|
#1
|
|
21.09.08, 17:14
Psikiyatri | Statükonun bir aracı olarak Psikoloji ve Psikiyatri | Felsefi yaklaşım | Stratejik Yaklaşım | Psikiyatri hemşireliğinde hasta ve hasta aileleri | Amaç: Yeni bir bilimsel disiplin olan evrimsel psikiyatrinin tanıtılması amaçlanmıştır. Yöntem: Konuyla ilgili literatür taranmış, tartışma ve tanıtlar (argümanlar) özetlenmiştir. Bulgular: Homo sapiens sapiensin, yâni modern insanın biyolojik bir evrim sonucunda ortaya çıktığı ve bunu da kültürel bir evrimin takip ettiği günümüzde bilimsel kabul görmektedir. Kültürel evrimin biyolojik evrimin Önüne geçtiği tek canlı türü biziz. îlk memelilerden üst primatlara kadar çeşitli davranış örüntülerinin benzerlik arz ettiği ve türün evrimsel ıskaladaki yeri yükseldikçe, daha karmaşıklaştığı da bilinmektedir. Canlı ne kadar basitse davranışlarının o kadar içgüdüsel ve stereotipik, ne kadar evrim-leşmişse o kadar öğrenmeye dayalı olduğu gözlemi için de geçerlidir. Bütün canlılarda ortak olarak bulunan temel içgüdüsel dürtüler olan cinsellik ve saldırganlık insanlarda da vardır. Hayvanlarda toplumsal kabule veya dışlanmaya sebep olan pek çok davranış insanlarda da benzer sonuçlar verir. Tartışma: Evrimsel perspektifle, kapsamlı sıhhat, kaynak tutucu potansiyel, bağlılık, karşılıklı özgecilik gibi alışılagelmişin dışında kavramlarla olaylara yeni perspektifle bakmak mümkün olabilmektedir. Bu da, spekülatif temellere dayalı pek çok ekolün insan davranışlarını anlamamızdaki getirilerini ve eksikliklerini bir çatı altında toplayabilecek bir model gibi görünmektedir. Sonuç: Nispeten yeni bir bilimsel disiplin olan evrimsel psikiyatri, akıl sağlığı ve hastalığı, dolayısıyla da normal ve anormal davranış kavramlarına yeni açılımlar getirmektedir. Bu da, kaçınılmaz olarak, "ayıp", "günah' ve "suç" gibi temel toplumsal yargıların yeniden gözden geçirilmesi için bir çerçeve açmaktadır. Bu makalede, evrimsel psikiyatrinin bâzı temel kavramları gözden geçirilmiştir. » Nüve Forum » akademik » Tıp Fakültesi » Psikiyatri »
__________________ Başarı Sadece Elde Ettikleriyle Değil Kim Olduklarıyla Ölçülür... ![]() |
| 2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için Busra kullancısına teşekkür ediyor : | ||
Baldassare (21.09.08), CiwCiw (28.09.08) | ||
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| ||||
| ||||
| EVRİM Evrim (evolution: tekâmül), basitçe, zaman içerisinde meydana gelen değişiklikler demektir1. Tâ Büyük Patlama'dan canlılar âlemine kadar süren kozmik, en basit prokaryositlerden insana kadar süren biyolojik bir evrimin olduğu üzerinde günümüzde hiç bir şüphe yoktur, sâdece bunun neden, niçin ve nasıl cereyan ettiği tartışmalıdır2. 'Neden' (nedensellik belirtir) ve 'niçin' (sonuçsallık hattâ teleoloji [ereksellik] belirtir) suâlleri pozitif bilimin epistemolojik ve metodolojik sınırlarını astığı için metafizik, mistik ve dinsel öğretilerin konusu olagelmiştir. Evrim ıskalasında yükseldikçe merkezî sinir sisteminin (MSS) yapısı da karmaşıklaşır3, içgüdüsel davranışla öğrenilme yoluyla kazanılan davranış dengesi ikincisi lehine değişir. Gene de, içgüdüsel eğilimlerin tamamen kaybolduğunu söylemek de facto mümkün değildir ve kognitif, affek-tif her türlü zihinsel meleke daha basit olanın üzerinde inşa olagelmiştir4. Bütün canlıların aynı 4 adet temel baz ve aynı 20 amino asid sekanslarından oluştuğunun, aynı proteinlerin terliksi hayvanlardan insanlara kadar paylaşıldığının ispatlandığı günümüzde evrimin varlığından kimse şüphe etmemektedir; bütün mes'ele bunun mekanizmasının ne olduğudur5. Bilim adamına düşen görev, inancı ve ideolojisi ne olursa olsun, fenomenlerin doğal mekanizmalarını emprisizm yöntemiyle incelemektir6. Bu bağlamda, yukarıda bahsettiğimiz 'nasıl' suâlinin hâlen en geçerli cevabı da Neo-darwinian teoridir, evrimin doğal ayıklanma-elenme ile gerçekleştiğini savunur; ©aia hipotezi gibi, dünyayı tümüyle canlı bir organizma gibi ele alan yeni açılımlar da mevcuttur7. Vatikan bile, 1996'da Papa'nın yaptığı bir deklarasyonla, 'Evrimin neden olduğunu Kitâb-ı Mukaddes açıklamakta, nasıl olduğunu da Darwin izah etmektedir' diye konuyu ele alabilmiştir. Tek hücrelilerde haber alma, değerlendirme, karar verme ve icra işlevlerini canlının bütünü yapar. Bir amip bölünerek çoğalır; belli bir ceset veya doğrudan ölüm söz konusu değildir. Evrimleşme ilerledikçe, tıpkı diğer özelleşmiş organ sistemleri gibi, bu işlevi üstlenen bir sinir sisteminin geliştiği görülür. Solucanlarda sinir hücrelerinin gangliyonlar hâlinde toplandıkları, bunların da her birinin bağımsız karar verme özelliğine sahip olduğunu görürüz; nitekim bir yuvarlak solucanı ikiye bölerseniz, gangli-yonları zarar görmemişse, iki yeni canlı solucan bireyi ortaya çıkacaktır. Evrim daha da ilerledikçe, merkezî karar organının organizmanın baş bölgesinde yerleştiğini (sefalizasyon) ve gangliyonların yerini tek bir ana sinir merkezinin aldığını görürüz ki, buna beyin (ensefalon), bu sürece de ensefa-lizasyon denir. MacLean en gelişmiş canlılar olan memelilerin beynini üç tâne iç içe geçmiş ama işlevsel devamlılık ve bütünlük arz eden tek bir beyin gibi telâkki ederek buna 'triune' demiş ve ensefalizasyonun son hâlini tanımlamıştır: En içte ve ilkel olan sürüngen beyni (proreptilian brain: R complex) bazal nukleusları (stiatal complex) ve tâ Sürüngenlik aşamasından kalma yapıları ihtiva eder; günlük rutinlerin, subrutinlerin ve birtakım prose-mantik (pre-linguistik) işlevlerin icrasından sorumludur (Şekil-1)8. Onun üzerinde eski memeli beyni (paleomammalian brain: limbik veya viseral beyin) bulunur ve memeli hayatı için elzem olan bakım, annelik ihtimamı ve oyun oynama gibi sürüngenlerde bulunmayan davranışları düzenler. En dışta ise yeni memeli beyni (neomammalian brain: neo-kortikal beyin) yer alır; hassas duyusal analiz, motor koordinasyon, hafıza ve çağrışımların düzenlenmesinin yanı sıra, insanda lisan yoluyla iletişimi düzenler. Bütün bilinen canlı türleri arasında beyni en tekâmül etmiş olan insandır ve bütün zihinsel davranışlar evrimsel olarak gelişmiş modüller veya sinir ağları sayesinde gerçekleşir9. İnsan beyni, bilinen bütün diğer canlı türlerinin-kinden daha gelişmiş, girus ve sulkusları en fazla ve beyin/vücut oranı en yüksek olandır. Prefrontal korteks toplam kedi korteksinin sâdece %3.5'unu, maymunlarınkinin %11.5'ini, insanlarınkinin ise %30 kadarını oluşturur. Zekâ ve soyut düşünce ile ilgili bölgeler geliştiği oranda, daha basit işlevlerin önemi azalmaktadır. Belli bir türün yapısı ne kadar basitse, bireylerinin davranışları da o derecede basit ve stereotipiktir: Bir amip cesetsiz bir ölümle bölünüp iki yeni amibe dönüştükten sonra, yeni bireyler kendi başlarına içgüdüsel olarak hayatlarını sürdürürler. Evrimsel ıskalada yükseldikçe davranışların kalıtımsal-stereotipik, fıtrî (innate) şartsız refleks mâhiyeti azalmakta ama tamamen ortadan kalmamakta, öğrenilmiş davranışlar ve şartlı refleksler artmaktadır. Memelilerde, bilhassa üst primatlarda insanınkine çok benzeyen model alma tarzındaki öğrenme ön plâna çıkar. Herhangi bir memeli yavrusunun avlanmayı, korunmayı, eş seçip aile kurmayı vs. öğrenmesi için türüne göre aylar ilâ yıllar geçmesi gerekmekte, insana yaklaştıkça bu süre daha da uzamaktadır. İnsanda model almanın yerine büyük ölçüde identifikasyon (öz-deşleşme-benimseme) geçer. Evrimde yükseldikçe, toplum tarafından kabul gören (normal) ve reddedilen (anormal) davranışlar, yakın ilişkiler kurma ve dışlanma gibi, insanoğlunda 'ahlâk', 'maneviyat' veya 'din' adlarında iyice kurumsallaşan kalıpların ortaya çıktığı gözlenir. Kültürel evrimin biyolojik evrimin önüne geçtiği bildiğimiz tek canlı türü biziz, 'kendisini ve etrafını farkında olduğunu farkında olan adam' olmak bize özgü bir ayrıcalıktır. Yaklaşık iki yüz bin senedir gezegenimizde yaşayan homo sapiensin neden son on ilâ altı bin sene içerisinde muazzam bir kültürel sıçrama yaptığı ise hâlâ bir muammadır6. İnsanlarda yüzlerce kalıtsal geçişli hastalığın belirgin davranış sapmalarıyla karakterize seyrettiği malûmdur10. Öte yandan, hayatın çeşitli evrelerinde yaşananların bireyin biyo-psiko-sosyo-kültürel küre içerisindeki yerinde tâyin edici rolü olduğu da ispatlanmıştır. Bu iki olgudan hareketle, davranışlarımızın ve onların sapmalarının, ezcümle psikiyatrik bozuklukların hem natürel, hem nurtürel hem de kültürel yönleri olduğu de facto iddia edilebilir. Nitekim, insan davranışlarını izah etmeye çalışan bütün teoriler bunlardan birine daha çok önem vermiştir. Sonuç olarak, bizler ne kadar hür bireyleriz ? İndirgeyici izahlar yeterli midir ? Motor veya mental, her türlü davranışımızın ne kadarı kalıtımsal bir predeter-minasyon içerisinde, ne kadarı nurtürel ve kültürel etkilenmeler sonucunda, ne kadarı da hür tercihimizle (tanımlanması güç bir kavram olan irâdeyle) ortaya çıkmaktadır ? Aynı mantık silsilesiyle düşünürsek, normal dışı ve adlî/kriminal davranışların gelişmesinin izahı nedir ? Çocuklara cinsel ve fiziksel taciz gibi davranışlar bütün dünyada suç ve topluma karşı davranışlar olarak kabul edilir", hele ensest 'cinsel istismarın en ağır boyutu' olarak görülür ve 'günümüzde de hâlen çözümlenmemiş bir insanlık sorunu olarak önemini sürdürmektedir' denir12. Hangi bilimsel teori çocuklarımızla ve çocuklarla cinsel ilişkiye girmeyi lanetlediğimizin sebebini izah edebilir ? » Nüve Forum » akademik » Tıp Fakültesi » Psikiyatri »
__________________ Başarı Sadece Elde Ettikleriyle Değil Kim Olduklarıyla Ölçülür... ![]() |
| 2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için Busra kullancısına teşekkür ediyor : | ||
Baldassare (21.09.08), CiwCiw (28.09.08) | ||
|
#3
| ||||
| ||||
| PSİKİYATRİNİN EVRİMİ Bir bilim dalı olarak kabul edilmesinden sonra, psikiyatrinin iki ana paradigmanın hâkimiyeti altında kaldığını görmekteyiz: KraepeliH\r\ desk-riptif yaklaşımı, Freud ve takipçilerinin analitik yaklaşımı. Her ikisinin de geçerli tarafları olmasına karşın, psikiyatriyi bütünüyle kapsayacak bir teo-rik çerçeve sunamamışlar, özellikle normal ve normal dışı davranışlar arasındaki ayrımı net olarak ortaya koyamamışlardır. Bu eksikliğin hissedilmesi üzerine, biyopsikososyal model hemen herkes tarafından benimsenmiştir13"15. Ancak, gerek toplumsal bilimler arasındaki entegrasyon eksikliğinden dolayı insan davranışının toplumsal boyutunun yeteri kadar anlaşılamaması, gerekse psikoloji ve biyoloji bilimlerinin ayrı ayrı yollardan gitmesi, bu modelin hayata tam anlamıyla geçirilmesine mâni olmuş, işin kültürel boyutu da büyük ölçüde ihmâl edilmiştir 16. Yine son yıllarda ort 'a atılan stres-diyatez modeli de psikiyatrik bir bozukluğun oluşumunda genetik yapıyla çevre arasındaki etkileşimin önemini vurgulamış ama teorik bir çatının kurulmasına yetmemiştir. Psikiyatride, özelliklje biyolojik alanda görülen büyük ilerlemelere rağmen, teorik çerçevenin eksikliği hâlâ hissedilmektedir17. Bunun sonuçlarından biri de DSM'dekiler gibi teşhis kategorilerinin1819 hâlâ ampirik gözlemler sonucu uzman kon-sensüsüyle oluşturulmasıdır. Meselâ, uzmanların ortak kararıyla bir sendrom tanımlanmakta, buna '... Bozukluğu' ismi verilmekte, sonra da bunu tanımak ve tefrik etmek için ölçekler, yapılandırılmış veya yarı-yapılandırılmış görüşmeler icat edilmektedir. Kullanılan 'Disorder' terimi bile, 'order' dan, yâni sıradan çıkmak, olması gerektiği gibi olmamak anlamını taşır. Hâlbuki insanlık târihi ve kültürel evrim, bu hâlini pek çok sıra dışı kişiye borçludur. Kişinin çevresiyle ahengini bozacak sendromlar psikiyatrik bozukluk olarak düşünülmektedir. Bu karara varırken istinat edilen toplumsal, moral ve etik normların menşeleri nedir, bunlar bütün kültürler ve insan toplulukları için geçerli midir20 ? Nitekim, psikiyatrinin bu yumuşak karnı, hâlen de süren bir ivmeyle, antipsikiyatrik akımların doğusuyla sonuçlanmıştır. Halbuki, sağduyunun da işaret ettiği gibi, akıl hastaları ve akıl hastalıkları, normal ve anormal davranışlar vardır; tedaviyle de bunların önemli bir kısmı şifâ, salâh veya nispeten iyileşme bulmaktadır. O takdirde, insan davranışlarında ve ruh sağlığında normalle anormali, sıhhatliyle patolojik olanı ayırt etmek için mevcut paradigmaların yerini alacak veya onların gücünü arttıracak, pekiştirecek başka bir şeylere gerek var. İşte, davranışların evrimsel köklerini inceleyerek bütün bu kavramları bu açıdan tekrar ele alan evrimsel psikiyatri, böyle bir seçeneği bizlere sunmaktadır. İşittiği sesler ve gördüğü görüntülerin kendisine yüklediği misyona inancı sebebiyle hayatının akışını değiştiren, karizmasıyla da asırlar boyunca milyarlarca kişiyi peşinden sürükleyen bâzı özel kişilere kutsallık atfeden insanoğlu, benzer yaşantılar ve iddialarla ortaya çıkan diğerlerine niçin şizofren veya hezeyanlı bozukluk damgasını vurmaktadır ? Bu son derecede kritik, etik, moral ve pratik önemi olan suâle de evrimsel perspektif yeni bir izah getirmektedir2122. » Nüve Forum » akademik » Tıp Fakültesi » Psikiyatri »
__________________ Başarı Sadece Elde Ettikleriyle Değil Kim Olduklarıyla Ölçülür... ![]() |
| 2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için Busra kullancısına teşekkür ediyor : | ||
Baldassare (21.09.08), CiwCiw (28.09.08) | ||
|
#4
| ||||
| ||||
| NATÜR - NURTÜR - KÜLTÜR ÜÇGENİ İÇERİSİNDE İNSAN Bütün canlılarda ortak olarak yaşama ve yaşatma, öldürme ve ölme temel itici güçleri vardır. Bu realiteyi bütün teorisyenler kabul etmiştir23-24. Hattâ, bütün canlılarda ortak bulunan yaşama-yaşatma yönünde işleyen temel itici güce kadîm Yunan tanrılarından ilhamla Eros ve onun enerjisine libido, ö'lme-öldürme yönünde işleyene Thanatos, ve onun enerjisine de destrükto veya destrüdo denmiştir. Türün devamı için de, bu iki impetustan kaynaklanan temel içgüdüsel dürtüler denen cinsellik ve saldırganlık da bütün canlılarda ortaktır. İçgüdü, tarifi üzere, türün devamını sağlamaya yönelik ve o türe has, doğuştan mevcut stereotipik eğilimleri ifâde eden bir terimdir. Dürtü (drive) ise benzer amaçlara hizmet eden, biyolojik kaynaklı, öğrenilmemiş ruhsal itici güçleri ifâde eder. Bütün canlılar gibi insan da bu amaçlara yönelik olarak iki temel dürtüye, yâni saldırganlığa ve cinselliğe sahiptir. Bu iki kavramın iç içeliği sebebiyle, içgüdüsel dürtüler (instinctual drives) teriminin kullanıldığını görüyoruz25"29. Evcil hayvanların, özellikle de evrimleşmenin en üst tabakalarında yer alanların, tıpkı insanlar gibi, muhtelif derecelerde içgüdülerini kontrol etmeyi öğrenebildiklerini biliyoruz. S. Freud bu temel eğilimlerin evrim yoluyla tevarüs edildiğini kabul etmekle beraber, C. 6. Jung gibi bir evrimsel tahlile girmemiştir. Freud hemen her şeyi hayatın ilk senelerinde yaşananlara ve cin-sel-tensel bir libidoya indirgeyerek, bütün teorisini de bireyde toplamıştır3031. Bu teoriye göre, anneyle bebek arasındaki sevgi ilişkisinin temelinde tamamen öğrenme, ödüllenme ve cezalandırılma ilişkisi yatar. Freudun önce talebesi, sonra çalışma arkadaşı, zamanla da en büyük karşı çıkıcılarından birisi olan Jung kendi analitik psikoloji anlayışını tanımlamış ama determinist bir ekol kurmamıştır. Jung, egoyu tamamen şuurlu tarafımız olarak düşünmüştür. Kişisel şuurdışına itilen muhtevanın şekillenip birer kompleks hâlini almasında sâdece önceden yaşanmış olayların ve psikodinamik faktörlerin değil, ar-ketiplerden gelen etkilerin de önemli rolü olduğunu ifâde etmiştir. Libidoyu çok daha şümullü bir hayatî enerji olarak ele almış, filogenetik olarak gelişmiş olan dinamik mental birimlerden, yâni arke-tiplerden ve onların yer aldığı bir 'ortaklaşa şuur-dışından' (collective unconscious) bahsetmiştir. Buna, sonradan, evrimsel psikoloji ve psikiyatride 'filogenetik psişe' denmiştir. Jung ilk olarak arke-tiplerden bahsettiğinde objektif gözlemlerden yola çıkmıştı32, 'çok eski çağlara âit numune anlamına' gelen arketipler doğuştan getirilen belli imajlar, semboller veya yaşantılara ve bunları üretme, rüyada görme veya benzer tepkiler verme anlamına geliyordu ve bütün insanlarda ortaktılar. Öte yandan, insanlardaki dinsel törenlere fenome-nolojik açıdan çok benzeyen davranışların filler, kurtlar, şempanzeler gibi memelilerde hiç de nâdir olmayarak görüldüğünü biliyoruz: Ölülerini gömmek, veya iskeletlerini saklayıp dönem dönem ziyaret etmek, mehtaplı gecelerde ulumak, fırtınalı havalarda ritöelistik grup aktivitelerinde bulunmak (şempanzelerin yağmur dansları) gibi33. Arkaik hominidler ve homo'lar tâ 120 ilâ 100 bin sene önce, bir 'öte âlem' ve ölümsüzlük düşüncesinin sonucunda, sevdikleri eşya ve av malzemelerini de ölülerinin yanlarında gömüyorlardı. Daha mütekâmil ilk insanlarda belirgin dinsel törenlerin varlığı bilinmektedir. 20-25 bin senedir gezegenimizde yaşayan biz homo sapiens sapienslerde ise din veya başka isimler altında ritüellere ve transandantal yaşantılara mutat olarak rastlarız. Artistik yaratıcılık veya trans, mistik-dinî vecd hâlleri gibi yaşantılar fenomenolojik açıdan son derece birbirlerine benzemektedirler ve hepsi de aynı beyin bölgelerinden dönmektedir: Limbik sistem ve temporal lob, özellikle de amigdala. Bu bölgelerin epilepsilerinde veya deneysel uyarılmalarında fenomenolojik açıdan aynı yaşantılar ortaya çıkmaktadır. Keza, yaşanan hayat tarzı da temporolimbik aşırı uyarılmayı ortaya çıkaracaktır: Sürekli 'kendinden geçerek' müzik dinleyen veya icra eden, ibâdete veya dinî törenlere katılan kişilerdeki gibi. Bu da olağandışı transandantal yaşantılara yol açacaktır. İşte, davranışların evrimsel köklerini inceleyerek bütün bu kavramları bu açıdan tekrar ele alan evrimsel psikiyatri, böyle bir seçeneği bizlere sunmaktadır. İşittiği sesler ve gördüğü görüntülerin kendisine yüklediği misyona inancı sebebiyle hayatının akışını değiştiren, karizmasıyla da asırlar boyunca milyarlarca kişiyi peşinden sürükleyen bazı özel kişilere kutsallık atfeden insanoğlu, benzer yaşantılar ve iddialarla ortaya çıkan diğerlerine niçin şizofren veya hezeyanlı bozukluk damgasını vurmaktadır sorusuna geri dönersek. Bu son derecede kritik, etik, moral ve pratik önemi olan suâle de evrimsel perspektif yeni bir izah getirmektedir: Hastalığın esas sebebi maladaptasyondur. Psikiyatrik hastalıkların sınıflandırmasında sosyo-biyolojik teori uygulanacak olursa, primer vurgu işlevselliğe yapılır; semptom ve belirtiler (yâni muhteva) ikinci plânda kalır. Metodik ve sürekli bir şekilde transandans yaşamanın (ibâdet etmek, san'atla iştigâl etmek, meditasyona dalmak veya felsefî düşünmek) beynin temporo-limbik bölgelerini, bilhassa da amigdalayı sürekli uyararak tutuşmaya (kindiing), aşırı durumlarda nöbetlere (bunlar epilepside de görülür ama her nöbeti epilepsi olarak damgalayamayız; orgazm gibi yoğun ve zirvedeki duygu durumları yaşanırken de bu bölgelerde biyoelektrik deşarjlar ortaya çıkar; artistik ve benzeri ekstatik-mistik yaşantılarda da benzer biyoelektrik deşarjların ortaya çıkması şaşılacak değil, ancak 'olmasa garipsenecek' bir durum addedilebilir)21'34, bâzı olağanüstü ama patolojik addedilemeyecek dissosiyatif yaşantılara, vecd hâllerine ve psödo-hallüsinasyonlara sebep olduğu bilinmektedir. Bunlar dissosiyatif yaşantılardır ama belli bir sonuçsallığa (f inality) sahiptirler35; bu sebeple bunlara assosiyatif dissosiyasyonlar diyebiliriz. Tıpkı büyük yaratıcı san'atçıların yaşadığı gibi; büyük yaratıcı san'atçılarda, mistiklerde ve benzeri yaratıcı kişilerde duygu durumu oynamalarının, depresif ruh hâllerinin, sıra dışı idrak ve düşüncelerin varlığını gösteren pek çok bilimsel çalışma mevcuttur36"39. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen bütün yaratıcı san'atçılarda, yarattıkları eserlerde dikkati çekmektedir40'41. Yaratıcılık kavramının hem ilâhi, hem de artistik cepheleri İncil'deki şu cümlelerde ifâde bulur: 'Başlangıçta kelâm (söz) vardı; Ve kelâm Tanrı ile beraberdi. Ve kelâm Tanrı idi'42,43... Nitekim, Tanrı arketipi, Junğun tanımladığı kollektif şuurdışının ortasında durur. Jung, bütün insanlarda ortak kullanılan birtakım şekil, imaj ve düşünce kalıplarının sâdece o dönemdeki kültür alışverişiyle izah edilemeyeceğini, bunların arkaik-kollektif ve kalıtımla taşınan bir ortaklaşa hafızadan gelen bilgiler olduğunu söylemiştir. Hâdiseyi bireyde bitirmeyen, evrensel boyuta taşıyan bu psişe anlayışı ile Freud ekolünün patolojik addettiği mistik-dinsel yaşantılara da farklı bir perspektif kazandırılmış, birtakım vecd hâllerinin derin konsantrasyon ve transandans ile ego-self ekseninin aşılarak yaşandığı izahı getirilmiştir. Jung, dinsel inançların, kollektif şuurdışı muhtevasını kabul edilebilir hâle getirdiği için, faydalı ve gerekli olduğunu savunmuştur44. Nitekim evrim ilerledikçe, mistik ve artistik her türlü transandantal yaşantının merkezi olan amigdala ve limbik sistemin muazzam derecede geliştiği görülür. Bu bölgelerin deneysel uyarılmaları ve epilepsilerinde de transandan ruh hâllerinin yaşandığı görülmektedir; yukarıda anlatılan yaşantılar da bu bölgeleri sürekli aktive eder4546. İlginçtir ki, bu bölgeler cinsel ve saldırgan davranışların da en önemli devrelerini oluştururlar. Filogenetik psişe-deki birikim, daha doğarken, hayatımızda karşılaşacağımız pek çok temel sorunla başa çıkma hususunda bizi adaptasyon göstermeye hazır kılar. Bu teoriye göre anne-bebek ilişkisi de böyle bir ar-ketipal niyete yöneliktir ve engellenmesi durumunda (annenin varlık olarak veya işlevsel anlamda mevcut olmaması gibi) psikopatoloji ortaya çıkar21'22. » Nüve Forum » akademik » Tıp Fakültesi » Psikiyatri »
__________________ Başarı Sadece Elde Ettikleriyle Değil Kim Olduklarıyla Ölçülür... ![]() |
| 2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için Busra kullancısına teşekkür ediyor : | ||
Baldassare (21.09.08), CiwCiw (28.09.08) | ||
|
#5
| ||||
| ||||
| BÂZI TEMEL KAVRAMLAR Temel içgüdüsel dürtülerin yanı sıra, bâzı kişilik özelliklerinin de kalıtsal olduğu gösterilmiştir47"49. Mizaç (temperament) büyük ölçüde biyolojik olarak önceden belirlenmiş, yaratılıştan gelen (fıtrî: innate) ve doğal kaynaklı, gene o kişiye özgü psişik faaliyet ve davranışsal tepki verme tarzı anlamına gelir. Meselâ Karadeniz insanı genellikle çabuk parlar ve köpürür ama aynı çabuklukta da yumuşar; Doğu Anadolu insanımız da sakin ve 'yavaş' görünüşüyle insanı aldatabilir. Artık unutulmuş bir terim olan hılt (İngilizcesi humour, çoğulu ahlat) da bu anlamdadır. Karakter 'hususiyet, özellik' demektir ve kişiliği meydana getiren, doğuştan getirilen mizaç özelliklerinin zemininde sonradan kazanılmış ama değişmeye de oldukça dirençli çeşitli özellikleri ifâde eder. Cloninger ve arkadaşları bu mes'elelerin üzerinde en çok çalışanların başında gelmektedir; belli nörotransmitterlerin ve bunlarla ilgili genlerin spesifik mizaçlarla bağlantılı olduğunu ve bunun ontogenetik ve filogenetik devamlılık arz ettiğini göstermişlerdir. Başlıca dört mizaç ve üç karakter yönü tanımlayıp, bunları ölçmeye yarayan 300 suâllik bir ölçek de geliştirmişlerdir47,48. Dört mizaç arasında yenilik arama, zarardan kaçınma, ödül bağımlılığı ve sebatkârlık bulunduğunu bildirmiş, yenilik arama mizacının dopaminle, zarardan kaçınma mizacının ise sero-toninle ilintili olduğunu vurgulamışlardır. Üç karakter yönü ise başına buyrukluk, işbirlikçilik ve kendini aşma olarak belirlenmiştir. Diğer kişilik teorileri ve modelleri hem kalıtsal hem de çevresel heterojen faktörleri dikkâte alırken, bu psikobiyo-lojik model kişilik fenotipinin kalıtsal temelini ortaya koymaktadır49. Yenilik aramanın D4 reseptör geninin 16-amino asid polimorf izminin yedi-tekrarlı alleliyle (veya uzun şekliyle) (D4DR) ilintili olduğunu gösteren pek çok çalışma mevcuttur50"57. Zarardan kaçınmanın da serotonin-transporteriyle bağlantılı promoter bölgesinin kısa formunun işlevsel bir polimorfizmiyle (44-baz-çifti insersiyonu veya delesyonu) ilintisi bildirilmiştir58"60. İşin ilginç yönü, her iki konuda da farklı bulguları gösteren epey yayının bulunmasıdır61"71. Başka lokuslar üzerinde de çalışmalar sürmektedir72. Davranış ise bütün bunların etkisiyle kişinin ortaya koyduğu duygu, düşünce ve eylemlerin genel ifadesidir. Kimlik (hüviyyet: identity) kişinin kendini nasıl idrak ettiği (self-concept), kendini (self) nasıl yaşadığını anlatır. Eşeysel (sexual), cinsel (gender-related), toplumsal, meslekî... pek çok kimliğimiz vardır. Bu kimlikler aynı kişilik çatısı altında, birbirleriyle çatışmadan ve imtizaçlı şekilde var oldukça sorun olmaz. Bâzı içsel organizasyonu sağlam olmayan kişilerde kimliklerin karıştığı görülür. Kişilik (şahsiyet) anlamındaki personality teriminin kökeni Lâtince persona (maske) kelimesine uzanır. Pek çok kişilik tanımları yapılmıştır: 'kendiliğin içsel organizasyonu' gibi. Daha pratik ve ateorik bir yaklaşımla, kişilik, natürel-nurtürel-kültürel faktörlerin etkileşimleriyle küçük yaşlardan itibaren şekillenen, değişmeye oldukça dirençli, o kişiye has davranış özelliklerinin toplamı olarak tanımlanabilir. Görüleceği üzere, kişilik kavramının sınırları ve kapsamı ilk bakışta zannedildiğinden çok daha geniş ve kapsamlıdır: Kişinin hem natürel yâni kalıtsal yanını, hem de nurtürel (terbiyeyle, eğitimle, görgüyle vs. kazanılan) ve kültürel (toplumsal çevrenin etkisiyle kazanılan) yönlerini yâni karakterini ve görgüsünü kapsamaktadır. Bütünün kendisini meydana getiren parçaların toplamından fazla ve farklı bir şey olması esprisi içerisinde, kişilik de bütün bunların toplamından fazla, farklı ve o kişiye has bir olgudur. Neyin kişilik özelliği veya bozukluğu (yâni, DSM-IVe göre, ikinci eksen teşhisi), neyin akıl bozukluğu (yâni, DSM-IVe göre, birinci eksen teşhisi) olduğunun ayırt edilmesi bazen imkânsız olacak derecede zorluk göstermektedir19. Hayvanlarda da, evrimsel ıskalada yükseldikçe, her bir bireyin ayrı kişiliği olduğu fark edilir. » Nüve Forum » akademik » Tıp Fakültesi » Psikiyatri » Kaynakpdf
__________________ Başarı Sadece Elde Ettikleriyle Değil Kim Olduklarıyla Ölçülür... ![]() |
| 3 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için Busra kullancısına teşekkür ediyor : | ||
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| doğal ayıklanma, evrim, evrimsel, evrimsel psikiyatri, kültürel evrim, psikiyatri, psikiyatride, sosyobiyoloji, sosyof izyoloji, yaklaşım, yeni |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|