Uzman çavuş general olma yolunda ! | Ömer Bin Abdulaziz | Ömer Hayyam | Küçük Ömer | Ömer Hayyam 'dan.. |
SAKLISEÇİLMİŞ
Bir kafede oturmalarına rağmen, yalnız kaldığı ilk fırsatta elini çantasına attı ve aynasını çıkardı. Amacı rüzgarda dağıldığını düşündüğü saçlarını düzeltmek, bozulmuş olabilecek makyajını kontrol etmekti. Ama bir anda aynadaki gözlerine takıldı gözü ve bakışları bir anda donuklaştı. Geçirdiği zamanı acımasızca hatırlatan, yorgun bakan gözlerdi bunlar ve aklına yaşını getirivermişti.
Otuz altı yaşındaydı. Buna rağmen çok güzeldi ve hayatının eylülündeydi. Erken yaşta, henüz on yedisinde ve çok severek evlendiği kocasından ayrılmış, ondan miras kalan iki çocuğuyla da siperlerini kazmıştı hayat denen bu savaşa karşı. Onlarla adımlamış, etrafına onların gözüyle bakmış ve her şeyi onların kulaklarıyla duymaya adamıştı kendini. Ve çocukları için nefes alıp verir olmuş, onlar için göğüslemişti en acımasız saldırıları. Bu arada da kadınlığından vazgeçmiş, savunduğu siperlerin generalliğine terfi etmişti kazandığı zaferler sonucu.
Mücevher kutusunu andıran bir sandığa kilitlemişti kadınlığını da. Anahtarını nereye gömdüğünüyse kendi bile hatırlamıyordu. Bu sandığın etrafını da aşılmaz gibi görünen yüksek duvarların oluşturduğu, kilometrelerce uzunluğunda, üzerinden kuşların bile uçmaktan çekindiği ve binlerce çıkmazı olan devasa bir labirentle çevirmişti adeta. Bu labirentler arasında kaç maceraperest kaybolmuş, kaç gözü kara cengaver daha birkaç adım attığı halde, labirentlerde kaybolan seleflerinin yaydığı çürümüş ceset kokuları nedeniyle arkasına bile bakmadan kaçmıştı, sayısını hatırlamıyordu. Her bir ceset, kaçan her bir korkak korkunç ününü arttırmış ama bir yandan da bu sınavı geçecek kişinin kazanabileceği şöhret nedeniyle, labirentin taliplileri azalmak yerine artmıştı. O bile meraklanır olmuştu açıkça dile getirmese de. “Acaba benim gibi biri daha var mı? Bir seçilmiş, bir SAKLISEÇİLMİŞ!..”
Bir süre sonra tüm cesaretini toplayıp tebdil-i kıyafete bürünerek, dışarıda ne olduğuna bakmaya karar verdi. Belki de niyeti kendi aramaktı artık merak ettiği maceraperesti. Siperleriniyse kısa bir süre büyük çocuğuna bıraktı. Çünkü bir kanadı rahatlıkla savunabilecek güce erişmiş, tek eksiği tecrübe kalmıştı.“ Tecrübe öğrenilmez, yaşanır” olduğu için düsturu, gözü arkada kalmamış oluyordu. Böylece bilmediği diyarlara kısa bir süre de olsa akabilecekti aradığını bulabilmek umuduyla ve bir DAVETSİZ MİSAFİR misali.
Yol aldığı süre boyunca büyük bir merakla gözledi etrafını. Ve dışarısının da labirentleri dolduran keskin ceset kokularından farklı kokmadığını fark etti. “En azından benim bir savaşım var” dedi içinden. “Bu koku bana karşı kaybedenlerin kokusu, zaferimin kokusu. Peki siz neden böyle kokuyorsunuz? Yoksa tüm değer yargıları, ahlak kuralları, hemen her şey mi çürüdü?..”
Midesi bulanmıştı bir kez daha. Geriye dönmeye karar verdiği anda kendisininkine benzer başka bir duvar gördü uzakta. Acaba kimdi içindeki, korunan veya saklanan neydi? Merakla yanına gitti ve incelemeye başladı karşısında duranı. Bir labirent değil basbayağı bir kale duvarıydı bu. Ördüğü duvarlarla neredeyse bir duvar ustası olduğu için, zayıflıklarını da hemen ilk bakışta görmüştü bu kale duvarının. Ne kadar sağlam gözükse de harçları ilk günkü gibi sağlam değildi. Belli bir noktaya yapılacak_ ki saldırıların çok dağınık yapıldığını hemen anlamıştı_ kararlı bir saldırıyla duvarda fethi sağlayacak kocaman bir gedik açılabileceğine, önünde toprağa karışmış bir yığın insan kemiği olmasına rağmen hemen kanaat getirmişti. Savunma yapa yapa saldırının da püf noktalarını öğrenmişti geçen yıllar içinde.
Kalenin zayıflıklarına rağmen birçok saldırıyı göğüslediği belli oluyordu yer yer açılmış gediklerden ve önünde birikmiş, parçalanıp kopmuş taşlardan ve kemiklerden. Eğilip taşlardan birini alarak, duvarın yapısını daha iyi incelemek istedi ama tuttuğu ufak taş parçası aniden elini kesiverdi. Halbuki keskin kenarlı bir parça değildi elinde tuttuğu. Elindekini atıp daha zararsız gözüken bir parçayı ama daha bir dikkatle aldı eline. Fakat eline almasıyla acı içinde yere atması bir olmuştu. Bu ufak taş parçası da kesivermişti elini. O an bir şimşek çakıverdi aklında. Kale gücünü saldırılardan alıyordu aslında. Ne kadar çok parçası koparsa o kadar güçleniyordu. Ve aslında kendi yapısından daha gizemli, güçlü ve acımasız kılıyordu bu özelliği onu. Ne kadar çok saldırılırsa o kadar KESKİNLEŞİYORDU. Bunu anlayamayanlara ise acılar çekerek silinmek düşüyordu tarih sayfalarından.
Bunu hemen fark etmişti general aklı. Özlemini çektiği hasım karşısındaydı. “Aradığım bu mu? Önünde diz çökeceğim bir kale mi?” diye düşündü sonra saygıyla karışık. Aslında sıkılmıştı komuta etmekten de. Birinin er geç ele geçireceğini biliyordu koruduğunu. “Bir esaretse sonum eğer ben seçerim kime esir düşeceğimi…” diye mırıldandı ansızın. “ Ve benden güçlü olduğunu anladığım bu kaleyi seçiyorum. Ganimetimi onun komutanına sunuyorum.”
Göğsünden çıkardığı ve üzerinde labirentin planı bulunan eski bir bez parçasını usulca duvarın dibine bıraktı Tanrılara sunar gibi. Ama bununla da kalmayacak, labirentte doğru yönü gösterir her bir dönemeci de meşalelerle aydınlatacaktı.
O, kısa süre sonra yeniden yanına geldiğinde gözlerindeki donuk bakışlar kaybolmuştu. Fincanındaki çayı yudumladığında çürümüş ceset kokusu aldı yeniden. Artık hiçbir şey ifade etmiyordu bu koku. Bu nedenle fincanı masanın diğer köşesine doğru iterek ellerini kavradı onun. Gözlerinin içinde yanan alevi o bile fark etmişti. “Hadi kalkalım” dedi sonra usulca. “Sana gidelim ve bana çay yap…”
Ömer ÇAVUŞ
25.09.2007- İnegöl
av.omercavus@hotmail.com
Biraz da reklamımızı
yapalım sakıncası yoksa. Kitap tanıtımıdır. Link aşağıda 
idefix - Kitap - Düşlerdeki Cellat -
yazarın diğer yazıları
Oyunun Kuralı













Normal
