iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 14:24 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Türk Dili Ve Edebiyatı » Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Türk Dili Ve Edebiyatı Çağdaş Türk Lehçeleri, Eski Türk Edebiyatı, Türkiye Türkçesi, Türk Diline Giriş, Osmanlı Türkçesi, Temel Bilgi Teknolojisi

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #211  
Alt 27.06.08, 10:32
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Yolu ve yöntemince yapılmayan işler, insanlara zor görünür. Eğer yol ve yöntem bulunursa, o işin ne kadar kolay olduğu görülecektir.
Bilgi ve beceriler, bize, yapılacak işlerin yollarını gösterir. Bilgi ve beceri olmadan bazı işlerin de yapılması mümkün değildir, bazı problemlerin de çözülmesi. Elbise dikmek isteyen bir kişi, terzilik bilgi ve becerisine sahip değilse, bu işi kolayca yapamaz. Yüzme bilmeyen suyun içinde çırpına çırpına batar, oysa yüzme bilen için hem suyun üzerinde durmak hem de istediği gibi hareket etmek zor değildir. Bilmeden veya tecrübe kazanmadan bir işi yapmaya kalkmak çok zor gelir; onu kolaylaştıran, hattâ farkına varmadan yapılan bir iş haline getiren bilgi ve tecrübedir.
Bilmeyenler bilenlerden, bilinmeyenler bilinenlerden çok fazladır. Đnsanın bilmedikleri de bildiklerinden çok fazladır. Ancak insan, bildiği bazı şeylerden bilmediklerini çıkarabilir. Az bilgisini, genelleme yoluyla çok bilgi haline getirebilir. Bir avuç buğdayı bilen, tonlarca buğdayı birazcık genelleme ile bilir. Biraz şeker yiyen, şekerle yapılan yiyecekler içinde onu kolaylıkla tanır. O halde çeşitli bilgiler insanın aklında kalır ve daha sonraki benzer durumlarda kullanılır.
Halk ve özellikle de çocuklar bir çok konularda bilgisiz ve tecrübesiz oldukları için, onların bir çok yanlış söz ve hareketlerine tahammül etmek gerekir. Onların her kusurunu yüzlerine vurmak ve düzeltmeye çalışmak, çoğu zaman hem öğretenin hem de öğrenenin hayatını kilitler bırakır. Ama arada ve önemli konularda onların hatalarını ve bunun nasıl düzeltileceğini göstermek, çok daha faydalı olur. Öğretmen, yeni öğrenmekte olan ve bu arada bir çok yanlışlar yapan öğrenciye bütün yanlışlarını birden göstermez. Hattâ bir çok yanlışlarını görmezlikten gelerek onu över, ancak bazı yanlışlarını gösterip, bunları da düzeltse daha iyi olacağını söyler. Yanlışların düzeltilmesinde ve doğru hareketin gösterilmesinde incitmeden davranmak ve övgü ile teşvik etmek, incelik göstermek özellikle faydalıdır. Övgü, çocukların ve bilmeyen insanların zayıf taraflarının güçlendirilmesini sağlar. Yanlış ve eksiklerin yavaş yavaş gösterilmesi de, gene eğitimin belli kademeler içinde yapılmasının bir gereğidir .
Đnsanın kafası bir basit makine gibi, öğrendiği her şeyi unutmamak üzere kafasına almaz. Duyulan ve görülen şeyler uzun süre insan zihninde ilk andaki tazeliği ile kalmaz. Bir halıya bir desen koymak istediğimizde, koyduğumuz desen aynı kalır; bir kâğıda veya duvara bir resim yapsak bu da uzun süre bozulmadan kalır. Ama bunların üstüne yeni bir şey yapmak istersek hem alttaki bozulur hem üstteki berrak şekilde yerleşmez. Đnsan zihni ise böyle değildir. Unutma, insan zihninin önemsiz şeyleri silerek veya arka plana atarak güncel hafızanın her zaman taze kalmasına; şu anda gördüğü, duyduğu şeyleri berrak olarak algılamasına imkân sağlar. Đnsan hafızasının henüz tam olarak keşfedemediğimiz derinlikleri vardır. Algıların çoğu, bir takım ilk kontrollerden sonra bu, derinliklerde bir yere gönderilir. Bunları hemen hatırlayamayız ama istediğimiz bir hatıra parçasını da uzun çabalar sonu bu derinliklerden çıkarmamız mümkündür. Bunun yanı sıra zihnin daha üst düzeyleri vardır; bunlar, kolayca hatırlayabileceğimiz şeylerdir. Daha da yüzeyde birtakım canlı bilgilerimiz, prensiplerimiz, inançlarımız, değerlerimiz vardır. Bunlar hem aldığımız bütün algıları kontrol ederler, elemeler yaparlar; bilgileri ve duyuları düzeltecek, genişletecek, değiştirecek, pekiştirecek elemanları değerlendirir. Bazılarını beynin derinliklerine gönderir, bazılarını ise hemen silerler, hem de yeni algılamaların (meselâ nelere dikkat edileceğinin) ayarlamasını yaparlar.
Pazarda dolaşan bir insan düşünelim; bu insan pek çok maddeler, insanlar, olaylar görür. Ama bunların çoğunu unutur. Binlerce yüz görür, bunların görüntü, davranış, ses, bakış gibi özelliklerini beynin derinliklerine gönderir. Eğer bu insanlardan bazıları ile birkaç defa karşılaşırsa, beyninin derinliklerindeki bu algı parçaları biraz daha ön plana gelir, iyice tanışık bir hale gelmişlerse, bunun görünüş, davranış gibi özellikleri insan zihninde hep canlı olarak durur. Pazarda algılanan olağanüstü bir olayın şekli ve kişileri hafızada uzun süre canlı kalabilir. Hattâ bazı olaylar ve bazı görüntüler, sesler bir hayat boyunca hafızanın aktüel kısmından hiç kaybolmaz.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #212  
Alt 27.06.08, 10:33
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Đnsan zihninde algıların ve bilgilerin sürekli kontrol edilmesi, eğitimde en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan birisidir. Đnsan, çevresinde olup bitenleri seçerek algılar; bir çok görüntü arasından istediğini görür, bir çok ses arasından istediğini duyar. Tabi olağan üstü bir değişiklik olmazsa bu böyle olur; neye dikkat ederse genelde onu görür, onu duyar. Algılardaki bu seçicilik öğretim sırasında, bilgilerde seçicilik şekline dönüşür. Bir öğretmeni dinleyen öğrenciler, onun söylediklerinin bazılarını kabul eder, bazılarını -daha önceki bilgileriyle çeliştiği için- tamamen saçma görerek reddeder, bazılarının kanıtlarını ise değerli görerek askıya alır... Yani söylenen her söz sıkı bir kontrolden geçirilerek çeşitli açılardan değerlendirilir ve bu değerlendirmeye göre zihnin çeşitli yerlerine yerleştirilir. Đnsan yaşarken, konuşurken, dinlerken v.s. kendi içinde büyük bir değerlendirme ve tartışma olmaktadır. Bazı eski bilgiler ve görüntüler kafadan silinmemek istemekte, yeni fikirler ve görüntüler bazen onları desteklemekte, bazen hafif düzeltmeler yapmakta, bazen de tamamen onları sürüp dışardan gelen algılar kontrol mevkiine kendileri geçmek istemektedirler. Đnsanın içinde olup bitmekte olan bu sürekli tartışma, bilgi ve davranışların öğretilmesinde ve değiştirilmesinde esas rolü oynamaktadır. Đnsanın içinde, kendi kendine her an birçok soru sorulmakta, cevaplar verilmekte, gene sorular sorulmakta ve bu böyle devam edip gitmektedir.
Đnsan hem dıştan hem içten her an birçok soru ve cevaplara muhatap olmakta ve kendisi de bunlara aktif olarak katılmaktadır. Sorular insanın bu dünyadaki varlığından başlamakta ve evrendeki en küçük zerrelere kadar uzayıp gitmektedir. Evrendeki her şey aynı zamanda hem soru hem de cevap olabilmektedir. Bir bakış, bir mimik, gözün içindeki bir ışık, yüzdeki bir renk değişmesi değişik durumlarda hem soru hem cevap olabilmektedir. Varlıkların birbiriyle ilişkileri de böyledir. Altının mihenk taşına vurulması altına sorulan bir soru ve ortaya çıkan sonuç da altının ona cevabıdır. Açlık veya yemek yerken hissedilen tokluk, vücudun soru ve cevabıdır. Doktor hastanın nabzını ölçerken kalbe soru sormakta, damarın atış sayışını bularak cevabını almaktadır. Tohum ekmek, ağaç dikmek sorudur; ürünleri ve meyveleri toplamak dilsiz bir cevaptır. Tabiattaki bir çok soru ve cevap sessiz olarak cereyan etmektedir. Tıpkı insan kafasında ve gönlünde cereyan eden sessiz tartışma ve hesaplaşma gibi. Bu arada, tabiatın soru-cevap şeklinde akışı içinde, cevap vermemenin de bir cevap olduğunu bilmek gerekir. Tohum ekilip de ekin çıkmıyorsa, bu, cevap vermemek şeklinde bir cevaptır. Đnsanın yaptığı her hareket sorudur ve bu hareket sonunda üzüntüsü, sevinci ve hareket esnasında karşılaştığı her şey bir cevaptır .
Soru sormak, öğrenmenin başlangıcıdır. Bazen soru sormak öğretmenin de başlangıcı ve en etkili vasıtalarından biri olabilir. Bir soru kişiye pek çok şey anlatabilir, onun kafasındaki pek çok şey anlamsız bilgi ve algı parçalarını anlamlı olarak düzenlemeyi ve sistemleştirmeyi sağlar. Sorular zihindeki binlerce düzensiz veriyi defalarca gözden geçirmeyi, çevreyi sistemli algılamayı sağlar. Sorular insan zihninin dinamolarıdır; hem iç çalışma ve değerlendirmeyi başlatır hem de dış algıları teşvik eder. Soru, bilginin yarısıdır.
Bir taraftan sorular insanı bilgiye götürdüğü gibi, öte yandan soru da bilgiden çıkar, cevap da. Varlıkların oluşmasında toprak nasıl merkezî bir rol oynuyorsa, gül de diken de balçıktan bitiyorsa; soru ve cevabın oluşmasında da bilgi öylesine asıl bir yer tutar. Konuya başka bir açıdan bakarsak, sapıklık da bilgiden meydana gelir, doğru yolu bulma da; sevgi de bilgiden doğar, tiksinme ve nefret de.
Soru sormak, düşünmenin başlangıcıdır. Ancak bazen gereksiz ve yanlış soru sormak anlayışı uzatır ve güçleştirir. Bazen soru sormayıp sabretmek, bilgiye ve amaca kolayca ulaşmayı sağlar. Soruyu içten sorup dıştan sabrederek yapılan dikkatli bir gözlem, kolayca amaca ulaşmayı sağlar .
Cevapların doğru olabilmesi için, soruların doğru sorulması gerekir. Đçindekine değil de çarşafına, giyimine âşık olan yanılır. Bir hayvana bir şey atılsa, yemeden önce bir koklar. Đnsanların koklaması zayıftır ve onun yerine aklı ve gönlü vardır ama çoğu kez meselelerin üzerine akıl ve gönül kontrolünü yapmadan gideriz. Soruları yanlış sorarız ve aldığımız cevapların niçin yanlış olduğuna şaşarız. Doğru sorulara doğru cevaplar verildi mi, soru, bu cevapta yok olur gider. Tıpkı suyun şarap içinde, yanan şeylerin ateş içinde yok olmaları gibi.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #213  
Alt 27.06.08, 10:33
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Soru soran, iki amaçla sorar; ya iyice emin olmadığı bir konuda görgü ve bilgisini doğrulamak (veya doğrusu ne ise onu öğrenmek) ya da belli bir bilgi zemini üzerinde daha yüksek, daha doğru bilgileri elde etmek için. Her iki halde de soru bilgiye götürür. Đnsan bedeni kadehe, bilgi de onun içindeki içeceğe benzer. Asıl değerli, işe yarar ve hayatta önemi olan kadeh değil, içindeki içecektir. Đnsanın esas anlamı da bedeninden ziyade bilgisi, düşünmeleri, niyetleridir .
Eğitimde aynı soru-cevap dinamizmi gibi, belli bir teknik ve belli bir hoşgörü ile yaklaşım da son derece önemlidir. Hoşumuza giden şeyler her zaman yararımıza olan şeyler değildir. Gerçi beden kendi ihtiyacı olan bazı şeyleri elde etmek için bizi bazı şeylere sevk eder; susuz kalmışsa susuzluk, aç kalmışsa açlık hissi doğurur. Ama toprak yemekten herhangi bir sağlık faydası beklenemez. Kolu kırılınca iyi tedavi ettirmemeden dolayı eğri kaynamış olan bir adamı, doktor tedavi etmek istediğinde kolunu tekrar eğri tutan yerden kırmak mecburiyetinde kalır. Ama hasta acıdan kaçındığı için, eğri tutan kolun hoşuna gittiğini söyler. Doğal olarak bu, aldatıcı bir hoşluktur. Çoğu kişi gerçek hoşluğu ve mutluluğu bilmediği için, aslında birtakım eziyetlere katlanırlar.
Gerçek doğru bilgiyi bilmeyenler de yanlış temeller üzerindeki zanlarına bir kurtarıcı gibi yapışırlar. Onlara doğru bilginin sadeliği ve basitliği gösterildiği zaman, kendi yanılgılarına ve boşu boşuna yıllarca çabalamalarına hayıflanırlar.
Eğitimde, insanlarda yeni bilgiler, yeni ruhsal yapılar, yeni davranışlar oluşturmak istediğimizde çok yumuşak davranmalıyız. Ola ki, yaklaşımdaki sertlik, zaten çok hassas olan insanların kalbini kırar; onları eğitime zarar verecek gurur ve inatlaşmalar içine sokar. Bu konuda Fihi Mâfih'te, Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin'in güzel bir hikâyeleri anlatılmaktadır:
Peygamberimizin torunları olan Hasan ve Hüseyin çocukken, bir adamın yanlış ve Đslâm esaslarına uymayan bir şekilde abdest aldığını gördüler. Ona, doğru abdest almayı, onu kırmadan ve nezaketle öğretmek istediler. Adamın yanına geldiler ve biri şöyle dedi: “Bu, bana yanlış abdest alıyorsun diyor. Her ikimiz de senin önünde abdest alalım; hangimizin abdestinin doğru olduğunu söyle.” Böylece her ikisi de adamın önünde doğru bir şekilde abdest aldılar. Adam hatasını gördü, anladı ve şöyle dedi: “Ey oğullarım, sizin abdestinin çok doğru, şeriata uygun ve güzel. Ben zavallının abdesti ise yanlıştı. ”
Evrende yaratılmış olan her şeyin, olmakta olan her olayın bir amacı ve bir anlamı vardır. Fayda amacı gütmeden bir şey yapılması saçma olur. Bir ressam resim yapıyorsa, burada hem kendi çıkarını düşünür hem resmi satın alan veya yaptıranınkini. Bir testici, yaptığı testinin şeklini, ağzını, sapını v.s. hep bir amacı göz önünde tutarak yapar. Bir hattât zevkle okunsun diye yazı yazar, okunmasın diye yazı yazmaz. Örnekleri çoğaltmak mümkündür ve yapılan her işte kademe kademe faydalar vardır.
Eğitim işinde de birtakım faydalar gözetilmelidir. Yalnız eğitim uzun süreli bir olgu olduğu için, satranç oyunu gibi, her safhası ayrıntılı olarak hesaplanmalı ve planlanmalıdır. Orada, nasıl bir oyunda daha sonraki bir çok oyun gizli ise, eğitimin her kademesinde yapılan faaliyetlerde de daha sonraki bir çok faaliyetler gizli olmalıdır. Bir hareket, daha önceki hareketlerin sonucu, daha sonraki hareketlerin ön-basamağı olmalıdır. Bir merdivende nasıl basamak basamak çıkarak yükseliyorsak, eğitimde de en yüksek noktalara kadar basamak basamak çıkılmalıdır. Görünenlerden görünmeyenleri anlamak, “olanlardan olacakları kestire bilmek” ve bu faaliyetleri bilinçli olarak planlamak ve düzenlemek gerekir.
Đnsan kafasındaki işlenmemiş ilk bilgiler, çevre özellikleri ve olayları tarafından oluşturulur. Đnsan, kafes içine kapatılmış ve bahçenin bir köşesine konmuş kuş gibidir. Çevresine bakar, dinler, bazen kafesten kafasını çıkarır ama hür kuşlar gibi havalanıp istediği yerlere gidemez. Gönlü de, aklı da dışarıdadır ama kafesten kurtulması mümkün değildir. Bilgiler çevre tarafından oluşturulur, ama sadece çevrenin bilgilerine bağlı kalırsak, bununla fikir hürriyetine ulaşamayız. Bir deliğin içinde yaşamakta olan bir fare, ancak o delikteki çevrenin çeşitliliği oranında bilgi ve beceri sahibi olabilir. Đnsan bilgisinin ve ruhunun hürriyete kavuşması için, insan zihninde işlenmesi gerekir. Ancak işlenen ve düşünce ile yoğrulan bilgiler, insanı çok geniş çevreler içinde özgürleştirebilir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #214  
Alt 27.06.08, 10:34
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Đnsanların öğrenmelerinin çoğu taklittir. “Taklit, dünyanın direğidir." Ancak taklit öğrenme, sınama ve benzetmelerle yapılan bir öğrenme olduğu için, iyice benimsenmiş, insanın iç dünyası ile bütünleşmiş bir öğrenme değildir. Taklit yoluyla öğrenen, gerçeği bütün boyutlarıyla, özellikle zıt boyutlarıyla göremez.
Akıl, temelde taklitçidir; bu bakımdan insanlar ve diğer parça­ 3
buçuk akla sahip olan varlıklar da taklitçidir . T aklit, sadece görünüşleri esas alıp ona benzemeye çalışır. Eğer bir varlığın iç dünyası ile görünüşteki davranışları birbirine uyumlu değilse, kişinin söz ve davranışları da yalancı olur.
Taklit bilgi gevşektir, kişinin iç dünyasında yer etmediği, içten kaynaklanmadığı için kolaylıkla unutulur ve bundan kurtulabilmek için taklitle bakmayı, taklitle hareket etmeyi bırakmalı; insan kendi aklıyla bakıp, kendi aklıyla görmeli, düşünmeli ve değerlendirmelidir .
Taklit yolluyla öğrenme, insanın özüne nüfuz edemez. Bu öğrenme sadece şekildir, canı ve özü yoktur. Aydınlık vermeyen bir kandil resmi, hareket edemeyen bir insan, kımıldamayan bir ağaç resmi gibidir. Ancak, gerçeğin şeklî de olsa bir yansıması olarak, bu bilgiler de faydalıdır; içleştirilebilinir ve üzerinde düşünmekle esas canlı bilgilere bu bilgiler vasıtasıyla ulaşılabilinir .
Taklit bilgiyi içleştirip iyice benimsemezsek, bizi kolaylıkla hatalara, yanlış yollara sevk eder. Đhtiyatı elden bırakıp acele davranmaya, içyüzünü araştırıp düşünmeden, görünüşlere aldanarak erken karar vermeye götürür. Görünüşte birbirinin benzeri olan pek çok şey vardır ve bunlar aslında birbirlerine benzemez veya görünüşte birbirine zıt olan pek çok şey de aslında göründüğü kadar zıt değildir.
“Yapraklara benzeyen bedenler birbirine benzer; fakat her beden bir iş için yaşamaktadır. Halk pazarda eşit yürür; ama biri zevk içindedir, öbürü dertli.
Eğitim işi genellikle çocukluk ve gençlik döneminde yapılır. Bu nedenle eğitimde, büyüme ve olgunlaşmanın yanı sıra çocukluğun bazı özelliklerini de göz önüne almak gerekir.
Evrendeki genel “her cins kendi cinsine çeker ” eğilimi, çocuklar dünyasında da geçerlidir. Çocuklar çocuklarla daha iyi anlaşır ve daha iyi oynarlar. Günün birinde Hz. Ali'nin huzuruna bir kadın geldi, “Çocuğum bir dam başına çıktı, oradan da bir oluğun üstüne kaydı. Şimdi ne yaptıysam, oranın ne kadar tehlikeli olduğunu anlattıysam da geri gelmiyor, mememi gösterip sütümü hatırlatayım dedim; yüzünü gözünü çeviriyor. Yavrumu, meyvamı yiyeceğim diye çok korkuyorum. Bana yardım et”, dedi. Ali de, dama bir çocuk çıkarmasını, o çocuğu gören oluktaki çocuğun da geri dama geleceğini, cinsin dâima kendi cinsine âşık olduğunu söyledi. Kadın, Hz. Ali'nin dediğini yaptı, çocuk oluktan tekrar sürüne sürüne dama geldi, düşmekten kurtuldu .
Çocuklarla uğraşanların, çocukların ruhsal durumlarını çok iyi bilmeleri, ona göre davranmaları gerekir. Nasıl insanlara akılları miktarınca konuşmak gerekiyorsa, çocuklarla konuşurken de, “çocukça ağız açmak gerek.”4 Çünkü söz, dinleyene göre söylenir; terzi elbiseyi adamın boyuna göre biçer . Bir şey yapılacaksa önce amaç, sonra o amacı gerçekleştirilecek unsurların özellikleri v.s. göz önüne alınmalıdır. Çocuklara hitap ediliyorsa, onlara göre, onların ilgi, ihtiyaç ve bilgi seviyelerine göre konuşulmalıdır. Buna dikkat edilmezse, amaca da kolaylıkla ulaşılamaz.
Çocukluktaki büyüme yavaş yavaş oyun oynaya oynaya olur. Akıl denizine ulaşması, akıl denizinde yüzmeyi öğrenmesinde oyunun önemli bir payı vardır.
“Oyun, görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır. Deli çocuk nereden oyun
”1
oynayacak?
Oyun, çocuğu büyüme ve olgunlaşmaya doğru çeken bir iç-güçtür. Onu belli bir düzeyden daha olgun, daha akıllı bir düzeye doğru çeker götürür. Bir çok şeyler onun heyecanı ile öğrenilir, bedensel gelişmesi oyun sayesinde normal seyrini izler .
Çocukluktaki bu oyun, aslında çocuğun hayal gücüne dayanır, gerçekle ilgisi yoktur. Ama bir taraftan da yetişkinlerin katı dünyasına yumuşak olarak girmelerini sağlar. Zihin fonksiyonları yavaş yavaş oyun ve hayal gücü vasıtasıyla açılır. Kaldı ki her oyun, gerçekliğin özünden, doğruluğundan esinlenmiştir. Çocuklar bazı gerçeklerden hareket ederek, oyunlarını bunun üzerine kurarlar . Ancak zihinlerdeki mantık kuralları henüz tam olarak çalışmaya başlamadığı için düşünme ve hayal güçlerinin sınırları çok geniştir. Gerçek hayatın görünüşleri zamanla onların zihinlerini ve düşüncelerini sınırlar.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #215  
Alt 27.06.08, 10:34
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Eğitimde en çok kullanılan veriler, duyu organlarının verileridir. Đnsanın her duyusu, çevresindeki varlık ve olayların değişik yönlerini algılar. Her duyum birbirinden değişik ve birbirinden habersizdir. Göz koklayamaz, kulak göremez... Đnsan idraki, çevresindeki varlıklara, olaylara ve onları da duyu organlarının algılayış miktarına ve gücüne göredir. Đnsanın çevresinde olmayan veya onun algılayamadıkları şeyler, onun bilgisi dışındadır. Öte yandan çoğu kez duygularımız ilk temizliklerini kaybetmişlerdir; onun üzerindeki kir ve pis, temiz veriler algılamayı engellemektedir. Eğer duyu organları hatalı ve temiz değilse, insanın çevresindeki berrak bilgi kaynaklarının hiç bir değeri yoktur.
Her insan kendi bilgisinde bilgin olduğu gibi, her duyu organı da kendi algılama yönlerinde “bilgin”dir. Kulak sesleri duymada, göz şekilleri görmede, burun kokuları almada bilgindir. Ama bu duyu organlarının algılama güçleri sadece onların maddî yapılarından kaynaklanan bir şey değildir. Eğer böyle bakarsak göz bir yağ parçası, kulak bir kıkırdak, dil bir et parçasıdır. Bunların algılayabil meleri için can gerekir, ruh gerekir, bilgi gerekir. Bilgili göz sadece bakmaz, bilgili bir şekilde görür ve değerlendirir.
Topraktan yaratılan, topraktan gıdalanarak büyüyen insanın böylesine duyu organlarına sahip olması ilâhî bir iştir. Bu duyu organlarının bilgili ve bilinçli olarak kullanılmasında da eğitimin büyük payı vardır. Đnsanların algıları seçicidir ve “akılda ne varsa kulak o yana dikilir. ” Bilerek bakan insan, bilgisizce bakan insana göre çok daha fazla şey görür ve gördüklerini bilir. Bir hastaya tabibin bakışı ile câhil bir adamın bakışı bir değildir. Bir konu ile ilgilenen kişi ile ilgilenmeyen kişinin bakışı da bir değildir. Ortada cereyan eden bir olayı, değişik meslek sahipleri kendi açılarından ve farklı farklı değerlendirebilirler.
Dil, duyu organlarımızla algıladığımız binlerce birbirine benzer veya zıt olguların sadeleştirilmesidir. Đnsanların bazı şeyleri ifade etmelerinde, bazı gerçekleri yakalamalarında büyük bir faydası da vardır. Ancak dil ifadeleri karşıdakinin kafasında, gerçekte ifade ettiğinden çok başka şeyler ifade ediyor veya hiç bir şey ifade etmiyorsa, o zaman dilsel iletişim hem insanlara bir şey öğretme de hem de gerçeklerin ifadesinde ve aranmasında âciz kalır. Sözlerin yanı sıra duyu organlarıyla da algılamak öğrenmeyi de, anlamayı da güçlendirir. Tanrı'nın bellettiği adlar, gönlümüzden dilimize akmaktadır. Ancak bu akış yollarını açan, duyu organlarımız vasıtasıyla kazandığımız algılamalardır. Eğer dilsel ifadeler gerçeği anlatmada âciz ve silik kalıyorlarsa, tekrar duyu organlarına başvurmak daha iyidir.
Sadece akla ve sözlere dayanmak, bazen bizi yanlış yollara sevk eder. Akıl ve dil, insana sahte gurur ve güç verir. Bir kişi bir hata yaptığında onu defalarca cezalandırsak ve hatasını sözle ifade etsek belki başarısız olabiliriz; buradaki üç yüz sopa yerine ona bir kez gerçeği göstermek daha iyi olabilir .
Tabiattaki sırlar, birtakım şekiller, renkler, kokular v.s. arkasına gizlenmiştir. Bunlar tamamen açık olmadıkları gibi tamamen gizli de değillerdir. Bunların sırlarına bazen gözlerimiz, bazen kulağımız, burnumuz, derimiz vasıtasıyla, bazen de düşünme ve akıl yoluyla ulaşabiliriz. Ama bazen de yukarıda sayılanlardan her birisi, ana gerçeği örten, perdeleri daha da arttıran bir rol de oynayabilirler.
Bazı kimselere az söz, az algı belki çoktan daha faydalı olabilir. Çok şey her zaman faydalı değildir. Bir yangının ateşi, bir mumun, küçük bir çıranın ateşinden daha faydalı olabilir mi? Bütün işlerde maksat fayda olduğuna göre, her şeyde çoktan ziyade faydalı olup olmamaya önem verilmelidir. Bazıları için faydalı olan, belki bir sözü işitmemeleridir; onların sadece görmeleri yeterli ve faydalı olur . Bir mumu yakmak için azıcık bir ateş yeterlidir, fazlası onu eritir ve mum için faydalı olmaz.
Eğitimin amacı, her kişide var olan bilgi ve sevgi ışığını yakmaktır. Eğer bu ışık gerçekten yakılırsa, çok fazla müdahaleye gerek kalmaz.
Hem öğrenmede hem öğretmede “söz dili” gevşektir, “iş dili” ile de konuşmak, göstermek, yapmak gerekir. Her çağda insanın üç yoldaşı vardır; bunların ikisi gaddardır, ancak birisi vefalıdır. Gaddar olanlar dostlarla mal-mülktür; mal insanın ölümü halinde hiç yerinden kımıldamaz, olduğu yerlerde kalır. Dostlar ise ancak mezara kadar gelirler ve orada insanı terk ederler. İnsana vefalı olan ise, yaptığı işlerdir; o, insanla beraber en sonuna kadar gidebilir. İnsanın yaptığı iyi işler de, kötü işler de onu hiç bir zaman bırakmaz. Kötü olan işler bilgisiz ve ustasız yapılan işlerdir. Doğru bilgilerle ve iyi ustalarla yapılan işler insanlara sonsuz faydalar sağlarlar. İnsanlar bilgileri ve san'atları, ehlinden, büyük insanlardan öğrenmelidirler .
İnsanların bilgisi, hüneri ve ahlâkı değerlidir. Deri işlemeye çalışan adamın kirli elbiseleri, demir dövüp körük basan demircinin hırkası, onların ululuğunu azaltmaz. İnsan bedenindeki sahte ululuk elbisesi, onun bilgi ve hüner öğrenmesine engel olur.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #216  
Alt 27.06.08, 10:34
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

“Bilgi bellemenin yolu sözdür; san'at bellemenin yolu ise iştir. "
Bütün varlıklar belli bir amaç için yaratıldıkları gibi, her insan da bir iş için yaratılmış, herkesin gönlü bir işe akıtılmıştır . Gönül gelmezse, el-ayak o işe gitmez.
Bir mimarın içinde ev yapmak aşkı olmazsa, mimar evin planını nasıl yapar? Bazı ürünler bazı yıllar ucuz, bazı yıllar pahalı olur; bu, halkın onu isteyip aramasından kaynaklanmaktadır. Bir bilginin, bir hüner ve san'atın öğretilebilmesi için karşıdaki öğrencilerde istek olması, aşk olması gerekir. Sevgi ve isteğin temelinde de ihtiyaç vardır. İhtiyaç olmadan söz de olmaz, hüner de .
Eğitim sadece ustanın gösterdiği şeylerle olmaz, kişi onun bütün ayrıntılarını öğrenip bilgi ve hüneri âdeta kendi malı hafine getirmelidir. Bilginin gücünü keşfeden kişi kendisini tanıyıp olgunlaştıramazsa, o gücünü kullanmak isteyen hırsın eline düşer. Eğitimin amaçlarından biri, kişiye bilginin ve hünerin tamamını öğretmektir. Yarım bilgi ve hünerle yapılan iş, belli bir noktaya kadar gider, ama ondan sonra insanı yanlış yollara sevk eder, hata yaptırır.
Tam bilgi ve hüner, bir şeyi bütün boyutlarıyla, içyüzüyle öğrenmek demektir. Bilginin özünü değil de sadece boş lâf öğrenenler, san'atın sırrını ve amacını değil de sadece bazı hareket parçalarını öğrenenler; bilginin ve san'atın gücünden taklitçi kimseler kadar uzaktırlar. Bir sesi taklit etmek başkadır, o sesin anlamını bilmek başka; bir malın taklidini yapmak başkadır, düşünüp planlayarak anlamlı, orijinal şekiller yapmak başka.
Đnsanlar genelde algılayabilecekleri birtakım şekiller, renkler, sesler v.s. üzerinde bilgiler oluştururlar. Bu, görünüşler üzerine kurulan insan bilgi ve tecrübeleri, gerçeğe ne kadar yaklaşabilirler?
Dudu kuşuna söz belletmeye çalışırken karşısına bir ayna konulur, aynanın arkasına öğretici kimse geçer ve güzel bir dille dudu kuşuna konuşmaya başlar. Kuş, bu yavaş yavaş, hafifçe söylenen sözleri, karşısındaki aynaya akseden dudu kuşu söylüyor sanır; görünüşte kendi cinsinin söylediği bu sözleri tekrar etmeye başlar. Usta, ayna arkasından söz öğretir, o, kendi cinsinden öğreniyorum sanır.
“O hünerli kuş, söz söylemeyi öğrenir ama, anlamından da haberi yoktur, sırrından da.
Bir bir söz söylemeyi insandan öğrenir; fakat duducuk, bundan başka insandan ne elde edebilir ki?
Đnsanların eğitiminde de buna benzer sahneler görürüz. Đnsanlar bir çok şeyi kendi cinslerinden öğrenirler, fakat aynanın gerisinde yüce Allah'ın tüm aklı ve güçlü iradesi vardır, Taklitle öğrenme, hayvanların bile yapabilecekleri bir şeydir. Tanrı'nın tüm aklından önemli bir pay almış olan insan, hiç bir konuda ve hiç bir noktada taklit bilgi seviyesinde kalmamalı, görünüşlerin arkasını düşünmeli, her şeyin esas var oluş amaçlarına, iç-anlamlarına ulaşmalıdır.
Eğitim-öğretim işinde en fazla başvurulan vasıta, dildir. Kimi canlılarda görme, kimilerinde koklama, duyma, dokunmaya v.s. dayalı haberleşmelerin yerini insanda dil almıştır. Dil, akıl ile beraber, insanın diğer canlılardan ayrıldığı en önemli yönlerdir.
Eğitim işinde öğrenciler, hamur yoğuranın önündeki un gibidirler. Eğitenin söyleyeceği sözler de, bu una katılan suya benzerler. Đyi bir hamur olabilmesi için nasıl gerektiği kadar su katılıyorsa , faydalı bir eğitimin olabilmesi için de gerektiği kadar söz söylenmelidir. Bir söz, ancak dinleyenlerin anlayabilecekleri ve bundan yeni anlamlar çıkarabilecekleri seviyede ise değer kazanır, yoksa hemen hiç bir anlamı yoktur.
Bir sözün öğrencilerde bir tesir yaratabilmesi, onların kalplerine yerleşip yeni anlam çiçekleri açtırabilmesi için Tanrı'nın öyle istemesi lâzım gelir. Söz eğer candan dinlenirse, gönül kapıları açılırsa içeriye nüfuz eder; yoksa söz anında gönül başka şeylerle meşgul ise, ne kadar doğru ve etkili sözler söylense boştur. Đnsanın iç dünyası, düşünce ve gönül dünyası Tanrı'nın emrindedir.
Đnsanın iç dünyasına en kolay ulaşma yolu konuşmadır; o da iç dünyasını en kolay konuşma yoluyla dışarıya açabilir . Konuşmayı, dili besleyecek şey ise bilgidir. Bu, insanın iç ve dış dünyasının çok iyi bir uyum içinde çalışması sayesinde elde edilen güçtür. Eğitim, dıştan hazır bilgi kalıplarını dil vasıtasıyla aktarır; insanın duyu organları ve iç dünyası bunu kontrol ederek kabul, ret ve bazen de düzelterek kabul eder.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #217  
Alt 27.06.08, 10:35
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Đnsanlar kendi aralarında hep dille anlaştıkları için, başka canlıların dünyalarına girmek istediklerinde de, onların dillerini öğrenmek isterler. Gencin biri Hz. Musa'ya, bütün canlıların dillerini öğrenmek istediğini söylemişti. Bunu isterken, insanoğullarının dillerini beğenmediğini, çünkü hep ekmek, soy-boy gibi şeyler üzerinde durduklarını söylüyordu. Đstediği ibret alınacak şeylerin belki başka canlıların dillerinde bulunabileceğini belirtiyordu. Mûsâ, “ibreti, uyanıklığı Tanrı'dan dile; kitaplardan, sözlerden ibret dileme; kaldı ki, bu hevesinde bir çok tehlikeler de vardır” diyerek genci bu işten yasaklamak istedi. Đnsan yasaklandığı şeye daha fazla düşkün olduğu için genç, ısrarında direniyordu. Mûsâ, “Öğretmezsem gönlüne kötü düşünceler gelecek” diye Tanrı'ya danıştı. Tanrı da, “Ey Mûsâ, dileğini ver, ellerini çöz de dilediğini yapsın” diye emir verdi. Tanrı, insanlara dilediklerini yapma imkânı verir, ama sorgu zamanında da dilekle, istekle yapılan işler sorgulanır. Genç, “Hepsini öğretmezsen bile, şu yakınımdaki köpekle kümes hayvanlarının dilini bari öğret” diye yalvardığı için onların dili öğretildi. Daha sonra bunların birbirleri ile konuşmalarından atının öleceğini öğrendi, onu sattı; katırının sakatlanacağını duydu, onu da sattı; kölesinin öleceğini duydu, onu da sattı. Bir yandan da, gizli şeylere vakıf olarak kaza ve kaderin ellerini bağladığını sanıyordu. Ölecek canlıları satarak kendini zarardan kurtarmış, ama başkalarını zarara sokmuştu. Bir gün hayvanlar kendisinin de öleceğini haber verdiler. Kendisini satamadı, Tanrı'nın takdirine karışmanın anlamsızlığını ve azabını da böylece yaşadı .
Söz, hem iyilik hem de kötülük açısından insana en iyi hitap etme yoludur. Đnsanın içinde hem kötülükler hem iyilikler vardır ve her söz her ikisini de harekete geçirir. O halde, insanı iyi yönde eğitmek de, kötü yönde değiştirmek de mümkündür. Đnsanın içinde yankılanan sözde, büyük bir tesir ediş vardır . Dostçasına ve bilgece söz, insanın içinde bir çok aydınlık dünyalar açtığı gibi, düşmanca veya bilgisizce söylenmiş bir söz de insanın içindeki bütün ışıkları söndürür.
Sözler gerçekleri aksettirse de, insanlar bazen sözlerin içindeki anlamları kavrayamazlar. Bunlar için, gerçek hayattan anlayabilecekleri varlıkları ve olayları göstermek gerekir. Bazen insanların anlayamadıkları şeylere biraz yanıltarak örnekler verirler. Arif olanlar anlar, olmayanlar örneklerin dış yüzeyinde takılıp kalırlar.
Örnekler öz anlamlara ulaşmada birer vasıta, insanların zihninde ve gönlünde yakılan birer mumdurlar. Bunlar insanın iç dünyasındaki gerçekleri ateşleyerek doğrunun ortaya çıkmasına, aklın hâkim olmasına, fitne ve karışıklıkların yok olmasına neden olurlar.
Bütün akıl ve fikirler, biliş-anlayış denizinden meydana gelmiştir, şu anda çeşitli yerlere dağılmışlardır ama, sonunda varacakları yer gene o denizdir. Bilgiler, akılları bu ana denize doğru götürürler, örnekler de akılları kendi içindeki ışıl ışıl bilgi denizine ulaştırırlar. Đnsanlar ve hayvanlar günlük hayatlarında nasıl örneksiz-öndersiz bir şey yapmıyorlarsa, insan akılları da örneksiz-ustasız aydınlığı bulamazlar. Örnekler, bir benzetiştir ve bundan ancak zeki ve yetenekli kişiler faydalanabilirler. Zeki ve yetenekli olmayan kişiler ise, bu örneklerden çok saçma sonuçlar çıkarır ve gerçeklerden giderek uzaklaşırlar.
Đnsanlara bazı bilgi ve hünerlerin aktarılmasında, onların içinde bazı ışıkların yakılmasında dil kullanıldığı gibi, insanın içindeki bilgi, görüş ve ışıkların dışarıya aktarılmasında da dil kullanılır. Eğitimin karşılıklı bir etkileşim veya en azından haberleşmeli bir etkileşim olmasında, genelde dilin bu özelliğinden faydalanılır.
Şüphe yok ki, her dil, gönlün perdesidir; perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır. ”1
Dil, o kadar hassas bir perdedir ki, dışta olan her şeyi iç dünyaya, iç dünyada olan her şeyi de dışa aksettirir. O, bir yandan da dıştan içe ve içten dışa esen bir yele benzer. Yel ne taraftan eserse o tarafın bilgisini, durumunu ve havasını götürür. Dıştan esen havayı anlayıp tahlil etmede nasıl insanın iç dünyasının akıllı ve yetenekli olması gerekiyorsa, içten esen havayı anlayıp tahlil etmede de dıştaki insanların yetenekli olmaları gerekir.
Öte yandan dil, tencerenin kapağına benzer; kapak kımıldayınca tencerenin içinde pişen yemeğin kokusu etrafa yayılır ve ne piştiğini anlarsın. Testi, çömlek v.s. alınırken de, çatlak olup olmadığını anlamak için tırnaklarla tıklatılır; onun çıkaracağı ses sağlam mı, çatlak mı olduğunu bildirir.
Söz söyleyemeyen, konuşamayan bir insan günlerce anlaşılamaz; yapılan inceleme ve tahlillerin verdiği sonuçtan hep şüphe edilir. Oysa eğer konuşuyorsa hem bedensel hem de ruhsal problemleri daha kolay anlaşılır. Bu nedenle insanların eğitilmesinde söz, en emin ve en çok kullanılacak bir vasıta ve tekniktir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #218  
Alt 27.06.08, 10:35
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Bir kişiyi eğitebilmek için, önce o kişide eğitime muhtaç bir durumun olması gerekir. Varlık ancak varlıksızlık veya yokluk ortamında, bir renk kendisinden farklı renklerde veya renksizlik ortamında, bir koku kokusuzluk veya farklı, zıt koku ortamlarında v.s. ortaya çıkar. Eğitimin olabilmesi için ya kişide değiştirmek istediğimiz bilgi ve “kötü” hareket alışkanlıkları vardır veya hiç bir şey yoktur, ama öğretilecek bilgi ve hareketler ona gereklidir. Eğitimin başlangıcında iyi bir durum tespiti gereklidir; bu tespit yapılmadan rasgele varsayımlarla eğitim işine girişilirse ya yanlış bir iş yapılmış olur ya da boşuna çaba harcanmış olur.
“Soğuk tencere ateşe konur; kaynarken
”1
taşan tencere ateşe konmaz ki.
Eğitim, karşılıklı bir etkileşimdir; tek taraflı görülse bile gönülden gönüle bir sevgi, bir ışık, bir bilgi bağı kurulmaktadır. Đnsanların bedenlerini birbirine katarcasına birleştirmenin, canlılık durumunda imkânı yoktur; toprak olduktan sonra topraktan meydana gelen bütün bedenler hiç bir canlı, hiç bir özellik farkı göstermeden birleşirler, kaynaşırlar. Ancak canlılık halinde insanların sevgileri, bilgileri birbiriyle birleşir. Mumlar, kandiller ayrıdır, kendi varlıklarını koruyarak bunları birleştirmek mümkün değildir. Ancak bunların ışıklarını da birbirinden ayırmanın imkânı yoktur. Sevgi ve sevginin zıddı olan nefret, bilgi ve bilginin tersi olan yanlış bilgi de insanlar arasında bu ışıklar gibi birleşir ve güçlenir. Sevgi ve bilgi, bizim varlıkları ve olayları görebilmemizi sağlayan ışıktan çok çok ince bir ışık, bedenimizin anlayamadığı, ancak zihnimizin ve gönlümüzün anlayabileceği bir güçtür. Đnsanın varlığında bu güçleri artırmak, onu insan idealine doğru yaklaştırmak demektir. Sevgi için de, bilgi için de birden fazla insanın olması gerekir. Tek bir insanla bilgi de olmaz, sevgi de.
“İki el olmadıkça bir elle el çırpılmaz; bir
“2
elinden el çırpma sesi çıkmaz.
Açlıkla tokluk, susuzluk ile su, bilgi ile bilgisizlik, kaza ile kader hep birbirlerini çekerler. Evrende her şey çift çifttir ve her şey kendi çiftini çeker. Her şey birbirini tamamlar, birbiri ile birleşerek yeni varlıklar üretirler. Evrende birleşerek veya ayrılarak yeni varlıkların meydana gelmesine sebep olan her varlık akıllıdır. Bunu meydana getiren her olayda, oluşu idare eden ince bir akıl ve bilgi vardır. Çünkü onlar, akıllıların yaptıkları işleri yapmaktadırlar. Zıtlar arasında birbirlerine bir düşkünlük vardır ve bu birbirini çekme, yeni varlıkların doğmasına neden olur. Zıtlar tam değil, yarımdırlar; her zıddın diğer yarısı kendisinin zıddıdır. Tam olmama hissi onu tamamlamaya götürmekte, böylece birbirini çeken zıtlardan yeni fikirler, yeni varlıklar doğmaktadır.
“Görünüşte gece ile gündüz birbirine aykırı iki düşmandır; fakat ikisi de bir gerçeği örerler. Sadece evrendeki çeşitli varlıklar değil, fert insanın bedeninde ve ruhunda da birbirini durmadan çeken çok değişik unsurlar vardır. Eğitim çalışmalarında bu gerçeklerden yararlanmak büyük faydalar sağlayacaktır.
Kişi hakkında gerekli durum tespitleri yapılmadan eğitim işine girişilemeyeceği gibi, kişiyi eğitime hazırlamadan da eğitime başlanmamalıdır. Nasıl demir tavında dövülüyor ve soğuk demiri dövmek bir sonuç vermiyorsa, eğitime gerektiği gibi hazırlanmamış bir kişiyi eğitmeye çalışmak da o kadar boşunadır. Nûh tufanı öncesinde, Nuh'un oğullarından Kenan, babasının sözlerini hiç dinlemiyor; onun bilgisizlikten Dîvane olduğunu, her zaman aynı sözleri söylediğini ve bu soğuk sözlerin onun kulağına girmediğini, çünkü bilgisi olduğunu savunuyordu .
Eğitimde en büyük engel, kişilerin daha önce aldıkları ve doğru sanarak körü körüne yapıştıkları yanlış bilgi ve hareketlerdir. Bunlar silinmeden veya zayıflatılmadan doğru hareket ve bilgileri kazandırmaya çalışmak, boşuna çaba harcamak olacaktır. Eski bilgi ve alışkanlıklar kendi yerlerinde sapasağlam kaldıkça, yeni bilgi ve davranışların oraya yerleşebilmesine imkân yoktur. Bu nedenle önce, öğrencilerin bütün yönleriyle tanınmasını sağlayacak ayrıntılı incelemeler yapılmalı, onlardaki yanlış bilgi ve alışkanlıklar tespit edilmeli, özel oturumlarda bu bilgi ve hareketlerin yanlışlığı öğrencilere gösterilmeli, kabul
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #219  
Alt 27.06.08, 10:35
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

ettirilmeli, silinmeli veya zayıflatılmalı; bundan sonra gerçek eğitime geçilmelidir.
Đnsanların eğitiminde sık sık başvurulan yollardan biri de disiplindir. Bunun için sık sık yasaklar, sınırlamalar ve cezalandırmalara müracaat edilir. Disiplinin amacı, kişide kontrol altına alınması gereken nefis güçlerini terbiye etmektir. Çoğu insan, boş hayallere dalarak ruhunda yapmak istediklerini yapıyormuş durumlarına girerler. Savaş, savaşa başlamadan insanların gönüllerine kolay görünür. Kişi, aslan gibi ileri atılıp bir çok şeyler yapmayı tasarlayabilir. Savaşın kızışmış bir anında kanlar akmaya, canlar gitmeye başlayınca kişilerin savaş değeri belli olur. Savaş öncesi yaralana yaralana dövüşmeyi kuran kimse, parmağına bir iğne batınca soğuk gerçeği anlar. Savaştan önce yiğitlik olmaz.
Ruhun da, bedenin de gerçeklerle eğitilmesi, gerçeğin içinde yaşaması gerekir. Özellikle ruhun da eğitiminde bedenin temel alınarak gerçeğin bütün yönlerine dayanabilmesi sağlanmalıdır. Bedenin çeşitli ortamlarda yaşatılarak disipline edilmesi, aklın ve gönlün eğitiminin de başlangıcıdır. Disiplinin amacı, ruha ve bedene eziyet etmek değil, onları daha yüksek ve doğru hareketlere ulaştırabilmektir. Sopayla kilimi, halıyı döven adam, aslında kilimi-halıyı dövmez, onun tozunu silker . Atın terbiyesinde ona yaptırılan çeşitli hareketler, onun daha sonraki hayatında daha doğru ve güzel hareketler yapması içindir. Şırayı bile, şarap oluncaya kadar bir küpe hapsederler. Đnsanların eğitilmesinde de disiplinin böylesine yüce bir görevi vardır. Aynı halıda-kilimde olduğu gibi, insanın içinde de büyük bir düşman gizli, onun içinde de bir çok toz vardır. Varlık halinde olmanın ihtiyaçlarından, duyumların temiz olmamasından kaynaklanan bu tozlar, zahmet ve eziyetlerle çıkar-gider. Deriyi temizlemek isteyen bir tabak, ona binlerce defa pislikler sürer-durur; onun amacı derinin temizlenmesidir, ama derinin bundan haberi bile yoktur. Bir tahtadan bir eser ortaya çıkarmak isteyen kimse, onun bazı yerlerini yontar. Burada tahta yontucunun amacı tahtayı tahrip etmek veya ona eziyet etmek değil, gönlündeki isteğe göre ondan faydalı ve güzel bir eser meydana getirmektir .
Canlı varlıkların disipline edilmesinde en sık başvurulan yollardan biri, hareketlere çeşitli yasaklar getirmedir. Ama bilinmelidir ki, insan yasaklandığı şeye daha düşkün olur . Koltuğuna bir ekmek gizlesen ve bunu kimseye vermeyeceğini, kimseye göstermeyeceğini söylesen, bütün fırıncılar bile senin peşine düşerler, yalvarırlar, düzen kurarlar. O ekmek ne kadar hararetle gizlenirse, insanlarda onu görme isteği de o kadar artar. Kadınlara gizlen dersen, onu örtüler altına koyarsan hem kadında kendini gösterme arzusu artar hem de halkta onu görme arzusu. Yasaklamayı ve gizlemeyi, fesatçılığa imkân bırakmayacak bir şekilde yapmalıdır.
Akıllı, cevheri temiz olanları yasaklarla engellemek, onların doğru yolda gelişmelerine engeldir. Akılsız ve cevheri temiz olmayanların da yasaklarla engellenmesi son derece zordur. Gereksiz yasaklar insanları zapt edilmesi zor hayallere sürükler. Yasaklar bazı toplumları, bazı bireyleri azdırır. Bundan dikkatlice kaçınmak, serbest ve yasak kararlarını yerinde ve zamanında vermek gerekir.
Đnsanların içinde, saygı gösterilmesi gereken bir merak, bir mükemmelleşme arzusu, bir yücelme duygusu vardır. Bu nedenle belli bir noktaya erişmekle yetinmemekte, her alanda ulaştığı sınırları daha da ileriye götürmek istemektedir. Đnsanın içindeki bütün bu gelişmeci unsurlar ancak iman ile, sevgi ile birleştiğinde ve kişinin kendisine faydalı olur. Đnsan, yüce Allah'ın birliğine, gücüne, sevgisine, şefkatine, affedileceğine teslim olup Allah'ın ilminden, onun istediğinden fazlasını alamayacağına inandıktan sonra, onun bütün iç-güçlerine saygı gösterip desteklemek gerekir. Bu temel şart gerçekleşmiyorsa, öğretmenin de, eserler meydana getirmenin ve yücelmenin de bir anlamı yoktur.
3.4. Eğitimin gücü
Tanrı, her insanı yaratışında, onun içi ve dışındaki pek çok mekanizmayı ayarlar. Daha sonraki hayatında da hiç kimseye, gücünün yeteceğinden fazla bir şey teklif etmez1. Yüce Tanrı'nın, maddî ve manevî hayatın gerçekleri olarak koyduğu sınırlar içinde insan hürdür; yaptıkları iyilikler de kendisinedir, kötülükler de. Ancak insan beden olarak, huy olarak öyle hassas bir şekilde yaratılmıştır ki, hür olarak şekillendirilebilecek birçok mekanizmalar, onun için, yaşadığı çevre, toplum ve kendisi tarafından doldurulmak üzere boş bırakılmıştır. Çok sağlam yaratılış temelleri üzerinde dil, din, davranış kalıpları, şahsiyet gibi unsurlar gerek kişinin kendi hür seçimleri sayesinde gerek eğitim vasıtasıyla daha sonradan şekillenir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #220  
Alt 27.06.08, 10:36
Ayşe Dürdane Erduran - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nereden: Istanbul
İletiler: 781
Ettiği Teşekkür: 113
135 tane iletisine 196 kere teşekkür edilmiş
Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.Ayşe Dürdane Erduran bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Cevap: Mevlanânın Hayatı ve Eserleri - Mevlâna Celâleddin Rûmî

Kişinin hür tercihlerini bile daha önce aldığı eğitimin şekillendirdiği düşünülürse, Tanrı'nın ayarladığı yaratılış temelleri üzerinde eğitimin ne kadar büyük bir güce sahip olduğu anlaşılır.
Đnsanın varlığı bir ormandır; içinde her türlü iyilik ve kötülük, her türlü güzellik ve çirkinlik vardır2. Potansiyel olarak var olan bu imkânların hangisi alanında gelişeceği, iyi huyların mı, kötü huyların mı egemen olacağı, insana ve onun çevresindeki insanlara bırakılmıştır. Kin ve haset de gönülden gelir, sevgi ve bilgi de. Bir insandaki anlayış, bilgi ve hüner öküze, eşeğe bile tesir eder. Hayvanlara bile etki eden bu güçler, insanlara haydi haydi etki eder. Ama insanın gönlüne egemenl