Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî 1.2.2.4.4. Tüm akıl ve aklın yetmediği alan "Ey aklı Allah'a hediye getiren, orada akıl, yolun toprağından daha da değersizdir." Đnsanlardaki akıl birer gölgedir, Tanrı ışığından oluşan gölgelerdir. Güneş karşısında gölgenin değeri ve parlaklığı nasıl yok ise, Tanrı ışığının ve aklının karşısında da insanlardaki zayıf akıl parçacıklarının bir değeri yoktur . Sözler bir gerçeği ifade ederler, bu nedenle sözleri olduğu gibi anlamalıdır, eğer yorum yapılırsa gerçek yanlış görülmüş olur. Bu şekildeki yanlış görüş, insanlardaki aklın zayıflığındandır. Đnsan aklı, bazı maddeler ve olaylar karşısında çok becerikli gözükür ama, onun özellikle görünmeyen şeylerden haberi yoktur . Đnsandaki "parça buçuk akıl" veya "cüzî akıl" denilen akıl parçacıklarına güvenilemez. Bu akıl, sürekli hayat danışmanı yapılamaz. Bu akıl insanı ancak mezara kadar götürür; oradan ötesi hakkında akıl yürütemez. Mezardan öteye var olan gizli evren, bu akıl tarafından anlaşılamaz. Mevlâna bu aklı bir şimşek yalımına benzetir; nasıl şimşek yalımı ile çevremizi görerek bir yere ulaşamazsak, bu aklın sağladığı ışıkla da ebed hayat yolunu bulamayız . Đnsanlar, kendilerinde var olan yarı buçuk akılları diğer üstün ve olgun akıllarla tamamlamalıdırlar. Akıllar ancak diğerleri tarafından tamamlandıktan sonra tüm akıla yaklaşabilirler . Kendisine vahiy gelen can ve akıl, ne üstün akıldır! Onunki taklit veya duyu bilgisi değil gerçek bilgidir. Đnsanların aklı ile peygamberlerin aklı ve bilgisi arasındaki karşılaştırmayı en iyi şekilde anlatacak Kur'ân-ı Kerim'in Kehf süresidir. 3 Buna göre , bir gün Hz. Mûsâ, Allah 'ın kendisine bilgi öğrettiği bir kul (tefsircilere göre Hz. Hızır) buldu. Ona, Allah'ın kendisine doğru olarak öğrettiği bilgiden öğrenmek için kendisine tâbi olmak istediğini bildirdi. O ise, Mûsâ Peygamber'in bu bilgilere dayanamayacağını, iç yüzünü kavrayamadığı bilgilere karşı sabırlı olamayacağını anlattı. Ancak Mûsâ, Allah'ın izniyle sabredici olacağına ve kendisine karşı gelmeyeceğine dair söz verdi. Bilgili kul, Musa'nın kendisine hiç bir şey sormamasını söyledi ve yola çıktılar. Yolda, bilgili kişi bindikleri gemiyi delerek batırdı. Mûsâ dayanamadı, "Gemiyi deldin, sahiplerini boğacaksın" diye çıkıştı. Ancak adam, "Sabredemezsin demedim mi?" diyerek Musa'yı azarladı. Mûsâ, "Unutmuş bulundum, bundan dolayı arkadaşlığımızı kesme" diye özür diledi. Yola devam ettiler; âlim kişi yolda karşılaştıkları bir oğlan çocuğunu hemen öldürdü. Mûsâ Peygamber, "Masum bir canı öldürdün, çok kötü bir iş yaptın", diye çıkıştı. Öbür adam "Sabretmeye tahammül edemezsin demedim mi?" diye Musa'yı gene azarladı. Mûsâ "Bundan sonra sana bir şey sorar veya konuşursam, benimle arkadaşlık etme", diye gene özürler diledi. Yola devam ettiler ve bir köye vardılar. Çok acıkmış oldukları için köylülerden yiyecek bir şeyler istediler; fakat yiyecek alamadılar ve kimse de kendilerini misafir etmedi. Derken yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. Bilgin adam duvarı düzeltti. Hz. Mûsâ, "isteseydin bunun karşılığında bir ücret alırdın", diyerek adama gene çıkıştı. Adam da kızdı ve "Artık ayrılacağız, ama sana sabredemeyeceğin olayların içyüzünü haber vereyim", diyerek anlattı. Batırılan gemi yoksul kişilerindi ama arkadan gelen bir zâlim padişah onu yoksulların elinden alacaktı. Çocuğu öldürdüm, çünkü annesi-babası mümin olan bu çocuk, azgın bir kâfir olacaktı. Rableri, onun anne-babasına daha hayırlı bir çocuk versin. Düzelttiğim duvara gelince, orası iki küçük yetim çocuğun bahçe duvarıydı; yıkılsaydı, babalarının onlar için duvar altına gömdüğü hazine ortaya çıkacak ve başkaları onu paylaşacaktı. Onlar büyüyünceye kadar yıkılmasın diye duvarı düzelttim. Bu, Allah'ın onlara acımasındandı, ben kendi görüşümle düzelttim. Mevlâna da, burada Musa'nın arkadaşı olan kişiyi Hızır Peygamber olarak kabul eder ve "Hızır'ın kendi aklına uygun işlerini Mûsâ görünce aklı kabul etmedi de, bulandı. Musa'nın aklı bile gizli işte körleşir kalırsa,akıllı-jıkırlı er,jarenın aklı nedir kır der. İnsan aklının bilgisi, tabiat bilgisidir; bu dünyada müşterisi bulunur ve satılır, fakat gerçek bilgisinin alıcısı Allah'tır. Vehim, hayal, vesvese de anlaşılır, vahiy de; fakat vahiy bilgisi ile diğerleri bir midir? İşte bu bilgilerin farklılığı gibi, akıllar da farklıdır. İnsanlar içinde, akıl bakımından kutuplar vardır, bunlar diğer akılların "olmayacak şey" diye itiraz ettikleri, kabul etmedikleri şeyleri kolayca anlarlar . İnsan aklının meziyeti, parçadan bütünü, önden sonu görmesidir. Ancak bu yeteneği kazanmasında peygamberlere gelen vahiylerin önemli bir yeri vardır. Cüzî akılların nesnelerden ve olaylardan hüküm çıkarması ancak vahiyler yardımıyla olur. Bu parça akıllar gördüklerini ve okuduklarını anlayabilirler ve ezberleyebilirler; ancak bu bile Tanrı'nın yardımı ile olur. "Bütün san'atlar, iyice bil ki vahiyden meydana gelmiştir; önce böyledir. Sonra akıl bir şeyler katar ona. Çünkü, diyor Mevlâna, eğer her şey aklımızdan kaynaklansaydı, bir san'at ustasız da öğrenilebilirdi. Akıl gerçi bir şeyi kılı kırk yararak araştırılabilir ama "hiç bir san'at da ustasız öğrenilemez." Demek ki, o alanda daha önce bilgi ve hüner sahibi olmuş bir başka aklın rehberliğine muhtaçtır. Akıllar kocaman bedenlerin, canlı ve cansız varlıkların yöneticisidirler. Ancak gerçeklik evreni o kadar sırlar ve örtülerle doludur ki, akıllara da bir yol gösterici gerektir. Hayallere ve vehimlere dalan akıllar, kendiliklerinden doğru yolu bulamazlar. O akılları aydınlatacak; içinde bulundukları karmaşık durumları basitleştirerek anlatan, onu inanç düzeyine çıkartan bir üstün akıl, vahiy nuruyla aydınlanmış bir akıl gereklidir. Akıllar, kademe kademedir; bazı akıllar akbaba gibi dünyanın pislikleri içinde uğraşıp kalırlar; bazı akıllar dünyadaki nesneleri ve olayları maddî düzeyde başarıyla analiz eder ve oradan toplu sonuçlar çıkarabilirler. Bazı akıllar ise yüksek soyutlamalar yaparak iman düzeyine çıkabilirler; hattâ bazılarının aklı, Cebrail'in kanadı gibi, Sidre Cenneti'nin sınırlarına kadar gidebilir . Göze vuran gönül ışığının “görüş”ü, kulağa vuran ışığın kulağı keskinleştirdiği gibi, akla vuran ışık da anlayışı keskinleştirir. Gözü görmeyen bir adamın gözüne vuracak ışık aklına vurursa, o akıl ışığı bütün vücut organlarına yayılır. Meselâ bir kör, testisini çeşmenin ağzına tutar, onun dolup dolmadığını görmez, ama testinin ağırlığından içine ne kadar su girdiğini anlar . Öyle ise, mesele Allah nurunun gözleri, gönülleri, aklı aydınlatmasıdır. Allah katından gelen ışıkla aydınlanan akıl, gerçeklik kademelerini tek tek geçerek Allah katına yaklaşabilir ama gene de O'nun katına giden aşk kervanlarından aklın haberi yoktur. 3 Dolayısıyla aklın oraya ulaşmasına imkân yoktur . Mevlâna'nın insana esas değer verişi, onun bedeninden dolayı değildir; onun manevî kuvvetleri ve en başta da aklı içindir. Hattâ hayvanların akıllılığını da, insana yaklaşması ile ölçer. "Bütün hayvanları insan için, fakat bütün insanları da bir akıl için öldür gitsin. İnsanlardan kaçan hayvanların hepsi, insanlara alışan hayvanlardan aşağıdır, Onların kanları halka mubahtır; çünkü ulu akıldan kaçıyorlar, akılları tam değil. " Mevlâna'nın burada kast ettiği akıl, akıllı-fikirli kişinin tüm aklıdır, yoksa aşağılık işlerle uğraşan akıl parçacıkları değil. Đnsan aklının hayvan aklına karşı üstünlüğü de "aklın aklından” kaçmamasıdır. Çünkü, aklın aklî şeylerden kaçmaması, tabiatı gereğidir. Akıl bir başka akılla eş oldu mu, kötü işleri, kötü sözleri daha iyi engeller. "Akıl bir başka akılla eş oldu mu, ışık çoğaldı, yol belirdi demektir. Kur'ân-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde de insanların birbirlerine danışmaları ve danışarak iş görmeleri istenmektedir. Âli Đmrân sûresinde "Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın, yoksa kaba ve katı yürekli olsaydın, mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi. Bağışla onları, yarlıganmalarını dile onların, iş hususunda danış onlarla denilmektedir. Đşleri danışarak yapmak pişmanlıkları azaltacaktır, ancak akıllı kişilere danışmak şartıyla. Çünkü "akıl, bir başka akıldan güç-kuvvet kazanır. Đslâmda bir takım felsefeciler tarafından “en üstün akıl”, Allah'ın aklı olarak kabul edilir ve buna "akl-ı küll" (tüm akıl) denir. "Faal akıl" da denen bu akıl aktiftir, yaratıcıdır. Evrenlerin akl-ı evvelden kademe kademe meydana geliş senaryolarını yapan ve akla âdeta bin türlü isim verip onların binlerce görünüşünü anlatan bu felsefî yaklaşımlara Mevlâna pek yanaşmaz. Onun "akl-ı küll" dediği akıl, Allah vahyi ile nûrlanmış ve her an Tanrı ışığını alan üstün akıldır. Tüm akıl, herkesin, her şeyin içyüzünü görür. Renksiz, şekilsiz akıl çeşitli elbiseler giyerek, çeşitli varlıklar şekline bürünerek evrenler içine dağılmış, dış özelliklerine göre birer ad almıştır. Ama çıplak olarak insanlara gözükse idi; güneş, onun ışığı karşısında kapkaranlık kalırdı . Varlıkların oluşumunda önce düşünce, sonra varlık vardır. Her san'atın ve hünerin aslı, düşüncedir; düşünceden şekiller, şekillerden arazlar doğar, insan hep arazları ve şekilleri anlatır kalır, oysa düşünceye gitmek gerekir. "Bu dünya, tüm aklın düşüncesidir . Tüm aklın düşüncesi gizli olduğu için cevherler hep gizli kalır; ama bu gizlilik halktandır, anlayışsızlardandır; aklı eren Tanrı kulları bu gizlilikleri bir bir aşarlar. Tanrı, tüm akıldan bazı bilgi ve düşünme kırıntılarını evrendeki canlı-cansız her varlığa vermiştir. Bir nesnenin diğerlerinden ayrılan özellikleri, yapısı onun aklıdır. Bu pasif akıllar Allah'ın lûtfuyla aktif akıl haline gelir; gerekirse Tanrı taşa, sopaya bile aktif akıl vererek onlar vasıtasıyla iş görür, bazen de canlılardaki akıl ve bilgiyi onların başından alır . Parça akılların zayıflığı, duyulara esir olması, zanlara, vehimlere, şüphelere düşmesi yalnızlığından ve parçalanmışlığındandır. Bu akılları birleştirmek, duygulardan, zan ve şüphelerden arındırmak, yüksek konular ve değerler üzerinde toplamak gerekir. Şu dünyadaki bir çok şeyler parça-buçuk aklın düzeni ile nice şekiller aldılar, insanlara nice faydalar sağlıyorlar. Bir yün akıl ile birleşince ip oluyor, örgü oluyor, dokuma oluyor. Bir buğday akıl ile birleşince ekiliyor, sulanıyor, korunuyor, hasat ediliyor, yıkanıyor, öğütülüyor, çeşit çeşit yemek oluyor. Bir maden insan elinde, onun aklı, ile işlene işlene kaç türlü makine oluyor. "Nefs-i küllinin anlatış, öğretiş kudretini seyret; akılsız; aptal toprak, onun sayesinde can resimleri yapan bir ressam kesildi. Evrenler içinde en büyük şeyden en küçük şeye kadar hiç bir şey akıl ve bilgi olmadan olmuyor. Her şeyin olduğu gibi bu evrenlerin, yerin ve göklerin, uzayın ve yıldızların temeli de akıl ve bilgidir. Nasıl, insanın yaptığı işler onun akıl ve bilgisinin bir gölgesi ise, bu evrenler de tüm aklın gölgesidir. Đnsanların gördükleri evrenler ve varlıklar gerçek varlığın ufacık zerreleridir ama öbürlerini çoğu insanlar görüp algılayamıyorlar. Bu dünya göklerine hâkim olan gökleri, ancak üstün insanlar görebilir. Biz de toprağız, testi de topraktır; aynı cinsten olan bu iki maddeden insan olanı Allah üstün kılmış, onda bazı kuvvetler meydana getirmiştir. Öyle ki, aslı toprak olan insan, topraktan birçok şey yapmaktadır. Aynı şekilde insanlar arasında bazılarını da diğerlerine üstün kılmıştır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur . Varlıklar, Tanrının verdiği şeyleri kabul ederler. Bizim cansız dediğimiz toprak, suyu kabul ediyor, tohumu kabul ediyor, besliyor, büyütüyor. İnsan topraktan daha âciz olmamalıdır. Allah insan aklına, diğer varlıklarda olanlardan daha çok bilgi öğretmektedir. Hem de varlıkların hepsine, baştan bir kere bilgi öğrettiği halde, insana öğretmenliği daimidir; her zaman onunla birlikte, ona yeni sırlar öğretmekte, doğru yolu bulmasına yardım etmektedir. |