iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 16:41 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Türk Dili Ve Edebiyatı » Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Türk Dili Ve Edebiyatı Çağdaş Türk Lehçeleri, Eski Türk Edebiyatı, Türkiye Türkçesi, Türk Diline Giriş, Osmanlı Türkçesi, Temel Bilgi Teknolojisi

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #111  
Alt 09.06.08, 14:55
balikci3435 - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çekingen
Üyelik tarihi: Mar 2007
İletiler: 57
Ettiği Teşekkür: 70
34 tane iletisine 56 kere teşekkür edilmiş
balikci3435 yakında çok ünlü biri olacak!balikci3435 yakında çok ünlü biri olacak!
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

...Hz. Muhammed, "Her doğan fıtrat üzere doğar; konuşuncaya kadar o doğum üzeredir; sonra annesi-babası onu Yahudi yapar, Nasranî yapar, Mecusî yapar" demektedir. Öyleyse doğuştan insanda bir takım gizli iyi ve kötü güçler bulunmaktadır ve daha sonraki çevre ve eğitim, ondaki iyi huyları veya kötü huyları ön plana çıkarmaktadır.
Alışkanlıklar, çeşitli huyları kuvvetlendirir. Alışkanlıklarla
yerleşen kötü huyları düzeltmek de zordur. Kişi, alıştığı şeyi normal olan
bir şeymiş gibi görür ve bundan vazgeçme çabalarını düşmanlık gibi yorumlar...
..............
işte bu cümleleri de alıyorum.hem yaramı tedavide hem de dostlar muhabbetinde kullanacağım..
sevgiler.
__________________
derdim yaradan....dermanım da yaradan..!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
balikci3435 kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
Sponsorlar
  #112  
Alt 11.06.08, 12:25
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

1.2.2.4. Akıl
1.2.2.4.1. Aklın değeri ve gücü
Akıl, Allah'ın her şeyden önce yarattığı bir güçtür. Bu güç, Allah'ın her emrini tartışmasız yerine getiriyordu. Allah daha sonra çeşitli varlıkları yaratmasını büyük ölçüde, kendi emirlerini eksiksiz yerine getiren bu akıl vasıtasıyla yapmıştır.
"O yüceler yücesi, iki dünyadan da önce aklı yaratmadı mı?
Bu açıdan bütün evrenler, insanın aklı ile anladığı şeylerin ışığının vuruşundan başka bir şey değildir. Akıl, Allah'ın yarattığı en
2
yüce şeydir; Allah akılla tanınır ve ona kulluk ancak akıl ile yapılabilir .
3
Mevlâna, yaratıkları üç kısma ayırmaktadır: melekler, hayvanlar ve insanlar. Melekler sırf akıldırlar; onların yaratılışlarında ibadet, kulluk ve zikir vardır; hattâ bütün işleri budur. Balıklar nasıl sadece suda yaşıyor, suda besleniyor, suda yatıp uyuyorsa, melekler de bir akıl denizinde yaşamaktadırlar. Esasen onlar bu akıl denizinin dışında, akıl olmadan da yaşayamazlar, ikinci grup yaratıklar hayvanlardır. Bunlar meleklerin tam tersine, akıldan yoksun, sadece nefis ve şehvetten ibarettir. Bunlar neyin doğru neyin iyi olduğunu düşünemezler; Allah bunlara akıl vermediği için bir sorumluluk da yüklememiştir. Esasen onlar yemek, büyümek, korunmak, üremek gibi, bu evrenlerin esas yaratılış nedeni olan insana hizmet görevlerini yapabilecek şekilde meydana getirilmişlerdir. Yaratıkların üçüncü grubu ise insanlardır, Đnsanlar, akıl ve nefisten, şehvetten meydana gelmişlerdir. Melekler madde şeklinde yaratılmadıkları halde insanlar maddî birer varlık halinde yaratılmışlardır. Bu maddî varlıklarını gerek bir ömür boyunca yaşatabilmek gerek nesiller boyunca sürdürebilmek için nefise, duyumlara, korunmaya, şehvete ihtiyaç olmuştur. Bunun yanı sıra, insanlarda, aslında saf olarak meleklerin özellikleri olan akıl da bulunmaktadır. Bu bakımdan insanlar, Allah'a karşı sorumludurlar. Akıl, insanı yukarıya, şehvet ve nefis ise aşağıya doğru çekmektedir. Bu iki gücün etkisinde olma, insanı hem çok değerli hem de çok değersiz yapabilmektedir.
"Aklı daima şehvetine galip gelen kimse, meleklerden daha yüksek; şehveti aklına galip gelen ise hayvanlardan daha aşağıdır."
Tamamen akla uyan kişiler melekleşirler, nûr haline gelirler; bunlar veliler ve peygamberlerdir, "Allah'ın dostları"dır . Aklı bir tarafa bırakarak tamamen şehvete düşenler veya aklı nefis ve şehvetin emrine verenler ise büyük günâh işlemiş, hayvanlardan daha aşağı seviyelere düşmüşlerdir. Çünkü bunlara doğru yolu gösterecek bir akıl ve bu akla eşdeğer bir sorumluluk yüklenmiştir.
Mevlâna, akıl ile melekler arasındaki bağlantıyı şöyle bir örnekle izah ediyor. Mumdan, buzdan çeşitli heykeller yapılır. Buhar halinde iken avucumuza alamadığımız, su halinde iken bir sopa gibi tutamadığımız bir madde, buz halinde iken tıpkı bir sopa gibi tutulabilmekte, fakat eritildiğinde bir su, bir akıcı mum olmaktadır. Melekler de böyledir, onların kolu, kanadı, şekli aklın somutlaşmış şeklidir, onların aslı saf akıldır. Onları eritsen, ortada akıldan başka bir şey kalmaz. Aklın kolu, kanadı yoktur ama tıpkı bir melek gibi iş görebilmektedir .
Melekler ve özellikle de Cebrail, devamlı olarak Allah'ın gizlilik evrenine bakar, orayı düşünür; orada her gün değişik bir şeyler görür ve algılar, Đnsan aklı da bir melek gibi, her gün "lehv-i mahfûz"dan dersini alır, yokluktaki işaretlerden çeşitli hayaller içine düşer, çeşitli arayışlarda bulunur. Pervanelerin mum ışığı çevresinde dolaşıp durmaları gibi, insanlar da çeşidi hayalleri etrafında dolaşıp, çabalayıp durular .
Tabiatta her şey kendi cinsinin yanına gider; at atın yanına, koyun koyunun, kuş kuşun, karınca karıncanın... Görünüşte değil özde bütün varlıklar asıllarını çekerler. Aklın aslı da, Allah katındadır. Bu nedenle aklın insanı devamlı olarak yücelere çekmesi gerekir. Đnsan bedeninin aslı topraktan olduğu için, bedenin arzu ve ihtiyaçlarını yerine getiren nefis, onu sürekli aşağıya çeker. Allah katından gelen vahiy bilgisi, aklın bilgisidir ve onu madde bilgisinden kurtararak yüceleştirmek ister .
Đnsanı hayvanlardan ayıran akıl olduğu için, akılsızlık, ahmaklık, bir insan için en kötü şeydir. Olayları ve nesneleri anlamamak veya gördüğünü hemen kısa zamanlarda unutmak, insanı insan olmaktan uzaklaştırır. Bu, ateşin çevresinde dönüp duran, ateş kanatlarını yakınca biraz geri kaçan, ancak ateşin yakıcılığını unutarak hemen geri ateşe uçan pervanelerin haline benzer.
"Bir şeyi kavramak, anlamak, bellemek, "5 hatırlamak aklın i ş idir; bunları yücelten akıldır.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #113  
Alt 11.06.08, 12:26
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Ama, insandaki nefis, ihtiyaçlar ve istekler insan aklının fonksiyonlarını tam olarak yerine getirmesine engel oluyor, insanı unutkanlaştırıyor; ders almaktan alıkoyuyor. Bazı insanlarda bu durum o kadar belirgindir ki, bunlar öldükten sonra "gene dünyaya döndürülseler,
"1
yaptıklarını yapmaya koyulurlar.
Mevlâna, aklı bir başka açıdan gene pervaneye benzetmektedir, ona göre insanın ve bütün diğer varlıkların çeşitli işleri yapmak için gösterdikleri arzu, sevgi, ve şefkatlerin hepsinin aslı, Allah'ı bilmek ve sevmektir. Dünyadaki her şey, Allah'ın perdeli olarak görünüşleridir. Allah sebepler ve perdeler gerisindedir , çünkü doğrudan doğruya ortaya çıkmasına bu evrenler tahammül edemez. O, meselâ güneşe benzer; güneş ışığı bütün canlılar için gerek ışık gerek sıcaklık olarak hayatî bir önemi haizdir; ancak güneşin bizden biraz uzaklaşması veya yakınlaşması, dünyada yaşayanlar için dayanılmaz sıcaklık değişikliklerine sebep olacaktır. Đşte insan aklının bütün işlevi, içinde bulunduğu bu durumların gerçeğini kavramaktır. Aslında çalışıp çabalamakla bunu kavrayamaz; ancak gene de çalışıp çabalamaktan geri kalmaz, bu çabayı bıraktığı an akıl olmaktan çıkar.
"Akıl, gerçeği anlayış kabiliyetini haiz ve gerçeği anlamamış olmasına rağmen, gece-gündüz her zaman yüce Allah'ı anlayış ve kavrayışta düşünmekten, çalışıp çabalamaktan mustarip olan ve kararsız bulunan şeydir."
Bu şekli ile de akıl, gerçekler mumu etrafında, onun ışığı çevresinde dönen pervanelere benzer. Đnsan, Tanrı'nın yüceliğinin nuru çevresinde durmadan çalışıp çabalayan, gayret gösteren, kararsız ve huzursuz kimsedir; çünkü bilmez ki Allah'ın bütün hakikatleri ve yüce zâtı akıl ile anlaşılamaz ve bilinemez .
Đnsanda vehim, akla benzeyen ama aslında aklın tam tersi olan bir durumdur. Duygular, istekler ve şehvet insanı vehimlere sürükler; insan da vehim ile aklı tam olarak birbirinden ayıramadığından, yaptığı akla uygunmuş gibi davranır. Vehim ve aklı birbirinden ayıracak biricik güç ise, Kur'ân ve Hz. Muhammed'in hadisleridir .
Đnsan aklı ile karışan, insanı akıllı gibi gösteren bir başka güç de hüner ve marifettir. Hüner ve marifet, ham kişileri öldürür gider. Eğer bunların insana verdiği güç iyi kullanılmazsa, hüner ve marifet, çocukların eline verilmiş keskin bir kılıca benzer. Keskin kılıç ancak akıl ile kullanıldığında yaralı bir iş görebilir; eğer akıl yok veya zayıf kalırsa, hüner ve marifet nefsin emrine girer ve bütün diğer canlılardan daha fazla yanlış yapar, günâh işler .
Sadece hüner ve marifet değil, eğer insandaki akıl da iyi kullanılmazsa, o da birtakım yanlış hareketlerin yapıcısı, o da ehil olmayan ellerde keskin bir kılıç olabilir. Çünkü şer de insanın aklından meydana gelir hayır da; küfür de akıldan çıkar, destek bulur, iman da!
Aklı ve düşünceyi yaratan Tanrı'dır; dolayısıyla insanın tasavvur ettiği, düşündüğü her şeyde Tanrı onunla beraberdir, düşüncelerimiz her an ondan gelmektedir. Đnsanlardaki düşünen ve yaratan akıl, ondan gelir. Nasıl aklın eserleri ortada fakat kendisi görünmüyorsa, Tanrı'nın da eserleri ortadadır ve kendi gözükmez. Ruhun eseri candır, hayattır; aklın eseri ise düşüncedir. Zekâ, kurnazlık, hayal gibi şeyler ise olgun aklın değil, nefsin kontrolü altındaki aklın eseridirler . Đnsan aklı ve düşüncesi Allah'ın kontrolündedir ve soluktan soluğa oradaki bazı düşünceler silinir, yerine yenileri gelir, Đnsan aklı devamlı yazılıp silinen bir levha gibidir. O, yoğrulup yapılmakta olan bir testidir; testici onu istediği kadar genişletir, istediği şekli verir. Bir marangoz elindeki ağacı istediği gibi işler, terzi elbiseyi istediği gibi keser diker. Su kabını doldurup boşaltan sakadır... Đşte insan aklı, bu sanatçıların elindeki malzeme gibidir; gözleri sebepler ve perdelerle kapalı olduğundan bir san'atkârın elinde nasıl yoğrulup şekillendirildiğini bilmiyor; ama akıl gözüyle bakar, akıl kulağıyla duyar, başkalarının taklidine düşmezse, bu durumu anlayacaktır.
"Taklide uymadan bakmayı huy edin, kendi aklını koru, onu düşün."
Mevlâna, Mesnevi'sinin 5. cildinin girişinde, insan aklını çarmıha gerilmiş olarak tasvir ediyor. Bu çarmıhın dalları, insan tabiatını temsil eden hırs, şehvet, mevki arzusu ve dileklerdir. Đnsan bedeninin bu dört huyu, aklı vehimler, şüpheler ve karanlıklar içinde bırakmakta, onun nura 4 yükselişine engel olmaktadır .
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #114  
Alt 11.06.08, 12:26
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Mevlâna, aklı ikiye ayırmaktadır: birincisi çalışılarak kazanılan akıl, ikincisi ise Allah vergisi akıldır. Okuldaki öğrencilerin yaptığı, insanların okumak, ezberlemek, dinlemek ve düşünmekle kazandıkları bilgiler, kazanılmış akıldır. Bu akıla bilgi suyu dışardan gelir. Allah'ın ihsan ettiği akıl ise, gönül ve candan beslenir; onun bilgileri "lehv-i mahfûz"dan gelir. Öğretimle elde edilen akıl, ırmaklara benzer; birisi çıkar, ırmağın akışını engeller veya değiştirirse, bu akıl susuz kalır. Tanrı'nın ihsan ettiği aklın bilgi kaynağı içerde olduğu için sürekli beslenir . Đnsan aklını besleyen bu kaynak ince bir ışık, bir nûr kaynağıdır. Temelde bütün varlıkları ve yoklukları nûr besler. Ama nûr çok ince ve hissedilmez olduğu için, maddeden yaratılmış varlıklar, onun maddeleşmiş şekliyle beslenirler. Maddelerin devamı için madde enerjisi gereklidir. Ancak insandaki can, gönül, ruh, akıl gibi manevî makamlar sadece nûr gıdası ile beslenip gelişebilirler .
Şu halde akıllı kişi, taklide düşmekten kaçınan, kendi ışığı, kendi nuru ile doğru yolu ve gerçekleri arayandır. Tam akıllı kişi böyle olur. Yarım akıllı ise, bir akıllıyı kendine rehber edinmiş, ona uymuş kişidir. Akılsız kişi ise, bir akıllıyı takip etmeyi bile akledemeyen bir hayvana benzer.
"Olgun bir aklın yoksa özü-sözü diri bir akıllının karşısında kendini ölü say, ona sığın."
Đnsan bedeninde, aslı yokluk evrenlerinden olan üç ana güç vardır akıl, gönül ve can. Bunlar kendileri görünmez, ancak eserleri, yaptıkları görülür; her an hissedilir ama aradığında bulamazsın. Mevlâna, bu üçlüyü "müselles şarabı"na benzetiyor, Đyice damıtılarak üçte ikisi buharlaştırılan bu şarap nasıl hem yaraya merhem hem derde deva ise, bu üçlü de insanın bu dünyadaki gerçek rehberleridir; bedenler ölünce ölmeyen güçlerdir bunlar. Bunların hepsi, kendi asıllarının bulunduğu yokluk evrenine ulaşmak ister. Akıl, yokluk evreninin kokusunu bir kere yakaladı mı, artık yok olur gider . Gönül, sürekli yokluklar evrenine gider gelir; can, bir,an önce şu köhne bedeni terk ederek, sonsuzluk evreninde huzura kavuşmak ister.
Mevlâna; gönül, akıl ve can arasındaki sıkı bağlantıyı bir rubaisinde şöyle anlatıyor:
"Anlayış, gönül, akıl senin sayende can'ın meyvesi oldu. Sen, canın canı, canın aklı, canın gönlüsün.
Canlıların bütün hareketlerini akıl idare eder. Aklın görünmeyen gücü bütün organlarımızın görevlerini tam olarak yapmalarını sağlar; eğer bu güç olmazsa organlar çalışmaz, canlı canlılığını sürdüremez bir hale gelir. Meselâ el, akıl sayesinde işini yapar; akıl komut vermezse ayak yürümez, göz doğru göremez, kulak yanlış işitir. "Hakikatte bütün
"5
işler akıldan hâsıl olur; organlar aklın emrinde çalışan âletlerdir.
Başka bir şekilde, Mevlâna aklı bir emire benzetmektedir. Nasıl bir grupta, bir toplulukta işlerin doğru olarak yapılması, grubun görevini yerine getirmesi için yapılacakları planlayan ve emreden bir kişi varsa; insan vücudunda da akıl, bir emir görevini üstlenmiştir. Bir iş yapılırken bütün organların bu emirin talimatlarına uyması gerekir . Akıl, topraktan meydana gelen şekillerin gerek iç gerekse dış duyum ve duygularına buyruk yürütür. Aynı insan ve diğer canlıların bedenlerini akıl çekip çevirdiği gibi, varlık ve yokluk evrenlerini de, en küçük zerresine kadar,
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #115  
Alt 11.06.08, 12:27
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Allah çekip çevirir .
Đnsan, gerçi cansız, canlı, bitki ve hayvanlık kademelerinden geçerek insan olmuştur ama, insanlığın içinde de çeşitli kademeler vardır. Đnsanlık kademeleri içinde yukarıdaki makamlara çıkabilmek için tamamen aklın kontrolüne ve yönetimine girmelidir. Bu şekilde Mevlâna, insan aklını deveciye, insan bedenini deveye; hattâ daha yukarıdaki akıllara doğru yükseldikçe, akıllı insanların bile daha yukarı akla sahip olanlar karşısında develere döndüklerini ve üst akıllara, kılavuzlara uyulması gerektiğini anlatır .
Akıl, insanın kolu-kanadıdır; nasıl bir kuş kolsuz-kanatsız uçamıyorsa, akıl olmadan da insan bir şey yapamaz. Akıl anahtarı olmayan kişilerin, akıllı bir kişiye uymaları, onun görüşünü takip etmeleri gerekir; eğer kendi havalarına uyarlarsa, nefis peşinde koşarlarsa "zaman timsahı"nın ağzında yem olurlar .
"Akıl, akıllı kişinin iyi-kötü her işini ayarlayan bir bekçidir, inanan akıl, adalet sahibi bir bekçiye benzer; gönül şehrinin bekçisi ve hâkimidir o.
Bu şekilde akıl bedeni yabancılara ve hırsızlara karşı korur. Ama bedene dadanan hırsızlar da çok dışarıda değildir; onların çoğu bizim içimizdeki nefislerimizin istekleridir; "akıl, nefse vurulmuş demir bir bağdır."
Akıl ve gönül, bu dünyadan değildir; arştandır, perde arkasındandır. Bu nedenle akıl göze görülmez ama her zaman insanla beraberdir. Neliksiz-niteliksiz olmak, sağı-solu olmamak aklın özelliklerindendir. Aklı bir yerde görememek demek, onun yakınlığından şüphe etmek demek değildir. Can nasıl bedenin her yanında ölçüsüz ve görülmez olarak varsa, akıl da öyle vardır. Bütün hareketler, bütün işler, bütün hayaller, bütün anlamlı sözler o görünmeyen akıldan meydana gelir . Mevlâna, bu durumu şöyle bir örnekle anlatıyor: Bir karınca kağıt üzerinde giderken yazı yazan kalemi gördü, ona hayran oldu ve diğer karıncalara onu övmeye başladı. Gözü daha keskin olan bir başka karınca ise, kalemi övene "parmakları olan eli öv; çünkü kalem sadece bir âlet, o yazıları yazan eldir", dedi. Gözü bu ikisinden de keskin olan bir üçüncü karınca "Hayır" dedi, "ele ve parmaklara da emir veren koldur. Bu güzel şekilleri yapan, bu güzel resimleri yapan koldur. Ben onu öveceğim", dedi. Bu böylece kademe kademe yükselerek en ulu karıncaya kadar dayandı ve o, "Cansız, akılsız hiç bir şey hareket edemez; iş yapamaz. İnsanlarda bu işi yapan can ve akıldır." dedi. Halbuki, can ve akıl da Allah'ın elinde bir âlet gibidir, tıpkı akıl karşısında elin ve kolun durumu gibi . Tanrı, kendi nurundan bir küçük parça olan akıl ışığını, insanın daracık "fikir yuvası"na yerleştirmiştir.
İslâmiyet’te, insanın esas temellerinden en önemlisi olarak akıl kabul edilir. Çünkü İslâm dini, algılama ve anlama dinidir. Anlamadan inanmak mümkün değildir. İnanmak için görmek, duymak ve anlamak; bunun için de akıl gereklidir. Aklı olmayana, dinî bir sorumluluk da yüklenmemiştir. Hz. Muhammed, "Aklın bir zerresi oruçtan da yeğdir, namazdan da; çünkü akıl cevherdir, bu ikisi araz. Namaz ve oruç, ancak bir kişideki aklın tam olmasından sonra farz olur", buyurmuştur . Hz. Muhammed'in ahmak kişiyi düşmanı, akıllı kişiyi dostu ve canı olarak nitelediği; ahmaktan kaçılarak akıllı ile dost olunmasını istediği anlatılmaktadır .
İnsan hayatının her safhasında aklın önemi ortaya çıkar. Çocuklarda akıl hüküm yürütmeye başlayıncaya kadar, onlar oyun evreninden dünya gerçeklik evrenine gelemezler, nesnelere başka anlamlar ve görevler verirler. Ancak akıllandıktan sonra her nesnenin ve olayın gerçekten ne demek olduğunu ve nasıl davranması gerektiğini anlarlar . İnsan ancak akılla insan olur, vücudunun büyümesi, saçının-sakalının ağarmasıyla değil. Bunun başka ölçütlerinden biri de, başlarında akıl olmayan kişilerin akıl yerini mal ve servetle doldurmuş olmaları; akıllı kişilerin ise orayı ilimle doldurmalarıdır .
Varlık ve yokluk evrenlerinin her tarafına yayılmış olan akıl kademesindeki ışık, değişik yoğunluklarda olmak üzere bütün canlılarda ortaktır.
"Akıl oldunuz mu, akıl kesildiniz mi binlerce kişi olsanız bile birsiniz gene. Tıpkı güneş gibi her eve girer, yayılırsınız.
Bütün fitneler, aklın olmamasından, aklın baştan gitmesinden doğmaktadır. . Mevlâna, akla şöyle hitap etmektedir:
"Nereden yüz çevirirsen orada yol bitiriş, savaş yüz gösterir. Nereye yüz döner, ne yana yüz gösterir sen orda zevk, sarhoşluk, hayranlık belirir.
Onsekizbin âlem de ancak iki kısma ayrılır; yarısı cansızdır, ölmüştür, yarısı diri, biliş, anlayış sahibi.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #116  
Alt 11.06.08, 12:27
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Bütün akıllar ve fikirler biliş ve anlayış denizinden meydana gelmiştir; akılların, bilişlerin en son varacakları deniz gene orasıdır. Gönül, o denizden haber vermektedir; can, o denizi arzulamaktadır; akıl, o denizin sırlarını aramaktadır. Sadece o evrenlerin, o denizin değil; bu dünyanın canı, ışığı, anlamı da akıl, can ve gönül üçlüsüdür.
Ancak aklın bu gücü ve yüceliğine rağmen gene de sınırlı olduğunu unutmamak gerekir. Dünyadaki insanlar bir takım akıllı insanların çeşitli alanlarda keşfettikleri, düzenledikleri bilgilerle yaşıyorlar; duyguları, düşünceleri, dilleri, yedikleri, giydikleri, yaptıkları işler v.s. hep bazı akıllı insanların buluşlarıdır. Bir takım âlimler bilgi pazarlaması ve satışı yapıyorlar; çevrelerine dinlediklerini, okuduklarını anlatıyorlar. Onların çoğunun Allah katındaki bilgi denizi ile bağlantıları olmadığı, gönüllerine gayb bilgileri gelmediği gibi, içinde yaşadıkları evreni; oradaki nesneleri ve olayları da araştırmıyorlar. Söz öğrenip söz satmak; cariye alıp cariye satmak, silâh alıp silâh satmak gibidir; satılıncaya kadar övülür, ama kişiler onu alıp kendileri için yararlı bir iş halinde getirerek kullanamazlar. Đnsanın kullanmadığı şeyi alıp satması, bilmediği, anlamadığı şeyi anlıyor gibi göstermesi veya yanlış anlamasıdır. Eğer tam anlasaydı, bu, ona çeşitli perdeler açar, kendi davranışlarını da değiştirirdi. Günlük hayatta çoğu insanlar anlayamama veya yanlış anlamanın getirdiği problemlerle uğraşırlar ve bu bağlar içinde hareketsiz kalırlar. Bu durumu iyi değerlendiren Mevlâna, aklın insanı belli bir noktaya kadar götürmesinin yeterli olduğunu, oradan sonrasının daha üstün bir akıla bırakılması gerektiğini anlatır. Meselâ, elbise diktirmek istiyorsak aklın bizi terziye kadar götürmesi yeterlidir, ondan sonra en iyisini terzi bilir. Tıraş olacaksan berbere kadar, hasta isen doktora kadar gideceksin; ondan sonrasını uzmanlara bırakacaksın; çünkü, eğer o alanların uzmanı değilsen, akıl orada sana yardım etmeyecektir.
Dünyada bu şekilde kademe kademe akıllar vardır. Ama bütün insanların akıllarının sınırlı olduğu bir nokta da vardır. Akıl bizi inanç kapısına, Allah kapısına kadar getirir; o noktadan sonra akıl bize rehberlik yapamaz, onu bırakıp Tanrı'nın bilgi ve rahmet denizinde kaybolmak gerekir .
Aklın zayıf ve güçlü yanlarıyla insan hayatı için bu büyük önemini belirttikten sonra, Mevlâna'nın sık sık söylediği "Akıllıya bir işaret yeter" sözünü söylemek, çoğu azdan anlamak için yeterlidir kanaatindeyiz.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #117  
Alt 11.06.08, 12:28
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

1.2.2.4.2. Akıl ve Nefis
Đnsanın; aklı temsil eden melekler ile nefsi temsil eden hayvanların arasında, bunların ikisinin özelliklerini de bir araya getiren bir canlı olduğu üzerinde daha önce çeşitli kereler durulmuştu. Bu iki özellik, nefis ve akıl insandan, birbirinden farklı, hattâ genellikle birbirine zıt şeyler istemektedir. Akıl sürekli olarak kendinin mensup olduğu yüksekliklere gitmek istemekte; fakat maddeleşmiş insan varlığı bu maddî yapısını sürdürmek için çeşitli nefsinî davranışlarla insanı maddeye ve toprağa çekmektedir.
Bu durumda akıl ve nefis birbirlerini kontrol etmekte; nefis, aklın yücelmesi için bir bağ, bir kafes, bir hapishane olduğu gibi; akıl da nefis için çoğu yerde engelleyici olmaktadır . Bütün insanlarda var olan bu gerilim, insanı oldukça huzursuz bir yaşayışa sevk etmektedir. Bu gerginliği ortadan kaldırmak için bazı kişiler aklı tamamen nefis emrine vermekte, bedenin yönetiminde akıl nefse yardımcı olarak kurnazca danışmanlık yapmakta, yol göstermektedir. Bu, insanı hayvanlaştırmak, alçaltmak demek olduğu için, genelde bütün dinler böyle bir yaşayışa karşı çıkmakta, bunun tam tersi bir yaşayışı öğütlemektedir. Yani, akıl nefsi kontrol etmeli, hattâ gerekirse tamamen ezmelidir. Ancak Kur'ân'daki "Nefsinize zulmetmeyin" emri gereğince nefis fazla azgınlaştırılmadan insanın düşünmesine, kulluk ve ibadet etmesine yardımcı bir unsur haline getirmeye çalışılmalıdır.
Ancak insan, akıl ve nefis arasındaki bu çekişme ve savaşta istediği gibi karar verme durumunda bırakılmıştır. Canlılar içinde bu özgür seçim hakkı sadece insana verilmiştir.
"îkisine de gönlün akıyorsa, nefsinle aklın ikisi de karışık sende. İkisi de savaşmaktadır sende.
Kendine gel, kendine gel de mânâlar görünüşlere üst olsun.
Đnsanların çoğunda akıl hür değildir; akıl çeşitli şekillere ve suretlere takılıp kalmıştır, bunlar arasında dolaşıp kalmaktadır; hürlüğü, kafes içindeki bir kuş kadardır, kafesin parmaklıklarına kadar uçmakta, oraya çarpıp geri dönmektedir . Aklı hürriyete kavuşturmak demek, birinci derece algıların gerisindeki bir çok gerçeklik kademelerine geçebilmesini, nesnelere ve olaylara iyice nüfuz edilmesini sağlamaktır.
Hür bir insan, nefis ile akıl arasındaki bu mücâdelede genellikle nefsin yanını tutmaktadır. Đradesi elinde bir insan, nefsinin dilediği her şeyi yapar ve bir şikayeti olmaz, ancak sıra aklın istediği bir şeyi yapmaya gelince iradem elimde değil, başka seçeneğim yok der . Aslında, nefsin de belli bir aklı vardır, birçok ince şeyleri bilir ama onun yöneldiği bu dünyanın maddeleri olduğu için, yücelikleri düşünmeyen ve maddeye bağlı kalan bir akıldır. Đnsan aklını yücelere çeken, maddenin her an değişen özelliklerinden kurtarmaya çalışan ise vahiy nurudur .

Bedene tapan, nefsin emrine giren akıl sersemdir. Çünkü meleklerle aynı cinsten olan akıl, aslında meleklerden bile üstündür. Melekler kuş gibi havalandıkları halde, insan aklı kanatsız uçmaktadır. Melekler Allah nuruna belli bir seviyeye kadar yaklaştıkları halde, insan bu sınırı aşmakta; yanmadan, gözleri kamaşmadan Tanrı'ya ulaşmaktadır. Bu nedenle Đblis dışındaki bütün melekler onun aklının üstünlüğünü kabul etmişken, insan nasıl olur da bu gücü bedenin ve nefsin emrine verebilir? Hem de imtihan gününde kendisine karşı çıkan, Allah’a bile isyan eden şeytanın beden ve nefisle işbirliği yaptığını bile bile!
Sağlıklı bir insanın yaptığı bütün hatalar, akıl hatası sayılır. Bedenin özellikleri belli olduğu için ona suç yüklenemez, hattâ ondaki bir eksiklik ve kusur, kişiyi bir çok sorumluluklardan kurtarır; fakat akıldaki noksanlık, uzak durulması gereken lânetli bir hastalıktır. Şöyle ki, akıllardaki eksik bilgi tamamlanabilir, bedendekini tamamlamak daha zordur. Akıldaki eksikliklerden en önemlisi de duyulara, nefse esir olmasıdır.
"Akıl, akıl olduğundandır ki işlerin sonunu görür; sonu görmeyen akıl, nefis kesilir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #118  
Alt 11.06.08, 12:28
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Nefse alt olan akıl, nefis olmuştur... ”2
Beden dünyası, şehvetten kurtulan kişilerden başkasını kolayca yanıltabilmektedir. Yanılan kişi de tek kanatla uçabileceğini sanmaktadır, insana hata yaptıran veya hata yapmasına neden olan akıl değildir; nefis ve duygulardır. Nefis, aklın çeşitli deliller getirmesiyle de ikna olmaz, sürekli baş kaldırır; en iyisi onun başını ezmektir .
Nefse aldanan akıl, kısa görüşlü akıldır, görünenden başkasını görmeyen akıldır. Oysa insan aklının en önemli özelliklerinden birisi, uzun görüşlü olmasıdır. Akıl bakımından hayat bir satranç oyununa benzer. Orada nasıl her hamlenin değeri daha sonraki oyunlar açısından ortaya çıkıyorsa, insanın yaşadığı hayatta da her hareketin değeri daha sonraki hareketler açısındandır. Oyun içinde oyunda her kademe diğerlerinin basamağıdır. Bu oyunda ileriyi görecek olan beden kendi durumunu değerlendirmekten öte bir şey yapamaz. Eğer insan beden ve nefise uyar da; bulunduğu durumdan ilerisini değerlendiremez, görünenden başkasını göremezse oyunu kaybetmiş sayılır .
Nefis, akıl karşısında kesilmesi, yok edilmesi gereken bir öküzdür. Çünkü nefis, efendisi olan insanı öldürmekte, ondan kalanı kendisine kul-köle etmektedir . Aklın nefsi kesmesi, insanın ve onun içindeki bazı değerli özelliklerin hürriyete kavuşmasını sağlamak içindir.
İnsan beden olarak da görülebilir, ışık olarak da. İnsanı sadece bir toprak, bir beden olarak görmek, onu tanımamak demektir. İnsanın gerçek değeri, ondaki ışıktadır; yoksa beden onun varlığının geçici olarak maddeleşmiş bir özelliğidir. İnsanda ikili ittifaklar vardır: nefis-şeytan ve akıl-melek ittifakları. Şeytan insanların nefislerinde gözlenmiştir, onu gizli gizli çeşitli işler yapmaya sevk eder. İnsanın içinde gizlice "sinsi sinsi vesveseler veren" şeytanın yardımıyla nefis, sık sık insanın yolunu kesmekte, ondaki bilgi oluşumunu, doğrunun bulunmasını engellemektedir.
İnsan, bedeninin içinden veya dışından çeşitli faktörlerin aklını örtmesine, onun sağlıklı olarak çalışmasına engel olmasına kesinlikle müsaade etmemelidir. Sarhoşluk, aklın çalışmasını engelleyen, durduran faktörlerin başında gelir. Yalnız bu, içilen bazı sıvılardan olmaz; şehvet, büyüklenmek v.s. gibi bazı nefsanî özelliklerinden de olur. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, sarhoşluk insanı sersemleştirir .
Nefis, genelde akıldan habersizmiş gibi davranır. Doğrudur, akıl herhangi bir madde gibi ortada değildir. Ancak duyu organlarımızın algılayamadığı bu akıl, gene de vardır. Onun varlığından gaflet ederek kötülük yapmanın, hata yapmanın gereği yoktur. Neliksiz-niteliksiz
4 '
olarak o her an insanı kontrol etmektedir . Mevlânaya göre binlerce kişinin nefsini ve aklını kandıran bu dünya "büyücü, bilgiç" bir kocakarıya benzer. O kadar bilgiç ve ustadır ki, insanları muhakkak oltasına takar, hem de neredeyse bütün ömürleri boyunca. Akıllar onun düğümünü çözmekten âciz kalmışlardır da, Allah, insanlara yardım için peygamberlerini ve kitaplarını göndermiştir .
İnsandaki nefis, gücü-kuvveti ve yüzlerce hüneri ile bir ejderha gibidir. Onun yüz çeşit dili, düzeni, masalı vardır. Onun için nefsi alt etmek zordur ama gene de terbiye edilebilir, kontrol altına alınabilir. Kapkara bir maden parçası bile cilalanıp ayna haline gelince, topraktan meydana gelen insan bedeni ve nefsi de cila tutar. İnsan cilalandığı zaman, gizlilik evrenlerinin şekillerini yansıtır. İnsana gizlilik kapılarını
6
açan cila da, akıl cilasıdır .
Hayvanlar nefislerine uyarak yaşadıkları için, duyu organlarıyla algıladıklarının ötesine, diğer gerçeklik kademelerine geçemezler. Ancak nefis kontrol altına alınıp iyice sindirildikten sonra gerçeklik kademelerini aşan bir hakikat arayışı başlayabilir. O halde insanın tabiatını, nefsini aklına üst etmemesi, nefsinin huylarıyla huylanmaması gerekir.
"... nefsin artta gitmesi, aklın öne düşmesi gerek.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #119  
Alt 11.06.08, 12:28
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Çünkü akıl üstündür.
Aklı, nefsin çeşitli düzenlerinden korumak için belli bir alanda yoğunlaştırmak en iyisidir. Çünkü bedenin birbirinden oldukça farklı bir çok unsurları aklı, birbirinden farklı yüzlerce alana dağıtmış olur. Çeşitli alanlara böylesine dağılan akıl zayıf kalır, şüphe ve vesveselere düşer. Eğer akıl belli yüksek konular üzerinde toplanırsa, beden arzularından bağımsızlığı daha kolay sağlanmış olur .
Mevlâna'ya göre duygu akla, akıl da cana tutsaktır.
Akıl ve akıldaki bilgiler duygularımızı yönlendirmekte, şekillendirmekte; can da aklın ellerini bağlamaktadır. Duygu ve düşünceler, duru suyun yüzünü kapsayan çerçöp gibidir; akıl bunları temizleyerek duru suya ulaşabilir; ancak bunun için canın, aklın elini serbest bırakması gerekir. Eğer aklın elleri serbest kalır da, her an gerçeklerin yüzünü örtmek isteyen duygu ve düşüncelerle mücâdele ederek onlara buyruk yürütürse, giderek duygular da aklın emrine girerler .
Mevlâna, bu dünyada yaşayan insanların çoğunun genelde bir uyku içinde olduklarına sık sık değinir. Halk kendisini uyanık sanıyor ama, aslında uyanıkken rüya görüyor. Đnsanın yokluktan varlığa geçişte ve varlık içinde birçok yaratılış halleri ve kaynakları vardır. Hiç kimse kendisinin cansız olduğu, bir bitki, bir hayvan halinde olduğu halleri, oradaki savaşları, mücâdeleleri hatırlamaz.. Oysa Allah onu, çeşitli varlık kademelerinden geçirerek "hayvanlıktan insanlığa" çekmektedir. Đnsanlıktan geçtiğinde de bugünkü durumunu hatırlamayacaktır.
Dünya, uyuyan kişinin düş görmesine benzer. Uyuyan, düş gördüğü sırada bu hayallerin gerçek olduğunu sanır; uyandığında bütün bunların birer hayal olduğunu anlar. "Uyanık" olarak bu dünyada yaşayan insan da öldükten sonra belki dünyayı kötü bir rüya, bir hayal olarak hatırlar .
Aklı, duygu uykusu kapladığında insan aklı da rüyalara dalabilir. Bu dünya, duyu organlarının algılayabileceği şekil, renk, koku gibi özelliklerle dönüp durdukça "uyuyan kişinin gördüğü bir rüya" olacaktır. O halde korkuların, şüphelerin, vesveselerin aslı yoktur; insanı korkutmak için kurulan dünya düzenlerine kanmamak gerekir. Testici bir testinin kırılmasından korkmaz; çünkü yeniden daha güzel yüzlerce testi yapabilir. Ama bir tane testisi olan, bu testiye çok ihtiyacı olan ve testi yapmayı bilmeyen bir adam, testinin kırılmasından korkar. Gözleri gören bir adamın rahatlıkla, güle-oynaya yürüdüğü bir yolda, gözleri görmeyen bir adam korka korka yürür. Demek ki, dünyadaki korkunun temellerinden biri, bilgisizlik ve beceriksizliktir. O halde korkulardan kurtulmak için şüphe ve vehimden uzak olmak, berrak bilgiye ulaşmak gerekir .
Đnsanın her gün uyuduğu uyku hali nasıl duyu organlarının çalışmalarını azaltıyor, beynin düşünme faaliyetlerini durduruyorsa; insanların bu dünyadaki ömürleri boyunca içinde bulundukları uyku durumu da insanın berrak algılaması ve düşünmesini alabildiğine zayıflatmaktadır. Mevlâna'nın bütün amacı, bu dünyada bir uyku durumunda olan insanı uyandırmaktır. Peygamber'in "Ölmeden önce ölünüz" hadisini de bu çerçevede anlamak gerekir.
Đnsanın duyu organlarının algıladıkları, aklın
düşünebildiklerinden çok çok azdır. Bu nedenle gerçeği aramak hususunda birbirleriyle savaşır dururlar. Duyu organlarının ilk algılarına bağlı kalmak, bizi gerçeklerden uzaklaştırır; bizi gerçeğin dış yüzüne, ilk gerçeklik kademelerine hapseder.
"Duygu gözüne toprak serp; duygu gözü aklın da düşmanıdır, dinin de.
Çünkü o, köpüğü gördü, denizi göremedi; içinde bulunduğu çağı gördü, yarını göremedi.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #120  
Alt 11.06.08, 12:29
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Duyu organlarının verilerinden elde edilen bilgiler iyice berraklaştırılsa, süzülse bile ancak nesneler üzerindeki zannı, şüpheyi, vesveseyi azaltır. Đnsanı esas gerçekler düzeyine yükseltecek, Allah ışığının vereceği hikmettir . Çünkü iç bilgilere ancak onunla ulaşılır. Duygular o ışıkla eğitildi ve ”nurlardı” mı akıl ile aralarındaki savaş kalkar, daha önce algılanamayan şeyler algılanır, bütün gizli gerçekler kademe kademe çözülür; ama gerçeğe ulaşmak için can, akıl ve duygu (gönül) arasında bir yarış başlar. Can, kendisine gelen vahiyle, ona dayanarak kurduğu inanç sistemi ile Hakka ulaşmak ister . Akıl vahyi anlamadığı için, başka gizli gerçeklerden yola çıkarak yoluna devam eder; gönül ise aşk ile, sevgi ile yola koyulur. Bunlar ortak bir hedefe doğru gerçeği arayan insanların ana yollarıdır. Ama bu ana güçler ne kadar rekabet ederlerse etsinler, gene de birbirlerine muhtaçtırlar. Birinin desteği olmadan diğerinin belli bir yol alması mümkün değildir.

» Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Türk Dili Ve Edebiyatı

Konu Ayşe Dürdane Erduran tarafından (11.06.08 saat 12:36 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar