

Ey Türk geleceğinin gençliği!

İşte bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Bunun için gereken güç, damarlarındaki soycul kanda mevcuttur.
İşte tam da burada sesi titremeye başlamış, göz pınarlarından yaşlar süzülüvermişti.

Ertesi gün İngiliz basını “Mustafa Kemal ağladı” diye manşet atmıştı.
Haklıydılar.
Acaba bu günleri 80 yıl öncesinden gördü de ona mı ağlıyordu?
Ne dersiniz?
Gençliğe Hitabı’ndaki altı çizili yerler size de bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu?

Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/4739510/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.

Konu ahmetdursun tarafından (04.12.07 saat 14:57 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Kelime düzenlemesi
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #259  
Alt 04.12.07, 15:10
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Vahdettin hainmiydi-10

22 Temmuz 2007 gününden bu yana, Cumhuriyet karşıtları, Kemalist devrimleri küçümsemeyi ve yakın tarihimizdeki kimi hainleri aklamayı azgınlıkla sürdürmeye başladılar.
Bu azgınlığın gerisinde iki neden yuvalanmış olabilir.
Ilımlı Islam Devleti modelinin düşünsel alt yapısını kamu oyuna sindirmeyi amaçlamış olabilirler.
Ya da, Enver Paşa’nın cesedini Türkiye’mize getirmeye benzeyen yöntemle, (O yöntemin mimarı Hürriyet yazarı Murat Bardakçı idi) Vahideddin’in cesedinin de Şam’dan ülkemizde Devlet mezarlığına yeniden defnedilmesini sağlamak olabilir. Bu ikinci olasılık, Şeriat özlemini gerçekleştirmeye girişimin başlangıcı olacak ve belki de o gün Türkiye’miz, umulmadık olaylarla karşı karşya gelecektir.

Ülkemiz üzerinde dinsel ve etnik ayrışımın habis senaryosunun hazırlanmakta olduğu kanısına ulaşanlardan biri de benim. Avrupa Birliği’nin 1999’dan bu yana Gelişme Raporlarında ileri sürdüğü koşulların gerisindeki amacın bu olduğuna ilişkin sayısız örnekler mevcut. Pentagon’daki ülkemizi parçalayan haritanın, AB Gelişme
Raporlarına ( 2004) ek koşul belgesinde “ Fırat ve Dicle nehirleri havzası’nın uluslar arası bir kurul tarafından denetlenmesi koşulu ile örtüşmesi rastlantı olamaz. .

Bu öngörülerde bir yanlışlık yoksa, sorun kimi kişilerin bilerek ya da bilmeyerek yakın tarihimizin gerçeklerini ters yüz etme çabaları, bu genel stratejiye yataklık etmeleriyle açıklanabilir. Enver Paşa’yı,Vahidettin’i aklamaya yeltenmeleri, Mustafa Kemal’i kusurlu bulmaları,üstlendikleri görevin gereği olabilir. Bu düşüncede yanılmış olmak, en içtenlikli dileğimizdir. Ülkemiz Cumhuriyetine Ilımlı Islam cübbesini giydirmeyi ve kamusal yönetimi federatif sisteme kaydırmayı öngören planın, robotları olduklarının farkında mıdırlar? Öylesi bir planın uygulama aşamasında en büyük zarara o robotların uğramayacağını bugün hiç kimse ileri süremez.

Avrupa Birliği üyeliğine Kemalizm ve onun alt yapısını oluşturan ulus devlet örgüsünün ve ulusalcılık ilkesinin engel oluşturduğu,hem de koşul olarak açıkça ileri sürüldüğüne göre, Mustafa Kemal’in Vahideddin’e karşı haksızlık yaptığı, aslında o son padişahın ülkeyi kurtarmayı amaçladığı ve Anadolu Harekatını sonuna kadar desteklediği savı internet ekranlarında dolaşıma girecek, makaleler yazılacak,panellerde dile getirilecektir. Örneğin; Nazlı Ilıcak bile, babasının bakan olarak 1955 yılında Rum kökenli yurttaşlarımıza uygulanan mezalimin karşın, İzmir’de Yunan Bayrağını selamladığını unutarak, “ Mustafa Kemal’i kahraman yapmak için birileri hain mi olacaktır”diyebilecektir.

Anti-kemalist akımın en kurnaz ve bilinçli öncülüğünü Murat Bardakçı’nın üstlendiği görülüyor. Vahideddin’in yaşam öyküsünü konu alan “Şahbaba” adlı kitabında, onu özenle ve kurnazca aklamaya çalışmaktadır.

Örneğin, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 günü Samsuna ayak bastığının haftasında (27 Mayıs) Havas Reuter Ajansında yayımlanan bir haberin doğru olup olmadığını Makam-ı Celile-i Sadareti Uzmaya (Yüksek Başbakanlık katına) gönderdiği telgraftan söz etmez. O telgraf,İstanbul ile Ankara arasındaki ilk kırılma noktasını açıklamaktaydı.

Ajansın verdiği haberde, “İngiliz himayesinin önerildiği ve bunun heyeti umumiyenin düşüncesi olduğu” bildirilmekteydi. Vahideddin, Mustafa Kemal’i ülkeyi düşman işgalinden kurtarması için Samsuna gönderiyor
idiyse, İngiliz himayesinin kabul edildiğine ilişkin habere niçin karşı çıkmıyordu? Hem İngiliz himayesi kabul edilecek ve hem de İngiliz işgalinden ülkeyi kurtarmak gerekecek, nasıl olacak bu?

Mustafa Kemal’in başvurusuna yanıt gelmez. Bu kez, Padişah Vahideddin’e başvuracak ve “Malta’ya gitmek en hafif olarak hali atalete mahkum edilmek gibi ihtimaller karşısında bırakıldım” diyecek ve son sözünü söyleyecektir: ” Eğer icbar edilirsem, memuriyeti aciza-nemden istifa ederek, kemakan (eskiden olduğu gibi) Anadolu’da ve sine-i millette kalacağım ve vazifei vatanıyeme bu kere daha sarih hatvelerle (atılımlarla) devam edeceğim. Ta ki, millet, istiklal ve saltanat ile hilafeti muazzamayı hümayunları masun-u indiras (yok olmaktan kurtulmuş) olsun.

Murat Bardakçı’nın Şahbaba kitabında Mustafa Kemal’in görüldüğü yerde katlini öngören Şeyhülislam fetvasına değinmez.. Mustafa Kemal’in başvurusuna İstanbul’da Harbiye Nazırı Şenket Turgut’tan yanıt gelir:

Maiyeti alinizdeki istimbotlardan (buharlı gemilerden) biriyle buraya teşrifiniz rica olunur.

Adı Osmanlı olan devletin, tarihten silinmiş ortada sadece iskeleti kalmış olması gerçeği. 1881 Muharrem Kararnamesiyle tescil edilmişti. Para Basma yetkisi elinden alınmış, bu yetki Fransa’nın yönetiminde,

Osmanlı Bankasının eline geçmişti. Bütçesi Duyunu Umumiye İdaresinin denetimi altındaydı. Dış Borçlarını ödeyemez duruma düşmüş, gelir kaynaklarına el konulmuş ve harcama yetkisi elinden alınmıştı. Reji

İdaresi ile Düyunu Umumiye, Osmanlı Devletinin yerine geçmişti. Üstelik yargılama ve ceza öngörme yetkileri de vardı.
Osmanlı devleti fosilleşmişti.
Mustafa Kemal, Hilafeti ve Saltanatı kurtarsa ve Vahideddin Efendiyi geri çağırsa, acaba o Saltanat ve Hilafet, ayakta kalabilir miydi? Sevr sözleşmesi yürürlükten kalkar mıydı? Asi olarak suçladığı Mustafa Kemal’i sadrazam mı yapar ya da idam sehpasına mı gönderirdi?

Anadolu iki farklı seçenek karşındaydı. Ya uluslaşacak ya da Saltanatın buyruğunda kul olmayı sürdürecekti. Mustafa Kemal’in açtığı çığırda ulusallaşmayı ve çağdaşlaşmayı seçti. Şimdilerde Mustafa Kemal’i kusurlu

bulan ve Vahideddin’i aklamaya çalışan nankör gafiller, Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti söz konusu olmasaydı, öylesi eleştiri özgürlüğünü kullanabilirler miydi? Ve AKP gibi bir parti ortaya çıkabilir miydi?

Vahideddin’in gözleri önünde İkinci Meclisi Mebusan kapatılıp kapısına süngülü İngiliz askerleri yerleşmedi mi?

Saltanatın genetik çürümüşlüğünün yanı sıra, Saray, sadece kendisini düşünüyor hayat hakkını ulusta değil, İngiliz himayesinde görüyordu.

Osmanlı kendisini kendi eliyle tarihten silmeye başlamıştı ve o süreci artık kimse tersine çeviremezdi. Vahideddin’in hain olup olmamasının geçerliliği kalmamıştı. Açz içindeydi. Onu savunanları, aklamaya çalışanlar, bu yazıklarımdaki bir tek sözcüğün yanlış olduğunu kanıtlarlarsa, “Kendini Yok Eden Osmanlı” kitabımı özür dileyerek armağan edecek ve yazı yaşamıma son vereceğim.

O nankör mahluklara son sözümüz şudur. Vahideddin hain değilse, hiç kimse bundan böyle hain olamaz. ABD-AB çaprazında ülkemiz coğrafyasını satışa çıkarsalar bile!

Sayın, T. E..., 26 Kasım 2007 gün bana da ulaşan iletinizde,” Sayın Malcolm X, niçin saklanıyorsunuz” diye soruyorsunuz. İzin verir misiniz size “Malcolm X” in kim olduğunu açıklayayım: 1925’in 19 Mayısında, Omaha’da dünyaya gelmiş Afrika kökenli kara tenlidir.

Massachussets’in siyah mahallerinde ilk öğrenimini bitirir küçük yaşta çalışmak zorunda kalır. Kendisini Harlem’de bulur ve hangi suçu işlemişse gençliğinin 7 yılını hapishanede geçirir. Hapishane onun için fakülte olmuştur. Tüm gününü kitap okumakla geçirir ve doktora tezini orada hazırlar. “Bir insanın düşünmeye gereksinimi varsa gideceği yer ya üniversite ya da hapishane olmalıdır” sözü onundur.

1952 yılında (26 yaşında) “Black Muslims” hareketine katılır. ABD içinde “bağımsız siyahların cumhuriyeti” düşüncesinin önde gelen ismi olur. Black Muslims hareketinin lideri Elijah Muhammed’e katılır. Ne var ki

kısa bir süre araları açılacak ve ondan kopacaktır. Malcolm X adını kullanmaktadır. 1964’de Afrika-Amerika Birliği savının savunucusudur. O yıl, Mekke’ye gider ve Hacı olur. Yaşamının dönüm noktasıdır bu.

ABD’deki Islam ile Doğudaki Islam arasındaki farkı görür. Ve X olan soyadını “El Şahbaz” a dönüştürür. Elijah Muhammet’in etkisinde eskiden ırkçı görüşleri benimserken, Hac, onun Islam dünyasındaki ırkçılık
karşıtlığını özümsemesini sağlar. ve 1965’in 21 Şubatında New York’ta kuşunlanarak öldürülür.

İntenet sitesinde kendi düşüncesini açıklamaktan çok, uygun görüşleri internet ekranlarına yansıtan kişi, işte bu “Malcolm X” in ikinci kopyasıdır. Şimdi ondan gelen iletilerin anlamını ve amacını anlamak
kolaylaşacaktır sanırım.Saygılarımla. 3.12.2007
Paylaşım ve Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/4739341/
Not:Bu yazı e-postamdaki bir yazışmamızdan alınmıştır.
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #260  
Alt 04.12.07, 16:10
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 794
Ettiği Teşekkür: 2
66 tane iletisine 98 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Karaçarşaf'ın Tarihçesi

YAZININ TAMAMNINI VERİYORUM.İLGİLİ LİNKTEN ASIL YAZI SAHİBİNE ULAŞMAK MÜMKÜNDÜR.
Aşağıdaki yazı 2004 yılında kaleme alındı ama, 23.10.2006 günü gözden geçirilip bazı yeni eklemeler yapıldı. Eklerle birlikte metnin tekrar okunmasında yarar olabilir ve aslında kesinlikle yarar vardır.- Y. Küpeli yusuf?comhem.se
www.sinbad.nu
Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı.

Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır.

Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler...
Carl Grimberg (1875- 1941), 1906- 09 yıllarında Göteborg Üniversitesi'nde doçentlik yapmış çok değerli bir tarih öğretmeni, yazar ve yayıncıdır. Alabildiğine ağır bir emeği gerektiren araştırma ürünü değişik eserlerinin yanında Grimberg, ilk cildi 1926 yılında tamamlanıp ertesi yıl basılan -kültür ağırlıklı- 14 ciltlik bir dünya tarihinin de büyük bölümünün yazarı ve eserin tümünün redaktörüdür. Kıt zaman içinde değişik kaynaklara giderek bu metni uzatmamak için, sadece Carl Grimberg'nin "Världshistoria- Folkens Liv och Kultur" (Dünya Tarihi- Halkın Yaşamı ve Kültürü) adlı 14 ciltlik yapıtının 1'nci cildindeki Asuri İmparatorluğu'nun yasaları ile ilgili bölümleri burada özetleyerek, türbanın ve kara çarşafın geçmişi hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Ve şüphesiz herkesin rahatca anlayabileceği gibi Grimberg, İsa'dan bin yıl önceki sözkonusu toplumsal kültürü anlatırken, ne İslamiyet'i ve ne de günümüzde Türkiye'de yaşanmakta olan çılgınlıkları ve İslam ticareti ile maskelenmeye çalışılan büyük toplumsal ihaneti aklının köşesinden geçirmemiştir. Araştırmasını herhangi bir politik kaygı taşımadan sadece bilim aşkı ile özgürce yapmıştır. Kısacası Grimberg, günümüzde moda olan Washington merkezli İslam karşıtı akımların ve bunun ayrılmaz bir parçası olan İslam ticaretinin tamamen dışında bir bilim adamıdır, sadece ve sadece gerçeğin tarihsel köklerini araştırıp göstermeye çalışmaktadır.

Değişik tarihçilerin verdikleri bilgilere göre, Babilliler gibi semitik bir halk olan Asuriler, batıdan, Suriye çöllerinden at sırtında bölgeye gelip yerleşmişlerdir. Ve onlar, 1'nci Babil (aynızamanda başkentleri'nin adı = Babylon = Tanrının Kapısı) devletinin kültürel mirası üzerine alabildiğine ataerkil, katı acımasız insani ilişkileri içeren bir toplumsal sistem kurmuşlardır. Tüccar ve militarist bir imparatorluk, medeniyet geliştirmişlerdir... Örneğin, farklı tarihçilerin verilerine göre, İsa'dan bin yıl önce Asur ordusunun kullanmış olduğu silahlar Ortaçağ Avrupası ordularının silahlarından geri değildir.
Babil mirası üzerinde yükselen bu yeni medeniyetin adı, Asur adlı en büyük "yaratıcı"larından ve ilk başkentlerinin adından gelmektedir- daha ileri dönemde başkentleri, günümüz Musul'unun 100 km kadar doğusunda, Dicle kıyısında olan tarihi Nineve kenti olmuştur. Güney Kafkasya'ya, Anadolu'ya, İran'a dek tüm bölgeyi kolonileştirmiş olan Asuri İmparatorluğu, nedeni tam anlaşılamamakla birlikte acımasız bir iç çatışmanın ürünü olduğu sanılan bir zaaf sonucu, en güçlü olduğu dönemde, kuzeyden Medler'in ve güneyden de intikamcı Babilliler'in (Kaldeliler) birleşik saldırıları ile İ. Ö. 612 yılında tarih sahnesinden silinmiştir. Medler ve Kaldeliler (eski Babilliler) Nineve'yi üç aylık bir kuşatmanın ardından elegeçirip, az görülür bir intikam duygusuyla baştan aşağı yakmışlar, yakmışlar, taş üstünde taş bırakmamışlardır.

Yaklaşık 2500 yıl sonra Nineve'nin külleri arasından dönemin en büyük devlet kitaplığına ait 20 bin tablet bulunmuştur... Sözkonusu tabletler birçok bilinmeyen tarihi gerçekle birlikte Asurlular'ın çevresindeki toplumların tarihlerinin anlaşılmasına da yardımcı olmuşlardır. Bunlar, bazı ataerkil (pederşahi) baskıcı kültürlerin, kadınları toplumda en arkaya iten ve bir erkeğin kölesi olduğunu göstermek için onları türban ve benzeri cenderelerin içine sokan modaların Arap ve İslam toplumlarına nereden geldiğini de açık etmektedirler... Örneğin, Ermeni toplumunun sahip çıktığı Ararat (Ağrı) adı, Asuri anallerinde (güncelerinde) bulunmuştur ve bu Asurilerin oraya verdikleri kendi dillerinden bir addır. Diğer yandandan İrani toplulukların, Med ve Perslerin tarihleri ile ilgili ilk bilgilere de yine Asuri anallerinde rastlanmaktadır. Ve konumuz açısından en önemlisi, birçoğu ortak olan Babil ve Asuri tanrıları, İslamiyet'in semitik "Alah"ı gibi hem "yaratan" ve hem de "yıkan"dır. Yine onlar, aynen "Allah" gibi "iyiliği" ve "kötülüğü", tüm "gücü" kendi ellerinde toplamışlardır. Halbuki Hint- Avrupai ve bağlantılı Hint- İrani mitolojilerin "yaratıcı" güçleri sadece iyiliği temsilederlerken, karşılarında ise yine sadece "kötülüğü", "yıkıcılığı" temsileden şeytani bir "güç" veya "güçler" vardır.

Özet olarak Carl Grimberg'nin anlattıklarına göre, Hamurrapi'nin yasalarının yazılı olduğu taş, 1901 yılında eski Pers kenti Susa'da bulunmuştur. Bu taş, dünyanın tanınan en eski yasa kitabı olarak kabuledilmektedir. Ve aynızamanda "sıkmabaş" geleneğiyle de bağlantılı sözkonusu Asur yasaları, toplumsal anlamda Hamurrapi'nin yasalarından dahi bir geriye gidiştir...

Örneğin, Hammurapi yasalarına göre bir yargıcın rüşvet alarak yanlış bir karar verdiği kanıtlanabilirse, sözkonusu yargıç aldığının 12 mislini ödemek zorundadır. Ve aynı kişi birdaha da yargıçlık yapamamaktadır... Diğer maddeleri de gözönüne alınırsa, günümüzün en gelişmiş ceza yasalarına göre toplumsal anlamda suçla orantılı olmayan çok ağır cezalar içerdiği anlaşılan bu yasalara göre, yalancı tanıklar öldürülebilmekte, bazı durumlarda hırsızların elleri kesilebilmekte; veya diğer durumlarda hırsız çaldığı şeyin değerinin 30 mislini geri ödemek zorunda kalmakta; eve hırsızlığa giren öldürülüp içeriye girdiği yere gömülebilmektedir vs..

Bazı kil tabletlerden elde edilen bilgilerin ışığında, önceki (Babil öncesi) Sümer toplumuna ait yasalar karşısında daha sonraki Hamurrapi yasaları, evlilikle ilgili kurallar konusunda bir ilerlemeyi temsiletmekte imişler.

Hammurapi'den önce kadınlar, -günümüzde de başlık parası ile biraz yumuşatılmış bir örneğini görülmekte olduğumuz gibi- alınıp satılabilirler, anne veya babanın izni ile tecavüze uğrayabilirlermiş. Hammurapi yasalarında ise kadınlar bazı haklara sahibolabilmişler... Sümer yasalarına göre bir kadın eşine, "sen benim erkeğim değilsin", diye bağıracak olursa, bağlanıp nehre atılabiliyor veya kent surunun kulesinden aşağıya itilebiliyormuş. Babil yasaları ise erkeğin çok evliliğine izin vermekte imiş ve şüphesiz bu işte kadının doğurganlığı en önemli rolü oynamaktaymış.

Hammurapi'den önce eşlerin ayrılma olayı, herkese açık biryerde erkeğin kadına, "sen artık benim karım değilsin" demesi ve biraz birşeyler ödemesi ile kolayca gerçekleşiyormuş- İslam toplumlarında da yeri olan ve "boş ol, boş ol, boş ol" tarzında kadının erkek tarafından boşanması gibi. Böylece, -yanılmıyorsam eğer- erkeğin üç kez "boş ol" demesiyle aynı sorunu çözen şeriat yaslarının nerelerden geldiği sanırım şimdi daha iyi anlaşılmaktadır... Yine Hamurrapi öncesi yasalar göre, kaza ile aynı sözü kadın erkeğe söyleyecek olursa, bağlanıp nehre atılıyormuş. Hammurapi yasaları ise bu durumu kadının yararına biraz yumuşatmışlar, kadına süreci tamir fırsatı tanıdıkları gibi, boşanmada ödenenin miktarınıda yükseltmişler vs.. Ve şüphesiz tüm bunların günümüzden yaklaşık dört bin yıl önceki ataerkil (pederşahi), alabildiğine baskıcı katı erkek toplumlarına özgü gerçekler olduğunu tekrar anımsamakta yarar vardır.

Zalim Asuri yasaları ise, yukarıda özetlenen bazı gerçekleri bile aratacak nitelikteler... İ. Ö. 1900'lü yıllara ait Hammurapi yasalarının yanında İ. Ö. 1300'lü yıllara özgü Asuri yasaları, bir ilerlemeyi değil, tam tersine gerilemeyi, kötüleşmeyi temsiletmekte imişler. Korkunç katı Asuri yasalarına göre, kulak, burun, parmaklar kesilmekte, surat bütünüyle bozulmakta, göz çıkartılmakta ve erkekler hadım edilmektedirler...
Asuri evlilik yasası Yahudi toplumunun yasalarına benzemekte imiş. Her iki yasaya göre, ölen erkek kardeşin dul karısı ile evlenme zorunluluğu varmış- aynı gelenek halen Anadolu'nun en geri bölgelerinde, ataerkil kültürün en güçlü biçimde egemen olduğu bölgelerde sürmektedir... Eğer en yakın erkek akraba henüz çocuksa, 10 yaşına dek bekleniyor ve 10 yaşını doldurunca dul kadın ile bu çocuk evlendiriliyormuş. Boşanma ise Babil toplumuna göre çok daha kolaymış ve erkek eşini elleri bomboş rahatca sokağa atabiliyormuş. Ve bu yasaların en korkunçlarından birine göre, eğer evin kadını kocasına ait olanı bir köleye veya hizmetçi kadına verirse, alanın burnu ve kulağı kesiliyor ve mal sahibine iade ediliyormuş. Böyle bir durumda evin erkeği de karısının kulağını kesme hakkına sahipmiş. Eğer adam karısının kulağını kesmezse, hediyeyi almış olanlarında kulak ve burunları kurtuluyormuş.

Eğer evli bir kadın başkasının evinden hırsızlık yaparken yakalanırsa ve kocası çalınanın bedelini ödeyebilirse, hırsız kadın sadece tek kulağını kestirerek kurtulabiliyormuş. Yok eğer koca ödeyemezse, diğeri (evsahibi) hırsızlık yapan kadının burnunu kesiyormuş. Eğer bir kadın erkeğe el kaldırırsa, hem para cezası ödüyor ve hem de yirmi kez kırbaçlanıyormuş. Kadın elkaldırdığı adamın bir hayasını sakatlamışsa, parmaklarından biri; iki hayasını birden sakatlamşsa, iki göğsü kesiliyormuş. "Göze göz, dişe diş" prensibi bu yasaların temelini oluşturmakta imiş. Ve şüphesiz tüm bu yasalara göre asıl "suçlu"nun ve zor durumda bırakılanların hep kadınlar olduğu açıkça gözükmektedir.

Eğer bir adam karısını başka erkekle yakalarsa, her ikisini de öldürme hakkına sahipmiş. Eğer bundan vazgeçerse, burunlarını kesebiliyormuş. Karısını affedecek olursa, suçortağını da affetmek zorunda imiş vs.. Eğer biri kanıt gösteremeden bir kadının kocasını aldattığını veya erkeğin doğal olmayan cinsel ilişkiler kurduğunu (eşeklerle vs. olmalı) söylerse, 50 kırbaç ve bir ay kıralın hesabına kürek cezasına çarptırılıyormuş vs..

Günümüz Türkiyesi'nin asıl yakıcı toplumsal sorunlarını, örneğin yaklaşık 14 milyon insanın günde bir Dolar civarında bir gelirle yaşam savaşı vermekte olduğu gerçeğini, iftar çadırlarını dolduran açları, dağıtılan üç-beş kuruşluk yardımı kapabilmek için birbirlerini çiğneyen insanları görmemezlişe gelerek, Türkiye toplumunu en az dört bin yıl geriye götürecek "türban özgürlüğü" gibi kadını ve dolayısıyla tüm toplumu köleleştirici gerici talepleri ön plana çıkartmak, en hafif tabiriyle halka ihanettir, yaşanan acı gerçekleri hasır altına süpürme ahlaksızlığıdır. Bu tip sahte "özgürlük" talebleri ile Türkiye toplumu dört bin yıl öncesinin Asuri toplumuna benzetilerek tam anlamıyla köleleştirilmek ve daha ağır bir sömürü kısgacına sokulmak istenmektedir...

Asuri toplumunda evli kadınlar dışarıya çıkarken örtünmek, türban veya çarşaf giymek zorunda imişler. Bu giysiler, takılan türban, onların üzerinde bir erkeğin hakkı olduğunun, bir erkeğe ait olduklarının kanıtı oluyormuş- örtünme olayı günümüzde de tamamen aynı anlamı taşımaktadır. Eğer, zamanın Asuri toplumu içinde bir ****** (fahişe), evli kadın gibi örtünürse ve aynı kadının gerçek toplumsal konumu anlaşılırsa, hem 50 kırbaç cezasına çarptırılıyor ve hem de kafası asvaltlanıyormuş- ham petrolün ozamanlarda da kullanım alanı var. Günümüzde "türban özgürlüğü"nü savunanların, ellerinde aynı güç olsa, Asuri yasalarını geri getirebilseler, "******" saydıkları başı açık kişilikli dürüst kadınlara aynı işi yaparlar... Eğer bu duruma (bir fahişenin evli bir kadın gibi örtünmesi işine) tanık olupta haber vermeyen biri olduğu anlaşılırsa, ihbarcılıktan kaçınan kişi çırılçıplak soyulup 50 kez kırbaçlanıyor, delinen kulaklarından bir ip geçirilip geri geri sürüklenerek bir aylık kürek cezasını çekeceği yere yollanıyormuş... Asuri toplumunda fahişeler, aşk ve aynızamanda savaş tanrıçası olan, daha başka fonksiyonları da bulunan, çok ağır cezalar veren Tanrıça İştar'ın (İshtar) tapınağında çalışmaktaydılar...

CIA'nın "Yeşil Kuşak" politikasını Türkiye'de yaşama geçiren General Evren rejiminin ihbarcılığı nasıl teşvik etmiş olduğu halen hafızalardadır. Yine aynı rejim, Türkiye toplumunu bundan dört bin yıl önceki Asuri toplumuna benzetmeye çalışan Washington merkezli tarikatlara kapıları sonuna dek açmıştır. Washington merkezli 12 Eylül darbesi, günümüzün sıkmabaş "özgürlükçüsü" halk düşmanlarının iktidara uzanan yolunu temizlemiştir... İş sonuçta parti kongrelerinde harem selamlık oluşturulmasına, bazı bakanların ve vekillerin dahi çok evliliklerine, bazı bakanların karılarından ayrı masalarda oturarak yemek yemelerine,lüks otel balkonlarında namaz gösterilerine, "İslam" ticareti ile halkın milyarlarını dolandırdıkları için arananların bakanların yanında toplantılara katılmalarına, "abdest suyunun al yuvarlarları arttıracağı" yalanlarının okul kitaplarına girmesine, bilimsel evrim teorisine karşı Bush destekçisi faşist Evangelist kilisesinin "yaradılış" yalanının Türkçe okul kitaplarına sokulmasına ve daha sayılması çok uzun bir liste oluşturacak kötülüklere dek gelmiştir...
Sıkmabaş köşke dahi sokulup iyice meşrulaştırılduktan sonra gelecek adımın, sıkmabaşın veya dört bin yıl geriye gidişin yasalarla güvence altına alınacağı olacağı bilinmelidir. Bundan sonra sıkmabaşlı olmayan dürüst kadınlara açıkça ****** gözüyle bakılacağı şüphe götürmez bir gerçektir- aynı çevreler, bir erkeğe mal olmadan özgür iradeleri ile bağlanan ve sıkmabaş gibi semboller kullanma gereği duymayan gerçek anlamıyla dürüst kadınlara günümüzde de ****** gözüyle bakmaktadırlar ama, bu görüşlerini halen açıkça dillendirememektedirler... Toplum sözkonusu karanlık amaçlı işlerle boğuşurken, birileri de malı çok daha rahat biçimde götürcektir. Gerisinde sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin, mali-sermaye gücünün durduğu postmodern faşizmin politik merkezi Washington'un sıkmabaş "özgürlükçülerine" verdiği desteğin asıl nedeni de budur.

Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır.
Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır... Diğer yandan, haksızlığa karşı bir halk ayaklanması ile doğmuş olan Abbasi İmparatorluğu'nun ve ayrıca Endülüs Emevi Devleti'nin İslamiyet anlayışlarında böyle katı, hoşgörüsüz kurallar kesinlikle yoktur. Asuri İmparatorluğu'nda olana benzer bir hoşgörüsüzlük, Hariciliği resmi doktrin haline getirmiş olan yedinci Abbasi Halifesi Al- Mamun'un (786- 833) rasyonalismine karşı taşralı bir gericilik, reaksiyon olarak sahneye çıkan Ahmad ibn Hambal (780- 855) öncülüğünde doğmuş olan Hambelilik'te görülebilir.
Hambeli öğretisinin 1200'lü yılların sonu ile 1300'lü yılların başında doğan ve daha da katı bir türevi olan Ibn Taymiya öğretisinde de böyle bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve bu sonuncusunun daha da reaksiyoner bir türevi olarak 1800'lü yılların başında Suudi Arabistan'da şekillenen ve adını kurucusu Abdul- Vahab'dan alan Vahabilik'te (kendi adlandırmaları ile Muvahhidun/ Birlikçi/ Tekçi öğreti) bu ölçüde bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve malesef Türkiye, CIA beslemesi, en büyük eroin kaçakçısı, köktendinci, "bukalemun" lakaplı Afgan savaş lordu Hekmetyar'ın dizinin dibinde rahatça fotoğraf çektirmiş olan Tayyip Erdoğan'ın eliyle ve asıl olarak bu kişinin gerisindeki güçler tarafından "örtünme özgürlüğü" veya "türban özgürlüğü" yalanları ile 3- 4 bin yıl önceki katı bir hoşgörüsüzlüğe doğru itilmektedir. (Aydınlanmacı Halife Al-Mamun ve reaksiyoner Vahabilik hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar ; 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar )

Kadınları kapatmakla başlayan böyle çağdışı ataerkil (pederşahi) toplumlara özgü bir hoşgörüsüzlüğün, baskıcılığın, toplumda birseri zincirleme etkileri olacağı ve bu sürecin sonuçta ülkeyi -hiçbir toplumsal hak arama olanağının olmadığı- Suudi Arabistan rejimi gibi kaskatı bir diktatörlüğe sürükleyeceği gün gibi açıktır. Toplumun tüm nefes borularını tıkayan bu tip katı diktatörlüklerin korkunç kanlı çatışmaların, derin politik istikrarsızlıkların kaynakları oldukları ise asırlardır, en azından yakın zamandaki faşist rejimlerin deneylerinden bilinmektedir. Washington'un "Yeşil Kuşak" politikası sonucu şekillenen köktendinci rejimlerin ve akımların etkin oldukları ülkeleri nasıl kanlı bir kaosa sürükledikleri, nasıl bir politik istikrarsızlığın kaynağı oldukları ise gözler önündedir... Sıkmabaş rejimleri sonucu toplumun yarısı, erkek çocukları da doğurup büyüten ve onların karakterlerinin şekillenmesinde en önemli rolü oynayan kadınlar sonuçta ahmaklığa, tutsaklığa ve büyük ölçüde üretim sürecinin dışına itilmiş olacaklardır. Kişilikleri baskı altına alınıp sakatlanmış olan kadınların, boş inançların dışında verebilecek pek birşeyleri olmayan annelerin ellerinde yepyeni hastalıklı nesiller yetişecektir... Böyle bir toplum ileriye sıçrama yapma, kendisini bir üst düzeyde yeniden üretebilme yeteneğini toptan yitirirken, ya dağılıp yokolacak, ya da kanlı çatışmalarla gecikip kan yitirdikten sonra yolunu bulabilecektir... Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahibolmasına karşın Suudi Arabistan'ın sürüklenmekte olduğu kaos ortamı gözler önündedir ve geleceğini de yakında görceğiz... Aynı tuzağa düşürülmüş olan Afgan toplumunun trajedisi gözler önündedir... Kaskatı kurallarla yönetilen ve kadınları cendere içine almış olan hoşgörüsüz militarist Asuri toplumuda, sonuçta, derin bir iççatışmaya sürüklenmekten ve tüm askeri gücüne karşın düşmanları karşısında yenilgiye uğramaktan kurtulamamıştır. Kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu ağır baskılar altına alan hoşgörüsüz toplumsal yapısının beslediği iç çatışmalar sonucu Asuri toplumu düşmanları karşısında yenilgiye uğrayıp yokolmuştur. Tarihte birdaha toparlanamamak, dirilememek üzere yokolmuştur.
Peki, Türkiye'nin böyle "İslami" görünümlü karanlık bir diktatörlüğe sürüklenmesinden kimler kazanç sağlayabilir? Bundan kazanç sağlayacak olan, yeni enerji kaynaklarına dayanan teknolojilere geçilinceye dek birsüre daha Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın ve Orta Asya'nın -başta petrol ve doğal gaz olmak üzere- kaynaklarını sömürmek zorunda olan ABD emperyalizmidir.
ABD için demokratik ülkeleri denetim altına almak zordur ama, İslami kılıklı, veya ünüformalı bir diktatör tarafından sürü gibi güdülen toplumları denetlemek çok daha ucuz ve kolaydır. Sürünün başı konumundaki kişi veya sınırlı sayıda kişiler satınalınınca, sürüyü gütmek sorun olmaktan çıkar. Türkiye'deki son iki askeri darbe (12 Mart ve 12 Eylül) ve özellikle 12 Eylül darbesi bu gerçeğin en somut kanıtlarıdırlar. Aynı işi artık yeni darbelerle tekrarlamak daha zordur ama, kadınlardan başlayarak tüm toplumu iğdiş edip sürüleştirecek bir "İslamcı" şef aracılığıyla ucuza gerçekleştirebilmek olanaklıdır... ABD kadar Ortadoğu'daki en yakın ortağı İsrail'in de bu oyuna, bu tip "İslamcı" kamuflajlı "sivil" darbelere gerekesinimi vardır.
Tayyip Erdoğan'ın İsrail'e yönelik son sözleri ve İsrail'in yanıtları, aklıbaşında kimsenin yutmayacağı bir tiyatrodan başka birşey değildir... Ve sıkmabaşlı başbakanın bir önceki Washington gezisi için vizesini İsrail'den aldığı bilinmektedir... Biryandan yoksul Müslüman Filistin halkı sistematik soykırıma ve zorunlu göçe maruz bırakılırken, Lübnan yerlebir edilirken, "İslamcı" kamuflajlı sıkmabaş Tayyip Erdoğan'ın arada İsrail için ettiği sözler ve O'na verilen yanıtlar sıradan bir kayıkçı döğüşünden, çift taraflı bir takiyeden başka birşey değildir... Kısacası, Türkiye toplumu, I. Dünya Savaşı öncesinden çok daha tehlikeli biçimde karanlık bir serüvene, kanlı karanlık bir kaosa doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır...

Diğer yandan "türban özgürlüğü" gürültüsü ve devletin iplerini eline almış olan siyasi iktidarın sözde "bu devleti temsil etmeme" tiyatrosu gerisine gizlenerek kadrolaşma çabaları, asıl toplumsal sorunların kolayca hasır altına süpürülmesine yardımcı olmaktadır. Aç ve işsiz insanların tüm demokratik ve ekonomik talepleri biryana itilmekte, haklı toplumsal istemleri bastırılmaya çalışılmaktadır... Batı'nın asıl emperyalist şefleri herşeyin farkındadırlar aslında. Farkında olmanın ötesinde, Türkiye'yi en az dört bin yıl öncesinin karanlığına sürükleyerek köleleştirmeye çalışan siyasi kadrolara verdikleri destekle bu süreci yönlendirmektedirler.

"Demokratikleşme" taleplerinin gerisine gizlenerek bu sıkmabaş iktidarına destek vermektedirler... Zaten aynı nedenle, Tayyip Erdoğan'a güç aşılayabilmek için, hiçbir normu, özellikle ekonomik kriterleri AB'ye uymayan Türkiye'yi AB'ye alacaklarmış numarası yaparak oyalamakta, zaman kazanmaktadırlar. Kazanılan zaman içinde Tayyip Erdoğan ve çetesinin tüm ipleri ele alabileceğini ummaktadırlar. Bu oyuna gelinmemelidir. Yurdunu -bir parça da olsa- seven tüm politik partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, "örtünme özgürlü" veya "türban özgürlüğü" adlı ahlaksızca yalanın gerisinde gerçekleştirilen operasyona dur diyebilmek için bir asgari müşterekte birleşebilmelidirler. Yoksa çok geç olacaktır ve her gecikme ödenecek beleli yükseltecektir.

Malesef 14 milyon insanın aç sayılabileceği, tüm çalışanların gelirlerinden şikayete başladıkları, ve anlaşılan gelişen toplumsal çılgınlıkla birlikte "sevgili" ve "sayın" sözcüklerinin alabildiğine popüler olduğu Türkiye'de, artık manavdan hıyar ve patlıcan alınırken dahi, "lütfen iki sayın sevgili hıyar ile dört kadife donlu çok çok sayın sevgili patlıcan verirmisiniz?," demek adet haline gelmiştir anlaşılan. Aynı nedenle olmalı, konuşma tarzı ve tüm havası Bend Deresi'nin bıçkınlarını çağrıştırıyor olsada, elinde minaresi ile "özgürlükler" adına "türban özgürlüğü"nü savunan kişiye de "sayın başbakan" denilmektedir. Ve bu tip "sayınların" ülkeyi, halkı satmasını durdurmanın zamanı gelmiştir, geçmektedir.
Not:Bu yazının yayınlanabilmesi için sayın Küpeli'den izin alınmıştır.
Kendisine teşekkürlerimi iletiyorum.
Ahmet Dursun yusuf?comhem.se
Haziran 2004 (eklemeler, 23 Ekim 2006)
KONUYA YAKIN İLGİLİ LİNKLER...
İLGİLİ YAZILAR İÇİN DEĞİŞİK KAYNAKLAR'A BAKINIZ....
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/975523/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/782666/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/875164/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/991821/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1132728/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1208488/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1098697/
ŞAHSİ YORUMUM İÇİN İSE BAKINIZ...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1248269/
YARARLANILMASI GEREKEN DİĞER KAYNAKLAR:
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/944504/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/959802/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/962345/
******
SAİD-İ NURSİ,KABALA VE NURCULUK İÇİN BAKINIZ...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/975877/
AYRICA...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1074755/
NURCULARIN KARANLIK YÜZÜ İÇİN BAKINIZ...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1137402/
ÖRTÜ ŞART MI?İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1229560/
***
BEYİN YIKAYAN TARİKATLAR MI? İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1244454/
YAŞAR NURİ ÖZTÜRK'TEN İRTİCA İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1197320/
**
TARİKATLAR GERÇEĞİ İÇİN SÖYLENEN SÖZLER İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1153196/
**
Konu ile ilişkli bir yazı daha...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1163018/
AYRICA BAŞÖRTÜSÜ HAKKINDA BAŞKA BİR YAZI DAHA....
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1603677/
NOT:Tüm bu yazılanlara inanmıyorsanız daha başka değer yargıları içinde iseniz size de söylenecek bir söz vardır.Size TATLI SU MÜSLÜMANI DENMEKTEDİR.
İlgili yazı için bakınız...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/963215/
BAŞÖRTÜSÜ İLE BAŞIN ÖRTÜLMESİ AYNI ŞEY DEĞİLDİR....
http://ahmetdursun374.blogcu.com/2063557/
*******
Bizde çarşaf, İslam kadınının dini kıyafeti sanılır. Çarşafla Türk kadınlarının tanışması Birinci Sultan Murat (1360-1389) döneminde başlar. Bu örtünme bir sosyal olay yüzünden gerçekleşmiştir. Olay şöyle gelişmiştir :
http://www.yenidenergenekon.com/14-turk-kadininin-carsafla-tanismasi/
------------------
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar