iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 16:28 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Türk Dili Ve Edebiyatı » Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Türk Dili Ve Edebiyatı Çağdaş Türk Lehçeleri, Eski Türk Edebiyatı, Türkiye Türkçesi, Türk Diline Giriş, Osmanlı Türkçesi, Temel Bilgi Teknolojisi

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #121  
Alt 11.06.08, 12:36
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

1.2.2.4.3. Aklın zayıf noktaları ve sınırları
Aklın zayıf noktalarının başında delillere dayanarak işlemesi, bir metot olarak kıyası kullanması ve taklitçi olması gelir.
Delil aramakta ısrar edenler, zanlara, şüphelere, vehimlere düşerler. Delille bir karara varmaları ancak "zan"dır. Bir taraftan da şeytan onların içinde gene bir şüphe uyandırır. Mevlâna delillere dayanarak bilgi sahibi olanları "tahta ayaklı" kişiler olarak niteliyor; bunlar ne doğru dürüst oturabilirler ne de dışardan gelecek hücumlara karşı direnebilirler . Bilgileri ille de delillendirmek isteyenler için yapılan bir başka benzetme de "körler topluluğu" benzetmesidir. Körlerin esas duyu organları bir sopadır. Görenlerin gördükleri işleri göremezler, sadece çevreyi sopa ile yoklayarak, yavaş yavaş, tökezleye düşe yürürler. Đşte delil ve kıyasla bilgi oluşturmak isteyenler de böyledir. Delil ve kıyas, onların elinde bir sopadır; oysa sopa, savaş ve kavga aracıdır. Sopaları atmak, gerçekliği bütün çıplaklığı ile gören kişilerin söylediklerine inanmak gerek. Akla, görünüşe uyan şeyleri, bir mucize bildirilmeden, savaşmadan kabul etmelidir. Sadece "Allah'ı biliş" düzeyinde kalan sözlerin dış kabuklarına değil, içine bir çok yeni
2
tohumların bulunduğu yere bakmalıdır .
Đnsan, bilmemesine rağmen, birçok gerçekleri bildiğini sanıyor; o, çok gafildir. Bilmez ki, bütün zevk, rahatlık, yiyecek, içecek, sıkıntı, eziyet, bütün sebepler Allah'tan gelir. Sebepler, onun elindeki bir kalem gibidir; istediği zaman istediğini yazar O. Ama insan yazıya bakıp kalemi görüyor; bilgisi, aklı bu düzeyde kalıyor. Buna bir el, bir kol, bir düşünen akıl gerekli olduğunu düşünemezler. Bazısı düşünse bile, -tıpkı belli bir ölçüden küçük varlıkları göremediğimiz gibi-, belli bir büyüklükten daha büyükleri göremediğinden, anlayamaz ve sebepler zincirini daha başlangıçta keser. Bazıları da yazının ve kalemin güzelliğine kendilerini öylesine kaptırırlar ki, eli ve diğer unsurları düşünemezler. Meselâ iki testi birbirleriyle çarpıştırılsa ve birisi kırılsa, kıran testinin "ben kırdım" demesi ne kadar doğrudur? Asıl işi yapan, onları çarpıştıran değil midir? Đşte varlıklar, testiler gibi, sadece vasıtadırlar, esas işi yapan yaratılış elidir .
"Sözün hayırlısı, delâleti çok olandır ve en iyi söz, çok olan değil faydalı olandır.
O halde sebep ve delillere değil, onların anlamlarına bakmalıdır. Çünkü zarar ve fayda anlamlardadır, sebeplerde değil.
Gerçi sebepleri bilmek insan bilgisinin temellerini oluşturur. Sebepleri bilmek hem olayın geçmişi hem de geleceği hakkında bize bir bilgi verir. Varlıklar bize gerçeği bildirmek için vardırlar veya başka bir deyişle, biz gerçeği bilmeye varlıklardan başlarız.
"Dünya bir sebepler âlemidir; hiç bir şey sebepsiz elde edilemez; öyleyse aramak gerek."1
Sebepler, sadece arayanlar için bir âlet olarak yaratılmıştır; bir takım şeylerin nasıl olduğu hakkındaki yolu-yordamı göstermek için var edilmiştir.
Ama unutulmamalıdır ki, sebepler Allah'ın yaratmasında sadece birer bahanedirler, hakikatte işi sebepler değil başkası yapar.
"Sebepler, sadece halkın onunla meşgul olmaları, o işi yapanın görünmesine bir engel olarak yaratılmışlardır."2
Azrail, insanların canını almak gibi zor bir görevi kabul etmek istememişti; çünkü Allah'ın meleklerden bile üstün olarak yarattığı bu varlıklardan hiç birinin kalbini kırmak istemiyordu. Bu durumu Allah'a arz ettiğinde, yüce Allah ona merak etmemesini, dünyadaki her işi sebeplerle yaptığını, insanların canını alırken hastalık, kaza, vade gibi çeşitli bahaneler yaratacağını; Azrail'in kendisini insanların görmemesi dolayısıyla kimsenin onu suçlayamayacağını açıklamıştı.
Sebepleri yaratan, dilediğini yaratabilir. Allah, sebeplerin dışında
şeyler yaratmaktan âciz değildir, ama hiç sebeplere dayanmayan bir
evren, canlılar ve özellikle de insanlar açısından karmakarışık olurdu; hiç
kimse ne zaman ne yapacağını bilemezdi. Tanrı'nın sebeplerle iş görmesi,
hem insanlara aradığını bulma fırsatı vermek, hem de kendini
perdelemek içindir. Sebepler, Allah'ın kendi san'atını, anlayamayacak
gözlerden gizlemesine yarar3. Bu bakımdan Allah'ın işleri her türlü akıl,
hüner ve yeteneğin üstündedir. Her an onun hiç aklımıza gelmeyen, hiç
kimsenin hünerine sığmayan yeni bir takım eser ve olaylarına şahit
oluyoruz. Aklımıza ve hayalimize sığmayan bu varlık ve olaylar gibi,
gene aklımıza gelmeyen sayısız şeyleri her an yaratabilir ve yaratmaktadır4.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #122  
Alt 11.06.08, 12:37
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Düşündüğünü sanan çoğu insan hep sebeplere ve vasıtalara baktıkları için, bu madde dünyasında bunlardan bol miktarda bularak sebepleri çoğaltırlar. Ama delilleri çoğaltmak, gerçeğin üzerindeki perdeleri arttırmak, -gerçeği bir ateş olarak kabul edersek- onun üzerindeki dumanı arttırmak demektir. Bazı insanların, “Tanrı dilediğini yapamaz, sadece sebeplere ve tabiata göre iş görür" demeleri de yanlıştır. Çünkü tabiatı, tabiattaki sebepler zincirini yaratan ve her an yeni, akla-hayale gelmedik sebepler, yaratan Tanrı, nasıl kendi yarattığı tabiata karşı âciz kalır .
Filosoflar bir çok şeyleri bilir; sebepleriyle, delilleriyle bilir. Ancak delil sürekli değildir; delil bir zevk veya güzellik gibidir, ömrü kısadır. Sebepler ve sonuçlar o kadar içice girmişlerdir ki, bir şeyin ne zaman sebep ne zaman sonuç olduğunu birbirinden ayırmak kolay değildir. Varlıklar sürekli değişiyor; topraktaki bazı maddeler ota dönüşüyor; ot, kendisini yiyen ceylanda ete ve başka maddelere dönüşüyor; ceylan, kendisini avlayan aslanın bünyesinde başka bir şeye dönüşüyor v. s.
Yapılmak, yıkılmaktadır . Bir terzi elbise yaparken ölçüp kesmeden yapamaz; marangoz, demirci, inşaatçı da öyle. Đnsan bedeninin oluşması sırasında da birçok madde ezilmekte, karılmakta, pişirilmekte ve başka kimyevî işlemlere tâbi tutulmaktadır; bedenin yapımı da birçok şeyin yok edilmesindedir. Đnsan, bu değişme evresinin bir parçası olduğu için, kendisi de bir sebepler-sonuçlar karmaşası, bir değişme girdabı içinde kıvranıp kalmaktadır. Renkten, şekilden, kokudan başka bir şey görmemektedir. Büyük bir şehrin sokaklarına bırakılan bir öküz, oralarda saman, ot veya bir karpuz kabuğu arar; şehirdeki binlerce anlamlı şey onu hiç ilgilendirmez. Tabiat mıhına asılıp kalmış olan filosof da, canını ve gözünü sebeplere bağlamıştır, ondan başka bir şeyi göremez. Allah’ın varlık ve yaratma evreninde ise sebepler ortadan kalkar, orada her an yeni bir evren yaratılır, donup kalma yoktur .
"Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları gereğince yarattık
Demek ki, yaratılan hiç bir şey boşa değildir. Yaratılan her şey belli bir amaç için, bir anlam ve hikmet için, bir fayda için yaratılmıştır. Ressam, resmi amaçsız mı yapar? Testicinin testi yapmaktan, arabacının araba yapmaktan, kendisi ve diğer insanlar için bir fayda umduğu açıktır. Yazılan bu eser, birilerinin okuyup anlaması ve düşünmesi içindir. Her şey, bir sebeple meydana getirilir, başka bir şeye de sebep olur. Akıllı ve düşünen kişiler, sebeplerin dış görünüşlerine ve ilk halkalarına takılıp kalmazlar.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #123  
Alt 11.06.08, 12:37
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Đnsanın sadece sebepleri görmesi, sebeplerin gerisini görememesi, onlara bir gözbağı oluyor, Tanrıyı görmelerine engel oluyor . Sebebe kul olan bilginler, perde arkasında kalmışlardır, Tanrı'nın dümenini göremezler. Sebeplere bakmalı, ama pek güvenmemelidir. Allah'ın bir insana her şeyi "nasılsa öyle göstermesi" büyük bir nimettir. Gönüllerin, düşüncelerin; maddî ve manevî durumun devamlı olarak değişmesi, insanların olayları ve nesneleri olduğu gibi görmesine engel oluyor . Gerçekler durmadan değişiyor; insan kendini hayal âlemindeymiş gibi hissediyor.
Mevlâna, sadece sebepleri görmeyi, sebeplere kapılıp gitmeyi bir çocukluk, bir gaflet, bir bilgisizlik olarak görmektedir . Bu, asıl güzele değil, yüzündeki örtüye âşık olma demektir. Hattâ bu bilgisizlik besi sığırlarının beslenme sırasındaki ve mezbahaya götürülürken içinde bulunduğu bilgisizliğe benzer. Sebepler, Allah'ın sadece bu madde dünyasındaki sanatıdır; yokluklar evreninde, Allah'ın esas yaratma evreninde sebepler sadece bir sözden ibarettir. Đnsanın sağlam bilgiye ulaşması için sebeplere değil eserlere bakması gerekir. Çünkü sebepler geçer gider, geride Tanrı'nın eserleri kalır. Meselâ kadınla erkeğin zevk içinde birleşmesi, o sebepten bambaşka bir varlık meydana getirir. Yapılan bir iş, yapılış amacından çok uzakta ürünler ortaya koyabilir . Allah, bir çok zamanlar ve bir çok mekânlar içinde durmadan yaratıyor. Hiç bir sebep ve hiç bir eser, onun san'atının bir zerresini bile izah edemez. Hele o yaratma evreninde maddenin hiç bir önemi yoktur, olsa olsa anlamların önemi vardır .
Önemli olan nesnelerin ve olayların içyüzünü bilmektir, gizliliklere ulaşmaktır. Aklın, buna olmayacak şey demesi doğru olmaz. Đnsan yüzlerce karanlıktan geçerek aydınlık bir mekâna çıkmış gibi gözükmektedir, ama akıl ve mantık yönünden gene de çok sınırlıdır. Meselâ, onun aklınca bir şey hem ispatlanabilir hem de çürütülebilir. "Attığın zaman sen atmadın" âyetinde hem "attığın zaman" denilerek sen attın anlamı ifade ediliyor, hem de "sen atmadın" deniliyor. Đnsanlar bir yerde bilirler ama bir başka yerde, bilenlerin bilgisi hiç bir işe yaramaz. Mum veya lâmba gece aydınlık verirken, gündüz güneşe karşı ışıkları âdeta yok olur; ama güneşte göremediğin mum ışığının üstüne parmağını tutsan, yanar. Đkiyüz kilo bal içine bir kilo sirke katsak, balın tadı değişmez ama ağırlığı bir kilo artar. Bir aslanın önünden kaçan ceylan, aslanın midesine indiğinde hem vardır hem yoktur .
Her şeyi yaratan ve her şeyi öğreten Allah'tır. Đnsanın bu durum karşısında sebeplere sarılıp çekişmelere düşmemesi gerekir. Karıncanın bilgisi, kurdun hüneri, kadının analık sevgisi hep Tanrı'dandır. Bu nedenle sadece akla ve sebeplere uymak insanı yanlış davranışlara götürür, insanın en önemli özelliği olan inançtan uzaklaştırır.
Đnsan, sebepleri kovalamakla bir yere varamaz. Bu nedenle Allah, doğru yolu göstermek için, insanı sebeplere takılıp kalmaktan kurtarmak istemiştir. Peygamberler, sebepleri gidermek için gelmişlerdir. "Kur'ân, başlangıçtan sona kadar, hep sebepleri gidermek içindir. Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler, Tanrı tarafından sebeplerin her an yaratılabileceğini gösteriyor. Felsefeci, akılla anlaşılır şeylere önem verdiği için, sebeplere bağlıdır. Oysa akıl bir kabuktur, aklın da aklı, sebeplerin de sebebi vardır.
"Sebeplerin de başka sebepleri var; sen sebebe "2 bakma da ona bak
Her şeyin değeri içindedir; cüzdanın değeri içindeki paradadır; bedenin değeri içindeki candadır; bir yazının, bir kitabın, bir sözün değeri dışında değil içindeki anlamdadır. O halde insanın dışa önem vermesi, dışta takılıp kalması, içi görememesi büyük hatadır.
Varlıktan maksat, gerçeği belirtmektir. anrı, sebeple de gerçeği belirtmek için yaratmıştır, mucizeleri de. Kendisine inanmayanların şüphelerini gidermek için insanlara ibretler göstermiştir. Ölümden sonra dirilmeyi anlatmak için, bir insanı yüz yıl ölü bırakmış, sonra gene diriltmiş ve çevresindeki -artık kemik olmuş- varlıkları da dirilterek, ona yaratmanın kendisi için nasıl kolay olduğunu göstermiştir. Hz. Đbrahim'in de "kalbini iyice kandırmak için" parçalanmış kuşları toplayarak diriltmişti . Hz. Musa'nın Mısır Firavunu'na karşı gösterdiği mucizeler, gene Allah'ın sebepsiz yaratma gücünü gösteren bilgi zerrecikleridir. O'nun sebeplere ihtiyacı yoktur. O, "sebep içindeki sebeplerin sebebi dir .
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #124  
Alt 11.06.08, 12:37
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Đnsan bilgisinin temelinde benzerlerden hüküm çıkarma ve benzerleri ispat etme çabası vardır. Mevlâna, bu durumu "baş aşağı düşmek olarak niteliyor . Taklit ve benzetme, bilginin zayıf temellerindendir. Gece karanlığında bir köylü ahıra, öküzlere bakmaya gitti. Ama bir aslan öküzü yemiş, orada bekliyordu. Köylü karanlıkta aslanı yokladı, öküz sandı, önüne yiyecek koydu, sırtını kaşıdı ve gitti. Çoğu insanların bilgileri de böyledir. Tanrı gerçeğini çıplak olarak göremiyoruz, bir çok bilgileri sadece isim ve cümle olarak duyup kabul ediyoruz; yoksa Allah üzerinde konuşur ve düşünürken onun gerçek büyüklüğünün farkında olsaydık, yanıp-eriyip yok olurduk. Göklerin ve yerin kabul etmekten, kabul edince parçalanıp yok olmaktan çekindikleri Allah Kitabı'nı insanlar kabul etmişlerdir; anlamlarını, içindeki sırları tam olarak bilmediklerinden kabul etmişlerdir; gözleri perdeli olduklarından kabul etmişlerdir.
Varlıkların ve olayların üzerindeki bu sır perdelerinden başka insan gözünde ve diğer duyu organlarında psikolojik ve fizyolojik bir çok perdeler vardır. Meselâ, hırs ve tamah bunların başında gelir; bunlar insan aklını ve diğer duyu organlarını kör etmekte, ışığı görmelerine engel olmaktadır . Firavun, denizi kuru görüp içinde boğulmuştur; şeker görünümündeki bir zehir de, insanı aldatan bir ses de felaket olabilir. Görünüşler ve benzerlikler insanı kandırır. Baharda doğup kışın ölen bir sivrisinek kimin çayırında dolaştığını, kimin evine girip kanını emdiğini ne bilsin? Bir ağacın içindeki kurt, o ağacın meyve halini, çekirdek halini, fidan halini, olgun ağaç halini ne bilsin? O, onu hep bir kuru ağaç olarak bilir, insan bilgisinde de bu gibi bir çok eksiklikler ve yanlışlıklar vardır; çünkü insan zaman ve mekân olarak gerçekten de çok sınırlı dilimlerde yaşamakta, çok alçaktan uçmaktadır.
"Aklın yücelere doğru uçuyor ama, taklit kuşun aşağılarda yemleniyor.
Taklit bilgisi canımıza vebaldir, eğretidir o: bizse malımız diye otura kalmışız.
Böylesine akıl sahibi olmaktansa bilgisiz olmak daha yeğ; eli deliliğe vurmak gerek.
Bir şeyi örnek ve taklit ile bilmekle o şeyin nasıl olduğunu bilmek arasında büyük fark vardır. Bir kimsenin çektiği acının dış belirtilerini görürüz, duyarız; ama onun nasıl bir acı olduğunu, ondan başka kim bilebilir ki? Çocuk, çiftleşmenin, sevgilinin ne olduğunu nereden bilecek? Onu çocuğa anlatmak için "helva gibi tatlıdır" desen, çocuk bu örnekle işin aslını, özünü nasıl anlayacak? Öyleyse çocukluktan beri kitaplardan okunan, anlatılanlardan duyulan şeylerin aslı ve doğruluğu nasıl bilinebilir?
Tanrı’nın yaratma san'atı, evrenler içindeki her varlığa sessiz sözsüz hitap etmekte, buyurduklarını yaptırmaktadır. Tanrı'nın varlıklara nasıl tesir ettiğine "akıl ermez." Burada en büyük etken, bütün insanlardaki aklın taklitçi oluşudur. Đnsan gerek maddî gerekse manevî yönden her an dolup boşalmakta, Allah'ın san'at elinde yoğrulmaktadır. Gerçeği anlaması için gözündeki sır bağının çözülmesi, bunun için de bizzat kendinin çabalaması gerekir.
"Gözün varsa bir bak da gör, ama kendi gözünle bak; hiçbir şeyden haberi olmayan bir akılsızın gözüyle bakma.
Kulağın varsa, kendi kulaklarında işit; ahmakların kulaklarına ne diye rehin oluyorsun?
Taklide uymadan bakmayı huy edin; kendi aklını koru, onu düşün."
Đnsan aklının bir başka zayıf yönü, çeşitli olaylara bakarak onları karşılaştırma ve buradan akıl yürütme (kıyas) dir. Aynı gibi görünen nesneler ve olaylar arasında çok büyük farklılıklar olabilir, insanlar bir taraftan birbirlerine benzer ama bir taraftan da aralarında büyük farklar vardır. Aynı canlı türünün, bitkilerin, hayvanların içinde, fonksiyonları birbirinden değişik türler olabilir. Bunların dış görünüşlerine bakarak akıl yürütmek bizi hatalı yollara götürür. Aynı şekilde yapılan, görünüşü aynı olan kelimeler arasında; şekil olarak birbirine benzer harfler arasında aslında dağlar kadar fark vardır. Kalp altınla halis altını, gerçek elmasla sahtesini birbirinden ancak çok ince kriterler ayırabilir. Mevlâna, bu hususta bakkal ile dudu kuşunun hikâyesini anlatmıştır. Bir bakkalın dükkanında çok güzel öten, insan gibi konuşan bir dudu kuşu vardı. Bir gece kuş dükkanda uçarken gülyağı şişelerini düşürdü, kırdı. Sabahleyin dükkan sahibi bu duruma çok kızdı ve kuşu dövdü; öyle ki kafasındaki tüyler döküldü, kel oldu. Kuş da ötmeyi-konuşmayı kesti. Bakkal üzüldü; ne yaptıysa kuşu konuşturamadı. Bir gün dükkanın önünden saçlarını kazıtmış bir Kalender geçerken kuş, "Ne diye kellere katıldın, senin de mi başına gülyağı döküldü?" dedi. Mevlâna buradan, kıyasın güvenilir bir bilgi üretme yolu olmadığı, çünkü herkesin kendi görgü ve bilgisine göre kıyas yapacağını ve bunun da gerçeği tam olarak izah edemeyeceği sonucuna varıyor .
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #125  
Alt 11.06.08, 12:38
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Eğer önceki bilgi ve tecrübelerde hata var ise, bundan sonraki bütün akıl yürütmeler de yanlış olacaktır.
... hğrı akıl, boyuna eğri görür zaten.
Đçinde yaşadığımız madde ortamında sayılar, şekiller, renkler sık sık değiştiği için, bunların karşılaştırılmasından çok fazla bir şey çıkmaz. O nedenle Mevlâna, kıyasın terk edilip bir görüşe ulaşılması gerektiğini savunur .
Đnsanların canlarıyla Tanrı arasında öylesine neliksiz-niteliksiz bir ilişki vardır ki, bu ulaşma ve birleşme hiç bir kıyasa sığmaz . Bazı insanların samimî ibadet ve yalvarmalarını taklit etmek, bazı kişilerin kıyafetlerini giymek, bu şekilde onların ulaştıkları şeylere ulaşılabileceğini sanmak hatadır; bazı şeyler vardır ki, ne akılla ne de duyularla anlaşılamaz. Her şeyin aslı ve başlangıcı Allah'ın ışığıdır .
Mevlâna, Mesnevi'sinin son cildinde akıl yürütmenin nasıl çeşitli olabileceğini ve gerçeklerden nasıl uzaklaşacağı konusunu bir hikâye ile anlatmaktadır. Tirmiz padişahı Seyyid, Semerkand'a önemli bir haber gönderecekti. Semerkand'a beş günde gidip, haberi verip geri gelecek kişiye önemli miktarda mükâfatlar vereceğini tellallarla çevreye duyurdu.
Tirmiz köylerinden birinde olan Delhak adlı köle, yolda iki at çatlatarak hızla saraya ulaştı, telaşla padişahın huzuruna çıktı. Herkesi bir korku, bir telaş kapladı. Herkes bunun ne çeşit bir felâket haberi vereceği noktasında değişik değişik akıl yürütmelerde bulunuyordu. Çünkü bu telaşın sebebini kim sormuşsa Delhak, parmağını ağzına götürerek "sus işareti" yapmıştı. Padişahın karşısında da uzun bir süre konuşamadı, soluğunu topladı. Neden sonra "Duydum ki", dedi, "Semerkand'a kısa sürede gidip gelecek bir adama çok para vereceğinizi vaad etmişsiniz. Bu benim harcım değil, bu işi yapamayacağım diye haber vermeye geldim."1
Mevlâna, akıl konusunda Mu'tezile akımına da karşı çıkar, itizale inananlar (mu'tezile akımından olanlar), duyudan hareket ederek akla varacaklarını sanmışlar, ancak duygu düzeyinde kalmışlardır. Hayvanlarda da, insanlardaki gibi bazı duygular vardır; ancak onların yüce değerleri anlamasına imkân yoktur; bunu ancak insanın duyu organları anlayabilir2. Bu nedenle algılamaları hayvanî düzeyde bırakmamak, yüceltmek gerekir.
Mu'tezile grubu, Allah'ın sıfatları olmasını kabul etmiyor. Bu, diyor, Tanrı'nın zamanın hangi noktasında ortaya çıktığı, bu evrenleri ne zaman yarattığı gibi soruları akla getirir. Allah görülemez; görülmesi için var olması, var olması için zamanın ve mekânın bir yerinde olması, var olan her şey gibi günün birinde yok olması gerekir. Her insan, yaptıklarını kendi irade ve özgür seçimi ile yapar; eğer varlıklara her yaptıklarını Allah yaptırıyorsa kötülükleri de o yaptırıyor demektir ki, insanlara bir taraftan kötülük yaptırmak, sonra bunları yapmayın diye peygamberler ve kitaplar göndermek, yapanları Cehennemde cezalandırmak abes ve zulümdür. Allah, zâlim ve adaletsiz olamayacağına göre, herkes Allah'ın verdiği akıl ve fikre göre kendi davranışını kendi yapar demektir.
Mevlâna, bu görüşe karşı çıkarak, her şey Allah'tandır ve ona göre iyidir, diyor. Kötülükler, suçlar bizim içindir, bize göredir; Allah'a göre bunların hepsi birdir. Nasıl, bir padişah katında hem ödül hem ceza, hem af hem mahpusluk varsa; Tanrı katında da akla gelebilecek her şey vardır. Çünkü varlıklar zıtların dengesidir; bir şeyi berrak olarak bilebilmek için zıddını bilmek gerek; soğuk olmadan sıcağı, kötü olmadan iyiyi, yüksek olmadan alçağı v.s. bilemeyiz. Dolayısıyla, zıtlar birbirinden ayrılamaz. Sevinmek için daha önce üzüntülü bir durumun, üzülmek için de bir sevinç durumunun olması gerekir. Allah hayrı da yaptırır, şerri de; ama O, hayra razı olur. Mevlâna, bunu şu tür örneklerle açıklıyor; öğretmen hem öğrencinin bilgisizliğini ister hem de istemez; çünkü öğretebilmesi için onların bilgisiz olması gerek amma bilgisizliğe razı da olamaz, çünkü ona öğretir. Doktor hem hastalığı ister, çünkü hekimlik hünerini başka türlü gösteremez; hem de hastalığı yok etmek ister. Ekmekçi hem açlık ister hem de onu gidermek için çalışır, insan da böyledir, onun içinde hem kötülük dilekleri hem iyilik güçleri vardır. Đnsana anlam veren, onu seçim karşısında bırakan da bu durumdur. Şer, iyilik için gereklidir; küfür, iman için. Şer, hayır için vardır; o halde hayır şer için dilenebilir .
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #126  
Alt 11.06.08, 12:38
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Mu'tezile ile Mevlâna'nın ayrı düştükleri bir başka konu, akıl ile yaratılış konusudur. Mu'tezile, yaratılıştan akılların eşit olduğunu, insanlar arasındaki farkların bilgi farkı olduğunu ve bunun da sonradan meydana geldiğini savunur. Mevlâna ise, akılların yaratılışından farklı olduğu görüşündedir. Çünkü bazıları çok tecrübeli, çok okumuş oldukları halde, zeki ve akıllı bir çocuk onları geçebilir ama, yaratılıştan elde edilen üstünlük, hepsinden daha iyidir .
Din ve inanç bir yaşayıştır, bir tatmadır; bu yüzden akıl onu anlayamaz, o sadece hayallere kapılır, şaşkınlık duyar. Yokluktan sonra zaman ve mekan evreninin dışındaki şeyler, akıl ve düşünce ile anlaşılamaz. Akıllar, ancak var olan, maddeleşmiş olanlar üzerinde bir araştırma yapabilirler .
Đnsanların yönelmesi gereken Tanrı ışığıdır, çünkü insanı güçlü ve bilgili yapan, içindeki ışığın artmasıdır. Aklın ve "filozoflaşmış aklın" esas yöneldiği ise sadece hayaldir. Aslı olmayan hayaller ise, kişileri sadece kötü zanna ve vehimlere götürür .
Akıl, kendisindeki bazı eksiklikleri, başka akılların ürettiği bilgilerle kapatabilir. Bu nedenle aklın ve duyu organlarının çalışmasını bozacak her türlü nefis özelliklerini ortadan kaldırmak gerekir. Akıl, olayların sonlarını görür; varlıkları zıtlarıyla birlikte tanır. Herhangi bir konuda zıddı olmayan veya karşıtı göz önüne alınmayan fikirler, tek kanatlı bir kuş şekline gelir; kuş gibi görünmesine karşın uçamaz, güçlü gibi görünmesine rağmen aslında zayıftır .
Aklın çalışmasında başka zayıf noktalar da vardır. Meselâ hep büyük meselelerle uğraşan, hep uzağı görmek isteyen bazı kişiler en yakınlarını göremez. Hep ince problemler üzerinde duran kişiler de, hemen yanı başlarında duran ana problemleri ve çözümleri görmez. Her iki durum da meselelerin çözümü yerine, onların daha da
6
karmaşıklaşmasına neden olurlar .
Đnsanın varlığındaki akıl, tıpkı can veya ruh gibi, Tanrı'nın gizlilik evreninden gelmektedir . Bu, insan varlığında o kadar önemli bir yer kaplar ki, aklı olmayana dinî yükümlülükler yüklenmez. Çünkü aklı olmayan göremez, anlayamaz, düşünemez ki, inansın! Đnanç, ancak akıllı
1 Fîhi Mâfih. s. 198-199.
Mevlâna, gazellerinde de her şeyin Allah'tan gelip gene ona gittiğini, her işi yapanın o olduğunu sık sık işlemiştir.
insanların yükselebilecekleri bir yüksek makamdır. Ancak islâm, aklın ve düşüncenin sınırlarını da Allah'ın yarattıkları ve eserleri ile sınırlandırmıştır; Allah'ın zâtı ve san'atı üzerinde düşünülemeyeceği, çünkü bunun aklın sınırları dışında olduğu belirtilmiştir.
Akıllarımız da; bedenimiz, canımız ve gönlümüz gibi her an Allah'ın emrindedir. Allah, akıllı bir kişiye bile akıl dışı bir şey yaptırmak isterse, onun "aklını giderir, kaza ve kaderini yerine getirip iş olunca da akıllarını tekrar verir onlara ve bu sefer de pişmanlığa düşerler."
Đnsana sınırlı olarak verilmiş ve her an kontrol altında olan akıl, evrendeki diğer varlıklara da küçük parçalar ve ayrı mahiyetler halinde dağıtılmıştır. Meselâ, tarla faresi toprağı delik-deşik eder, o, topraktaki yolların nasıl yapılacağını ve tehlike anında nerelere kaçılacağım bilir. Her hayvanın, her bitkinin bir şekli, bir hüneri vardır. Her cansız varlığın bir şekli, bir özelliği vardır. Her varlığa, ihtiyacı kadar akıl verilmiştir. Hem de sadece akıl değil her varlığa ihtiyacı olan özellikleri ve organları da vermiştir . Ancak şuna dikkat etmek gerekir ki, bizim canımız ve aklımız onların hepsinden daha yüksektir; çünkü bizim canımız ve aklımızın her şeyden daha fazla haberi vardır, daha bilgilidir. Bu silsileden gidilirse, meleklerin aklı alelade insanlardan daha üstündür; çünkü onlar nefsin aklı engellemesinden kurtulmuşlardır. Ama "gönül ehli", can ve bilgi bakımından meleklerden de üstündür; Âdem'in canı ve aklı onların hepsinden üstün olduğu için, bütün melekler ona secde etmişlerdir .
Dağın da aklı var, der Mevlâna, fakat onun insan sesindeki ve dilindeki anlamları anlamasına imkân yok!
Tanrı, her varlığa kendisine yetecek kadar akıl ve kendi ihtiyacı olan organları verdikten sonra, onların da akl etmesini ve kendilerine verilenleri kullanarak yaşamalarını ister. Hayvanların koku alma güçleri öylesine geliştirilmiştir ki, onlar hem yiyecekleri otları ayırt edebilirler hem de düşmanlarını kokusundan tanırlar. Kendileri için tehlikeli hayvan ve yiyeceklerin şekli ve kokusu, onlara yaratılışlarında öğretilmiştir. Dünyadaki yaşayış sırasında bu bilgilere göre, "akıl ederek" yaşarlar. "Akıl çobanının emirlerine uymayan, onu dinlemeyen hayvanlar yok olurlar . Hz. Đsa'ya atfedilen bir söz vardır. “Ben" demiştir, "afsunu sağıra, köre okudum; bu duyu organları çalışmaya başladı. Kayalara, dağlara okudum; çatladı, yarıldı. Ölünün bedenine okudum; dirildi. Fakat ahmağa yüzlerce kez okuduğum halde bir etkisi ve çaresi olmadı. Öyleyse ahmaklık, Tanrı'nın kahrıdır, onulmaz bir illetidir." Burada bütün canlılara verilen aklın hayat için nasıl gerekli olduğu ve akılsız bir evrenin nasıl hiç bir şey olamayacağı vurgulanıyor.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #127  
Alt 11.06.08, 12:38
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Mevlâna sık sık akılsızlığın her türlü işine karşı çıkarak aklı övmüştür. Akılsızların yüce Allah'a kulluk edemeyeceklerini belirterek "akılsız dost, bir düşmandır" demiştir. Hattâ Peygamberin de "akıldan doğan düşmanlık, bilgisizin sevgisinden daha iyidir" şeklinde bir hadisini nakletmiştir .
Hayvanlar, hayatları süresince devamlı olarak "içgüdü" denilen akıllarına uygun olarak yaşarlar. Bir köpeğe bir lokma atılsa önce koklar, sonra yer; şayet lokmayı havada kapsa bile yere bırakır, koklar ve ondan sonra yer. Onlardaki bu davranışın insanlardaki karşılığı akıllı davranmaktır. Đnsanın da, akıl süzgecinden geçirmeden, düşünmeden bir
2 Đ
şeyi yapmaması gerekir . nsanlardaki akıl ve anlayış, hayvanlardakinden çok başka ve üstündür. Çünkü hayvanların duyu organları da bizim algıladıklarımızı algılar, ancak onların insanlar gibi düşünemedikleri ve bilgi oluşturamadıkları da açıktır. Đnsanda can içinde can, akıl içinde akıl vardır. Hayvanî canlarda bir birlik yoktur, hayvanî akıllar da hayvanın varlığıyla birlikte gider. Ancak insan aklı diğer akıllarla birleşir, önceleri gün ışığı gibi ayrı ayrı yerlere dağılmış olan bu akıllar, aralarındaki bilgilerinin dışında genel bir insan bilgisi ve inanç sistemi oluşabilir .
Her şeyin bir kapasitesi ve bir sınırı olduğu gibi, akıl da sınırlıdır. Nasıl Cebrail bile Allah katına yaklaşırken kendisinin bir sınırı olduğunu, buradan öteye bir adım daha atarsa yanacağını söylüyorsa, "akıl da Cebrail gibidir.
Đnsan, bir akıl denizinin üstünde yaşamaktadır; ama onun üstünde yüzen içi boş kâseler gibidir, denizden habersiz orada yüzer-durur. Ancak o denizin suları o kabuğa dolarsa kap denize, ulu aklın içine batar gider . Ancak insanın duyu organları şekilde ve renkte kaybolduğu için, onların verilerine dayalı olan akıl da büyük akıl denizinden pay alarak ona katılamaz.
Akıl, daha önceki bilgi ve tecrübe birikimine, kendisinde var olan ön verilere göre daha sonraki olayları değerlendirir. Bunun için de mucizeleri kabul edemezler, etmemek için savaşırlar. Oysa onlar gerçektir ve aklın gönül yardımıyla kabul edebileceği boyutlar içindedir. Öyle zaman ve mekân boyutları vardır ki, orada bütün görüşler, bütün dinler birdir; yüz binlerce yıl, orada bir saatten ibarettir. Oradaki gerçekleri bu zaman ve mekân boyutundaki akılların anlamasına imkân yoktur .
Bu zaman ve mekân boyutunda bile, aklın bağlantılarını, nelik ve niteliklerini bilemeyeceği bir çok olgular vardır. Meselâ, göz ışığı ve görme arasındaki bağlantılar, gönül ve can ışığı ile onların insan bedenindeki fonksiyonlar, insan aklının doğrudan doğruya algılayamayacağı boyuttadır .
Mevlâna, aklın sınırları olduğunu, ancak insan gücünün aklın sınırlarını aşabileceğini anlatmaktadır. Đnsanı, aklın sınırları dışına götürüp buradan hakikate yaklaştıracak ve ulaştıracak olan aşktır. Sürekli olarak aklı rehber edinenler çeşitli bağlarla bağlanmıştır; bunlar Tanrı'ya "istemeyerek" de olsa gideceklerdir; oysa aşk yoluna girenler "dileye-isteye gideceklerdir .
Akıl, varlık dünyasındaki her şeyi çözüp anlayabilecek yetenektedir, ama yokluk sınırına geldiğinde aklın gücü bitmektedir. “Yoklukta varlığı" ancak aşk anlayabilir. Aşk bu dünyada bir delilik-Dîvanelik olarak görülür ama "aklın ayağının kırık olduğu yokluk dünyası” nın sultanıdır o. Varlık evrenindeki bütün varlık perdeleri akıl vasıtasıyla bir bir kaldırılacak, yokluğa ulaşılacaktır. Yokluk dünyası aklın değil, aşkın ve sevginin egemen olduğu, maddeyi ve varlıkları üreten bir dünyadır .
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #128  
Alt 11.06.08, 15:03
balikci3435 - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çekingen
Üyelik tarihi: Mar 2007
İletiler: 57
Ettiği Teşekkür: 70
34 tane iletisine 56 kere teşekkür edilmiş
balikci3435 yakında çok ünlü biri olacak!balikci3435 yakında çok ünlü biri olacak!
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

....gerçeğe ulaşmak için can, akıl ve duygu (gönül) arasında bir yarış başlar. Can, kendisine gelen vahiyle, ona dayanarak kurduğu inanç sistemi ile Hakka ulaşmak ister . Akıl vahyi anlamadığı için, başka gizli gerçeklerden yola çıkarak yoluna devam eder; gönül ise aşk ile, sevgi ile yola koyulur. Bunlar ortak bir hedefe doğru gerçeği arayan insanların ana yollarıdır. Ama bu ana güçler ne kadar rekabet ederlerse etsinler, gene de birbirlerine muhtaçtırlar. Birinin desteği olmadan diğerinin belli bir yol alması mümkün değildir....
....................
bu cümlelerin başlangıç bilgisi olması benim öğrenme tarzıma kolaylıklar taşıyor..
mevlanaca ve mesnevice gibi kalıplara sığınmadan heryöne açık bir aklın heryönden faydalanan bir akla dönüşmesinin merakı içindeyim..!
selamlar
__________________
derdim yaradan....dermanım da yaradan..!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
balikci3435 kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
  #129  
Alt 16.06.08, 22:56
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

1.2.2.4.4. Tüm akıl ve aklın yetmediği alan
"Ey aklı Allah'a hediye getiren, orada akıl, yolun toprağından daha da değersizdir."
Đnsanlardaki akıl birer gölgedir, Tanrı ışığından oluşan gölgelerdir. Güneş karşısında gölgenin değeri ve parlaklığı nasıl yok ise, Tanrı ışığının ve aklının karşısında da insanlardaki zayıf akıl parçacıklarının bir değeri yoktur .
Sözler bir gerçeği ifade ederler, bu nedenle sözleri olduğu gibi anlamalıdır, eğer yorum yapılırsa gerçek yanlış görülmüş olur. Bu şekildeki yanlış görüş, insanlardaki aklın zayıflığındandır. Đnsan aklı, bazı maddeler ve olaylar karşısında çok becerikli gözükür ama, onun özellikle görünmeyen şeylerden haberi yoktur . Đnsandaki "parça buçuk akıl" veya "cüzî akıl" denilen akıl parçacıklarına güvenilemez. Bu akıl, sürekli hayat danışmanı yapılamaz. Bu akıl insanı ancak mezara kadar götürür; oradan ötesi hakkında akıl yürütemez. Mezardan öteye var olan gizli evren, bu akıl tarafından anlaşılamaz. Mevlâna bu aklı bir şimşek yalımına benzetir; nasıl şimşek yalımı ile çevremizi görerek bir yere ulaşamazsak, bu aklın sağladığı ışıkla da ebed hayat yolunu bulamayız .
Đnsanlar, kendilerinde var olan yarı buçuk akılları diğer üstün ve olgun akıllarla tamamlamalıdırlar. Akıllar ancak diğerleri tarafından tamamlandıktan sonra tüm akıla yaklaşabilirler . Kendisine vahiy gelen can ve akıl, ne üstün akıldır! Onunki taklit veya duyu bilgisi değil gerçek bilgidir. Đnsanların aklı ile peygamberlerin aklı ve bilgisi arasındaki karşılaştırmayı en iyi şekilde anlatacak Kur'ân-ı Kerim'in Kehf süresidir.
3
Buna göre , bir gün Hz. Mûsâ, Allah 'ın kendisine bilgi öğrettiği bir kul (tefsircilere göre Hz. Hızır) buldu. Ona, Allah'ın kendisine doğru olarak öğrettiği bilgiden öğrenmek için kendisine tâbi olmak istediğini bildirdi. O ise, Mûsâ Peygamber'in bu bilgilere dayanamayacağını, iç yüzünü kavrayamadığı bilgilere karşı sabırlı olamayacağını anlattı. Ancak Mûsâ, Allah'ın izniyle sabredici olacağına ve kendisine karşı gelmeyeceğine dair söz verdi. Bilgili kul, Musa'nın kendisine hiç bir şey sormamasını söyledi ve yola çıktılar. Yolda, bilgili kişi bindikleri gemiyi delerek batırdı. Mûsâ dayanamadı, "Gemiyi deldin, sahiplerini boğacaksın" diye çıkıştı. Ancak adam, "Sabredemezsin demedim mi?" diyerek Musa'yı azarladı. Mûsâ, "Unutmuş bulundum, bundan dolayı arkadaşlığımızı kesme" diye özür diledi. Yola devam ettiler; âlim kişi yolda karşılaştıkları bir oğlan çocuğunu hemen öldürdü. Mûsâ Peygamber, "Masum bir canı öldürdün, çok kötü bir iş yaptın", diye çıkıştı. Öbür adam "Sabretmeye tahammül edemezsin demedim mi?" diye Musa'yı gene azarladı. Mûsâ "Bundan sonra sana bir şey sorar veya konuşursam, benimle arkadaşlık etme", diye gene özürler diledi. Yola devam ettiler ve bir köye vardılar. Çok acıkmış oldukları için köylülerden yiyecek bir şeyler istediler; fakat yiyecek alamadılar ve kimse de kendilerini misafir etmedi. Derken yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. Bilgin adam duvarı düzeltti. Hz. Mûsâ, "isteseydin bunun karşılığında bir ücret alırdın", diyerek adama gene çıkıştı. Adam da kızdı ve "Artık ayrılacağız, ama sana sabredemeyeceğin olayların içyüzünü haber vereyim", diyerek anlattı. Batırılan gemi yoksul kişilerindi ama arkadan gelen bir zâlim padişah onu yoksulların elinden alacaktı. Çocuğu öldürdüm, çünkü annesi-babası mümin olan bu çocuk, azgın bir kâfir olacaktı. Rableri, onun anne-babasına daha hayırlı bir çocuk versin. Düzelttiğim duvara gelince, orası iki küçük yetim çocuğun bahçe duvarıydı; yıkılsaydı, babalarının onlar için duvar altına gömdüğü hazine ortaya çıkacak ve başkaları onu paylaşacaktı. Onlar büyüyünceye kadar yıkılmasın diye duvarı düzelttim. Bu, Allah'ın onlara acımasındandı, ben kendi görüşümle düzelttim.
Mevlâna da, burada Musa'nın arkadaşı olan kişiyi Hızır Peygamber olarak kabul eder ve "Hızır'ın kendi aklına uygun işlerini Mûsâ görünce aklı kabul etmedi de, bulandı.
Musa'nın aklı bile gizli işte körleşir kalırsa,akıllı-jıkırlı er,jarenın aklı nedir kır
der. İnsan aklının bilgisi, tabiat bilgisidir; bu dünyada müşterisi bulunur ve satılır, fakat gerçek bilgisinin alıcısı Allah'tır. Vehim, hayal, vesvese de anlaşılır, vahiy de; fakat vahiy bilgisi ile diğerleri bir midir? İşte bu bilgilerin farklılığı gibi, akıllar da farklıdır. İnsanlar içinde, akıl bakımından kutuplar vardır, bunlar diğer akılların "olmayacak şey" diye itiraz ettikleri, kabul etmedikleri şeyleri kolayca anlarlar .
İnsan aklının meziyeti, parçadan bütünü, önden sonu görmesidir. Ancak bu yeteneği kazanmasında peygamberlere gelen vahiylerin önemli bir yeri vardır. Cüzî akılların nesnelerden ve olaylardan hüküm çıkarması ancak vahiyler yardımıyla olur. Bu parça akıllar gördüklerini ve okuduklarını anlayabilirler ve ezberleyebilirler; ancak bu bile Tanrı'nın yardımı ile olur.
"Bütün san'atlar, iyice bil ki vahiyden meydana gelmiştir; önce böyledir. Sonra akıl bir şeyler katar ona.
Çünkü, diyor Mevlâna, eğer her şey aklımızdan kaynaklansaydı, bir san'at ustasız da öğrenilebilirdi. Akıl gerçi bir şeyi kılı kırk yararak araştırılabilir ama "hiç bir san'at da ustasız öğrenilemez." Demek ki, o alanda daha önce bilgi ve hüner sahibi olmuş bir başka aklın rehberliğine muhtaçtır.
Akıllar kocaman bedenlerin, canlı ve cansız varlıkların yöneticisidirler. Ancak gerçeklik evreni o kadar sırlar ve örtülerle doludur ki, akıllara da bir yol gösterici gerektir. Hayallere ve vehimlere dalan akıllar, kendiliklerinden doğru yolu bulamazlar. O akılları aydınlatacak; içinde bulundukları karmaşık durumları basitleştirerek anlatan, onu inanç düzeyine çıkartan bir üstün akıl, vahiy nuruyla aydınlanmış bir akıl gereklidir.
Akıllar, kademe kademedir; bazı akıllar akbaba gibi dünyanın pislikleri içinde uğraşıp kalırlar; bazı akıllar dünyadaki nesneleri ve olayları maddî düzeyde başarıyla analiz eder ve oradan toplu sonuçlar çıkarabilirler. Bazı akıllar ise yüksek soyutlamalar yaparak iman düzeyine çıkabilirler; hattâ bazılarının aklı, Cebrail'in kanadı gibi, Sidre Cenneti'nin sınırlarına kadar gidebilir .
Göze vuran gönül ışığının “görüş”ü, kulağa vuran ışığın kulağı keskinleştirdiği gibi, akla vuran ışık da anlayışı keskinleştirir. Gözü görmeyen bir adamın gözüne vuracak ışık aklına vurursa, o akıl ışığı bütün vücut organlarına yayılır. Meselâ bir kör, testisini çeşmenin ağzına tutar, onun dolup dolmadığını görmez, ama testinin ağırlığından içine ne kadar su girdiğini anlar . Öyle ise, mesele Allah nurunun gözleri, gönülleri, aklı aydınlatmasıdır. Allah katından gelen ışıkla aydınlanan akıl, gerçeklik kademelerini tek tek geçerek Allah katına yaklaşabilir ama gene de O'nun katına giden aşk kervanlarından aklın haberi yoktur.
3
Dolayısıyla aklın oraya ulaşmasına imkân yoktur .
Mevlâna'nın insana esas değer verişi, onun bedeninden dolayı değildir; onun manevî kuvvetleri ve en başta da aklı içindir. Hattâ hayvanların akıllılığını da, insana yaklaşması ile ölçer.
"Bütün hayvanları insan için, fakat bütün insanları da bir akıl için öldür gitsin.
İnsanlardan kaçan hayvanların hepsi, insanlara alışan hayvanlardan aşağıdır,
Onların kanları halka mubahtır; çünkü ulu akıldan kaçıyorlar, akılları tam değil. "
Mevlâna'nın burada kast ettiği akıl, akıllı-fikirli kişinin tüm aklıdır, yoksa aşağılık işlerle uğraşan akıl parçacıkları değil. Đnsan aklının hayvan aklına karşı üstünlüğü de "aklın aklından” kaçmamasıdır. Çünkü, aklın aklî şeylerden kaçmaması, tabiatı gereğidir. Akıl bir başka akılla eş oldu mu, kötü işleri, kötü sözleri daha iyi engeller. "Akıl bir başka akılla eş oldu mu, ışık çoğaldı, yol belirdi demektir.
Kur'ân-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde de insanların birbirlerine danışmaları ve danışarak iş görmeleri istenmektedir. Âli Đmrân sûresinde
"Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın, yoksa kaba ve katı yürekli olsaydın, mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi. Bağışla onları, yarlıganmalarını dile onların, iş hususunda danış onlarla denilmektedir. Đşleri danışarak yapmak pişmanlıkları azaltacaktır, ancak akıllı kişilere danışmak şartıyla. Çünkü "akıl, bir başka akıldan güç-kuvvet kazanır.
Đslâmda bir takım felsefeciler tarafından “en üstün akıl”, Allah'ın aklı olarak kabul edilir ve buna "akl-ı küll" (tüm akıl) denir. "Faal akıl" da denen bu akıl aktiftir, yaratıcıdır. Evrenlerin akl-ı evvelden kademe kademe meydana geliş senaryolarını yapan ve akla âdeta bin türlü isim verip onların binlerce görünüşünü anlatan bu felsefî yaklaşımlara Mevlâna pek yanaşmaz. Onun "akl-ı küll" dediği akıl, Allah vahyi ile nûrlanmış ve her an Tanrı ışığını alan üstün akıldır. Tüm akıl, herkesin, her şeyin içyüzünü görür. Renksiz, şekilsiz akıl çeşitli elbiseler giyerek, çeşitli varlıklar şekline bürünerek evrenler içine dağılmış, dış özelliklerine göre birer ad almıştır. Ama çıplak olarak insanlara gözükse idi; güneş, onun ışığı karşısında kapkaranlık kalırdı .
Varlıkların oluşumunda önce düşünce, sonra varlık vardır. Her san'atın ve hünerin aslı, düşüncedir; düşünceden şekiller, şekillerden arazlar doğar, insan hep arazları ve şekilleri anlatır kalır, oysa düşünceye gitmek gerekir. "Bu dünya, tüm aklın düşüncesidir . Tüm aklın düşüncesi gizli olduğu için cevherler hep gizli kalır; ama bu gizlilik halktandır, anlayışsızlardandır; aklı eren Tanrı kulları bu gizlilikleri bir bir aşarlar.
Tanrı, tüm akıldan bazı bilgi ve düşünme kırıntılarını evrendeki canlı-cansız her varlığa vermiştir. Bir nesnenin diğerlerinden ayrılan özellikleri, yapısı onun aklıdır. Bu pasif akıllar Allah'ın lûtfuyla aktif akıl haline gelir; gerekirse Tanrı taşa, sopaya bile aktif akıl vererek onlar vasıtasıyla iş görür, bazen de canlılardaki akıl ve bilgiyi onların başından alır . Parça akılların zayıflığı, duyulara esir olması, zanlara, vehimlere, şüphelere düşmesi yalnızlığından ve parçalanmışlığındandır. Bu akılları birleştirmek, duygulardan, zan ve şüphelerden arındırmak, yüksek konular ve değerler üzerinde toplamak gerekir.
Şu dünyadaki bir çok şeyler parça-buçuk aklın düzeni ile nice şekiller aldılar, insanlara nice faydalar sağlıyorlar. Bir yün akıl ile birleşince ip oluyor, örgü oluyor, dokuma oluyor. Bir buğday akıl ile birleşince ekiliyor, sulanıyor, korunuyor, hasat ediliyor, yıkanıyor, öğütülüyor, çeşit çeşit yemek oluyor. Bir maden insan elinde, onun aklı, ile işlene işlene kaç türlü makine oluyor.
"Nefs-i küllinin anlatış, öğretiş kudretini seyret; akılsız; aptal toprak, onun sayesinde can resimleri yapan bir ressam kesildi.
Evrenler içinde en büyük şeyden en küçük şeye kadar hiç bir şey akıl ve bilgi olmadan olmuyor. Her şeyin olduğu gibi bu evrenlerin, yerin ve göklerin, uzayın ve yıldızların temeli de akıl ve bilgidir. Nasıl, insanın yaptığı işler onun akıl ve bilgisinin bir gölgesi ise, bu evrenler de tüm aklın gölgesidir. Đnsanların gördükleri evrenler ve varlıklar gerçek varlığın ufacık zerreleridir ama öbürlerini çoğu insanlar görüp algılayamıyorlar. Bu dünya göklerine hâkim olan gökleri, ancak üstün insanlar görebilir. Biz de toprağız, testi de topraktır; aynı cinsten olan bu iki maddeden insan olanı Allah üstün kılmış, onda bazı kuvvetler meydana getirmiştir. Öyle ki, aslı toprak olan insan, topraktan birçok şey yapmaktadır. Aynı şekilde insanlar arasında bazılarını da diğerlerine üstün kılmıştır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur . Varlıklar, Tanrının verdiği şeyleri kabul ederler. Bizim cansız dediğimiz toprak, suyu kabul ediyor, tohumu kabul ediyor, besliyor, büyütüyor. İnsan topraktan daha âciz olmamalıdır. Allah insan aklına, diğer varlıklarda olanlardan daha çok bilgi öğretmektedir. Hem de varlıkların hepsine, baştan bir kere bilgi öğrettiği halde, insana öğretmenliği daimidir; her zaman onunla birlikte, ona yeni sırlar öğretmekte, doğru yolu bulmasına yardım etmektedir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #130  
Alt 16.06.08, 22:57
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.