Tıpça üzerine Türkçe düşünceler
i. “...boyun onurgasına sınmak az vaki olur, ana ekser yincilmek arız olur. Arka onurgaları dahi böyledür kaçan kim boyına bu halet hadis olsa dilesen kim alil (hasta) ölür mi ya dirilür mi bilesin. Nazar idesin; eğer iki elleri süst olup uyuşmışısa ve hareketden kalmışısa ve nesne tutmaz olmışısa ve ısırıcak ya iğne sançıcak acısın tuymazsa bilesin kim alil helak olur ve eğer iki eli tutarsa ve ısırmağı veya iğne acısını tuyursa mualece idesin ta kim kurtıla inşallahu teala şol sebebden kim onurga iliği sağdır ilaca kabildir. Eğer bu halet arka onurgalarına hadis olsa dilesen kim kurtulur mı bilesin, nazar idesin; alilün iki elinde didüğümüz alametler ayaklarında olursa, arka üzerine söykenicek dübürinden yel ya gayri nesne çıkarsa ve arkası üzerine yatıcak bevli iradetsüz giderse bilesin kim ol alil helak olur....eğer onurga sınsa kim ol onurgaya etıbba azmül-uş uş dirler ol irikmik gemügidür, anın tarik-i ilacı oldur kim sol elinin orta barmağını alilün makadesine (anüs) sokasun mümkin oldukça gemügi yirine iletesin, andan sonra üzerine yaku urasın, dahi üzerine tahta urasın bağlayasın. Eğer bunda dahi gemük ufakı sezersen üzerin yarasın, çıkarasın, andan sonra ilaç idesin.” Şerefeddin Sabuncuoğlu, Cerrahiyetü’l- Haniyye, 1460, Amasya)
II. “...kellenin içi .... sulu kan ve sümük gibi... şeylerle dolu olup beyninin zarı yanında kurşun kırmızı kana bulaşmış durur. Amma üzerinde bir kalın deriden zarfı, yani bir beyaz zarı var. Herifin beyni yanından bir çifte ile kurşunu alup, bir sarı sünger gibi şeyle uyuşuk kanları ve sarı cerahatleri alup, süngeri şarap ile yıkayup kafa içini ve beynin etrafını pak ve teşmiz silüp, acele ile kafayı yerine koyup tepesinden ve çene altından yassı kayışlarla sıkı sı- kı sarup...” (Evliya Çelebi, Seyahatname, 1667-1670)
III. “İyodoformlu bir gaz ile kuvvetli olarak derun-i ceriha tampona edildi.... Nezfin munkatı olmasından ve hararette tezayüd görülmediğinden pansuman on gün terkedildi. Kaidei kalpte mevcut nefehat ve araz-i mebsuta-i saireden unukta eviye-i kebirenin afetzede olduğu deveran-ı şiryani ile veridi beyninde bir iştiraki mütemadi tehassul ettiği ve asab-ı ri’evi-i midevi yahutta bir şubesinin cerh edildiği...” (Dr. Rıza Nur)
IV. “Nevzaddaki iltihabat-ı sunduka-i tabliyede nezlat-ı basitede olduğu gibi hafif tefellüsat-ı muhati-i sathiyeden ta irtişah-ı beyne’l hücevreviyeye kadar ale’d-derecat tegayyurat meşhud olur ve daima musli, koyu ve ekseriya sıvışkan ve hüceyrat-ı kayhiye ile karışık ifrazat husule gelir.” (Muallim Ziya Nuri, 1909)
V. “...bunların yerine fibrositler kaim olur. Retikulin traveleri kalınlaşır ve kollajen liflere inkılap eder. Bu, fibröz devredir. Bununla beraber, fazla bir skleroz içerisinde granülomatöz adacıklar baki kalır.” (B.Turhan)
VI. “Yağsalımsal deri yangısı derideki yağ bezlerinin aşırı salgısından ileri gelen bir hastalıktır.” (C. Mıhçıoğlu, Türk hekimlik dili, 1997 Ankara S.130)
VII. “Batar öntanısı alan sayrının ışınyazısı incelendiğinde öykensel gezertelerti tıkanımı olduğu anlaşıldı. Batar’a genellikle minidiriler yol açarken, öykensel gezertelerti tıkanımına daha çok tıkaçlar neden olur.
Kolka kapakçığı darlığında sol karıncık irileşimi oluşur.” (kendi kurgum)
(Pnömoni öntanısı alan hastanın radyogramı (röntgen filmi) incelendiğinde pulmoner tromboemboli olduğu anlaşıldı. Pnömoniye genellikle mikroorganizmalar yol açarken, pulmoner tromboemboliye daha çok emboliler neden olur.
Aort kapakçık darlığında sol karıncık büyür.)
VIII. “Perkütan transhepatik kolanjiyografinin evaluasyonunda primer (inisiyal) kriter duktusların opasifikasyonudur. Parametrelerden kontur irregülaritesi, striktürler, inhomojenite ve defektler sayılabilir. Klinik diagnoz, diğer radyolojik diagnostik metodlarla konfirme edilmelidir.” (Kendi kurgum)
(Deriden karaciğer geçişli (transhepatik) safrayolları görüntülemesinin (kolanjiyografinin) değerlendirilmesinde birincil ölçüt kanalların opaklaşması dır. Bulgular arasında kenar düzensizliği, darlıklar, yoğunluk farklılıkları ve doluş eksiklikleri sayılabilir. Klinik tanı, diğer görüntüleme yöntemleriyle de doğrulanmalıdır.)
Bu metinlerdeki dillerden hangisini seçer veya önerirsiniz? Evliya Çelebi’yi tıpçı olmadığı için hariç tutarsak, ben en rahat ilk ve son (I. ve VIII.) metin parçalarını anlıyorum. İlk metin oldukça Türkçe, ancak en son parçada 25 kelimenin sadece 4’ü Türkçe, diğerleri de bir biçimde Avrupa dillerine ait Türkçeleşmiş kelimelerdir. Biz hekimler olarak, Tıpça diyebileceğimiz bu dille çok rahat anlaşıyoruz ama halk yani hekimlik işinin iki şartından biri olan hastalar için bu metin tam bir yabancı dilde yazılmıştır.
İnsanlar ana dillerinde düşünürler. Yabancı dildeki bir kavramı hazmetmesi kendi dilindeki bir kavramın sindirilmesine göre çok daha uzun zaman alır. O sözcüğü kavrasa bile düşünürken onun kendi dilindeki karşılığıyla düşünür. Örneğin oskültasyonla ilgili bir düşünmede, zihnimizde “dinleme” olarak belirir bu yabancı sözcük. Radyopasite derken film üzerindeki beyazlı k öne çıkar. Bu gerçek, her devirde tıp bilimiyle uğraşanların karşısına çıkmıştır.
Osmanlı döneminde Türkçe tıbbi metinlerin varlığına rağmen, bilim dilinin Arapça veya Farsça olması, ek olarak Osmanlıcanın Arapça, Farsça ve Türkçeden oluşması tıp dilinin Türkçe olmasını engellemiştir. 1460’- da Şerefeddin Sabuncuoğlu Cerrahiyetü’l- Haniyye’yi Türkçe yazmasının nedenini şu sözlerle açıklamaktadır:
“Bu kitabı Türki yazdım. Türki yazduğum şol ecilden oldu kim kavm-i Rum Türki dilin söylerler ve bu asrun dahi cerrahlarınun ekseri ümmilerdir ve okıyanları dahi Türki kitaplar okurlar çün ki bu kitaba mütalaa ideler. Çok dürlü müşkilleri hall olup her işün aslı n bilüp gendüler hatadan, aliller beladan kurtulalar.” Sultan II. Mahmut ise, 1839’da açılan Mekteb-i Tıbbiye’de öğretim dilinin Fransızca olması nın nedenini şöyle açıklamaktadır:
“Burada fransızca olarak fenn-i tıbbı tahsil edeceksiniz.... bizim lisanımızda ve bizim kitaplarımızda fenn-i tıp yok mudur ki ecnebi lisanı üzere okumaklı ğı ihtiyar edelim...Ancak fenn-i tıbbı öğretip refte refte kendi lisanımıza almaktı r. Ve andan sonra memleketin her bir tarafına Türkçe olmak üzere neşreylemektir.... İşte bu adamdan ve sair hocalarınızdan ilm-i tababeti tahsile çalışın ve tedricen Türkçeye alıp lisanımız üzere tedavülüne sayeyleyin.”(*) Ancak, Sultan Mahmud’un beklediğinin tersine, öğrenciler Fransızca öğretimden yeterince yararlanmadıkları gibi kendileri de beklenen yararı gösteremeyince, öğretim dilinin Türkçeye döndürülmesi tartışmaları başladı. Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun 400 yıl önce söylediği gibi “hekimlerin hatadan, hastaların beladan kurtulmaları” için 1870 yılında Kırımlı Dr. Aziz İdris ve arkadaşlarının çabaları sonucu Fransızca öğretime son verildi. Cemiyet-i Tıbbıye-i Osmaniye 1873’te Dr. Pierre-Hubert Nysten’in tıp sözlüğünün Türkçe çevirisini Lügat-ı Tıbbiye adıyla yayımladı. Arapça, Farsça, Fransızca’dan sonra ikinci dünya savaşı sıralarında Almanca ve Hacettepe Tıp Fakültesinin ilk öğretim üyelerinin Amerikada uzmanlık eğitimi almalarıyla başlayan İngilizce. Sonunda İngilizce diliyle Tıp öğretimi. Bu karışıklıkta, yazım ve gramer hataları diz boyunu elbette aşacak; tanımlanamaz ve sınıflanamaz bir dil ortaya çıkacaktır: “Günümüz Türk Tıpçası.”










ssifayn/ ossifiye/kemikleşen, lokalize: yerleşmiş, oklude: tıkalı, subtraction: sabtrakşın/subtraksiyon/çıkarma. Coil (koil): sargı (radyofrekans) veya sarmal (anevrizma embolizasyonu), akuzisyon: kazanım, akümülasyon: birikim, augmentasyon (ögmentasyon): artış 
Normal
