Mevlevî sema törenlerinde de her şey ayrı bir mânâya, ayrı bir güzelliğe sahiptir. Şüphesiz bu törenleri ve buradaki simgesel değerleri en iyi bilenlerden biri de Şeyh Gâlib idi. Semâ edilen, semâhane denen alanın şeklinden, üstüne oturulan postların renklerine, semâzenin giydiği her giysiden, yaptığı her harekete kadar hepsinin bir mânâsı vardır; hepsi bir sembol ifade etmektedir. Mesela semâhane dairevi bir alandır ve kâinatı sembolize eder. Şeyhin oturduğu kırmızı post Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin makamı sayılır ve şeyh efendi vekaleten bu makama oturur. Kırmızı renk ‘vuslat’ yani Allah’a kavuşma rengidir. Mevlânâ, güneş batarken Allah’a kavuşmuştur. Bilindiği gibi güneş batarken de doğarken de gökyüzü kırmızı bir renk alır. İşte şeyh postunun kırmızı rengi maddi dünyadan batışı, mânevi dünyaya doğuşu temsil eder. Mevleviliğe yeni girenlerin oturduğu post siyah olur. Siyah renksizliğin rengidir, tevhidi temsil eder, bütün renkleri içinde barındırır. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır.
Menkabevî hayatının anlatıldığı bir hikâyede, İbn Sînâ’nın padişaha sattığı sihirli bir mumun siyah, kırmızı ve beyazdan oluşması dikkati çekmektedir. Sihirli mumun beyaz kısmının yanması halk üzerinde bir etki yaratmazken, kırmızı kısmı yandığında halk gülmeye, siyah kısmı yandığında ise ağlamaya başlamaktadır. Mumun tamamen yanması sonucunda oluşan kokuyla ise halk, sabaha kadar uyumakta veya kırk yıllık hasta gibi güçlükle hareket etmektedir (Şenocak 2005: 86). Burada dinî bir simgeden öte, daha çok kültürel motiflerle karşılaşırız. Beyaz, renk özelliğine bağlı olarak nötralize durumdadır, yani etkisi söz konusu değildir; ancak kırmızının canlı ve devingenliğine bağlı olarak insanları güldürmesi ve siyahın geleneksel matem özelliğine bağlı olarak insanları ağlatması söz konusudur. Bu üç renkli mum, açık bir şekilde hayatın bütününü simgelemektedir. Zira hayatın bazen beyaz, bazen siyah, bazen de kırmızı tarafı vardır.
Siyah renk, malzemenin başarılı şekilde temel şekline ayrıştığını gösterir. Mantık olarak Büyük İş’te görülecek olan ilk renk siyahtı; çünkü hiçbir sembol taşımadan mükemmel olmayanı gösterecek tek renk siyahtır. Beyaz sembolik olarak dişiyle özdeştir, kırmızı ise eril ile. Bu renklerin anlamı göz önüne alındığında, tüm sürecin siyah, beyaz ve kırmızıdan oluşması gerekir (Saltık 2005: 98).
Gâlib’in beyitlerine dönersek, şair bu üç rengi birbirini bütünleyici öğeler olarak kullanmıştır. Yani Allah’ın zâtı, yaratma iradesi ve varlık âlemi. Aslında hepsi, yani beyaz ve kırmızı (bütün renkler), siyaha mensuptur; dolayısıyla gerçek anlamda siyahın dışında renk de yoktur. Gâlib, maddî âlemde gözlemlediğimiz “ikmâl”i, aşkın âlemdeki “mükemmel”i algılayabilme hususunda örneklendirmektedir. Yani mum, ancak yandığında vasfını tamamlar; bir gü zel, ancak yukarıda zikredilen üçlüyü kullandığında güzel olabilir; varlık âleminin devamı devranla söz konusudur, bu da her sabah ufkun önce siyah, sonra beyaz, daha sonra da kızıl olması ile mümkündür.
Yek-reng-i şükr-i sâye-i pür-mâye eyleye
Ârâm u cünbiş-i dem-i sihr-âferînümi (Sâkıb Mustafa Dede)
Tasavvuf geleneğinde bu üç renkle ilgili bir diğer anlayış da, cemâlin beyazla, celâlin kırmızıyla ve kemâlin (Zât-ı Ahadiyyet) ise siyahla simgelenmiş olmasıdır. Cemâl ve celâl ise Allah’ın sıfatlarının genel adlarıdır. Mesela Allah’ın Latîf, Cemîl, Rahîm, Gafûr sıfatları cemâl, Cebbâr, Kahhâr, Hâlik gibi sıfatları ise celâl sıfatlarından olarak bilinmiştir. Aynı zamanda kırmızı ile simgelenen varlık âlemi, nasıl geçici ise Allah’ın celâl sıfatlarının da geçici olduğu söylenmiştir. “Tasavvufta celâl tecellisi hadd-ı zâtında yoktur. Cemâli göstermek için tasavvur edilir. Çünkü eşya zıtları ile idrak edilir. Tarikat ehli cemâl ile celâli birleştirirler. Onların nazarında Hak, Cemâl-i Mutlak’tır” (Tarlan 1985: 19). Zaten Allah; rahmetim gazabımı geçmiştir, demiştir. Bu da Allah’ın celâl tecellisinin geçici, cemâlinin ise daimi olduğunu göstermektedir.










Normal
