iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 07:14 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » akademik » İletişim Fakültesi » Gazetecilik » Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

Gazetecilik Gazetecilik Bölümü, haber medyasında çalışacak gençlere genel kültür kazandırmayı, iletişim ve kitle iletişimi kuramlarındaki çağdaş gelişmeleri aktarmayı ve bu bilgiler ışığında öğrencilerin çeşitli uygulamalar gerçekleştirmesini amaçlamaktadır.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 17.05.08, 14:54
Standart Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

17.05.08, 14:54




OSMANLI’DA HALKLA İLİŞKİLER

ÖZET
Türkiye’de yazılmış halkla ilişkiler kitaplarının hemen hemen tümü halkla ilişkilerin tarihini Amerika
Birleşik Devletleri’ndeki halkla ilişkiler uygulamalarının tarihi olarak alırlar. Ülkemizle ilgili
tüm yazılanlar bir iki cümledir: “Kanuni halkı çok severdi, Fatih halkla sık sık bir araya gelirdi.
II. Mahmut iyi bir halkla ilişkiler uzmanı idi ” gibi. Oysa durum Osmanlı’da çok farklıdır. Bugünkü
anlamda halkla ilişkiler yoktur ama Osmanlı’nın kendine özgü halkla ilişkileri vardı. Biz bu
yazıda bu konulara olabildiğince açıklık getirmeye çalışacağız. İlk defa kağıda dökülen Osmanlı’nın
halkla ilişkileri kuşkusuz daha geniş ve ayrıntılı incelemelere gereksinme göstermektedir.
Sınırlı Osmanlıca bilgimle ama konuyu biraz da yayarak, bu başlangıcı ben yapıyorum. Ama bu
önemli konu, yetişecek iletişim tarihçileri tarafından ayrıntılı olarak incelenmeyi beklemektedir.

PUBLIC RELATIONS IN THE OTTOMAN EMPIRE
ABSTRACT
Almost all of the books written in Turkey on public relations, take the history of this profession as
the history of public relations practices in USA. All that’s written about Turkey is limited to a few
statements; “Kanuni loved his people very much. Fatih often had meetings with them. II. Mahmut
was a fine expert of public relations.”. Yet the reality is quite different. Ottoman State had special
public relations practices. It would be wrong to call it public relations in today’s terms but the
Ottoman Empire had a notion of public relations of its own. i will try to reveal these issues in this
paper as much as i can. On the other hand, the issue of public relations in Ottoman Empire that
has been explored in a paper for the first time, requires no doubt broader and more elaborate
studies. i'm giving the start in a sense, my knowledge in Ottoman language being limited but my
intention was also expanding the issue. Finally, this issue needs to be studied elaborately by the
future historians of communication.

Kaynakpdf
Eklenmiş Resimin Önizlemesi
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 17.05.08, 14:55
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

Bir ülkede halkla ilişkilerin uygulanma ve anlayışının iki temel ölçütü vardır. Bunlardan ilki ve kuşkusuz çok önemlisi siyasal sistemin; halkı, yönetileni, vatandaşı, tebaa’yı nasıl gördüğüdür.
Devlet-halk etkileşimin fonksiyonu yani temel değişkeni siyasal sistemin ta kendisidir: Çünkü bundan sonradır ki devlet siyasal sisteminin isteği ve izni doğrultusunda kendisini halkın etkisine açacak ya da açmayacaktır. Sözgelimi krallık sisteminde kralın dediği kanundur. Devleti , yapı ve işleyişiyle kral temsil eder ve yaşatır.
XIV. Louis’nin “État c’est moi-Devlet benim”sözü tam anlamıyla bu siyasal saptamayı,
bu gerçeği yansıtmaktadır. İkinci nokta ise halkın siyasal iktidara yaklaşımı onu nasıl görüp yorumladığıdır. Siyasal iktidarın ne için var olduğu, ana görevinin ne olduğu ve bu iktidar karşısında kendi konumu ikinci noktanın temel parçalarıdır. Bu siyasal girişe bağlı olarak denebilir ki halkla ilişkiler uygulamasının özgün sorunlarını açıklayabilmek için her şeyden önce iki konunun açıklığa kavuşturulması gerekir.
Yani halkın yönetimden beklentileri açıklanmalı. Yönetimin bu beklentilere karşılık verebilme gücünü ortaya koyan kurulum ve çalışma biçimi ortaya konulmalıdır. Ve yine bu iki noktaya açıklık getirildiği ölçüde ülkemizde halkla ilişkilerin
hangi koşullarda nasıl uygulandığını, halkın yönetime karşı tutumunun ne olduğunu
anlamak mümkün olacaktır. Bu temel sorulara cevap vermek için başka bilim alanlarına yollama yapmak ve özellikle de toplumsal yapımızın belirgin özelliklerini açıklamak gerekecektir.
Belirli bir dönemde son bulan siyasal rejimler etkilerini gelen sisteme aktarır ve bir süre onların bünyesinde kurum ve alışkanlıklarıyla yaşarlar.
Cumhuriyetin halkla ilişkileri için Osmanlı’yı temel özellikleriyle bilmek gerektiği kuşkusuzdur. Belirli ölçüde reddetsek de hem tarih açısından hem de sosyolojik olarak mirasçısı olduğumuz Osmanlı’yı halkla ilişkiler konusunda incelemek bugünkü halkla ilişkiler
sorunlarımızı anlamada bize çok yardımcı olacaktır.
Bu yazıda Osmanlı’da halkla ilişkiler olarak yorumlanabilecek uygulamaların neler olduğu
konusunda görüşlerimizi açıklayacak ve bol bol örnek vererek sistemi okuyucunun daha iyi anlamasını sağlamaya çalışacağız. Belirtelim ki Osmanlı’da halkla ilişkiler konusu halkla ilişkiler yazınında ilk kez incelemeye alınıyor. Bu konuda yazılmış, çizilmiş hatta düşünülmüş şeyler çok az, hatta yok. Eksik de olsa bir başlangıcı yapmanın akademik hazzını yaşıyorum.
Ama çok daha önemlisi bu alan genç halkla ilişkiler uzmanlarının ayrıntılı araştırmalarını
bekliyor.
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki

Konu lolipop tarafından (18.05.08 saat 13:10 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 17.05.08, 14:59
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

A. GENEL ÖZELLİKLERİ
Tıpkı çağdaşı ülkelerde olduğu gibi Osmanlı’da
da planlı bir halkla ilişkiler uygulaması yoktu.
Bu dönemin siyasal yapısı ve yönetim-halk
ilişkisi kendiliğinden yürüyen ve tümüyle
siyasal otoritenin isteğine kalmış neredeyse tek
taraflı bir uygulama niteliğinde idi. Siyasal
iktidarın yani halife-sultanın Allah adına davrandığı
savı ve bunun halk tarafından benimsenmesiyle,
halkın kural koyma yetkisi elinden
alınmış olmaktadır. Bırakın kural koymayı,
halkın basit isteklerde bulunması bile bundan
böyle olanaklı değildir. Halife-sultan adı
üstünde, dinsel kurallara uymak zorunda
olmasına karşın dünyevi sorumluluğu
bulunmayan, kimseye hesap verme durumunda
olmayan bir otorite idi. Çünkü o bütün
eleştirilerin ve yanlışlıkların dışında tutulmakta
idi. Padişahın tek sorumluluğu tanrıya karşı
olup, o da bu dünya ile ilgili değildi. Ancak
halka karşı güzel, eşit ve hakkaniyetli
davranmak gerekli idi. Dini hukuka göre yani
şeriata göre davranmak temel ilkeydi (İnalcık
2003: 77 vd). Devletin gücünü bu ilkeye göre
yönlendirmek ve kamusal eylem ve işlemleri bu
ilkelere göre yürütmek önemli bir dini görev ve
zorunluluk olmuştu. Kuran’ın Nisa Suresinde
“Allah size insanlara hükmettiğiniz zaman
adaletle hükmetmenizi emreder” hükmü
bulunmaktadır. Kuran ile konulmuş bu ve
benzeri yönetsel kurallar padişahı bağlayan
genel dini emirler ve hükümlerdir (Lewis 2005:
140). Bu aşama, Osmanlı’nın yönetilen ile olan
ilişkisinde birinci önemli duraktır. Ayrıca bu
genel kuralın ayrıntılandırılması ve uygulama
kurallarını koyma yetkisi sultana bırakılmıştır.
Yani ana ilkeden ayrıntıya inilmesi sırasında
gerekli kurallar padişah iradesi ile
doldurulmakta idi. Buna “Sultani Hukuk”
deniyordu (İnalcık 2003: 79). Sultani hukuka en
güzel örnek, adaletnamelerdir. Adaletnameler
padişah tarafından yayınlanan, yöneticilerin
halka adil ve eşit davranmalarını buyuran,
olayları kurallarla ilişkilendiren padişah
iradeleridir (İnalcık 2000: 75). Bunu yerine
getirirken padişah ne bir etkiye maruzdur ne de
bir halk baskısına. Ortada yalnızca bir dilekçe
ya da saygı dolu bir reaya dileği vardır. Hepsi o
kadar. Adaletnamelerin halka duyurulması
şarttır ve bu görev asıl olarak kadılara
verilmiştir. Konuyu halka duyurmada sistemin
çok duyarlı ve titiz davrandığı, herkesin
duyması için çaba gösterildiği anlaşılmaktadır.
Adaletnamelerde zaman zaman şeyhülislamın
da onayı bulunurdu (İnalcık 2000: 70). Zaten
Padişahı bağlayan en önemli dünyevi önlem
şeyhülislamlık kurumu idi. Onun da etkisi
kişiden kişiye değişiyordu. Birazdan Şikayet
Defterleri konusunu işlerken göreceğimiz gibi,
merkezi bürokrasiye kimi kişi ve kurumları
halkın şikayet etmesi olası ise de Osmanlı’nın
halkı ile ilişkisi tek yönlü, asimetrik bir ilişki
idi. Osmanlı’da devlet-halk ilişkisi yöneten
ağırlıklıdır. Yani Osmanlı modeli tüm öteki
monarşik modeller gibi devlet daha doğrusu
padişah merkezlidir. Bu da, not edilmesi
gereken ikinci önemli noktadır.
Halkın sorunları, kuruluşun ilk yıllarında,
bizzat beyle halkın yüz yüze ilişkisi ile
çözülebiliyordu. Osmanlı’nın ilk yıllarında
özellikle Osman (1299-1326) ve Orhan (1326-
1360) döneminde halkın bu hanlarla yüz yüze
gelerek istek ve dilekte bulunması, şikayetlerini
bildirmesi doğal ve geleneklerin izin verdiği bir
uygulama idi. İlk dönemlerde Osmanlı
beylerinin son derece sade ve gösterişsiz bir
yaşamları vardı. Bir başka deyişle bir ölçüde
halk ile beyin yaşamı ve sorunları arasında pek
büyük fark yoktu. Bey, halktan mal mülk,
yaşam biçimi ve en önemlisi saygınlık
açısından farklılaşmamış idi. Örneğin hem
Osman’ın hem Orhan’ın mal varlıkları birkaç
koyun ve birkaç kap kacaktan ibaretti. Bunlara,
malını mülkünü sağa sola ve yabancı devlet
adamlarına armağan olarak gönderen, doğru
dürüst mal varlığı olmayan I. Muratı da (1360-
1389) eklemek yanlış olmayacaktır (Nuri Paşa
1992: 20). Ancak ne var ki, okuma yazma
bilmeyen Osmanlı’nın bu ilk üç padişahından
sonra durum değişir. Yıldırım Bayezit’le
(1389-1402) birlikte halktan farklı, biraz da
halktan uzak yaşama biçiminin başladığını
görmekteyiz (Hammer 1991: C.1, s.110,
Montaigne 1982: 223) . İstanbul’un alınışıyla
birlikte ise durumun tümüyle değiştiğini,
yönetimin halka karşı tutumunda önemli
yenilik ve değişiklikler olduğunu bilmekteyiz.
Fatih’le birlikte artık imparatorluk dönemi
başlıyordu. Bir kere Fatih Sultan Mehmet artık
sokaklarda dolaşabilecek zamana sahip biri
değildi (Goowin 1998: 27). Ayrıca sultanın
güvenliği ön plana çıkmıştı. Fatih’in seveni
kadar sevmeyeninin de olması artık çok
doğaldır. Dolayısıyla sultanın güvenliğiyle
ilgili özel önlemler gerekmektedir. Bu amaçla
oluşturulan koruma birimleri ve kurumlar,
padişahın halkla ilişkisinde önemli bir başka
engeldir. Bundan böyle bu koruma ve korunma
anlayışı, halkla ilişkiye önemli sınırlamalar
getirdiği gibi yönetimin en tepe noktasında
bulunan karar alıcısının yani padişahın bilgi
belleğinin genişlemesine de engel olan
önemli bir etmendir. İşte Fatih’in aldığı ya da
almak zorunda kaldığı alanımızla ilintili birkaç
önemli karar ve uygulama :
İstanbul’un alınışından sonra Fatih Sultan
Mehmet (1444-1481) yaptığı düzenlemelerle,
aldığı kararlarla bazı uygulamaları
yasaklamıştır. O güne değin herkese açık olan,
özellikle halka açık olması nedeniyle de ilginç
bir halkla ilişkiler örneği oluşturan, divan
toplantılarıyla ilgili bazı sınırlamalar, bazı
yasaklar getirilmiştir. Örneğin bir Türkmen
toplantı sırasında divan odasına kadar girip
elinde bir dilekçe ile “Devletli hünkar
hanginizdir? ” diye sorar. Fatih, kendisinin o
sırada divanda bulunan yöneticilerle
karıştırılmış olmasından son derece rahatsız
olmuştur. Bu sözlerden çok hiddetlenmiş ve
aynı zamanda üzülmüştür. Sonuçta divanda
vezirlerle toplanmayı ve bu toplantıları halka
açmayı, toplantılara halkı davet etmeyi
yasaklar. Bundan böyle divan padişahsız
toplanacak ancak halk gerektiğinde yine divana
başvurabilecektir ve toplantılara sadrazam
başkanlık edecektir. Fatih Sultan Mehmet
bundan sonra bu toplantıları bir süre kafes
arkasından izlemiş daha sonra da boşvermeye
başlamıştır (Hammer 1991: C. 2, s. 184, Nuri
Paşa 1992: 65). Ünlü bir tarihçinin yorumuna
göre “Bundan sonra halkla temas azalmış hatta
yok olmuştur. Vatandaş ile devlet arasındaki
perde giderek kalınlaşmıştır.”(Uzunçarşılı
2003: C.1, s. 499). Ayrıca günümüzde önemli
bir halkla ilişkiler yöntemi olan ve oldukça
yaygın olduğunu bildiğimiz “eş, dost, akraba
ya da yönetici çevre ile birlikte yemek yeme”
usulü Fatih Sultan Mehmet tarafından
yasaklanmıştır. Oysa bir çok ülkede birlikte
yemek yeme sırasında devlet sorunları
konuşulup tartışıldığı gibi halkın sorunlarına da
değinilip bunlara çözüm aranıyordu. Kısacası
bu yemekler, halkın değişik türdeki
sorunlarının hatırlanması, görüşülmesi ve
onlara çözüm bulunabilmesi için iyi birer
fırsattı. Fatih kanunnamesinin bir maddesinde
“İrade-i mahsusam zatı şahanemle birlikte hiç
kimsenin taam etmemesidir. Eski usulü
kaldırıyorum.” hükmü bulunmaktadır. Bu
emirle Fatih bundan böyle kendisiyle birlikte
yemek yenmesini yasaklamaktadır (Yücel ve
Sevim 1990: C.2,s.193). Bu yasak Osmanlı’nın
son dönemlerine kadar sürmüş, padişahlar
yemeklerini tek başlarına yemişlerdir. Kaynağı
ve yaratıcısı kim olursa olsun bu uygulama, bir
açıdan padişahın yalnızlığa itilmesinin ilk
işareti, ilk belirtisidir.
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 17.05.08, 15:00
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

Sistemin ikinci yanını oluşturan halk (tebaa)
açısından durum çok daha farklıdır. İstanbul’un
alınışından sonra kendilerine iş sahası
açılacağını ve saygınlık göreceklerini sanan
Türkmenler Anadolu’dan akın akın ve iş, güç
sahibi olmak hevesiyle, büyük bir heyecan
içinde İstanbul’a gelirler. Gelirler ama, ne
yazık ki hevesleri kursaklarında kalır. Çünkü
Fatih Sultan Mehmet, önceleri İstanbul’a
yerleşmeleri için davet ettiği bu insanları,
bırakın devletin üst düzey görevlerini, orta
düzey görevlerde bile kullanmayı düşünmez ve
gelen istekleri, toplu önerileri geri çevirmeye
başlar. Fatih Orta Asya’dan beri var olduğunu
bildiği köklerine, yani Kayı’ya bundan böyle
ilgi duymaz, onlarla her türlü bağıntıyı yavaş
yavaş kesmeye başlar. Önemle belirtmek
gerekir ki, İstanbul fatihi Anadolu insanına
yani Türklere sırt çevirmiştir, artık Batıyadönüktür (Avcıoğlu 1982: C. V, s. 2268,
Lamartine 2005a: C. 1, s. 353). Yönünü
Balkan’lara doğru, İtalya’ya doğru çevirmiştir.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra
başta Kapadokya, Pontus bölgesi olmak üzere
Sırbistan, Mora ve Karaman’dan İstanbul’a
ahali göçürür. İstanbul’a göçürülen bu
insanlardan yalnızca Karamanlılar Türk’tür. O
da bir kısmı. Çoğunluk Karamanlıdır ancak
bunlar aslen Rum ve Ermenidir. Karaman’dan
gelen Türklerin önemli bir bölümü umduklarını
bulamadıklarından bir süre sonra, onlar da geri
döner. Ayrıca İstanbul, Selanik’le birlikte bir
süre sonra yoğun bir Yahudi göçü almaya
başlar (Hammer 1991: C. 2, s. 134, Ortaylı
2006: 13). Devletin en basit ve kolay görevleri
bile devşirmelere ve gayrimüslimlere emanet
edilir. Sistemin işçi gereksinmesi de Türkler
dışından karşılanmaktadır.Hatta Fatih’in vezir-i
azamı olan Rum Mehmet Paşa, İstanbul’a
gelen Türklerden ağır vergiler alarak
İstanbul’un Türkleşmesini önler (Sevinç 2005:
297). Bu politika, yine Rum asıllı iki vezir-i
azam İshak ve Mahmut paşalar zamanında da
devam eder. Fatih bu durumu adeta seyreder.
Bütün bu gelişmelerden Fatih’in haberdar
olmadığını söylemek pek olası değildir. Bu ve
benzeri olaylar Anadolu’dan gelen Türkleri çok
üzer ve sarsar. Anlaşıldığı kadarıyla Fatih
İstanbul’u Türkleştirmek için bu kenti önce
Türklerden temizlemeye, kurtarmaya
yönelmiştir. Bir yazarın çok yerinde belirttiği
gibi, fetihle birlikte Bizanslılar mağlup olmuş
fakat mağdur olmamışlardır (1). Yazılanlardan
anlaşıldığı kadarıyla Anadolu Türkünün kötü
talihi bu dönemlerde başlamıştır. Anadolu
insanının devletiyle didişmesinin, halkla ilişkiler
açısından son derece kötü diyebileceğimiz
gelişmelerin başlangıç tarihi bu dönemlerdir.
Kişi adları bile değişmeye başlar. Türkmen ve
Orta Asya kökenli olup Kayı boyunun sürekli
kullandığı örneğin Aktimur, Esibey, Sarubatı,
Kutalmış, Balabancık, Karaçebeş, Ertuğrul,
Yörgüç, Samsa, Akçakoca, Konuralp,
Turgutalp, Alpaslan gibi isimlerin yerini,
Abdülhamit, Abdülmecit, Şerafettin, daha
sonraları da Vahdettin gibi isimler almaya
başlar. Osmanlılar çocuklarına, şehzadelerine;
Türkmen atalarını Orta Türkistan’da İslamlaştırmak
amacıyla öldüren Arap komutanlarının
adlarını vermekten çekinmemişlerdir. Aslında
Türk tarihinin hiç bilinmeyen bir yanı olan
Türklerin Müslümanlaşması M.S 700’lerden
başlayarak çok uzun süren ve bir çok savaştan
sonra gerçekleşmiştir. Bu olaylarda yüzbinlerce
Türk öldürülmüştür. Türklerin devletle ilişkilerinde
dolayısıyla halkla ilişkiler uygulamasında
önemli bir nirengi noktası olan Müslümanlık,
bir çok Türk geleneğini etkileyip değiştirdiği
gibi, halk ile yönetimi kalın çizgilerle birbirinden
ayırmıştır (2). Devlete saygı ve itaat, tanrı
korkusu üzerine oturtulmuş, ona
endekslenmiştir. İslam, cami kurumu ile önemli
bir halkla ilişkiler alanı yaratmıştır.
Yine cami ile birlikte siyasal iktidarın eline
önemli bir ideolojik araç geçmiştir. Kimi devletlerin
bunu çok iyi kullandığını bilmekteyiz.
Cami ibadet yanında önemli bir duyuru merkezi,
dertleşme ve bilgi değiş tokuş mekanıdır.
Bir çok örnek bize kanıtlamaktadır ki cami
avlusu etkili bir halkla ilişkiler ortamıdır.
Bu arada ev düzeni, yemek yeme biçimi değişir.
Yemekler değişir. Türkmenlerin aksine
Osmanlı’da mutfak öne çıkar. İstanbul çağlar
boyunca Anadolu’nun yemek yemeyi bilmediğini
sık sık dile getirir. Çeşitli törenlerde usuller
değişir. Yukarıda belirttiğimiz değişikliklerin
önemli bir bölümü Bizans’tan gelin olarak
alınan kızlar aracılığıyla olur. Sözgelimi zeytinyağlı
yemekler başta olmak üzere çeşitli
yemekler Osmanlı mutfağına girer. Değişikliklerin
bir kısmı da İstanbul’un alınışından
sonra kurumsal olarak ortaya çıkar. Rumla,
Ermeniyle, Museviyle yanyana yaşamak çok
şeyi etkilemiştir. Aslında sık sık kullandığımız
“İstanbul Beyefendisi” terimi Türk olmakla
birlikte Rum, Ermeni hatta Musevi kültüründen
etkilenmiş hatta onu özümsemiş, insan ilişkilerinde
kibarlığı ön plana çıkarmış kentli kişiliği
anlatmaktadır ve tümüyle köylülere karşı olmasa
bile Anadolu’yu karşı, onu küçültmek için
kullanılan bir terimdir. Bütün bunların doğal
sonucu olarak da devletin halkına bakışı da
değişir. Orta Asya geleneğindeki eşitlik ya da
birlikteliğin yerini derin çizgilerle birbirinden
ayrılan saray - halk ayrımı alır. Bu halkla ilişkiler
açısından dikkate alınması gereken bir
başka noktadır. Türkmenin bilmediği top, bir
savaş teknolojisi olarak atın önüne geçer. Müthiş
bir ateş gücüne ulaşan Osmanlı ordusunun
önünde kimse duramaz. Dolayısıyla bu yöneten
-yönetilen ilişkisi başta Anadolu olmak üzere
tüm Balkanları, Orta Doğu, Kuzey Afrika gibi
birbirinden çok uzak ve farklı yerlerin ortaklaşa
yönetim özelliği olur. Osmanlı’nın, Günhan
kolunun, Kayı boyundan geldiğinin tek kanıtı
olan ve Sultan Murat’ın bastırdığı paranın
altındaki özel işaret bile Fatih zamanında paradan
silinir. Bu işaret ‘ν’ biçiminde olup
Kayı’nın işaretidir. Orta Asya’dan beri çeşitli
gereçlerde, silahlarda, ev eşyalarında bir simge
olarak kullanılagelmektedir. Bu gelenek de
İstanbul’un fethedilmesi ile birlikte uygulanmaz
olur, son bulur (Altan 2002: 148).
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 17.05.08, 15:11
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

Yine İstanbul’un alınması ile birlikte
Osmanlı’nın siyasal ve yönetsel sisteminde son
derece önemli gelişmeler ve değişiklikler olur.
Fatih döneminden itibaren Türk toplumunun
gazilik, cihad, Müslümanlık ve beylik ruhu
yerine, her çeşit din ve milliyeti bir araya
getiren imparatorluk ruhu geçince Anadolu’dan
türeyen çiftbozanları (işsiz insan) iş alanlarına
doğru götüren kanallar tıkanmaya başlar.
Osmanlı’nın var olan iş yerlerine Rum, Bulgar,
Arnavut, Kafkasyalı, Romen hatta Macar gibi
değişik uluslardan insanlar çalışmak amacıyla
akın eder (Akdağ 1975: 97). Anadolu insanı
işsiz ve güçsüz kalır. İstemedikleri ve beklemedikleri
bu gelişmelerden sonra büyük bir
hayal kırıklığı yaşayan Türkmenler gerisingeri
Anadolu’ya dönerler. Gerçi bir kısmı, yeni
fethedilen yerlere yerleştirilseler de, sözgelimi
başta Karaman ve Konya olmak üzere bir çok
bölgeden İstanbul’a fakat özellikle Balkanlara
ve Ege adalarına ahali kaydırılmış olmasına
karşın Anadolu’da çoğunluğu saran küskünlük,
bir süre sonra kızgınlığa dönüşür. Fatih’e
çocukluğundan beri çok emeği geçmiş hocası,
aynı zamanda sekiz yıl seyhülislamlık yapmış
Molla Gürani başta olmak üzere Akşemsettin,
Molla Hayrettin, Molla Ayas daha bir çok
dönem bilgini, aydını; olup bitene üzülerek
İstanbul’u terkederler (3). Fatih döneminin
sonlarına doğru İstanbul’da yerleşik halkın üçte
ikisi gayrimüslim halktan oluşmaktadır.
İstanbul popülasyon itibariyle tam bir
kosmopolit görünüme sahiptir (Yetkin 2003:
183).
Osmanlı devletinde beylerin hükümdarlar üzerindeki
hüküm ve nüfuzu Fatih Sultan Mehmet’in
İstanbul’u fethine kadar devam etmiştir.
Fatih, Çandarlı Halil başta olmak üzere
(Çandar ya da Cendere, Nallıhan’ın bir köyüdür)
öteki bazı yöneticilerin yeteneksiz çıkmaları,
eğitimlerindeki eksiklik ve özellikle Bizans’tan
rüşvet almaları sonucu bunlarla çalışmayı
durdurmuştur. Ama bu görünürdeki gerekçedir.
Asıl gerekçe değişik nedenlerle de
olsa Fatih Sultan Mehmet’in Anadolu Türklüğüne
sırt çevirmesidir. Türkmenlerin yani Anadolu
Türkünün önünü kapatan bu talihsiz gelişmeler
ne var ki sonuçları açısından da üzücü
ve inciticidir. Türkmenlerin yerine devşirmeler
bürokratik görevlere gelmeye başlar. Yani
Fatih, Bizans aristokrasisini taklit ederek, Türk
aristokrasisi yerine devşirme sistemini yerleştirmeye
başlamıştır. Artık bundan sonra saltanat
usulünü kuran İstanbul fatihi, bu gelişmelerden
kuvvetlenmiş olarak çıkar ve devletin
bütün işlerini kendi üzerine alır, uygun gördüklerini
de devşirmelere bırakır (Uzunçarşılı
1984: 44). Dolayısıyla bu gelişmeler Anadolu’da,
İstanbul’a ve Osmanlı’ya küs, kimi kez
de kin dolu, geniş bir kitle yaratır. Başta Karaman
olmak üzere Orta Anadolu’nun çok zor
denetim altına alınabilmesi,Yavuz Sultan Selim’in
Anadolu’da çok zorlanması, güçlüklerle
karşılaşması; bölge halkının iki de bir
başkaldırması nedensiz değildir. Bu olayları
yalnızca alevi-suni ayrımıyla açıklamak da
yetersiz kalır. 1481’de Sırbistan, Yunanistan ve
Bulgaristan Osmanlı tarafından denetim altına
alınmış olmasına karşın Adana, Malatya, Diyarbakır
hala Osmanlı’nın değildir. Osmanlı bu
bölgelerde çok zorlanmaktadır. Bölge halkının
Osmanlı’ya güveni yoktur. Fatih Sultan
Mehmet ile başlayan bu tatsız olaylar daha
sonra yıllarca sürecek halk-devlet
ilişkilerindeki aksaklık ve yanlışlıkların temel
taşını oluşturur. Yine bu olaylar ve onu izleyen,
tamamlayan gelişmeler nedeniyledir ki
Osmanlı’nın, basit de olsa, halkla ilişkileri
güzel sıfatlarla anılmaz.
Burada önemle belirtmek gerekir ki İstanbul’a
Müslüman olmayan nüfusun yerleştirilmesi ile
ilgili çalışmalara yalnızca Fatih Sultan Mehmet
zamanında rastlanmaz. Yoğunluğu az olmakla
birlikte Yavuz Sultan Selim zamanında
Kafkasya’dan, Şam’dan Hıristiyanlar, Fatih ve
Kanuni döneminde Sırplar, II. Bayezit
döneminde Moldovyalılar, Bulgarlar
İstanbul’un çeşitli yerlerine yerleştirilmişlerdir.
İstanbul’un nerdeyse her semtinin farklı dili,
farklı dini ve farklı görenekleri vardır (Mantran
1962: 44 vd). İstanbul kapılarını Rumlara,
Ermenilere Musevilere açmış,ama bir çok ulusa
karşı gösterilen hoşgörü Türklerden
esirgenmiştir (Yetkin 2003: 407).
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 17.05.08, 15:11
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

İşte bütün bu gelişmelerle Anadolu’da
yüzyıllarca sürecek ayaklanmaların tohumu
böylece atılmış olur. İş bununla da kalmaz.
İstanbul’a alınmamanın, İstanbul’dan
kovulmanın, ihmal edilmenin, bir yana
itilmenin yanında; bir süre sonra celali, isyancı,
yörük, alevi gibi gerekçelerle özbeöz Türk olan
Anadolu insanları devşirmeler tarafından yine
Anadolu’da katledilmeye başlar. Kendisi bir
Hırvat devşirmesi olan Kuyucu Murat Paşanın
Anadolu’da 20.000 insan öldürdüğü
bilinmektedir. Arnavut asıllı Köprülü Mehmet
Paşa’da az adam öldürmez. Bunlara Yavuz
Sultan Selim (1512-1520) ve IV. Murat’ı
(1623-1640) da eklemek gerekir.
İstanbul, Anadolu halkına karşı hiçbir zaman
misafirperver davranmamıştır. Bu her zaman
böyle olmuş ve kanımca İstanbul, Türkler
tarafından asıl olarak 1950’lerden sonra
zaptedilmiş, bu ahali İstanbul’un birçok
yerinde kendilerine özgü mahalleler kurmuş,
kimsenin itibar etmediği işlere, mesleklere
yönelmişlerdir. Bugün İstanbul’un beşte üçü bu
insanlardan oluşur. Kurtuluş Savaşı ile birlikte
Türkiye’nin mukadderatının İstanbul’a
bırakılamayacağı ilkesi benimsenmiş daha
sonra da Cumhuriyetle birlikte bunun gerekleri
yavaş yavaş yerine getirilmiştir. Yani Anadolu
İstanbul’dan intikam alma fırsatını ancak
Cumhuriyetle birlikte yakalayabilmiştir.
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 17.05.08, 15:12
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

B. DEĞİŞİK DÖNEMLERDEN HALKLA
İLIŞKİLER ÖRNEKLERİ
Cihan padişahı olarak adlandırılmasına karşılık
Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-1566),
özellikle son dönemleri Osmanlı için tehlike
çanlarının çalmaya başladığı dönemdir.
Seferlerin çok uzaklara yapılmak zorunda
olması, dolayısıyla maliyetin büyüklüğü
sistemi zaafa uğratmaya başlamıştır. Ganimet
masrafı karşılamaz olmuştur. Ayrıca doğuya
yapılan tüm seferler özellikle İran seferi parasal
açıdan devlete büyük bir külfet yüklemiş ancak
karşılığında doğru dürüst bir şey alınamamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Batıya
yönelmesinin en önemli nedeni, Balkanlar’a
sonra da Avrupa’ya yapılan seferlerin savaş
giderlerini rahatça karşılaması, sefer
masraflarının fazlasıyla çıkarılmasıdır. Bu
durumdan kuşkusuz önce yeniçeriler, timarlı
sipahiler yani savaşan kesim hoşnut
olmaktadır. Buralardan büyük ganimetlerle
dönüldüğü ve yöre halkının her seferde kolayca
vergiye bağlandığı bilinmektedir. Oysa
Doğu’da durum böyle değildir. Sözgelimi 1553
yılında yapılan Nahçıvan ve İran seferi siyasal
olarak bir yarar sağlamadığı gibi düşmanın
ardında talan edilecek hiçbir şey bırakmadan
çölden farksız olan İran bozkırlarına çekilmesi
nedeniyle, ekonomik açıdan da tam bir fiyasko
olmuştur (Sezgin 2005: 14). Ne var ki zamanla
Batı’ya yapılan seferler de çekiciliğini
yitirmiştir. Uzaklık dolayısıyla batı bölgelerine
yapılan sefer sürelerinin uzunluğu maliyeti
önemli ölçüde arttırmış, bu durum ister istemez
sistemi bir çok yönden sarsmaya başlamıştır.
Savaş yerlerinin çok uzakta kalması, sınırların
çok ötelere dayanması aylarca yollarda kalmayı
ve çok uzaklara gitmeyi gerektiriyordu. Bu
durum ayrıca başka önemli sonuçlara da yol
açtı: Seferler çok masraflı olduğundan timarlı
iflasa sürükleniyordu. Kapıkulu gittikleri
yerlere yerleşmiş olduklarından, yani çift ve
çubuk sahibi oldukları için savaş, onlara da zor
gelmeye başlamıştı. Meydan savaşları yanında
gerilla ve yıpratma teknikli savaşların
yaygınlaşması işleri büsbütün zora soktu.
Özellikle Doğu’da, İran sınırında buna benzer
bir durum yaşanmakta idi. Anlaşılacağı gibi,
eskiye göre sefere katılma çok zahmetli ve
tehlikeli idi (Akdağ 1975: 114). Üstelik
Anadolu’da köylünün durumunun bozulması
nedeniyle yaygınlaşmaya başlayan Celali
isyanları (Yavuz Sultan Selim zamanında
devlete karşı ayaklanan Yozgatlı Celal ismine
atfen bundan böyle Anadolu ayaklanmaları
Celali İsyanları olarak anılır oldu) devleti
uğraştırmaya ve üzmeye başladı. Bu gelişmeler
devlet-halk ilişkilerinde önemli aksaklıklar ve
bozukluklar olduğunun açık habercisidir. Bu
iki farklı dünya arasında önemli sorunlar
bulunmaktadır. Kanuni döneminden başlayarak
Osmanlı yönetimini ciddi biçimde uğraştıran
Celali isyanları, yani Anadolu ayaklanmaları
belirtmek gerekir ki, Tanzimata kadar şekil ve
zaman zaman da ad değiştirerek devam etmiştir
(Çadırcı 1997: 63). Dolayısıyla halk-yönetim
ilişkileri Anadolu’da olumsuz bir görünüme
sahiptir, tatsız ve üzücü olaylarla doludur.Bu
olayları yalnızca dini gerekçelere, mezhep
ayrılıklarına, ayaklanan kitlelerin başındaki
elebaşlarının özelliklerine bağlamak pek doğru
gözükmemektedir. Ayrıca bilinmelidir ki,
Kanuni dönemi sanıldığı gibi rahat bir dönem
ya da refah dönemi değildir. (Ansiklopedik
bilgi olarak belirtelim ki Osmanlı’da halkın en
rahat ettiği, sorunların en aza inmiş olduğu
dönem ortaokul ve lise kitaplarında eleştirilen,
doğru dürüst anlatılmayan “Lale Devri”dir.)
Anadolu insanı çok önemli sorunlarla
boğuşmak ve onlarla başetmek zorundadır.
İşsizlik, pahalılık, adam kayırma, rüşvet gibi
toplumsal sorunlar bu döneme damga vurmuş
gibidir (Akdağ 1975: 70 vd). İstanbul’da
çoğunlukla Türkmen işsizlerin gittiği ilk kahve
de 1553’de Kanuni döneminde açılmıştır
(Akdağ 1975: 73). Busbecq adlı Kutsal Roma
İmparatorluğu’nun İstanbul’daki elçisi Kanuni
Sultan Süleyman ile beraber Nahçıvan
seferinden dönerken Anadolu halkını çok
perişan gördüğünü hele Amasya’nın sefaletine
şaştığını anlatır (Busbecq 1939: 95, Braudel
1987: 105). Bu güzel kent aç, işsiz, güçsüz
insanlarla doludur ve çok pistir.
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 17.05.08, 15:12
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

Osmanlı tarihinin her döneminde rüşvet,
iltimas çok büyük ve yaygın bir yolsuzluk türü
olmuştur. Sadrazamdan, esnafı denetleyen ve
günümüzdeki belediye zabıta amiri anlamına
gelen “muhtesibe” kadar her kesim ve
kategorinin bu suçu işlediğini görüyoruz.
Osmanlı tarihi aynı zamanda bir rüşvet
tarihidir.Bir yandan rüşvet alma öte yandan
rüşvet almayı engelleme çabaları ve bunda
başarılı olamayınca rüşvet alanın kellesinin
vurulması ve tüm malına mülküne el
konulması Osmanlı’da rutin hale gelmiştir.
Kimler yok rüşvetçi sadrazamlar arasında…!
İşte size rüşvet almayla ünlü birkaç ünlü kişi :
Sultan İbrahim’in sadrazamı Hezarpare Ahmet
Paşa (Öldürüldükten sonra etinin mafsal
ağrılarına iyi geleceği yönünde çıkan bir
söylenti üzerine cesedi halk tarafından
paramparça edildiği için bin parça anlamında
hezarpare lakabıyla anılır), Fatih’in Bizans’tan
rüşvet almakla ünlü sadrazamı Çandarlı Halil
Paşa. Rüşvetsiz iş yapmayan ünlü vezir-i azam,
Merzifonlu Karamustafa Paşa ve daha niceleri.
İrili ufaklı her yönetici bu suça bulaşmıştır ve
rüşvete imparatorluğun her bölgesinde
rastlanmaktadır. Daha doğrusu rüşvet hem her
kişiye hem de her işe bulaşmıştır. Sözgelimi
onsekizinci yüzyıldan başlayarak yeniçerinin
bir kesimi rüşvet vererek savaşa gitmekten
kurtulmuştur. Esnaf sürekli olarak muhtesibe
küçük miktarlarda da olsa rüşvet vermektedir.
Ama en kötüsü Osmanlı’da yargının yani
kadılık kurumunun tüm çalışanlarıyla birlikte,
Sultan Bayezit’ten başlayarak, boğazına kadar
rüşvete batmış olmasıdır (Hammer 1991: C. 1,
s. 208).
Osmanlı’nın “Mühimme Defterleri” (Bu
defterler padişahın emirlerinin yazılı olduğu,
ilgili kent ya da yerle ilgili önemli
açıklamaların da bulunduğu tutanaklardır.
Dolayısıyla bu defterlerin sosoyolojik
özellikleri bulunduğu anlaşılmaktadır) ve
belirli ölçüde de yargı kararlarının yer aldığı
Şeriyye Sicilleri Osmanlı’da halkla ilişkilerin
adeta röntgen filmini vermektedir. Bu
defterlerden çıkan sonuçlara göre Osmanlı’da
halkın büyük bir kısmı, ödeme gücünü aşan
vergiden çok çekmiştir. Halkın büyük kısmı
adaletsiz vergiden şikayetçidir (Ankara Şeriyye
Sicili No 10, s. 220; Sicil No 11, s. 241). Yine
halkın büyük bir bölümü yerel yöneticilerin
keyfi davranışlarından bunalmaktadır ve bu
durumdan yakınmaktadır. (Başbakanlık
Osmanlı Arşivleri Mühimme Defteri No. 75, s.
43). Cezalar çok yüksek ve adaletsizdir
(Ankara Şeriye Sicili No. 6, s. 258; Kayseri
Şeriyye Sicili No 9, s. 343). Yöneticiler iyi
yönetememekte ve yanlış yapmaktadır (Ankara
Şeriye Sicili No 10, s. 238) (4). Ne var ki, bu
masum isteklere önce kulak veren ve gereğini
yapmaya çalışan devlet, bu yakınmalar ileri
gittiğinde ve eylemli hal aldığında, silah ve güç
kullanmaktan hiçbir zaman kaçınmamıştır.
Halkın özellikle Anadolu halkının sık sık
yüksek vergi ve keyfi yönetim davranışlarından
bunalıp isyana varan tepkiler gösterdiğini ve
bunların da çoğunlukla acımasız biçimde
bastırıldığını bilmekteyiz. Bu yaygın uygulama
Osmanlı’da halkla ilişkiler anlayışının nasıl ve
ne düzeyde olduğunu açıkça göstermektedir.
Fakat bunun yanında yine Osmanlı’da kimi
uygulamaların, halkla ilişkiler alanında güzel
ve ilginç örnekler olduğunu görmekteyiz. Gerçi
bu tür uygulamalar, tüm Osmanlı’ya özgü
planlı halkla ilişkiler uygulaması olarak
görülmese de yine de halkla ilişkiler tarihindeki
yerini almalıdır. Çok ender da olsa bu tür
kurumsal tavırlara Osmanlı tarihinde zaman
zaman, dönem dönem rastlanılmaktadır. İşte
ilginç örneklerden biri: Kanuni Sultan
Süleyman döneminde sadrazam İbrahim Paşa,
aynı zamanda Kanuni’nin damadıdır,
Mısır’daki huzursuzluğu gidermek üzere
büyük bir orduyla bu ülkeye gider. Mısır’da
kentlerde sürekli tellal dolaştırır. Halka yaptığı
duyurularda yerel yöneticilerden şikayeti
olanların, bunlardan zarar görenlerin, zulüm
görenlerin hiç kimseden çekinmeden
şikayetlerini kendisine ya da yönetimine
bildirmelerini ister. Bir çok kişi Osmanlı’ya
başvurur ve bunlar teker teker dinlenerek
haksızlığa uğrayanların mağduriyetleri giderilir
(Hammer 1991: C. 3, s. 33). Bu çalışma
sırasında hiçbir din ve ırk farkı gözetilmez. Bu
tutundurma çalışması çok insanın gönlünü alır
ve Osmanlı’dan hoşnutluğu büyük ölçüde
artırır. Bu uygulamanın başarılı sonuçlar
vermiş olduğundan dolayıdır ki, benzer türde
halkla ilişkiler uygulamalarına bir süre sonra
Arnavutluk ve Sırbistan’da da rastlanır.
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 17.05.08, 15:13
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

Çok önemli bir başka nokta, padişahların
özellikle İstanbul’da devletin başında
bulunduklarını sıkı kurallar koyarak hatırlatma
yoluna gitmeleridir Zaman zaman eyaletlerde
de rastlanılan bu uygulama halkla ilişkilerde
önemli bir sorun eksenidir ve olumsuz bir
nokta olarak not edilmelidir. Sözgelimi Sultan
İbrahim (1640-1649) kent içinde atarabası
kullanımını yasaklamıştır. Bir gün büyücüsüne
giderken yolda bir at arabası gördüğü anda
hiddetlenmiş ve sadrazamı Salih Paşayı hemen
oraya çağırtıp önlem almadığı bahanesiyle
paşanın kellesini vurdurmuştur (Koçu 1971:
19). Böylesi haksız güç gösterimlerine Osmanlı
tarihinde sık sık rastlanır.
Her cemaatin kendisini ayrı bir renkle temsil
ettiği İstanbul’da padişah buyruğu doğrultusunda
Müslümanlar sarı, Ermeniler kırmızı,
Rumlar siyah ve Yahudilerin mavi renkte ayakkabı
giymeleri zorunluydu. IV. Mehmet
(1649 -1687) düğünü yapılmakta olan ve sarı
ayakkabı giymiş bir Ermeni damat görmüş ve
adam sırf bu yüzden gerdek yerine mezara
gitmişti (Hammer 1991: C. VI s. 97). Yine
aynı padişah zamanında Hıristiyanların başlarına
sarık sarmaları (Bu kararın gerekçesi Müslümanlarla
karıştırılmamak idi) ve ata binmeleri
yasaktı. Kiliseler yürüyüş düzenleyemez,
yürüyüşlere destek veremezdi. Gayrimüslimler
hiçbir şekilde silah ve bıçak taşıyamazlardı.
Devlet bu insanların silahlarını iki de bir müsadere
ederdi. Bu kurallara özellikle İstanbul’da
çok dikkat edilirdi ve devlet de konulmuş yasakları
ciddi biçimde gözetirdi. Bu buyruklara
uymayana çok ağır cezalar verildiği bilinmektedir
(Halife 1976: 147). Halka getirilen sınırlamalardan
bazıları yalnızca Hıristiyan uyruk
içindir ve içlerinde gülünç olanlar vardır. Bazılarının
uygulanma gerekçeleri ise hâlâ bilinmemektedir.
Konulan yasakların yerel olduğu,
ciddi olmadığı ileri sürülse de, bir dönemdeki
yaklaşımı ifade etmesi açısından ilginçtir ve
not edilmesi gerekir. Örneğin Sultan İbrahim
döneminde Rumlara, Ermenilere, Musevilere
ve öteki gayrimüslimlere hamamlarda nalın
verilmezdi. Bu insanların Müslümanlardan ayrı
kurnalarda yıkanmaları gerekiyordu.
Peştemallarına halka takmaları da zorunlu idi.
Getirilen bu sınırlama yetersiz bulunmuş
olacak ki III. Ahmet’in (1703-1730)
sadrazamlarından Kalaylıkoz Ahmet Paşa, bu
halkalar yerine peştemallara çıngırak
takılmasını zorunlu hale getirmişti (Koçu 1971:
95) Gayrimüslimlerin sokakta kaldırımdan
yürümeleri yasaktı. Bazen de devlet bunların
evlerinin hangi renge boyanacağını ya da
badana edileceğini saptar ve buyruğa
uyulmasını gözetirdi (Karal 2000: C. VI, s. 9).
Osmanlı’da halkla ilişkiler aslında toplumun
yarısı için yani erkek nüfus için bir anlam ifade
ediyordu. Çünkü kadınlar toplumsal sistemin,
yönetsel sistemin, siyasal sistemin hatta günlük
yaşantının dışında tutulmuşlardı. Osmanlı düzenlemeleri
ve uygulamaları yalnızca erkekleri
muhatap almıştır. Kadınlar için devletin getirdiği
kurallar yalnızca sınırlayıcı ve yasaklayıcıdır.
İşte bunlardan birkaç örnek: Kadınların
belirli saatlerden sonra dışarıda dolaşmaları
yasaktı. Kadınların aynen Roma İmparatorluğunda
olduğu gibi devlet dairelerinde çalışmaları
yasaktı. Kadınlar vergi ödemezdi. 1573
yılında erkeklerle bir araya geliyorlar diye
kadınların, o zamanlar çok meşhur olan Eyüp
kaymağı yemek üzere bu semtteki kaymakçılara
girmeleri yasaklanmıştı. III. Selim (1789 -
1807) zamanında çıkarılan bir emirname ile
kadınların vücut hatları belli oluyor diye
Engürü şalisinden (Angora) entari kestirip
giymeleri yasaklanmıştı. Ayrıca bunları diken
terziler dükkanlarının önünde idam edilecekti.
Fatih’ten Abdülhamit dönemine kadar geçerli
olan padişah fermanına göre, kayıklara erkek
ve kadının birlikte binmesi yasaktı. Gerekçe
olarak ‘kayıkta fuhuş yapılıyor ve kayıkçılar
büyük paralar alıyor’ deniyordu (Koçu 1971:
81). Görüldüğü gibi o gün de, tıpkı günü
müzde olduğu gibi devlet insanların fakirlikleri
ile değil namuslarıyla uğraşıyordu.
Osmanlı’nın yaptığı nüfus sayımlarının ilki II.
Mahmut döneminde (1808-1839) yapılmış ve
bu sayımda kadınlar sayılmamıştır. Mecellede
(Osmanlı İmparatorluğunun medeni kanunu)
kadınlar aleyhine birçok hüküm bulunmaktadır.
Devlet kadınlara ne siyasal ve sosyal yükümlülük
getirmiş ne de kendini onlara karşı sorumlu
tutmuştur. Osmanlı zaten çok cılız olan
genel halkla ilişkiler uygulamasında kendi
kadınını yok saymıştır.
__________________

Asla Başkalarının Umudunu Kırma, Belki Sahip Olduğu Tek Şey Odur..
BOL BOL TEBESSÜM ET GÜLÜMSE
Hem Maliyeti Ucuzdur Hem De Değerine Paha Biçilmez...

Corel Draw-Flash-Photoshop
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 17.05.08, 15:13
CiwCiw - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Administrator
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 9.766
Ettiği Teşekkür: 9.734
2.746 tane iletisine 4.752 kere teşekkür edilmiş
CiwCiw isimli üye tecrübe puanını kapatmıştır.
  Send PM
Standart Cevap: Osmanlı'da halkla ilşkiler - Public relations in the ottoman empire

Yönetimin ayrım yapmasına olanak verecek ve
hatta bu amaç için konulduğu düşünülen bu
kural ve uygulamalar devlet halk ilişkilerindeki
önyargıyı belirtmesi açısından ilginçtir. Devlet
tebaanın (uyruğundaki insanların) kökenine
göre farklı davranma olanağına sahiptir. Ancak
yazılanlardan anlaşıldığına göre Osmanlı bu tür
ayrıma pek itibar etmemiş, çeşitli halklar ve
etnik gruplar arasında eşitliği olabildiğince
gözetmeye çalışmış hepsine aynı uzaklıkta
durmuştur. Devlet köylüyle ilişkide oldukça
titiz davranmıştır. Aynı titizliği kurallarda da
görmek olasıdır. Örneğin sipahi köylüye
haksızlık yapamaz, elindeki toprağı bir
başkasına veremez, hakaret edemez, köyden
kovamazdı. Köye gelen bir sipahi köylünün
evinde en çok üç gün konuk olabilir, daha
sonra başka bir eve geçmek zorundaydı. Yine
sipahi hakkı olmayan hiçbir şeyi köylüden
isteyemezdi, bu konuda köylüyü zorlayamazdı.
Haksızlığa uğrayan çiftçi ya da köylünün
kadıya başvuru hakkı vardı ve bu hak
kesinlikle engellenmezdi (Sevinç 2005: 82).
Yerel yöneticilerin görevden alınmalarının en
önemli nedenlerinden biri halka karşı kötü
davranmaları, haksız kararlar alıp
uygulamalarıydı. Ama ne var ki bu ilkelerin
unutulduğu, kağıt üzerinde kaldığı dönemler
olmuştur.
16. Yüzyıldan sonra yargıda önemli sorunlar
başgös