GİRİŞ
Türkiye’de genelde eğitim, özelde ise iletişim eğitimi tartışmalı ve sorunlu bir konudur. Bunda iletişim alanının son derece dinamik bir sektör olmasının payı büyüktür. Endüstrinin hızla gelişip çeşitlenmesi, gazeteciliğin değ
işime uğraması, sürekli yeni beceriler gerektiren bir meslek haline gelmesi, bunun yanında reklamcılık ve halkla ilişkiler gibi sektörlerin gelişmesi gibi olgular iletişim eğitimine de yansımaktadır. Sürekli gelişen bir alanda nasıl bir eğitim verileceği tartışma konusu olurken, sayıları giderek artan iletişim fakülteleri mezunlarının istihdam sorunu da giderek artmaktadır.
Günümüzde medya sektörünün iletişim eğitimini denetlemek istediği, buna karşılık iletişim fakültelerinin üniversiter yapı içinde kurulmuş olmaları dolayısıyla (Mutlu, 1992:138-139) bu denetime karşı direnç gösterdikleri bilinmektedir. Medya çalışanları arasındaki alaylı/mektepli ayrımı, zaman içinde mektepliler yönünde evrim geçirse de medya sektörü, üniversite düzeyinde verilen iletişim eğitimini tartışmakta, genellikle de olumsuz eleştiriler yöneltmektedir (bkz. Özkök:2001, Gürkan:2001, Eğin:2007). Söz konusu eleştiriler, sektörün iletişim eğitimini denetlemek istediğinin ancak, henüz bu isteğini gerçekleştiremediğinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Sektörün gereksinim duyduğu meslek adamlarının yetiştirilmesinin üniversite eğitiminin niteliğiyle nasıl bağdaştırılacağı konusu, iletişim fakültelerinin ders programlarının belirlenmesine yönelik tartışmalara da yansımaktadır (Dağtaş, 2003). Ders programlarının hazırlanmasında kuramsal derslerle meslek uygulamalarına yönelik derslerin nasıl dengeleneceği sorusunun temelinde, iletişim eğitiminin sektörün mü yoksa üniversitenin mi denetiminde olacağı sorusu yatmaktadır. Tartışmalarda, kuram/uygulama ayrılığının fetişleştirilmesi ise asıl soruyu gözden kaçırmak anlamına gelmektedir. Kuram ve uygulamanın birbirine zıt olmadığı, kuramın sosyal pratiğin açıklaması olduğu; kuramın pratikte yapılanın nedenlerinin ve sonuçlarının sistemli, güvenilir ve geçerli açıklamasını sunmayı gerektirdiği (Erdoğan, 2003: 98) göz önünde tutulursa, sektörün iletişim eğitiminin eleştirel niteliğinden rahatsızlık duyduğunun işaretleri görülebilir.
1980’li yıllardan itibaren medya sektörünün büyümesi ve iletişim teknolojisindeki gelişmelerin teknik personel ve meslek adamı taleplerini artırmasına karşın, iletişim eğitimi almış herkese sektörde iş olanağı bulunmamaktadır. Tekelleşme olgusu, Türkiye’de alternatif medyanın
gelişmesini engellerken, medya grupları, izleyici sayılarını artırmak için daha nitelikli bir habercilik ve kamusal yayıncılık anlayışını benimsemek yerine; büyük paralarla transfer edilen “popüler” gazetecilerle yayınlarını sürdürmektedir (Dağtaş, 2003:153).
Üniversite düzeyinde iletişim eğitimi almış mezunlar işe alınmak için ya kişisel ilişki kanallarını kullanmak ya da başka alanlarda iş aramak zorunda kalmaktadır. İletişim alanında bir iş bulduklarında ise çok düşük ücretlerle ve sosyal güvenceden yoksun olarak çalıştırılmaktadırlar. Sık sık yaşanan krizler sonucu işten çıkarılanlar yanında işsiz olanların sayısı da giderek artmaktadır (Medyada İstihdam, 2007).
Bütün bu sorunları artıran bir başka öğe de iletişim alanında çalışmak için mutlaka iletişim eğitimi almış olma zorunluluğunun bulunmamasıdır. Gazetecilik, televizyonculuk, reklamcılık, halkla ilişkiler gibi mesleklere girişin hemen herkese açık olması, hatta bu mesleklerin meslek olup olmadığı yönündeki tartışmaların da sürmesi (Bertrand, 2000:23; Belsey, 1998:8), iletişim alanında eğitim görenlerin istihdam sorununu artırmaktadır. İletişim eğitimi alan ancak kendi alanında istihdam olanağı bulamayanlar, başka mesleklere giriş koşullarını karşılayamadıkları için sıkıntı yaşarken, çok farklı meslek eğitimi almış kişiler iletişim mesleklerinde istihdam edilebilmektedir (Medyada İstihdam, 2007).