Nüve Forum

Nüve Forum > akademik > İletişim Fakültesi > Radyo Televizyon Sinema > Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Radyo Televizyon Sinema hakkinda Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri ile ilgili bilgiler


Yirminci yüzyılda sosyal bilimler alanında çalışan çoğu batılı bilim insanının kamusal alan konusundaki yaklaşımı Batı merkezlidir. Eleştirel paradigmadan olsun veya olmasın kamusal alan üzerine yazanlar, tartışmalarını Batı merkezinden ortaya koymuşlardır.

Radyo Televizyon Sinema Radyo Televizyon Sinema Bölümü 1965 yılından bu yana görsel işitsel medyaya nitelikli mezunlar kazandırmanın ötesinde, Türkiye’deki medya çalışmaları alanına öncülük etmektedir.

Like Tree4Likes
  • 1 Post By kanlica
  • 1 Post By kanlica
  • 1 Post By kanlica
  • 1 Post By kanlica

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 03.10.08, 13:32
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Yirminci yüzyılda sosyal bilimler alanında çalışan çoğu batılı bilim insanının kamusal alan konusundaki yaklaşımı Batı merkezlidir. Eleştirel paradigmadan olsun veya olmasın kamusal alan üzerine yazanlar, tartışmalarını Batı merkezinden ortaya koymuşlardır. Onlara göre kamusal alanın doğuşu ve gelişimi Batıya özgü bir olgudur. Batı dışındaki toplumlar, tartışmalarda neredeyse kendilerine yer bulamazlar. Dolayısıyla Batı dışındaki toplumlarda, Batı çerçevesinden tanımlandığı biçimiyle ve hiç olmazsa temel bazı özellikleri açısından bir kamusal alanın var olup olmadığı bile Batılı bilim insanları tarafından çoğunlukla sorun edilmez. Aynısı, coğrafi olarak Batı dışında yaşamasına rağmen Batı merkezli kamusal alan tartışmalarını içselleştiren ve kendi içinde yaşadıkları coğrafyada benzer bir alanın olup olmadığını sorgulamayan bilim insanları için de geçerlidir. Batı merkezli tartışmalardan etkilenen bu aydınlar Batı'daki tartışmaları kendi ülkelerine taşımışlar, kendi yaşadıkları ülkenin tarihsel birikimini kamusal alan bağlamında çok fazla sorgulamamışlardır. Bu makale, böyle bir sorgulamaya girişmektedir. Çalışmanın ana tezi, Batıya özgü olduğu ileri sürülen kamusal alana ilişkin dinamiklerin Osmanlı İmparatorluğunda "basının ortaya çıkmasından bile" var olduğudur. Çalışma, buna ilişkin kanıtları ortaya koymayı amaç edinmektedir. Makale, öncelikle kamusal alan ve kamuoyu kavramlarının Batı literatüründeki yerini kısaca gözden geçirecek, bu tartışmalar çerçevesinde sözü edilen ana argümanların karşılığını Osmanlı İmparatorluğu'nda bulmaya çalışacaktır.
Batı Merkezli Kamusal Alan Kavramı
Batı'da "kamusal alan" kavramı, Habermas'ın 1964'de Almanca baskısı yapılan Kamusal Alanın YapısalDönüşümüisimli eserinin 1989'da İngilizce'ye çevrilmesinden sonra sık tartışılır olmuştur. Bu nedenle öncelikle bu eserdeki ana argümanları kısaca ele almak gerekir.
Habermas, bu eserinde Batı'daki kamusal yaşamın tarihsel gelişimini merkeze almıştır. Buna göre Antik Yunan'da kamu ve özel arasında ayrım bulunmaktaydı. Şehir devletlerinde polsalanı, okkoosun özel alanından ayrıydı. Kamu yaşamı pazar yerinde ve yurttaşların günün sorunlarının konuşabileceği toplantılarında oluşturuldu. İlke olarak yurttaşlar statüsünde olan herkes eşitler olarak etkileşimde bulunabilecekleri bu tartışmalara girmekte özgürdüler (aktaran Thompson, 1993: 175). Avrupa Orta Çağında, farklı bir kamusal alan ortaya çıkmadı. Habermas'a göre, kamusallık bu dönemde kralların ve lordların statüsüyle ilgiliydi. Kamusal figürler kendilerini daha üst bir otoritenin temsilcileri veya somutlaşmış halleri olarak sahneye koydular. Habermas'ın "temsili" olarak nitelendirdiği bu kamusallık onbeşinci ve onaltıncı yüzyıldaki saray yaşamının ifadesiydi. Zamanla bu yaşamın önemi azaldı. Onaltıncı yüzyılda ticari kapitalizmin gelişimiyle birlikte değişen siyasal iktidarın kurumlaşmış formları erken modern Avrupa'da yeni bir tür kamusal alanın doğuş koşullarını ortaya çıkardı. "Özel" alan, ekonomik ilişkileri ve kişisel ilişkiler alanını kapsadı. Devlet ve özel alan arasında Habermas'ın burjuva kamusal alan olarak adlandırdığı yeni bir kamusal alan ortaya çıktı. Bu alanda burjuvalar, sivil toplumun düzenlenmesi ve devlet konularında kendi aralarında tartışmalar yapmaktaydılar. Bu yeni kamusal alanı devletin bir parçası değildi, tersine devletin eylemleriyle çatışan devlete karşıt bir alandı. İlke olarak herkese açık olan ve tartışmanın sınırlandırılmadığı bu alanda özel bireyler, aklını kullanarak kamusal sorunlar üzerinde konuşmalar yapmaktaydılar (175-6).
Burjuva kamusal alanın doğuşu Habermas'ın açıklamasında kilit rol oynayan diğer iki gelişme tarafından geliştirildi. Bir gelişme süreli basının yükselişiydi. Habermas onyedinci yüzyılın sonu ve on sekizinci yüzyılda Avrupa'nın bazı bölgelerinde görülmeye başlanan eleştirel dergilere özel önem verir. İkinci gelişme kasaba ve şehirlerdeki yeni toplumsallaşma
merkezleriydi. Bunlar, onyedinci yüzyıl ortasından başlayarak salonları ve kahvehaneleri içerdi. Bu yerler, eğitimli elitlerin birbirleriyle tartışmalar yapabilecekleri merkezlerdi. Burjuva kamusal alanı İngiltere'de kahvehanelerde ve The latt/ergibi dergilerde kendisine temel buldu. Fransa'da ilk defa Paris salonlarında ve Almanya'da daha mütevazi bir formda okuma kulüplerinde ortaya çıktı (Habermas'tan aktaran Mah, 2000: 157; aktaran Thompson, 1993: 176). Dolayısıyla Habermas'ın "kamusal alan" görüşü, kahvehaneler, salonlar ve kulüplerin on sekizinci yüzyılda devletten bağımsız, devlete karşı fikirler üreten merkezler oldukları yönündedir. Burjuva sınıfı, bu mekânlarda bir araya gelerek önce edebiyat tartışmalarıyla, daha sonra siyasi sohbetlerle devlete karşı, devletten ve ekonomik çıkarlardan bağımsız bir alan yaratmıştır (Habermas, 2000: 106-107). Bu alan, yazarın, eserinin girişinde de belirttiği üzere tarihseldir ve bir dönemin özelliğidir (Habermas, 2000: 10). Habermas'ın analizine göre, kamusal alanın asli görevi, hükümet politikalarını sistemli ve eleştirel bir biçimde denetlemektir.
Kamusallığın kritik ilkesi kamuoyu kavramıdır. Batıdaki kamuoyu anlayışı ise Habermas'ın sözünü ettiği devlet ve toplum arasındaki bir ara form olarak "ilk defa" ortaya çıktığı [ileri sürülen, S.Ö.] kamusal alanda belirir (Hohendahl ve Russian, 1974: 46). Habermas'ın kamusal alan kavramıyla ilişkili kıldığı bu kamuoyu kavramı Kant'ın aydınlanma üzerine olan yazılarına kadar götürülebilir. Bu görüşe göre, özel kişilerin kişisel görüşleri herkese açık ve baskıdan arınmış olan rasyonel-eleştirel tartışma süreci sayesinde bir kamuoyuna dönüşebilir (Thompson, 1993: 178; Dahlberg, 2005: 112-3).
Habermas'ın kamusal alan çalışması, kendisinin "burjuva formu" olarak nitelediği özel kişilerin belirli bir şekilde bir araya gelmeleri, tüm toplumsal farklılıklarını bir kenara koymaları ve akıllarını kullanarak eleştirel tartışmalar içerisine girebilmelerine odaklanır (Dahlberg, 2005: 111-2; Mah, 2000: 156). Önceleri edebiyat üzerinde başlayan tartışmalar daha sonraları, devletin sahasında olduğu nitelenen siyasal alana yönelir. Siyasal sorunların eleştirel tartışmaya konu olmasıyla birlikte, kamusal alan kendisini sadece devlete karşıt bir konumda değil, devletin bile üzerinde bir konumda odaklar. Saf aklın alanı olarak kamusal alan, devletin bile tanımak zorunda kaldığı bir otorite olmaya başlar (Mah, 2000: 157). Habermas, ondokuzuncu yüzyılda devletin ve ticari kuruluşların, özellikle ticarileşen medyanın kamusal alana müdahaleleriyle kamusal alanın tekrar feodalleştiğini, temsili bir niteliğe büründüğünü savunur (Thompson, 1990: 109-110).
Görüldüğü üzere kamusal alan ve bununla bağlantılı kamuoyu kavramı Batı'nın tarihsel gelişimine odaklanmıştır. Kabul edilen bu görüşe göre kamuoyu ancak eğitimli ve servet sahibi yurttaşlar arasında ortaya çıkabilir, varolabilir. Bu anlamda eğitimli olan batıdaki burjuva sınıfı kendi aralarında oluşturdukları akılcı tartışmalar sayesinde siyasal iktidara karşı etkili bir mücadele yürütmüşlerdir (Habermas, 2000). Stuart Hall kamuoyunun Batı merkezliliğini "Bağımsız bir kamuoyunun yükselişi, pazar için yazınsal eser üretimi ve özgür basın, şehirli burjuvazinin yükselişi ile bağlantılıdır" diyerek özetler (1999: 111).

__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 03.10.08, 13:34
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Kamusal Alan Kavramına Karşı Batı Merkezli Eleştiriler
Habermas'ın kamusal alan kavramı bazı yönlerden eleştirilere uğramıştır. Buna karşın eleştiriler, tıpkı kamusal alan kavramı üzerine yapılan tartışmalarda olduğu gibi Batı merkezli olmuş, örneğin Batı dışındaki ülkelerde böyle bir alanın var olup olmadığı Batılı sosyal bilimcilerce genellikle sorun edilmemiştir. Örneğin Thompson (1993) burjuva kamusal alanın dışında Avrupa'da farklı kamusallıkların olduğunun görmezlikten gelinmesine (180-1); kamusal alanın sadece eğitim ve mali araçlara sahip olanlara sahip olan burjuvalara ait olduğunun vurgulanmasına (181) ve Avrupa'da kamusal alanın çöküşünün iddia edilmesine (182-3) karşı çıkar. Benzer eleştirileri Eley de vurgular. Ona göre, Habermas'ın kamusal alan fikri kendisini burjuvaziye aşırı derede sınırlamıştır (aktaran Mah, 2000: 158). Kamu alan-özel alan şeklindeki bir ikiliğin sorunlu olduğunu belirten Mosco (1996) ise her şeyden önce özel alanın hem insani tecrübenin en içli dışlı alanının hem de ulusal sınırları aşan sistemin pazar davranışının yükünü omuzladığını savunur (163164). Konuya cinsiyet açısından bakan Fraser (1992) ise Habermas'ın kamusal alan fikrinin kadınları dışsallaştırdığını savunur. Kadınların rasyonel-eleştirel tartışmalara katılmadığı bu alanda, özel alana ilişkin sorunlar da konuşulmayacaktır (109-142).Kamusal alan fikrine yönelik bir diğer eleştiri, her ne kadar Batı merkezinden kurgulanmasına rağmen, bu makalenin merkezi argümanını oluşturması açısından önemlidir. O da şudur: Tarihçiler başta olmak üzere bazı batılı sosyal bilimciler, kamusal alandaki ifadelerin rasyonel tartışmadan daha fazlasını içerdiğini belirtirler (Young, 1990; 118; Mah, 2000: 158; Dahlberg, 2005: 114). Gerçekten de Habermas'ın kamusal alan anlayışında rasyonel-eleştirel tartışma kamusal alan kavramında hayati derecede öneme sahiptir (Habermas, 2000: 104-105). Kamusal alanın en önemli ölçütlerinden birisi bu alanda saf aklın kullanılarak rasyonel tartışmaların yapılmasıdır. Buna karşın, son yıllardaki tarihçilerin bir kısmı, tarih yazımındaki etnografik yönelimlerle birlikte, toplumsal grupların kamusal alanda, şenlikler, taşlamalar, mizah ve karnaval türü ifade şekilleri sergilediklerini vurgulamışlardır (Brooke, 1998: 43-67; Mah, 2000: 163-4). Kamusal alandaki söylemin rasyonel özelliğine karşı çıkan bu eleştirmenler, böyle bir anlayışın "öteki" ve "ötekinin söylemini" dışladığını belirtirler. Ötekinin söylemi genellikle, rasyonel-eleştirel değil, "estetik-duygusal"dır ("aesthetic-affective"). Estetik-duygusal ifadeler, "retorik, mit, metafor, şiir, tiyatro ve seremoni" gibi gündelik iletişimin çok değişik şekillerini içerir (Dahlberg, 2005: 113-4; Young, 1990: 118).
Ne var ki bu tartışmalar Avrupa ile Amerikan gelenekleri arasında geçer. Amerika'daki kamusal alanın oluşumunun Avrupa'dan farklı olduğu savunulan görüşte Amerika'daki kamusal oluşumunda popüler deneyimlere önemli işlev biçilir. Yerel ritüeller ve yerel basının gerçek bir siyasal kamu alanı oluşturduğu ileri sürülür (Brooke, 1998: 49-51). Brooke'ın belirttiği üzere bazı bilim adamları Habermas'ın söylemdeki rasyonellik üzerine yaptığı vurgu konusunda Habermas ile aynı görüşte değillerdir (1998: 52). Örneğin Shields, Habermas'ın rasyonalite kavramından dışsallaştırılan, oyun ve eğlence gibi ifade şekillerinin Amerika'daki özellikleriyle ilgilenir. Shields onsekizinci yüzyıldaki Aydınlanma rasyonalitesinin dışında bırakılan mizah, taşlama ve tiyatro performansları yönelimli toplumsallaşma imkanlarını inceler (aktaran Brooke, 1998: 53). Bazı araştırmacılar ise "rasyonalitenin" kamusal yaşamın özünü yakalamayacağını belirtirler. Waldstreicher, Newman ve Ryan kamusal yaşamın "sembol ve ritüel performansı", gösteriler, eğlenceler, kutlamalar ve protestolarla anlaşılması gerektiğini savunurlar. Onlar, oyunun siyasetteki yerine işaret ederler. Bu araştırıcılara göre "duyguların" kamusal yaşamda rasyonellikten daha fazla yerleri vardır. Şölen ve festival kültürü, taşlama ve seremoni gibi eğlendirici katılımcı dramalar, toplumsalı siyasetle bağlantılandıran kültürel bir görev yapmışlardır (aktaran Brooke, 1998: 56).
Kamusal alan tartışmalarının bu Batı merkezliliği, az da olsa bazı Batılı sosyal bilimcilerinin eleştirilerine konu olabilmiştir. Örneğin Iris Young (1995) Batılı olmayan toplumların konuşma kültüründe estetik-duygusal ifadelerin daha fazla görüldüğünü belirterek kamusal alan kavramının Batı dışındaki toplumları dışsallaştırmasını eleştirir (123-4). Ancak az sayıdaki bilim insanından gelen bu eleştiriler, çoğunlukla Batı perspektifli görüş açısından yanıtlanır. Kamusal alan kavramındaki rasyonel-eleştiri unsurunun baskınlığı ile burjuva toplumu ve Batı'nın merkez alınmasına yönelik eleştirilerin, Habermas'ı dar kapsamlı okumaktan ileri geldiği savunulur (ayrıntılı tartışmalar için bkz. Dahlberg, 2005: 111-136).
Bu çalışma, Batı merkezli bu kamusal alan tartışmalarının dışında bırakılan Osmanlı İmparatorluğu'ndaki kamusal alanın durumunu incelemektedir. Konu, basın öncesi bağlamda işlenmektedir; çünkü daha önce belirtildiği ve Thompson'un da vurguladığı üzere (1990: 109-122) Batı'daki kamusal alan anlayışında basının onsekizinci yüzyılda kahvehane ve salon gibi mekânlarda burjuva sınıfının konuşma konularının başlatılması ve yayılmasındaki etkileri hayati derecede önemlidir. Diğer yandan Georgeon'un (1999: 71) ve Mardin'in (1994: 30) vurguladığı gibi 1860 yılında özel gazeteciliğin başlamasıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nda genel olarak kamuoyundan söz edilmeye başlanmıştır. Gerçekte ilk Türkçe gazeteciliğin başladığı 1831'den sonra bile Osmanlı İmparatorluğu'ndaki kamusal alan, hatta kamuoyu konusu yeterince incelenmemesine rağmen, bu makale kendisini kamusal alanın basın öncesi durumuna odaklamakta ve bu dönemde bile kamusal alanın var olduğunu iddia etmektedir.
Çalışma, konuyu iki boyutta incelemektedir. İlk olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet ve toplum arasında yer alan mekânlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kamusal alanın varlığında hayati önem arz eden kahvehane ve salon gibi mekânların Osmanlı'daki varlıkları, işlevleri ve gelişimleri incelenmektedir.
Makalede ikinci olarak Osmanlı İmparatorluğu'nda kamusal mekânlarda üretilen "estetik-duygusal" ifadeler ele alınmakta, buradan basın öncesinde Osmanlı'da kamusal alanın dinamiklerinin varlığı sorgulanmaktadır. Böylesi bir sorgulama kanımca önemlidir, çünkü yukarıda görüldüğü üzere Batı merkezli tartışmalarda kamusal alanın ölçütü olarak çoğunlukla rasyonel-eleştirel söylem dikkate alınmıştır. Daha başka deyişle, rasyonel-eleştirel söylemin dışındaki estetik-duygusal ifadelerin eleştirel olamayacağı, olsa bile bu eleştirinin avam düzeyde sıradan ve basit eleştiri olabileceği baştan kabul edilmiştir. Oysa, son yıllardaki çalışmalar, bu tür ifade şekillerinin devlet dışında ve devlete karşıt nasıl bir potansiyel siyasal eleştiri barındırdıklarını, bu nedenle siyasal iktidarın zaman zaman bunları önlemek için katı tedbirlere dahi başvurmaktan çekinmediklerini ortaya koymuştur (Kırlı, 2000; Kömeçoğlu, 2001; Öztürk, 2006). Bu makale, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki kamusal mekânlar ve buralarda üretilen estetik-duygusal ifadelerin kamusal alanın dinamiğini bulmak açısından taşıdığı potansiyelleri incelemektedir.

__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 03.10.08, 13:39
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Osmanlı'da Kamusal Mekânlar Ve Kamuoyu
Osmanlı İmparatorluğu'nda salon veya kulüp gibi mekânlar daha çok Tanzimat sonrasının değişmeye başlayan toplum yapılanmasının ürünleriydiler. Ancak Batı'da kamusal alanın ve kamuoyunun ortaya çıkışı ve gelişmesi açısından çok önemli roller biçilen kahvehaneler ilk olarak Doğu'da ortaya çıkmışlardı. 1510 yılında Mekke'de kurulan ilk kahvehanelerin (Hattox, 1998: 65; 67-70) Osmanlı İmparatorluğu'nun günümüz Türkiye sınırlarındaki ilk örneği 1554 yılında İstanbul Tahtakale'de açıldı (Desmet-Gregoire, 1999: 17). Bu mekânlar, o ana kadar ev, kışla, pazar yerleri ve cami gibi yerler dışında toplum için yepyenibir toplumsallaşma olanağı ortaya çıkardı. Cami gibi dinsel mekânlar, esasında sadece ibadet amacıyla insanların bir araya gelmesine olanak vermekteyken, kışlalar sadece askerlerin bir araya gelebilmelerine imkan sağlamaktaydı. Üstelik, siyasal iktidarın kışlalarda denetimi sağlaması görece kolaydı. Sayıları sınırlı ve belirli yerlerde toplanan kışlaları denetimde iktidar açısından fazla bir zorluk yoktu. Buralar, Erving Goffman'ın deyimiyle belirtilirse bir tür "total kurum " (Goffman, 1978: 376-380) yani iktidarın hemen hemen üzerlerinde tam denetim kurdukları yerlerdi. Ev ise kimlikleri farklı fazla sayıda insanın bir araya gelebilecekleri bir kamusal mekân değil, özel bir mekândı. Üstelik, Osmanlı İmparatorluğu'nda evin mimari tarzı böyle bir kamusallığa olanak vermemekteydi. Genelde haremlik ve selamlık olarak ayrılan, ufak, salonu bile olmayan bir alanda misafirlerin bile ağırlanmasında sorun vardı. Pazar yerleri ise insanların örgütlü bir şekilde konuşabilecekleri kapalı mekânlar değil, asıl işlevleri alışveriş yapmaya sağlayan açık alanlardı (Hattox, 1998: 111; Birsel, 2001: 13; Öztürk, 2006: 49). Böyle bir ortamda kahvehaneler, dinsel gereklilikler dışında, çok farklı kesimlerin bir araya gelmelerine, aşağıda tartışılacak değişik ifade şekillerini ortaya koymalarına olanak veren mekânlar olarak ortaya çıktı.
Toplumsallık, "aile bağları ve iktidar yapılarının yerleştirdiği yapılar dışında bir toplumun toplumsal bağları farklı biçimlerde yaratma ve yaşatma yeteneği" (Desmet-Gregoire, 1999: 17) olarak tanımlandığında, kahvehaneler, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan toplum katmanları için toplumsal ve siyasal baskıyı esnetmeye yönelik bir işlev üstlenmekteydiler. Bu noktada Mübeccel Kıray'ın toplumsal ilişkileri esnetmeye yönelik bir kavram olarak ortaya koyduğu "tampon fonksiyon" (1964: 61-64) kahvehanelerin toplumdaki anlamını ve işlevlerini en iyi betimleyecek bir kavram sayılabilir. Kahvehane, erkek mekânı olsa da, sonuçta onların "toplumsal, mesleki ve ailevi hiyerarşilerin kısıtlayıcı yapıları dışında bir araya getirme işlevi" görmekteydi (Desmet-Gregoire, 1999: 21). Desmet-Gregoire'nun bir Fransız yazardan yaptığı aktarımıyla, kahvehane "Toplumsal ortamı yeniden dengeleyen gerçek bir elek olduğu gibi", erkeklerin evlerine dönmeden önce "buluştuğu bir holdü" (1999: 21). Bir İngiliz yazar ise, "Doğu'da kulüpler ve dernekler olmadığından, orta ve alt sınıftan insanlar için kahvehaneler başlıca buluşma merkezidir" (aktaran Georgeon, 1999: 78) demekteydi.
Kahvehanelerin bir diğer önemli özelliği, Osmanlı toplum yapılanmasında siyasal iktidar için gerçek bir tehdit olabilmeleriydi. Teknik olarak yönetenler-yönetenler ayrımına yaslanan, Şerif Mardin'in deyimiyle "patrimonyal" (Mardin, 1969: 92-3), Niyazi Berkes'in deyimiyle "despotik" veya "padişah-devlet" (Berkes, 2002: 25-32) olan bir devlet yapılanmasında kahvehaneler devletin bu yapılanmasına yönelik tehditkar boyutlar içermekteydi. Şöyle ki yönetebilmek teknik bir konuysa, devlet-toplum arasında "nizam", yani düzen ve değişmeme ilkesi esas ise, kahvehane o düzeni bozabilecek bir ara form potansiyelini taşımaktaydı. Yönetenler ve yönetilenler bu alanda buluşabilir, böylece sıradan insanlarla yönetenlerin birbirine karışmama ilkesi kahvehanelerde bozulabilirdi. Yöneten ve yönetilenlerin aynı alanda bir araya gelmeleri aynı zamanda aşağıda ayrıntılı olarak incelenecek söylentinin üretiminde ve yayılmasında siyasal iktidar açısından norm dışı olanakların ortaya çıkışına yol açabilirdi.
Asıl tehlike ise yeniçerilerin kahvehane sahipleri olması ve sahipleri oldukları bu kahvehanelerde bir araya gelmeleriydi. Gerçekten de devşirilen, siyasal iktidarın yönettiği kesimlerden yalıtılmaya çalışılan ve bu bağlamda evlenmelerine bile izin verilmeyen, asıl görevleri savaşmak ve barış zamanında devlete kulluk etmek, güvenliği sağlamak olan yeniçerilerin kendileri de kahvehane sahibi olmaya ve kahvehanelerde buluşmaya başlayınca siyasal iktidar için daha büyük tehlike potansiyelleri belirmeye başlıyordu. On yedinci yüzyıldan başlayarak kahvehane sahibi olan ve kahvehanelerde bir araya gelen bu müdavimler, sadece sohbet yapmıyorlar, çok daha tehlikesini, devlete karşıt bir güç odağı olacak eylem planlarını buralarda hazırlamakta ve uygulamaya koymaktaydılar. Daha açıkçası, Batı'da kamusal alanın ölçütü olarak değerlendirilen devlete karşıt bir güç odağı olma olgusunu sadece "muhalif söylem" ile değil, bizzat oralarda "sahne arkasını" hazırlayıp daha sonra buralardan "sahne önüne" taşıdıkları "eylemleriyle" gösterebilmekteydiler (Öztürk, 2006: 54-66).
Yeniçerilerin bu özelliklerini ilk defa, yeniçerilik kurumunun ortaya kaldırılmasından sonra Namık Kemal /bre/deki yazılarında dile getirmiş görünüyor. Kemal bu yazılarında, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında HHakaayıkgibi gazetelerde ileri sürülen kamuoyunun "siyasi terbiyeden mahrum halk için mevzubahis olmayacağına" ilişkin görüşlere karşı çıkar. Kemal'e göre, kamuoyunun ortaya çıkışı için devlet sisteminin "meşruti" olması bile gerekli değildir. Halkın "okuma yazma bilmemesi, gazetelerin halkın fikirlerine tamamen tercüman olacak şekilde" görevini yapamaması yine aynı şekilde kamuoyunun ortaya çıkmasına engel değildir. Kemal bu görüşlerini kanıtlamak için Batı tarihine değil, Osmanlı tarihine başvurur, oradan örnekler getirir ve kamuoyunun her dönemde ve toplumda kendini gösterdiği sonucuna varır. Halk "ne kadar cahil, ahlakı ne kadar bozuk olursa olsun [kamuoyu] mevcuttur". Kamuoyu, Osmanlı imparatorluğu'nun en bunalımlı dönemlerinde "isyanlar, ihtilaller şeklinde" görülmüştür. Yeniçeriler ve "cahil halk" yolsuzluğa, zulme karşı isyan etmişlerdir. Kemal'e göre "bu isyanların yüzde doksanı haksız değildir." Bu eylemler sırasında "cebir, zulüm, soygunculuk" görülebilmesine rağmen bunlar "fukarayı, kabahatsız halkı, iş-güç sahiplerini" rahatsız etmemiş, "haksızlıkların sebebi olarak ön planda rastlanan kimseler üzerinde kendini göstermiş"tir (aktaran Boratav, 1982: 39).

__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 03.10.08, 14:31
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Namık Kemal, "siyasi terbiye"nin "mektep, tahsil işi" olmadığını, "teamül ve siyasi ananeler"in de "bir milleti terbiye" ettiğini bazen Batı ve Osmanlı tarihini karşılaştırarak örneklendirir. Boratav'ın Mustafa Nihat Özön'ün eserinden naklettiğine göre Kemal şöyle sormaktadır:
İsviçre dağiZan ve Amerika zürââ'ı asrımızda efdal-ı [üssün, S.Ö.] hüükûmet olan Cumhubaşkannıekkâr-ıumumyyyennn fkkdanı[yokluğu, S.Ö.]halnndemitessseriller?Yoksa tesss etmeden evvel maaiif-i sı'yası'yyeye darr dessler mi okurlar ıdı? Mlllerim/zn hayatın/ Feyzulah Efendi ve İbrahim Paşa gibi nice müstebtt1 zaiimnn pençe-i'issâf [yanhş yoldan sapan elinden, S.Ö.] ve seââhainnden halâs eden [kurtaran, S.Ö.] fedakâllar bu memlekette ekkâr-ı umumyyyennn mssâl-ı müşahhası mı değlldlle?? Yoksa o vakit Yeniçeri kışaalarında Fransa ve Almanya'nın siyaset kitapları mı tedris olunuyordu? (atayan Boratav, 1982: 390).
Namık Kemal'in kamuoyu anlayışı, üzerinde ayrıca durulmaya hak etmektedir. Kemal, halkın ne kadar cahil olursa olsun kabul edemeyeceği kadar şiddetli bir baskıyla veya geleneklerinin kaldıramayacağı kadar bir durumla karşılaşması durumunda iktidara karşı bir araya gelmesini Osmanlı tarihinde "efkar-ı umumiye"nin varlığının kanıtı olarak sunar. "Efkar-i Umumiye" başlıklı yazısında Kemal, öncelikle kavramsal bir tartışma yapar, kamuoyunun iki boyutunu vurgular. Bunlar, "efkâr-i siyasiye" ve "terbiye-i siyasi"dir (Özön, 1997: 173). Kemal'in "efkâr-i siyasiye"si günümüz Türkçe'sine "siyasi kamu", "terbiye-i siyasi"yesi siyasi eğitim olarak çevrilebilir. Namık Kemal, "talim" ve "terbiye" arasında yaptığı ayrımı siyasi kamu ve siyasi eğitime karşılık gelecek biçimde uyarlar. Öğretim ile eğitim birbirinden farklıdır. Siyasi kamu "talim" [öğretim], siyasi eğitim ise adı üzerinde eğitimi gerektirir. Kemal'e göre, siyasi kamu bir dereceye kadar siyasi eğitime bağlıdır. Ancak siyasi eğitim sadece siyasi öğretime kısıtlanamaz; ayrıca siyasi ahlakın oluşması ve gelişmesi için gerekli olan "hissiyat"ı da içerir (Özön, 1997: 173). Kemal, Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasi eğitimin varlığını kanıtlayan pek çok örneğin olduğunu yazar.
Namık Kemal, yeniçerilerin kaldırılmalarına kadar bir tür silahlı danışma meclisi olduklarını savunur. Kemal, bir çok yerde Osmanlı İmparatorluğu'nun Yeniçeri teşkilatı kaldırılıncaya kadar bir çeşit "meşveret usulü" ile yönetildiğini, ancak bu örgütün bozulması ve kaldırılmasından sonra halkın egemenlik hakkını "icra edemediğini" belirtir (Kaplan, 1948: 107). Yeniçeriler, Bernard Lewis'in de vurguladığı gibi Kemal'e göre bir çeşit silahlı halk meclisi, iktidarın gücünü sınırlayan bir güçtü (1993: 169). Niyazi Berkes de Kemal'in önemle işaret ettiği bu hususa dikkat çeker. Namık Kemal'e göre daha önce "ulema hükmeder, padişah ve vezirler icra eder, ahali elinde silah bu icraya nezaret ederdi" (1942: 227). Elinde silahın olduğunu belirttiği ahali ise yeniçerilerdir. Yeniçeriler ortadan kaldırılıncaya kadar devlet bir tür meşveret ile idare edilmektedir (Berkes, 1942: 228). Yine aynı dönemde bu konuyu vurgulayan bir başka sosyal bilimci Behice Boran'dır. Boran da 1942'de yayımlanan bir makalesinde Kemal'den yaptığı alıntılarla aynı noktaya dikkat çeker. Ancak Boran'ın yorumu bir miktar farklıdır. Boran'a göre Kemal, halkın kendi "hak ve hakimiyetini kendi efradından bir zümreye vekaleten" vermesi ile (1942: 257) "umumun bizzat hakimiyeti tatbike" kalkışması (1942: 256) arasında ayrım koyar ve bunlardan ilkini daha olumlu görür. Yeniçeri isyanları ikincisine girer ve sonucun bazen "fitne" ve "kan" olması dolayısıyla Kemal zaman zaman -özellikle Osmanlı'nın son dönemlerindeki isyanlar bağlamında- buna olumsuz bakabilmiştir (1942: 257).
Namık Kemal, yeniçerilerin ve gelir, öğrenim düzeyi gibi nitelikler açısından düşük halk tabakalarının mücadelelerini kamuoyunun Osmanlı İmparatorluğu'ndaki varlığının kanıtı olarak görür. Halk, siyasi kurallar içinde iktidara karşı isyan etmiş, bir güç odağı haline gelmiştir. Siyasi eğitim, -öğretim değil- aynı zamanda daha üst tabakalar, örneğin eşraf için de geçerlidir. Fatih Sultan Mehmet'in genç yaşta padişah olmasına rağmen sekiz sene asıl göreve başlamada gösterdiği sabır, Selim'in "canını, cananını, akrabasını", "milletinin azameti yolunda feda" etmesi Kemal'in siyasi eğitimin yüksek tabakalar arasında varlığına ilişkin sunduğu kanıtlar arasındadır (aktaran Boratav, 1997: 174).
Kemal'e göre, bir ülkede kamuoyunun varlığını yadsımak, kamuda fikrin varlığını inkar etmek anlamına gelir. "Madem ki herkeste fikir ola, elbette o fikirler birçok veya hiç olmazsa birkaç madde üzerine ittifak edebilirler" (Özön, 1997: 176). Bu nokta önemlidir, çünkü daha önceki sayfalarda da vurgulandığı gibi genel olarak Batılı bilim adamları veya onlarla aynı anlayışı paylaşan bazı Doğulu aydınlar arasında kamuoyunu, akılcı tartışmalar yapabilen ve belirli ölçüde oydaşma sağlayabilen, belirli bir gelir ve eğitime sahip burjuvalar tarafından oluşturulduğu şeklinde bir görüş hakimdir. Kemal ise tersine herkesin kamuoyuna temel oluşturacak fikirlere herkesin sahip olması ve bunlar üzerinde belirli ölçüde de olsa uzlaşı sağlayabilmeleri nedeniyle kamuoyunun sadece Batıda eğitimli ve gelir sahibi kimseler tarafından üretildiği görüşüne karşı çıkar (Özön, 1997: 176).
Namık Kemal'in bu görüşlerine rağmen kahvehaneler üzerine yazan Georgeon bile, Osmanlı İmparatorluğu'nda "kamuoyundan söz edilmeye 19. yüzyıl ortalarına doğru başlandı" (1999: 70) der. Georgeon'a göre bu yüzyıl öncesinde İstanbul'da bir haberleşme ağı her zaman olmuştur. Camiler ve kahvehaneler bu merkezlerin başında gelmiştir. Cuma namazı hutbesi dolayısıyla camiler, içlerinde yapılan sohbet ve tartışmalar dolayısıyla kahvehaneler öne çıkmaktaydı. Ancak Georgeon'a göre "bir camiden diğerine, bir kahvehaneden diğerine fikirler ağır ağır ulaştığından, bu, gerçek bir kamuoyu oluşturmanın dinamiğini yaratmıyordu" (1999: 70-1). Yazar, Osmanlı İmparatorluğu'nda üç etkenin kamuoyunun doğuşuna katkıda bulunduğunu savunur. Bunlardan ilki, Tanzimat döneminden başlayarak gelişen modern okullar ağının "özellikle İstanbul'da her yıl daha da kalabalıklaşan bir kamu alanı" yaratmasıdır. İkincisi Kırım Savaşı (1854-1856) ile birlikte yeni bir haber gereksinimi ortaya çıkmasıdır. En önemli etken ise Georgeon'a göre, 1831'de başlamasına rağmen resmi nitelikli bir hüviyete sahip olan basının yapısının 1860'lı yılların başındaki özel gazeteciliğin doğuşuyla değişmeye başlaması, devlet basınından daha özgür bir basının gelişmesidir (1999: 71).

__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 03.10.08, 14:41
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Önce de belirtildiği gibi, Habermas ve onunla aynı eksende görüşlerini bildiren Batılı yazarların çoğu kamusal alanın ve kamuoyunun doğuşunda ve gelişiminde basına önemli roller biçerler. Habermas ve ondan etkilenen Avrupalı tarihçiler, Batı Avrupa'da on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren artan okuma-yazma oranları, dergi, gazete gibi kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve insanların politikaya yönelik artan ilgileriyle tanımlanan bir "kamuoyu" fikrinin ortaya çıktığına yönelik görüşü paylaşmaktadırlar. Bu bağlamda,
devletin dışında özgür bir basının doğuşunun kamusal alanın Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşumuna yönelik etkisi bakımından Georgeon'un belirttiği son noktanın belki eleştirilebilecek bir yanı yoktur. Ne var ki, kamusal alanı ve kamuoyunu sadece okuma ve Georgeon'un birinci noktada belirttiği üzere eğitim-öğretim sisteminin gelişimiyle eşitleme Osmanlı'da kamuoyunun dinamiklerini görmezlikten gelme anlamına gelir. Kamuoyu kavramını Batı merkezli olarak ele almak, onu Türkiye'nin siyasi kültürü ile ilişkilendirmede son derece güçlü dönemsel sapmalar yaratabilir. Her şeyden önce kavramın kendisinin "okuyan kamu" düşüncesiyle ilişkilendirilmesi, Türkiye'nin tarihinde, gazetenin çıkmasından önce kamuoyunun varlığı gibi tartışmayı kısmen dışarıda bırakacaktır. Oysa aşağıda tartışılacağı üzere, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki kamusal mekanlardaki ifade şekilleri, siyasal iktidar açısından, iktidarın bunların üzerlerinde denetim kurmak uzun soluklu bir mücadele sergilemesine yol açacak denli tehlikeli addedilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanlardaki İfade Şekilleri
Bu ifade şekilleri, Habermas başta gelmek üzere bazı Batı merkezli yazarların kamusal alanın ölçütü olarak ileri sürdükleri eleştirel-rasyonel söylemin dışında ve çalışmanın başında özelliklerini betimlediğimiz estetik-duygusal söylemin içindedir. Bu ifade şekillerinin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki görünümleri şu şekilde sınıflandırılabilir:
1) Söyeenfı
2) Tyyatoo performansaarı: fa) Karagöz oyunu (b) Meddah hkkayelen
1) Söylenti: Söylenti, bu alanın kurucuları olan Allport ve Postman'a göre kesinliği kanıtlamaya elverişli somut veriler olmaksızın, genellikle kulaktan kulağa kişiden kişiye yayılan, inanılması istenen, günün olaylarına bağlı bir önermedir (Allport ve Postman, 1946-1947: 501). Bu tanıma göre söylenti öncelikle bir haberdir, güncel olanla ilgili bir kişi veya olay üzerine yeni öğeler ileri sürer. Bu yönüyle, geçmiş bir olguyla ilgili olan efsaneden ayrılır. İkinci olarak, söylentiye inanılması istenir. Genel olarak yalnızca eğlendirme ya da
düş kurdurma kaygısıyla anlatılmaz. Bu yönüyle eğlenceli hikayelerden veya masallardan ayrılır. Söylenti, inandırmaya çalışır (Kapferer, 1992: 13).
Söylentinin, resmi ağızlardan yapılan tanımı, söylentilerin doğrulanmamış bilgi olduklarıdır. Bu noktada şu soru ortaya çıkar: Doğrulanmamış bilgi ne demektir? Gerçekte bunun yanıtı söylentiye kimin, hangi noktadan baktığına bağlıdır. Resmi otoriteye göre söylenti, bir haberin veya bilginin resmi söylemlere uygun olup olmamasına göre tanımlanır. Buna göre siyasal otoriteye göre, halkın resmi söylemleri doğru kabul etmesi söylenti değilken, resmi otoriterin doğrulamadığı ancak halk arasında dolaşan haber ve bilgiler söylentidir. Böyle bir anlayış ise söylentinin sosyolojisini yapan Kapferer'e göre halka güvensizliğin en açık işaretlerinden birisidir (1992: 14-15). Gerçekte kulaktan kulağa yayılan, karşılıklı sohbet niteliğindeki bir konuşma, sabahleyin gazetede okunan bir haberden farklı değildir. Söylenti bir haberdir (18), bilginin karaborsasıdır (Shibutani, 1966: 15-25). Bu kavramı doğrulanmamış bilgi ve uydurma bilgi ölçütü temeline yaslayan tanımlar aslında, söylentiye karşı bir önyargıyı ve ahlakçı bir iradeyi yansıtan ideolojik tanımlardır (Kapfarer, 1992: 18).
Bu niteliklere sahip olan ve kamusal alanın varlığının ölçütleri içine konulmayan ve bir kenarda bırakılan söylenti, iktidarı, üzerinde denetim kurulması çok zorlanılan bir medya olması nedeniyle rahatsız eder. Lefebvre'nin (1973: 73) dediği gibi söylenti yoluyla bilgi ve haber iletimi iktidar için basından daha tehlikelidir. Söylentinin belirsiz bir kaynaktan çıkması, anonim olması onu iktidar açısından denetlenmesi son derece güç ve tehlikeli bir medya yapar, iktidar bu nedenle söylentiyi denetim altına alma stratejileri geliştirmeye önem verir (Knapp, 1944: 22-37).
Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nda kahvehanelerin ilk kurulduğu tarihlerden başlayarak siyasal iktidar bu mekânları kapatmaya çalıştı. Siyasal iktidar, kahvenin haram bir içecek olması, kahvehanelerde sık sık yangın çıkması gibi gerekçeleri kapatmaların bahanesi olarak ileri sürse bile, bunlar, Hattox'un da belirttiği üzere görünür gerekçelerdi. Asıl neden bu mekanlarda siyasal iktidarın yönetebilme ilke ve anlayışına aykırı söylentilerin üretilmesiydi (Hattox, 1998: 80; 105). Ünlü Osmanlı vakanüvis tarihçisi Naima, IV. Murat döneminde kahvehanelere yönelik baskının asıl gerekçesini, bu mekânlarda, devlet
büyüklerini ve siyasi otoriteyi eleştiren söylentilerin oluşturduğunu yazar. Osmanlı devlet yapısında yönetilenler katında yer alan ve siyasal iktidarın yönetebilme sahasını aşındırması Osmanlı "nizamı" açısından tehlikeli addedilen reaya, devlet işleri, yeni atamalar, istifalar üzerine "devlet sohbetleri" yapmaktaydı. IV. Murat'ın kahvehanelere yönelik mücadelesinin asıl nedeni de buydu:
Bu dönemde, kahve ve tütün nnsanlarnn buluşması içjn tir bahaneydi hiçtir işe yaramayan ti'r sürü insan, sürekli olaaak kahvehanelerde, berber dükkanlarında ya da kimi adamların evlennde ooplanıyor, zamanlarını devlet büyükken'ni ve s'yyasi oooriteyi eleşirrip çekişireerek geçirip devlet şş/ei/n/, /sifa/ar, yeniaaamaları vb. tartışarak nefes üükeiyyor[...] ve böyleikkle ortağa tir sürü asılsız dedikodu yayıyorlardı... IV. MMurad, bu durumu çok ı'yi tiddıği içn'n kahve ve tütünü yasakladı. Padişahın kılcı nnsanaaaa öyle büyük tir korku vermişti ki hiç kimse, kendi evinde tile Suttan'nn aleyhinde tek tir söz edemiyordu. Yeinn kulağı var' atasözüne uygun olarak herkes hatasız tir tutum benimsedi (aktaran Saraçg/l, 1999:39).
Kahvehanelerde devlet sohbeti yapıldığı gerekçesiyle siyasal iktidarın buralara baskı uyguladığı gerekçesi üzerinde günümüz yazarları görüş birliği içerisindedir. Toros ve Evren'in belirttiği üzere kahvehanelere yönelik yasaklama girişimlerinin asıl amacı halkın kahvehanelerde toplanarak devlet işlerini eleştirmelerini engellemekti (Toros, 1998: 30; Evren, 1996: 333). Ünver'e göre kahvehanelere yönelik zaman zaman getirilen yasaklamalar ve sınırlamaların en önemli nedeni "işsiz güçsüz halkın buralarda toplanarak hükümet ve cemiyet aleyhine dedikodularda bulunmaları"ydı (1967: 13). Dolayısıyla, kahvehaneleri hedef tahtasına koyan nedenlerden birisi, "nizamın bozulması" anlamına gelen "toplumsal hiyerarşinin" kırılmasında kahvehanelerin varsayılan rolüyken; söylenti, özellikle siyasal söylenti, diğer önemli neden olarak ileri sürülmektedir (Öztürk, 2006: 65).
Osmanlı İmparatorluğu'nda söylentiyi en önemli medya kılan nedenlerin başında İmparatorluktaki basım ve basın faaliyetlerinin Batıdaki basım ve basın faaliyetlerine göre gecikmişliği ve etkisizliğinin geldiği düşünülebilir. İlk kahvehanenin İstanbul'da açıldığı dönemde Avrupa, Gutenberg teknolojisiyle kitap basım faaliyetini yüz yıldır sürdürmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu gibi basılı kitabın, derginin olmadığı, okuma yazma bilmenin son derece düşük olduğu bir toplumsal yapıda, insanların ağırlıklı olarak sözlü iletişimde bulunacakları açıktır (Kırlı, 2000: 153, Öztürk, 2006: 65-6). Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk Türkçe kitap basımı yapan matbaa, ilk kahvehanenin İstanbul'da kurulmasından ancak yüz yetmiş iki yıl sonra, 1727'de kuruldu. Bu tarihe kadar en önemli medya söylentiydi. Ne var ki söylenti, basımcılık faaliyetinin ortaya çıkmasından sonra bile, hatta Kırlı'nın çalışmasına göre, ilk Türkçe gazetenin çıktığı 1831'den sonra bile en önemli medya olarak yerini korumuştu (Kırlı, 2000: 53). Batıda matbaayı ortaya çıkaran en önemli neden olan, gelişen toplumsal ve ekonomik yapıya uygun olarak toplumun, söylentinin ve el yazması haber mektuplarının kaldıramayacağı kadar çok ve hızlı iletilen habere ve bilgiye ihtiyaç duyması koşulları, Osmanlı İmparatorluğu'nda yoktu. El yazması kitaplar, okur-yazar oranı son derece düşük, kapitalist gelişmenin dışındaki bir toplum yapılanması için yeterliydi. Osmanlı İmparatorluğu'nda toplumun kitaba yönelik bir talebi yoktu ve böyle olduğu içindir ki Müteferrika'dan sonra matbaa uzun süre kapalı kalmıştı (Topdemir, 2002: 35). Bu koşullarda Osmanlı İmparatorluğu'nda "cami ve mescidin yerini alan ilk siyasal dedikodu" ve hatta Berkes'in deyimiyle "hatta fesat yuvaları" (2002: 44) olan kahvehaneler söylentinin yayıldığı ve üretildiği merkezler olmuşlardır. Kahvehaneler başta gelmek üzere halkın bir araya geldiği mekanlarda yayılan ve üretilen söylenti geniş toplum kesimlerinin haber ve bilgi ihtiyacını karşılarken; el yazmaları sarayın, medrese öğrencilerinin ve okuma-yazma etkinliğiyle uğraşan kalem efradının haber ve bilgi ihtiyacını karşılayabilmektedir.

__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 03.10.08, 14:42
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Kahvehanelerin siyasal iktidarı rahatsız eden söylentilere olanak tanıyan özelliği, Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet ve özel yaşam arasında bir ara form olarak kamusal alanın dinamiklerinden birisini oluşturur. Nitekim Cemal Kafadar dinsel içerikli sohbetlerin dışında ve devlete karşıtlık bağlamında kahvehanelerin sunduğu bu potansiyel nedeniyle on altıncı yüzyılın ortasında Osmanlı'nın toplumsal modernleşmeyi kendi içsel dinamikleriyle yaşamaya başladığını ileri sürer. Toplumsal modernleşme, daha çok gündelik hayatın ve gündelik pratiklerin, anayasal meselelerden ve yüce devlet kararlarından bağımsız olarak dönüşümü olarak ele alındığında kahvehanelerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki önemi anlaşılabilir. Bu mekanlar, insanların o ana kadar tanık olmadığı seküler bir toplumsallaşma
olanağı yaratmıştır. Bu tür bir toplumsallaşma her ne kadar dinle tamamen zıtlaşan bir olgu olmamakla birlikte (yani beş vakit namazında bir insan, iki namaz arasında kahveye gidip, orada farklı bir toplumsallık yaşayabilir) yine de yepyeni bir açılımdır. İslami toplumlarda, hatta Avrupa'da daha önce bu tür bir toplumsallaşma yoktur. Kahvehaneler, yeni fikirlerin, yeni alışkanlıkların serpildiği ortamlardır. Osmanlı'da ilk kahvehanelerin kurulduğu 1550'lere rastlayan bu açılım, Avrupa'da ilk kahvehanelerin açıldığı 1650'lere denk gelir. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Batılılaşma denilen süreçten çok daha önce, toplumsal mekânlar etrafından anlaşılabilecek bir modernleşme süreci söz konusudur. Bu, Osmanlı tarihini ele alanlar tarafından pek üzerinde durulmamış, yeni bir vurgudur ("Osmanlı, modernleşme serüvenini kendi dinamikleriyle 16. yüzyılda yaşadı", N. Akman'ın röportajı,
Zaman, 11.4.2004).
Bu noktada şu soru akla gelebilir: Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasal iktidar, söylenti üzerinde tam bir denetim kurabilmiş midir? Kahvehanelerin Osmanlı toplumuna getirdiği toplumsallaşma olanaklarıyla birlikte toplum katında artan rağbeti ve bu rağbet nedeniyle sayılarının çok fazla olması siyasal iktidarın bu mekânlar üzerinde tam bir denetim kurmasını güçleştirmekteydi. Nitekim gerçekte kahvehanelerdeki söylentiyi denetim altına alma temelli yürütülen mücadele hiçbir zaman tam başarıya ulaşamadı. Daha on yedinci yüzyılın başlarından itibaren gevşetilmeye başlanan yasaklar, on sekizinci yüzyıl başlarında artık hemen hemen tamamen terk edilmeye başlandı. Georgeon, on sekizinci yüzyılın başından itibaren olan dönemi kahvehaneler bağlamında "baskıdan hoşgörüye" olarak nitelendirecektir (1999: 44).

__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 03.10.08, 14:44
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

2) Tiyatro Performansları
a) Kaaagöz OOyunuAndreas Tietze'nin de belirttiği üzere (1977: 19) Osmanlı İmparatorluğu'nda kahvehanelerin kurulmaya başladığı on yedinci yüzyılın ortalarından başlayarak karagözoyunu gösterileri yaygınlaştı. Özellikle Ramazan ayında, karagözdeki siyasal taşlama ve cinsel mizah izleyicileri kahvehanelere çekti (22). Gerçekten de Türk gölge tiyatrosu karagözün açık saçıklığı ve siyasallığı bazı yazarlar tarafından ısrarla vurgulanmıştır (And, 1964; And, 1963-64; And, 1977; And, 1985; Kudret, 1969; Kudret, 1970; Boratav, 1942). Getirilen kanıtlar, yöneticilerin siyasal eleştiriden paylarını aldıklarını gösterir (And, 1969: 130-4). Hatta karagözün ortaya çıkışına yol açan efsane bile onun siyasal niteliğini ortaya koyar. Metin And'ın belirttiğine göre memurların yolsuzluklarına üzülen birisi bu gerçeği Sultana nasıl ileteceğini uzun uzun düşünür ve sonunda bunu dolaylı yoldan anlatabilecek yeni bir anlatım yolu bulur. Bu, karagözdür. Yeni buluşu merak eden Sultan gösterinin sergilendiği yere geldiğinde vezirlerin ve valilerin yolsuzluklarını bu gösterim sırasında öğrenir, gösterimden sonra yolsuzluk yapan bu devlet görevlilerinin görevlerine son verir ve onları cezalandırır (And, 1969: 132).
Bu olayın ne derece gerçeği yansıttığı bilinmez, ancak Karagözün Osmanlı İmparatorluğu'ndaki siyasal çürümeyi eleştirecek bir işlev yüklendiği (Hattox, 1998: 106) ve hatta on dokuzuncu yüzyıl başlarında sultan Abdülaziz tarafından bu oyunda siyasal taşlama yasaklanıncaya kadar bu işlevini sürdürdüğü bilinmektedir (And, 1969: 134). /Karagözde siyasal taşlama yasaklanıncaya kadar oyunu sahneye koyanlar ve izleyenler her türlü kısıtlamadan uzak bir şekilde bu tiyatro performansındaki siyasal taşlamaların yaratımına katkıda bulundular. Siyasal eleştirinin dozu, bu gösterilere tanık olan yabancı gezginleri bile şaşırtacak denli fazlaydı. Bir gezgin, karagözün sınırsız özgürlük ortamından yararlanarak sansüre meydan okuduğunu yazıyordu. Aynı gezgine göre, Fransa, Amerika ve İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'na göre siyasal eleştiri bakımından çok daha fazla sınırlanmış durumdaydı. Ona göre, karagöz, "pulu", "sorumlu yazı işleri müdürü olmayan" "günlük bir gazeteydi", ancak günlük gazeteden daha tehlikeliydi çünkü "o, sayısız aboneleri önünde yazamaz, konuşur ve şarkı söylerdi." Bir Avrupa ülkesinde çalışan bir gazeteci, çalıştığı gazetede karagözoyunundaki sözlerin "bir tek satırını bile yazabilseydi", tutuklanır ve sürgüne gönderilirdi (aktaran Kömeçoğlu, 2001: 94). Başka bir gözlemci olan Louis Enault müstehcenliği de içerecek şekilde benzer noktalara değiniyordu:
Mullakbirimonarkve totaitte"brrre/im taaafnndanyöneillen Türkiye'de, karagözkendssnn" asla kandrrmayan veya göz/er/n" etaafnndak" hasaalıklaaa kapatarak kendssnn" güvenlkk duygusuyla teskin etmeyen bir karakterdir. Tessnne, bir kaaagöz gösteiss" mlittan bir gazete kada" cesur bir müstehcen revüdür. Belk" Suttan har'cdnde kimse eieşirr" dışında brrakllmaz
Kaaagöz vezir üzeiine hüküm verrr ve onu Yedkkule z'nndanlannda cezaaandrrır. Kaaagöz'ün alayaarı yabancı büyükelçlle/i rahatsız eder; Karadeniz donanmasınnn müttefik amrral/er/n/ ve 1854-56 Tükk-Rus Savaşı zamannndaki Kırım oddularınnn general/ennı çarpar geçer (aktaran Kömeçoğ/u2001:94-95).
Dolayısıyla bu oyunda halkı temsil eden Karagöz karakteri yöneticilerin hatalarını eleştiren bir özelliğe sahipti. Örneğin Fransız gezgin Wanda'nın belirttiğine göre II. Mahmut'un vezirlerinden Hüsrev Paşa, homoseksüel tercihleri nedeniyle Karagöz tarafından alaya alınmıştı (Mehmet Süreyya, 1996: 682-3). Aynı gezgin Karagözoyunlarında sadece yüksek memurların değil Sultanın bile eleştirildiğine tanık olmuştu (And, 1963-4: 39; And, 1985:
294).
Karagözün diğer özelliği olan müstehcenlik, "oyunda hiçbir siyasal konu veya figür olmasa bile", "yıkıcı bir politik karaktere" sahiptir; çünkü performans bu yönüyle iktidarın kültürel normlarına, dilsel kodlarına karşı çıkmaktadır (Kırlı, 2000: 164). Sadece kahvehanelerde oynatılan tiyatro performanslarına tanık olan batılı gezginlerin gözlemlerinde değil, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında metne geçirilen karagözmetinlerinde bile karagözün müstehcenliğini kanıtlayan ifadeler bulunur. Bu ifadeler, sözcük oyunlarıyla yüklüdür. Örneğin, bir şeyi yükseltmek anlamında kullanılan "'kaldrrmak'"sözcüğü erkeklik organının dikleşmesine gönderme yapacak şekilde kullanılır. Yine, sözcük anlamı bir şeyi icra etmek olan "yapmak sözcüğü cinsel performansı çağrıştırır. Maaşların ödendiği "aybaşı ise yan anlamı adet görme olacak şekilde kullanılır (Mizrahi, 1991: 136). Saray karagözcüsü olan Nazif Bey bile oyunlarda kadınların Karagöz'ün cinsel organına dokunduklarını belirtmiştir (Mizhari, 1991: 22). Charles White karagözün açık saçıklığın uç noktalarında olduğunu yazarken (1845: 121), Gerard de Nerval ve G.A. Olivier çocukların bile müstehcen içerikli karagözoyunlarını seyretmelerine izin verilmesi karşısında şaşkına düşüyordu (aktaran Kömeçeoğlu, 2001: 96 ve 137). Buna karşın karagözü bir pornografik oyun olarak değil, Kırlı'nın da belirttiği üzere, daha ziyade ortak olarak benimsenen normlar ve davranışların cinsellik aracılığıyla "sembolik tersine çevrilmesini" temsil eden bir oyun olarak görmek gerekir (Kırlı, 2000: 170).
Dolayısıyla karagöz, Osmanlı İmparatorluğu'nda kamusal alanlarda sıradan insanların siyasal otoriteyi mizah, taşlama, yergi ve cinsellik yönünden eleştiren bir tiyatro performansıydı. Bu performanstaki eleştirel ifadeler rasyonel bir eleştirellikten ziyade duygulara yaslanan eğlence temelli mizahi bir eleştiriydi. Eleştiri, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kahvehane müdavimlerine yönelik sosyolojik betimlemesinde olduğu gibi, sıradan insanın kendi diliyle ve kendi algılama düzeyine indirilerek, karagözüü/eşi/rikrekyapılmaktaydı (2000: 130-1). Açıkça anlaşılacağı üzere, eğer kamusal alanın ölçütü olarak rasyonel-eleştirel ifade şekline önem veren Batı merkezli anlayış dikkate alınırsa, karagöz, üzerinde durulmayacak derecede önemsiz bir oyun olarak nitelenebilir.
b)MeddahHikaye^r: Kahvehanelerin en renkli kişiliklerinden olan meddahlar bu mekânlarda bir tür tiyatro performansı sergilemekteydiler. Yarım daire yaparak etrafını çevreleyen dinleyicilere geçmiş ve şimdiyi iç içe geçiren hikayeler anlatmaktaydılar. Tıpkı kaaagözgibi özellikle Ramazan aylarında sadece hikayeler anlatmamakta aynı zamanda anlattıklarını jest ve mimikleriyle canlandırmaktaydılar. İmparatorluk içerisinde yaşayan çeşitli özelliklere sahip insanları, onların seslerini, aksanlarını ve eylemlerini taklit etmekteydiler. Öyle ki bazen iki rakip grup hakkında hikaye anlatımı yapan meddah, dinleyicileri de iki gruba bölerek hikayeyi canlandırmaktaydı (And, 1963-64. 28). Meddahlar, kahvehanede sandalye üzerine oturarak olayları dramatize etmekteydiler. Hikayelerini anlatırken, ellerinde bir değnek, omuzlarında bir mendil bulundurmaktaydılar. Elindeki bastonu hikayesindeki sahneleri canlandırmak için tüfek, süpürge, at olarak; omzundaki mendili başörtüsü yerine veya çeşitli etnik grupları ve değişik meslekleri taklit etmek için kullanmaktaydılar (And, 1963-64: 30)
Türk meddah hikayelerinin en önemli iki özelliği gerçekçi ve güncel konuları işlemesiydi. Bu, Özdemir Nutku'ya göre Türk meddah hikayelerinin Arap meddah hikayelerinden farkını oluşturur. Arap meddahların anlattığı hikayelerde "bu dünyanın dışındaki bir hayal dünyası", "olağanüstü olaylar", "doğa üstü durumlar" yer alırken, Türk meddahları günlük konuları gerçekçi biçimde işlemekteydiler (Nutku, 1997: 13; 18). Türk meddahları içinde yaşadıkları toplumun gerçekçi fotoğrafını hikayelerine yansıtmaktaydı. Bir meddah, "içinde bulunduğu yaşamı canlandıran gerçekçi bir hikayeci"ydi. Bunu yaparken de kendi halkının mizahını, duygularını, özlemlerini ve düşüncelerini dile getirmede ustaydı. Hatta yaşadığı ortama karşı eleştirel bir tavır takınabilmekte, "hiç çekinmeden, içinde bulunduğu yaşamın çirkinliklerinden de söz etmesini" bilmekteydi. Büyük ve usta meddahlar, içinde yaşadıkları toplumu, çevrelerini ve gördükleri kişileri incelemekteydiler. Sokakta, vapurda, kahvehanede, eğlence yerlerinde gözlemlediği çeşitli insanları, onların hareketlerini ve konuşmalarının fotoğraflarını çekmekteydiler (Nutku, 1997: 45-46; 57). Hikaye anlatanlar geçmişle şimdi ve gelecek arasında bağlantılar kurabilmekte, hikayelerinin içine, "çağdaş politik, ekonomik olayları" sokabilmekteydiler. Zaman zaman hayat pahalılığından yakınabilmekte, devrin liderleri ve siyasetçileri hakkında yorumlar yapabilmekte ve böylece "gelenekseli" "çağdaş ve güncel" haline dönüştürebilmekteydiler (Başgöz, 2002: 25-36). Özdemir Nutku, Bilgiç Subaşı hikayesini anlatan bir meddahın anlatısına eleştiriyi nasıl katabildiğini örnekler: "Toplum düzeni yozlaştırılmıştır, asalaklar, mirasyediler ve hiçbir işe yaramayan kimseler, çalıp çırpıp başkalarının sırtından geçindikleri halde ceza görmemekte, hatta tersine dükkan sahibi olmaktadırlar" (1997: 59).
Meddahların toplumsal, ekonomik ve siyasal olumsuzluklara dair eleştirileri her zaman bu şekilde "doğrudan" veya "açık" değil, daha ziyade "dolaylıydı" veya "örtük"tü İlhan Başgöz'ün hikaye anlatma geleneğine ilişkin olarak geliştirdiği kuramsal yaklaşım bunun nedenini anlamaya yardımcı olabilir. Başgöz'e göre, her hikaye anlatımı "sosyal bir gösterimdir". Gösterimin unsurları anlatıcı-anlatı-dinleyici, gösterimin yapıldığı yer, zaman ve ülkenin içinde bulunduğu politik durumdur (2002: 1). Osmanlı İmparatorluğu'nun nihayetinde bir mutlak yönetim olduğu, dolayısıyla siyasal eleştirinin her türlüsünün yapılabilmesine ülkenin içinde bulunduğu bu politik durumun izin veremeyeceği hesaba katıldığında tıpkı karagözde olduğu gibi meddah hikayelerinin de zaman zaman örtük eleştiriyle yüklü olabilmesi anlaşılabilir bir durumdur. Siyasal ve toplumsal kurumlara yönelik açık eleştiriler, anlatıcıları, anlatıları hatta dinleyicileri siyasal iktidarın gözünde açık hedefler haline getirebilirdi.
Meddahların siyasal konulardaki hikaye anlatma özellikleri Batılı gezginlerin de dikkatini çekmiştir. Bir Avrupalı yazar, meddahların siyasal konulardaki hikaye anlatma özelliği hakkında şöyle bir yorumda bulunmuştu: "Constantinople'da ve Ortadoğu'nun bellibaşlı şehirlerinde, meddahlar Avrupa'daki gazetelerle aşağı yukarı aynı görevi üstlenmişti" (aktaran Georgeon, 1999: 50). Aynı yazar meddahların, III. Selim'in öldürülmesinin yarattığı olumsuz sonuçları hikaye repertuarlarına aldıklarını gözlemlemiştir. Yazara göre, meddahların bu konuya dair anlattıklara hikayelere dinleyiciler, "gözyaşları ve hıçkırıklarla karşılık veriyorlardı (aktaran Georgeon, 1999: 81).
Meddahlığın eleştirel özelliği, Cengiz Kırlı'nın çalışmasında belirttiğine göre, onu, "yıkıcı siyasal söylemin" bir türü yapmakta, bu durum, zaman zaman meddahlar, meddah hikayeleri ve bu etkinliğe aracılık eden mekân olan kahvehaneler üzerindeki kontrol girişimlerinin gerekçesini oluşturmaktaydı (Kırlı, 2000: 176-182). Devlet, gizli veya açık politik eleştiriyi barındıran meddah gösterilerini sık sık askıya alarak, erteleyerek kontrol altına almaya çalıştı (180-1). Meddahların çalışmalarına, hikaye ve hikaye anlatma biçimlerine ilişkin İmparatorluk zamanında çeşitli yasaklar konuldu. Sözgelimi 16. Yüzyılda Bed"ile Kasım hikayesi ve bunun doğurduğu sonuç üzerine Şeyhülislam Ebussu'ud el İmadi'nin vermiş olduğu fetvada, kendilerini hikayeye kaptıran dinleyicilerin namazlarını unuttukları belirtilmektedir. Yine on sekizinci yüzyılda Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi'nin kıssahan ve meddah üzerine çeşitli fetvaları bulunmaktaydı. Bu fetvalardan birisinin çıkarılma gerekçesi, meddah hikayesinde din ve Kur'an ile alay edilmesine yaslanmıştı (And, 1969: 22-24). On yedinci yüzyılın başından itibaren "meddah" konuları daha değişik, "açık saçık olmak" yoluna girmiş, böylece kontrol girişimlerinin gerekçelerinden bir diğerini "müstehcenlik" unsuru oluşturmaya başlamıştı (Gökşen, 1943a: 9). 1809 yılı Ramazan ayında yayımlanan bir fermanda içeriğinde siyasal eleştiri ve müstehcenlik bulunan hikayeler yasaklandı (Cab" Tarihinden aktaran Kırlı, 2000: 181). Ertesi yıl ve 1809 tarihli yasaktan iki yıl sonra yasak tekrarlandı. Polis ve bekçilere kahvehanelerde hikaye anlatmalarını engelleme talimatı verildi (Cab" Tarihinden aktaran Kırlı, 2000: 181). Siyasal iktidar açısından yıkıcı eleştiriler yaptıkları için sürgüne gönderilen meddahlar bile vardı (Kırlı, 2000: 181-2). Meddahlığa yönelik eleştiriler Tanzimat'tan sonra arttı. Bazı aydınların Meddah -ve karagözün- "medeni millete yakışmayacağına" yönelik görüşlerine yanıt veren Teodor Kasap gibi geleneksel ürünleri savunan aydınlar ise, bu ürünlerin yasak edilmesini değil, "ıslah edilmesi"nin gerekli olduğunu savundular (aktaran Kudret, 1965: 9).
Dolayısıyla bir tiyatro performansı olarak meddahlık, tıpkı kaaagözgibi toplumun kendi dilleri ve algılamaları çerçevesinde siyasal iktidara yönelik örtük veya açık eleştirilerini dile getirdiği bir etkinlik oldu. Geçmiş ve şimdiyi içeren meddahlık hikayelerinin esas olarak tıpkı kaaagözgibi kahvehanelerde üretilmesi, siyasal iktidarın bunlar üzerinde denetim kurmalarını zorlaştırdı. Söylenti ve kaaagözgibi meddah hikayeleri de Batı merkezli tartışmalara göre rasyonel-eleştirel bir ifade şekli değil, daha ziyade duygu, gülmece, taşlamanın iç içe geçtiği ve sıradan insanın ürettiği bir ifade şekliydi.

__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 03.10.08, 14:46
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 1.665
kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.kanlica için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Osmanlı İmparatorluğu'nda Kamusal Alanın Dinamikleri

Sonuç
Batıdaki kamusal alan ve kamuoyu tartışmaları eleştirel olsun olmasın Batı merkezli yapılır, Batı dışındaki ülkelerdeki gelişim dikkate alınmaz. Ağırlıklı görüş ise on sekizinci yüzyılla birlikte, gelir ve eğitim düzeyleri açısından elverişli konumda olan burjuvaların kahvehanelerde ve salonlarda bir araya gelerek, akılcı tartışmalar yoluyla devletten ayrı ve ona karşıt bir kamusal alan oluşturdukları yönündedir. Tartışmalara göre basın da burjuvaların rasyonel-eleştirel tartışmalara yaptığı katkı nedeniyle kamuoyunun oluşumuna katkıda bulunur. Bu görüşlere karşı çıkan eleştiriler de Batı merkezlidir. Bu eleştirilerde tarihsel olarak Batı'da başka kamusallıkların da ortaya çıktığı ve sadece rasyonel-akılcı tartışmaların kamusal alan ve kamuoyunun ölçütü olarak değerlendirilemeyeceği konuları Batı örneğinden açıklanır. Popüler ifade biçimlerinin Batı'da siyasal iktidarlar açısından taşıdığı tehlike potansiyelleri üzerine vurgu yapılır.
Kamusal alan ve kamuoyunun Batı'nın tarihsel ve toplumsal koşullarında ortaya çıkan iktisadi bir sınıf, bu sınıfın ürettiği iddia edilen rasyonel-eleştirel tartışmalar ve basın ile
eşitlenmesi görünürde Osmanlı İmparatorluğu'nu tartışmaların dışında bırakır. Burjuva sınıfının yokluğu ve basının en azından ilk özel gazeteciliğin ortaya çıktığı 1860'lara kadarki gelişmemişliği, bu tarihe kadar Osmanlı İmparatorluğu'nda kamusal alanın ve kamuoyunun var olmadığı biçiminde yorumlanabilir. Oysa bu makalede gösterildiği üzere, özel alan ile devlet arasında ve devlete karşıtlık biçiminde bir ara form, daha onaltıncı yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşmuştur. Yeniçeriler ve yönetilen konumundaki diğer toplum kesimleri ürettikleri, Habermasçı anlamda olmayan estetik-duygusal siyasal ifade şekilleri ve gerektiğinde amaç-yönelimli eylemleriyle devlete karşı güç blokları haline gelebilmiştir. Basının yokluğu ve basımcılığın gelişmemişliği ise insanları söylenti gibi bir medyayı, kaaagözve meddahlık gibi tiyatro performanslarını üretmekten alıkoymamıştır. İktidar, bu ifade şekillerini önlemek için yoğun sarf etse de amacında hiçbir şekilde tam başarıya ulamamıştır. Sonuç olarak bunun anlamı, Batılı anlamda olmasa bile kamusal alanın dinamiklerinin Osmanlı'da var olduğudur.

Abstract
This article, aims to find out the dynamics of the public sphere before the emergence of the press in the Ottoman Empire. The main thesis of this article is that eventhough the press was not emerged in the Ottoman Empire, the dynamics of the public sphere, which can be understood by coffeehouses set up in the middle of the sixteenth century and aestetic-affectual expressions produced in these places, were available. However, in the west, the arguments of public sphere are based on euro an centric view and taken for granted that in non-western societes there is no public sphere. In the west, discussions between Habermas and those sharing his views, and those opposings to this view are based on an eurocentric stanpoint. These discussions, whose main pivotals are rationel-critical and aestetic-affectual, aare generated in western, and do not have a comparative perspective on the western and nonwestern societies. This article adopts a non-western view by showing evidence that in the Ottoman Empire there were dynamics of the public sphere even before emerging the press.


KaynakPdf
Eklenmiş Dosya
Dosya tipi: pdf dosya-Osmanlidakamusalalan-pdf.pdf (224,4 KB (Kilobyte), 60x kez indirilmiştir)
__________________
[CENTER][URL="http://www.nevart.net/"][IMG]http://www.nuveforum.net/galeri/data/500/2602.jpg[/img][/url]
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları[/CENTER]
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
alanın, dinamikleri, kamusal, osmanlı, ımparatorluğu'nda

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 03:18 .