Nüve Forum

Nüve Forum > akademik > İletişim Fakültesi > Gazetecilik > Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

Gazetecilik hakkinda Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili ile ilgili bilgiler


[coverattach=1]Bu çalışmada, son dönem Hollywood filmlerinde temsil edilen entelektüel kimliklere dair yanlı bakış açısı, bazı somut film örnekleri bağlamında içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmeye çalışıldı. Son dönem üretilen Hollywood filmlerinde dikkati

Gazetecilik Gazetecilik Bölümü, haber medyasında çalışacak gençlere genel kültür kazandırmayı, iletişim ve kitle iletişimi kuramlarındaki çağdaş gelişmeleri aktarmayı ve bu bilgiler ışığında öğrencilerin çeşitli uygulamalar gerçekleştirmesini amaçlamaktadır.

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 02.01.09, 17:34
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

[coverattach=1]Bu çalışmada, son dönem Hollywood filmlerinde temsil edilen entelektüel kimliklere dair yanlı bakış açısı, bazı somut film örnekleri bağlamında içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmeye çalışıldı. Son dönem üretilen Hollywood filmlerinde dikkati çeken şey, film kahramanlarının birçoğunun kötülüğe eğilimli kişiler olarak sunulmasıydı. Yine bu kahramanların birçoğu, aynı zamanda entelektüel birer kimliğe sahipti. Entelektüel kimliğin kötülük düşüncesiyle bu iç içe sunumunda, başlıca iki sorun dikkati çekmekteydi: İlki, bizatihi Hollywood sinema sektörüne hizmet edenlerin küresel kapitalist değerlerin yeniden üretiminde görev alan işbirlikçi entelektüeller olmaları; ikincisi ise, bu entelektüeller üzerinden, Hollywood'un "insani sorumluluğun paylaşılması" ilkesinden hareket eden günümüz kolektif entelektüeline karşı duyduğu köklü bir önyargının varlığı. Bu tür bakış açısı sorununun doğal sonucu ise şuydu: kötülük düşüncesinin, entelektüel kişilikler üzerinden "estetize edilmiş bir kötülük" biçiminde yeniden üretilerek meşrulaştırılması. Bu bağlamda, söz konusu estetize edilmiş kötülük, izleyicilerin entelektüel bir kimliğe sahip kişilerin karmaşık varlığıyla özdeşleşmelerini kolaylaştırırken; aynı zamanda içinde yaşadıkları dünyaya ilişkin de yanılsamalı bir özgürlük duygusu edinmelerine yol açmaktadır. Bu tür filmler söylemsel düzeyde entelektüel film kahramanları üzerinden geçerek entelektüel kişilerin kötücül kişiler olduğunu işlemektedir.

Representation of intellectual identities in Hollywood films
This study was designed to assess the prejudiced viewpoints of Hollywood movies on intellectual identities. Data were collected by means of content analysis of selected Hollywood movies. What took attention in Hollywood movies produced in the recent period was that many of the heroes were being depicted as having a tendency of wickedness. Nevertheless, many of these heroes had intellectual identities. There are two main reasons that attracted attention in presentation of intellectual identity within wickedness thought: First one was that especially those who served Hollywood cinema sector were the collaborator intellectuals' taking part in reproducing global capitalist value.The second one was that the presence of a fundamental prejudice against today's collective intellectuals who relied on "share of humane responsibility" article of Hollywood. The expected outcome of the problem of this prejudiced viewpoint was that: the thought of wickedness was being legitimized as an "aesthetic wickedness" by reproducing it related to the intellectual identities. In this context, while aesthetic wickedness in question, made identifying audience as sophisticated existence of individuals intellectual identities easy, it also gave rise to acquiring an echoed liberty sensation related to the world they live in. What this sort of film suggested on discourse level by means of film heroes was that intellectuals' being demonic people.

Kaynak
Hüseyin Köse
Yard. Doç., Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü,
Kampüs, 25240 / Erzurum

Eklenmiş Resim
Dosya tipi: jpg stars.jpg (166,3 KB (Kilobyte), 53x kez indirilmiştir)
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 02.01.09, 17:35
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

Hollywood filmlerinde genel olarak kötülük-sanat pratiği bağlamında entelektüel karakterlerin temsili konusu, her şeyden önce, sanatsal üretimin ideolojik boyutuyla birlikte düşünülmesi gereken bir konudur. Öncelikle, sanatsal üretimin ideolojik niteliğini iki açıdan düşünmek gerekmektedir: Birincisi, sanatçının ortaya koyduğu yapıtla açıkça kötülüğün olumlanmasına bilinçli ya da bilinçsizce katkıda bulunduğu durumlarda sanatsal yaratımın üstlendiği evrensel sorumluluk ya da sorumsuzluğun, kaynağını hangi etik ilke ya da ilkelerden aldığıdır. İkinci olarak da, kötülüğün somut bir öneri olarak sunulduğu ve özel olarak da bazı sinema filmlerinde karşılaşılan "karizmatik" kötü karakterler üzerinden kurulmaya çalışılan kötülük mesajlarıyla gerçekte neyin amaçlandığıdır. Bu iki noktayı göz önünde bulundurmadan, sorunu gereği gibi doğru ve yeterli açıklamanın olanağı yoktur. Bu çalışmada, temelde, bu iki önemli hususun aydınlatılmasına çalışılacaktır. Ayrıca bunlara ek olarak, çalışmada yanıtı aranacak başlıca sorular şunlar olacaktır: Bazı Hollywood filmlerinde temsil edilen karakterlerin çoğunlukla entelektüel bir yüksek bilince sahip kimseler arasından seçilmesinin, entelektüel kimliğe karşı duyulan önyargılı bakış açısıyla doğrudan bir ilişkisi var mıdır? Ya da bu karizmatik karakterlerle izleyicilerin tehlikeli özdeşleşme biçimleri hakkında neler söylenebilir? Modern dünyada şiddetin seyirlik ve teşhirci bir gösteriye dönüştürülmesinin, bir kötülük müzesi ve etiği kurma girişiminin arkasındaki toplumsal güdüyü nasıl açıklamalıdır? Dayanaklarını kapitalist değerler sisteminden alan felsefi bir girişim olarak kötülük ve şiddetin mutenalaştırılması mıdır söz konusu olan? Yoksa şiddetin ve kötülüğün yarattığı şoku yumuşatarak olumsuz etkilerini kabul edilebilir kılmak mıdır?
Bir yandan, tüm bu sorulara yanıt ararken, aynı zamanda, çalışmanın asıl savını oluşturan entelektüellerin temsili sorununu tartışmaya açmak gerekmektedir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Hollywood tarafından temsil edilen kötü entelektüel karakterlerin temelde verili toplumsal ahlakı hiçe sayarak ondan daha yüce bir ahlaki sistem kurmaya çalışmak gibi bir çabaları yoktur. Sorun, entelektüel kimliğe sahip kişilerin "kötülük için kötülük yapan" kişiler olmaları, başka bir deyişle, kötücül davranış ve eylemleriyle hiçbir surette bir "kötülük etiği" yapılandırmaya muktedir olmayan kişiler olarak sunulmalarıdır. Onlar sadece, gerçek, huzursuz edici entelektüele karşı kaskatı bir önyargıyla donanmış kapitalist toplumun bizzat kendi ruhsuz gelişiminin neden olduğu yıkımlar için suçlayacak birini aradığında karşısında bulduğu "günah keçileri"dir. Dahası, Hollywood'un günümüz entelektüelinden anladığı "katil", "bozguncu", "öz yıkıcı", "sabotajcı", "Üçüncü Dünya'nın hizmetindeki şer güçler" vb. nitelemeler, ancak anlayabildiği kadarını anlatabilme becerisi olan sığ bir bilincin ürünüdür.
Bu çalışmanın, dikkatli ve eleştirel bir okumayla, sanatsal planda estetize edilmiş şiddet içinden yapılandırılan kötülük düşüncesi ile, Hollywood sinema anlayışının sanatsal pratik aracılığıyla kurguladığı entelektüel "bir kişilik olarak" film karakterinin kötülükle "sorunlu" ilişkisini aydınlatmaya çalışmak dışında bir iddiası yoktur.

__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 02.01.09, 17:36
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

YÖNTEM
Çalışmada özellikle dört Hollywood filminin entelektüel kişilikler-kötülük ilişkisi bağlamında yer verdiği temsillerin çözümlenişinde "süreç açıklayıcı" bir yöntem olarak içeriğin niteliksel analizi yapıldı. Ekonomik, siyasal ve kültürel nitelikli ürünün (sinema filminin) içeriksel-yapısal çözümlenmesinde eleştirel medya yaklaşımları kullanıldı. Özellikle, Hollywood sinema sektörünün kapitalist küreselleşmenin siyasal ve kültürel boyutlarına yaptığı doğrudan katkılar ve liberal kapitalist bakış açısının koşullandırıcı görme biçimlerine etkisi üzerinde durmak, söz konusu yapısal çözümleme için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Hollywood sinema sektörünün üretici entelektüel donanımının başlı başına bir sorgulanma alanı haline dönüştürülmesi ise, ayrıca çalışmanın temel parametrelerinden biri olan entelektüel kavramının çift yönlü açımlanışına katkıda bulunacaktır. Buna göre, ilki küresel kapitalist üretim düzeninin "işbirlikçisi" ve doğrudan doğruya bu filmlerin üretimine entelektüel sermaye bakımından destek veren bir aydınla, ikinci olarak, "kolektif kamu entelektüeli" şeklinde tanımlayabileceğimiz, ancak Hollywood filmlerinde yanlış temsil edilen bir aydın tipini birbirinden ayrı tutmamız gerekmektedir. Bu çalışmada, ilk türdeki aydın tipine yöneltilen eleştirilerle birlikte, önce, Hollywood sinemasında temsil edilen entelektüel/aydın tipi konusu üzerinde duruldu. Doğal olarak, çalışmada, temsil edilen entelektüel karakterler, içerik analizi düzleminde "kişilik çözümlemesi" tekniğiyle belirgin kılınmaya çalışılırken, Hollywood sinema anlayışının kolektif kamu entelektüeline yaptığı kurgusal kimi eklemelerin de eleştirel açıdan bir okuması yapıldı. Bu sayede, film karakterlerinin söylemlerine eşlik eden psikolojik süreçlerin açıklanması anlamında, entelektüel karakterlerin psikolojik yapıları, sosyo-kültürel kökenleri, dünya görüşleri ve hayata bakış açılarını ele veren kimi sözcük ve ifadelerin tümü, ayrı ayrı analiz birimleri olarak ele alınıp değerlendirildi. Bu yapılırken, aynı zmanda, kişilik çözümlemesi yardımıyla, Hollywood film sektörünün ideolojik mantığının kimi ayırt edici özellikleri, kurgusal birer gerçeklik olarak entelektüel karakter tasarımları üzerinden irdelendi.
Bunları takiben, analiz için seçilen dört Hollywood filmi teknik anlatım özellikleri, Hollywood sinemasının geleneksel temsil görenekleri temelinde eleştirel bir okumaya tabi tutuldu ve Hollywood sinema sektörünün ideoloji ve politikasına ilişkin ayrıntılı bir açıklayıcı çerçeve sunulmaya çalışıldı.

__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 02.01.09, 17:38
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

KURAMSAL TARTIŞMA
Kötülük ve entelektüel kimlik ilişkisi
Öncelikle belirtmek gerekir ki, makalenin bu bölümünde entelektüel ve kötülük probleminin tarihsel kronoloji açısından genel bir değerlendirilişine eğilme nedeni, olguya ilişkin sosyal bilimler alanında bugüne dek üretilmiş düşüncelerin lineer bir dökümünü yapmak değildir. Tam aksine, Hollywood sinema anlayışının sunduğu entelektüel kişiliklerin kötülükle kurdukları ilişkinin sorunlu bir ilişki olduğu kuramsal varsayımından hareketle, böyle bir ilişkinin eleştirel ya da haklı bir düşünsel tepkiden kaynaklanmadığını göstermeye çalışmaktır. Dolayısıyla, felsefi, varoluşsal ve eleştirel nitelikten yoksun böylesi bir kötülük pratiğinin gerek bireysel, gerekse toplumsal değişim ve dönüşüme zemin hazırlama amacı taşımadığını göstermektir. Bu nedenle, araştırmada, Hollywood'un kurguladığı "kötü entelektüellerin", yönsüz, amaçsız ve ilkesizce yaptıkları kötülüklerle belli bir "kötülük etiği" pratiğini yapılandırıp yapılandırmadıkları irdelenmekte ve entelektüel-kötülük ilişkisini bir dizi soruyla aydınlatmaya çalışmaktadır. Örneğin, Hollywood'un kötü entelektüel karakter örnekleriyle, kötülüğe eğilimli entelektüel doğa arasında ne tür benzerlikler mevcuttur? Hollywood, entelektüelleri, kötü karakterler olarak kodlarken, kötülüğe ilişkin hangi eleştirel, felsefi ya da siyasal bakış açısından esinlenmektedir? Ya da kötülük paradigmalarının hangilerinden dayanak almaktadır? Bu bölümde, kısaca konu hakkında okuyucuya bu tür sorulardan hareketle yapılan kuramsal açıklamalardan geçerek analojik (karşılaştırmalı, benzeştirmeli) bir çözümleme yapabilme fırsatı ve olanağı sunmaktır. Böyle bir karşılaştırma yapılmasına olanak sunmak için de, ilkin entelektüel kimliğin doğası-kötülük ilişkisine değinmekte yarar vardır. Bu tür saptamaların niteliğiyle, Hollywood sinemasında temsil edilen entelektüel karakterlerin kötülükle kurdukları ilişkilerin niteliği arasındaki farklılıklar, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde yapılacak film çözümlemelerinde daha net bir biçimde kendini ortaya koyacaktır.
Entelektüel kimliğin doğası-kötülük ilişkisi bağlamında, Arthur Miller, en ünlü yapıtında, belki de 1950'lerde "komünist avcılığı" (MacCartism) ile Amerikan entelektüellerinin vatan hainliğiyle suçlanarak sorguya çekildiği zamanları da hatırlatarak, "hepimiz bir gün cadı olduğumuzu itiraf etme baskısıyla karşı karşıya kalabiliriz. Zaten, hayatının hiçbir anında 'şeytan'la işbirliği yapmamış tek bir insanoğlu bulunabilir mi?" (1985: 87) diye soruyordu. Miller'in sorusu, belki de hiçbir şeyi olmadığı kadar, -şayet hakkında söylenilenler doğruysa- entelektüellerin Şeytan'la yaptıkları işbirliğinin niteliğini anlamamıza yardımcı olabilirdi. Ancak hemen belirtelim ki, böyle bir yargı bu makalenin kuramsal çerçevesi dışında kalmaktadır. Dolayısıyla, bu önyargının olası nedenleri üzerinde durulması ve sorununun aydınlatılması gerekir.
Her şeyden önce, entelektüele dair bu önyargının nedenlerinden birisi ve belki de en önemlisi, onun kurulu düzenin normlarıyla girdiği süreğen hesaplaşmayı neredeyse bir varlık nedeni haline getirmiş olmasıdır. Onu, sıradan bireylerden ayıran temel özelliği, toplumun parçalanmışlığını kendi varlığında cisimleştirmesi ve Besnier'in dediği gibi, "üstlenecek bir çelişkisinin" ya da çelişkilerinin olmasıdır (1996: 84). Bu çelişki, içinde yaşadığı toplumun ya da toplumsal gerçekliğin yol açtığı bir çelişkidir. O, deyim yerindeyse, toplumsal kargaşayı kolektif bir coşkuya dönüştüren kişidir. Tarih boyunca, her zaman kurulu düzenin normlarına ve iktidar mekanizmalarına karşı açık bir tehdit olarak algılanmış, otorite merkezlerine ya da egemen olan çevrelere karşı madunların ve ezilmişlerin kolektif vicdanını temsil etmiştir. Bu nedenle, onun bağlandığı değerler, resmi kültür ve politikaların değil, sözcülüğünü yaptığı bu madunların talep ettiği eşitlik ve özgürlük kavramları olmuştur. Bu "şeytanla işbirliği" içinde olmak değil, iktidara tabi kılınmışlar lehine otoriteyi tedirgin etmektir. Camus'nun Başkaldıran İnsan ve diğer yapıtlarıyla ezilmiş Cezayir halkının savunuculuğunu yapmasını; Sartre'ın gerek yapıtları, gerekse eylemleriyle ruhu köleleştirici her tür otoriter sisteme karşı çıkmasını; Genet'nin siyah ırkın aşağılanmasına karşı sesini yükseltmesini; Chomsky ve Bourdieu'nün radikal karşı çıkışlarıyla Amerikan ve Batı emperyalizmine meydan okuyuşlarını; Said'in mazlum Filistin halkının kimliğinde zorbaya karşı tüm itirazlarını dile getirmesini; kısaca tüm bu entelektüel duyarlık ve insancıl müdahaleyi, sadece basit bir kötülük düşüncesiyle mahkum etmek, köklü bir önyargıdan başka bir şey olabilir mi? Besnier'in özellikle Fransız düşünür Georges Bataille' ın entelektüel kimliğinin karmaşıklığı, farklı olaylar karşısında aldığı değişik pozisyonlar ve "olumlamanın imkansızlığı" kavramı üzerinden dile getirdiği görüşler, deyim yerindeyse, günümüz entelektüelinin ideal bir portresini sunmayı amaçlamaktadır. Sunulan bu ideal entelektüel portresi tanımlaması içinde, entelektüelin kendi çağının kötücül güçlerine hizmet ettiği iddiası dışında, neredeyse her şey vardır. Besnier'in perspektifinden, "ideal entelektüel" kimlik tanımlaması şöyledir: "Belli bir dava için harekete geçen, sonra tekrar çok huzurlu sıradanlığa, anonimliğe geri dönen; tutkulu ve sistematik pozisyonlar alarak saygınlığını hiçbir zaman zedelemeden, bilinçli olarak mücadele etmenin ayrıcalığını koruyan, 'beklenmedik söz hakkı'nın tadını çıkaran bir insan" (1996: 14). Özellikle bu sonuncu ifade -"beklenmedik söz hakkının tadını çıkaran"-, belki de entelektüeli kurulu sistemin "kadro dışı" elemanı yapan yegane özelliğidir; çünkü bu özelliği, onu hoşnutsuz ve rahatsız bir bilince dönüştürmekle kalmaz, aynı zamanda "üstlendiği bazı çelişkilerden" dolayı da onu her an başkaları için varlığını riske atmayı göze almaya hazır sıra dışı bir figür yapar. Anormallik şudur ki, entelektüel, biraz da içselleştirdiği bu çelişkiler sayesinde huzur bulur; tıpkı, "entelektüelin görevinin krizi evrenselleştirmek" olduğunu savunan Said'in (1995: 51) entelektüelin vicdanını huzura kavuşturabilmesinin yegane yolunun, evrensel bir acı ve drama duyarlı olmaktan geçebileceğini söylemesi gibi. Şayet -kendi işleri yolunda gitmesine ve hayatta hiçbir eksiği olmamasına rağmen- duyduğu bu evrensel huzursuzluksa ve bu huzursuzluğu gidermenin yolu, sadece tüm insanlığın kolektif acısını kendi kimliğinde temsil etmekten geçiyorsa, salt "mutsuzluk fikriyle mutlu olma eğilimdeki" (Said, 1995: 58) bu adamı, aceleci bir tutumla kötü bir birey olarak damgalamadan önce, hiç kuşkusuz, onu tüm olası önyargılardan arınmış olarak yeniden değerlendirmek gerekmektedir.
Dolayısıyla, entelektüel kötü biri olamaz. Sadece şu yargı bile, ona bu sıfatı reva görme hakkını elimizden alır: "Bir entelektüel, gemisi battıktan sonra, karada değil karayla birlikte yaşamayı öğrenen birine benzer" (Said, 1995: 63). Entelektüelin yazgısı, bir parçası olduğu insanlığın yazgısından bağımsız değildir; özgürlük ve en temel insan ve ulus haklarının tehdit altında olduğu koşullarda, hiçbir insan huzurlu olamaz. Tarihte bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Dreyfus davasında Zola'nın, Kara Kaplanlar sorununda Genet'nin, Hindistan'ın bağımsızlığı konusunda Gandhi'nin, Güney Afrika halkına karşı girişilen ırkçı apartheid uygulamalarında Mandela'nın, İkinci Dünya Savaşı sırasında kendisine sunulan atom bombası yapma önerisini reddeden fizik profesörü Oppenheimer'ın, McDonald's'ın tabelasını söken bir köylünün yargılanmasında savunma rolü üstlenen Bourdieu'nün ya da Zola'dan çok daha önce, Amerikalı Thoreau ve Whitman gibi sivil itaatsizlerin günün yaşanan sorunlarına ve haksızlıklara karşı geliştirdikleri çağdaş entelektüel müdahalecilik formu hep bu kaçınılmaz gerçeğe işaret etmektedir.
O halde, entelektüele yüklenen bu kötülük ve şeytanın avukatlığı yanılgısının kaynağı nedir? En akla yatkın görünen yanıt, ilk çağlardan bu yana düzenle düzensizlik arasında var olduğuna inanılan diyalektik görüştür. Sürekli olarak, belli bir kurulu düzeni kovalayan düzensizlik fikri -ya da buna bir ölçüde her iyiliği mutlaka bir kötülüğün takip etmesi de diyebilirsiniz-, kendine her dönemde sadık taraftarlar ve toplumsal aktörler bulmuştur. Bu zıtlaşmada, kendine özgü evrensel huzursuzluğu ve kuşatıcı bilinciyle entelektüelin varlığı, Levy'nin deyimiyle, salt "bir genel bilgiyi değerden düşürmek üzere harekete geçmiş olan karmaşık işleyişlerin üstadı" olmaktan ziyade, bir "korkusuzluk, taraftarlık" (Levy, 2002: 93) olarak boy göstermiştir. Başka bir deyişle, o, her dönemde verili olanın negatif bilincinin temsilcisi, yeni ve alışılmadık fikir ve değerlerin savunucusudur. Zola'nın ve diğer tüm çağdaş entelektüellerin durumu özetle budur. Gözüpeklikleri, onları, kurulu düzenin ve egemen toplumsal sistemlerin "kötü"sü yapmıştır. Tıpkı Alman yazar Henrich Böll'ün Kara Koyun adlı öyküsünde tasvir ettiği gibi, o, bir anlamda tüm insanlık ailesinin huysuz ve uslanmaz çocuğudur. Bu anlamda, Sade ve Genet değişik dönemlerdeki Fransız toplumunun, Heidegger ve Grass da günümüz Almanya'sının kara koyunu ve kötüsüdür. Özellikle bu sonuncusunun durumu, şu sıralar entelektüel değerlere karşı önyargının şekillenmesinde genel iyinin çarpık bakışını yeniden diriltmiştir. Bilindiği üzere, Grass, henüz 17 yaşındayken İkinci Dünya Savaşı'nın son döneminde Alman Nazi Ordusu'nun paramiliter savaş kolu olan Waffen SS'e katılışını anlattığı ve bir yönüyle "Nazi itirafı" sayılabilecek Beim Hauten der Zwiebel adlı anılar kitabının tüm Avrupa'da yarattığı yankıyla, müthiş saldırıların hedefi olmuştur. 17 Ağustos 2006 tarihli Le Figaro gazetesinde Grass'ın "nazik" durumunu yorumlayan Cecile Calla, içten içe bu gecikmiş itirafın yazarın entelektüel sorumluluğuna gölge düşürdüğünü, ancak henüz genç bir yaşta işlenmiş olan bir insanlık suçunun, "yazar Günter Grass"ı ne ölçüde bağlayabileceğini sorgulamaktadır. Calla'ya göre, yazarın kitabının Waffen SS'lere yazılma hikâyesini anlattığı "Korkuyu Nasıl Öğrendim" adlı bölümünün başlığının bile "geçmişin yükünden kurtulmak isteyen" bir adamın pişmanlık dolu çırpınışları olduğu ortadadır (Calla, 2006). Deyim yerindeyse, burada entelektüelin "kökten kötü" bir temsiliyle değil, Laurent Margantin'in deyimiyle, "uç (terminal) entelektüelin, kendisini düzenli olarak itirazda bulunmaya götüren ya da kaba gerçeklikle hata yapmaya sürükleyen temsiliyle" karşılaşmaktayız (Margantin, 2006). Aynı şekilde, entelektüel tavrını "tiksinti", "ihanet" ve "toplumun reddi" içerisinden kurmaya çalışan Jean Genet de "kökten kötü" birisi değil, sadece "her yerin ötekisi"dir. Genet, kendisiyle yapılan bir söyleşide, içinde gönüllü olarak soluk almayı seçtiği ve ölünceye kadar da sürdürmekte kararlı olduğunu belirttiği kötülük hakkında şöyle demektedir: "Kötülüğü o şekilde yaşayacaksınız ki, iyiliği simgeleyen toplumsal güçler sizi ele geçiremesin (...) Kötülüğü kendi şahsi ölümüme kadar yaşamayı kastetmiyorum bununla, [yani] o şekilde yaşayacaktım ki, bir yerlere sığınacak idiysem sonuçta ancak ve ancak Kötülüğe sığınacaktım, asla İyiliğe değil" (Genet, 1994: 17). Genet, aynı yerde, aşağılanmışlar ve suçlularla gerçek ya da olası bir dayanışmayı da reddettiğini söyler, çünkü her tür dayanışmayı "bir ahlak başlangıcı, dolayısıyla iyiliğe dönüş" (1994: 18) olarak görür. Bu ifadeler aynı zamanda, onun Büyük İyilik ya da Zizek'in Büyük Öteki dediği kurulu simgesel düzen karşısında aldığı uzlaşmaz bir pozisyondur. Dolayısıyla onun yolu, felsefede Nietzsche'nin tuttuğu yol ya da daha açık bir ifadeyle, Besnier'in "imkansızın politikası" dediği şeydir. Büyük İyi'nin (Ötekinin) onay vereceği bir toplumsal ve düşünsel projeye destek verip ona tabi olmaktansa, "kötü" ama "lanetli" biri olarak yaşamayı tercih etmek ya da doğrudan doğruya "koşulların bilincine" tabi olmak.

__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 02.01.09, 17:40
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

Sonuç olarak, tüm bu örnekler, bu makalenin kuramsal tezini çürütmemekte, desteklemektedir. Çünkü entelektüele yakıştırılan kötülük yaftasının bildik herhangi bir nesnel kötülük olayıyla ilgisi yoktur. Daha açık bir ifadeyle, buradaki "kötülük, iblis tayfasının belirgin niteliği veya ahlak yoksunluğu değil, Georges Bataille' ın düşündüğü gibi, ahlakı hiçe sayan bir yüksek ahlaklılık ve bilinç sorunudur. Bu bağlamda, özgürlüğün içindeki kötülüğü ortaya koymak uzlaşmacı ve konformist düşünce tarzına karşıdır. Çünkü "kötülük çiçeklerini" büyüten toplum, anlaşılmaz, kapalı toplumlardan biri değil, doludizgin ilerleyen kapitalist toplumdur" (Öğüt, 2005: 76). O halde, bu sonuncu karmaşık/sofistike kötülük tanımlamasını, günümüz Hollywood polisiyelerinin çoğunda tanık olduğumuz, daha baştan kötülüğe eğilimli olan kaba saba "entelektüel" karakterlerin nesnel bir kötülük olayına karışan eylemlerinden ayrı tutmak gerekmektedir. Entelektüel-kötülük düşüncesine ilişkin tüm bu belirlemeler, aynı zamandan sanatsal pratik ve kötülük ilişkisi bağlamında anlamını bulan "estetize edilmiş kötülük" düşüncesi üzerinde durmayı gerektirir.
"Estetize edilmiş kötülük" düşüncesi
Denebilir ki, estetize edilmiş kötülük düşüncesinin odak noktasında, kötülüğe ilişkin belli bir "meşrulaştırma" amacı yatmaktadır. Kötülüğün estetize edilmesi, özellikle sanatsal üretim alanında onu kabul edilebilir, tercih edilebilir, öykünülebilir bir değer haline getirmektedir. Kötülüğün bu biçimine yönelik belli bir araştırma, özellikle, dikkatimizi kötülükle ve kötü karakterlerle izleyiciler arasında kurulabilecek "tehlikeli özdeşleşme" ve yakınlaşma biçimlerinin yaratacağı yıkımlara çekmesi bakımından son derece önemlidir.
Aynı şekilde, estetize edilmiş kötülük biçimlerini anlamaya dönük çabanın bir başka önemli boyutu da şudur: Kötülük olgusunu düşünürken, aynı zamanda bakışımızı doğrudan doğruya gündelik yaşam pratiklerimizde verili olan şiddet ve kötülüğü evcilleştirme süreçleri ile bu süreçlere doğrudan destek veren sanatsal yaratım alanına çevirmenin zorunluluğu. Bu açıdan tarihsel olarak akla gelen ilk estetize edilmiş kötülük örneği, 19.yüzyılın başlarındaki cinai eylemini, arkasında bıraktığı elli sayfalık bir hatıratla taçlandırarak estetize etmiş olan Pierre Riviere'dir. Foucault ve arkadaşlarının yoğun merakını uyandıran bu olağanüstü olayın -çünkü katil henüz yirmili yaşlarını sürmektedir ve o haldeyken bile giriştiği eyleme ilişkin korkunç bir farkındalık düzeyine sahiptir- yankıları büyük olmuştur. Foucault, kendi eyleminin kusursuz bir ruhbilimsel betimlemesini de sunmuş olan Riviere'in hatıratını baba katilliğinin sosyoekonomik temelli nedenlerinin somut bir kanıtı olarak analiz eder. Katilin işlediği cinayetler büyük bir soğukkanlılıkla planlanmış ve ahlaki olarak da yetkin bir şekilde gerekçelendirilmiştir. Riviere, kesinlikle normal ve sıradan biridir, ancak o, Arendt'in yukarıda sözünü ettiğimiz, kötülüğün maddi koşullara bağlı olabileceği yollu tezini doğrulayan somut bir örnektir de. Tek farkla ki; katil, burada, işlediği suçların - Riviere acımasızca annesi, babası ve kız kardeşini katletmiştir- ruhbilimsel açıdan doğrulanışına, deyim yerindeyse, "estetize edilmiş bir kötülük" teorisiyle doğrulanışına da katkıda bulunmuştur ardında bir hatırat bırakarak. Ortaya konulan edebi metin, gündelik yaşamdaki çatışmaların - Riviere'in durumunda, aile içi çatışmaların ve üvey baba nefretinin- içerdiği kötülük eğilimlerinin neden olabileceği felaketlerin "belgelenmesi" ya da bu felaketlerin yıkıcı sonuçlarını kabul edilebilir bir düzeye indirgeyerek meşrulaştıran bir girişim değildir yalnızca; bu aynı zamanda, katilin gerçekleştirdiği yapıtın -işlediği cinayetlerin- altına atmış olduğu bir "imza"dır. Deyim yerindeyse, buluğ çağındaki Riviere, şiddetin gücüyle yarattığı ilk sanat yapıtının uyandırdığı hayranlık duygusuyla ölümsüz kılmak için onu estetize etmeyi seçmiştir. Durum, bir yönüyle de, katilin ayaklanmış olan kendi kötü doğasını edebi bir yoldan sağaltma ve ona katlanma girişimidir. Katilin yapıtı, edebi yönü güçlü bir dramdır. Çünkü başka bir açıdan "kişi esrimeye veya kendinden geçişe ancak varoluşu dramlaştırarak ulaşabilir" (Çubuklu, 1998: 45). Katilin kendi kötü doğasına ilişkin arkasında yazılı bir hatırat bırakmasını, sözel kültürün çözülerek yerini yazılı bir kültüre bırakmasının son "lanetlerinden" biri olarak da okuyabiliriz öte yandan. Nitekim bu yeni gelişmeyle, yani "sözel kültürün ortadan kalkmasıyla birlikte, insanlar arasındaki uygar tartışma [da] bitmiş durumda"dır (Kahraman, 2005: 211).
Aynı şekilde, şiddet ve kötülüğün efendisi Marquis de Sade da, eyleminin yöneldiği kurbanlarına ölümlerinden sonra estetik bir ayini çok görmez. Bunun en somut örneği, Rose Keller adındaki bir dilenci kızı çakı darbeleriyle delik deşik ettikten sonra, kurbanın bedeninde açtığı yaralara sıcak balmumu damlatarak eylemini sanatsal açıdan taçlandırmasıdır (Bataille, 1997: 94). Bu, tümüyle katilin işlediği cürümü estetik bir hazla onurlandırışı, şiddetin estetize edilişidir. Kötülük düşüncesinin tümüyle estetik bir hazla iç içe olabileceği görüşünün anlamlı örneklerinden biri de, şiddet ve kötülüğün tohumlarının bizatihi gündelik yaşam pratikleri içinde kayıtlı olduğu savıdır. Kahraman, bu duruma oldukça somut örnekler vermektedir: "Modanın, askeri kıyafetleri dönüştürerek yeniden üretmekle yaptığı şeyin, insanların askerliğin ruhunu üstlerinde taşımaları"na aracı olduğu (2005: 211) ya da bizzat "Marinetti ve arkadaşlarının, (Fütüristlerin) savaşın en önemli sanat olduğunu" iddia etmelerinde olduğu gibi (2005: 212). İlkinde, askerliğin temel mantığının doğrudan doğruya "öldürme sanatı"na bitiştirilmiş olması; ikincisinde ise, bizzat savaşın kendisinin yeni işkence ve öldürme alet ve tekniklerinin bin bir türünün icadına gereksinme duyması nedeniyle, kötülüğün estetize edilişine hizmet ettiği söylenebilir. Bu anlamda, upuzun bir giyotinler çağı tarihi, aynı zamanda ölüm anının dehşeti karşısındaki çaresizliği ve infaza yazgılı bedenin can verirkenki çırpınışını minimalize etmenin tarihidir. Öldürücü darbe ile ölüm süresi arasına yerleştirilen bu kısacık mesafe, ölüm anını şiirleştirmeye yetmese de bundan daha önemli bir şeye hizmet etmektedir: infaz mahallinin bir "konfora" dönüştürülmesi...
Kuzuların Sessizliği'nin (The Silence of the Lambs, Jonathan Demme, 1991) sapık seri katili de, kendi cinsel kimlik değişimi için gereksindiği protez bir bedene sahip olma hayalinin gerçekleşmesini, genç kızların sağlıklı derilerini yüzerek kendine yeni bir "giysi" hazırlamakta görmüyor muydu? Katilin yaptığı şey, bu anlamda "cerrahi bir terzilik" değil midir? Ya da Baudrillard' ın deyimiyle, "başkalığın estetik cerrahisi" değil midir? Başkası olma arzusunun bu korkunç estetizasyonu, şu halde, başka hiçbir şeyle değil, tam da katilin kendi bedeninde sakladığı ölümcül şiddeti bir başkasına devretmesinin sanatsal bir beceriyi gerektirmesiyle ilgilidir. İşte, Kuzuların Sessizliği'nin dehşetengiz seri katilinin eyleminin anlattığı temel şey budur: kendi doğasında karşılaştığı ve bir türlü ıslah edemediği kötülüğü, bedeninde dışsallaştırarak "estetize etmesi".
Kısaca, onu, insan bedenlerini yok etmek suretiyle yeni bir kimlik oluşturmaya yönelten şey, Spinoza'nın deyimiyle, dengeli bir "akıl hayatı"na karşılık, ebedi bir belirsizlikler ve hatalar deniziyle dolu bir "hayal yaşamı"na mahkum etmesi değil midir? Şayet "hayal gücü", Spinoza'nın dediği gibi, dünyadaki yaşamı eksik tanımanın bir sonucuysa, insanoğlunun içine düştüğü yanılgı tuzaklarının da başlıca nedenidir (Werner, 2000: 20).
Estetize edilmiş kötülük düşüncesi, öte yandan, estetize edilmiş şiddet eylemlerinden de büsbütün ayrı düşünülemez. Bu konu, bizi Antik Roma tiyatrosu'nun en eski kaynaklarına, özellikle de Seneca'nın sahnede gerçek şiddet eylemlerine izin verildiği trajedilerine geri götürür. Bu anlamda, "kötü karakterler, şiddet eğilimli ya da hain kişiler üzerinden ilk kez Seneca'nın trajedileri döneminde Avrupa edebiyatında görülmüştür" (Morton, 2005: 150). Dahası, Seneca'nın trajedileri, günümüzün snuff movie film türünün (gerçek insanların kullanıldığı, sahnede gerçek ölüm seyretme arzusuna dayalı film türünün) de ilk örneklerinden birisidir. Yine bilindiği üzere, tıpkı ölüm cezasıyla yargılanan suçluların Antik Roma arenalarında gerçek "ölüm gösterilerinde" acımasız gladyatörler için yem olarak kullanılmalarına benzer biçimde, Seneca'nın bu oyunlarında da gerçek suçluların figüran olarak kullanıldıklarına dair rivayetler mevcuttur. Daha temelde ise, Antik Roma tiyatrosunda "izleyici çekmeyen oyunlara ayrılmış ödeneğin şenlik yöneticisince iptal edilebildiği bir ortamda", bu tür oyunların sahnelenme yönündeki isteksizliğin aşılması yönünde, oyunlara fazladan gösteri unsurları katılması durumu söz konusudur (Artaud, 2006); bu ise, gösterilerin bazen kaçınılmaz biçimde aşırılıklara varmasıyla sonuçlanmaktadır. Aynı gösteri unsurunu, bu kez bambaşka bir kaygıyla ve görece daha steril bir biçimde sahnede "bedenin dili" içine yerleştirmeye çalışmış olan Antonin Artaud ise, tiyatro alanında estetize edilmiş şiddet sahneleri için Vahşet Tiyatrosu'na ilişkin kaleme aldığı "İkinci Manifesto"sunda şu ölümcül gerekçeyi öne sürmektedir: "Kabul edilsin ya da edilmesin, bilinçli ya da bilinçsiz, şiirsel durum, yani hayatın aşkın bir durumu, aslında halkın aşkta, suçta, uyuşturucuda, savaşta ve isyanda aradığıdır" (Artaud, 2006). Buna karşın, Artaud'nun manifestosunda sözünü ettiği olumsuzluklar, insandaki kötü doğanın tezahürleri ya da doğrudan bir araştırmasını açığa vurmayı amaçlamaz. Artaud'nun sözünü ettiği şey, daha ziyade, "insanların değil de olayların sahnelenmesini" amaçlayan; insanları "belirli güçlerin görüntüleri olarak ve olaylarla içinde rol aldıkları tarihin ölümcüllüğü açısından ele alan" bir perspektiftir (Artaud, 2006). Her durumda, Artaud'nun tiyatrosu, dünyayı yaşanan olumsuzlukların ve kötülüklerin içinden betimlemeyi düşlemektedir.
Konunun edebiyatçılar ve şairler yakasında ise, kötülüğün estetize edilişine ilişkin görece daha zengin bir malzeme ve "ruh haliyle" karşılaşmaktayız. Başta Rimbaud, Verlaine, Laetreamont, Baudelaire ve Wilde olmak üzere, upuzun bir çağdaş şiir ve edebiyat tarihi, "lanetli yan"da duran figürlerle doludur. Bunlardan, Verlaine ile yaşadıkları aykırı aşk ilişkisiyle de ünlü Rimbaud, çok erken bir yaşta şiiri bıraktıktan sonra, Kuzey Afrika sahillerinde beyaz kadın ticareti yapmayı seçerek ruhundaki iflah olmaz kötülüğe teslim olmuştur. Şiiri, tıpkı Wilde için de olduğu gibi, toplumun lanetlediği günahkar yaşam biçiminin çınlayışlarıyla doludur. Bizde ise, yazdığı şiirlerle "bir kötülük toplumunda haklılığın inadını taşıdığını" söyleyen Ece Ayhan (Akt. Keskin, 2006) bu lanetli şairler kuşağının en dikkat çekici simalarından birisidir. Ayhan' ın sesi, kendi deyişiyle, bir "atonalliği" ve içinde yaşanılan toplumsal sisteme karşı belli bir yabancılaşmayı açığa vuran "bakışımsızlığı" temsil etmektedir. Burada, şairin yıkıcı şiirsel yönelişinin ve şair duruşunun hedefi olan kötülük, bizzat, kendisini doğuran modernliğin ya da Keskin'in deyimiyle, "aydınlanmacı aklın" bir sonucudur (Keskin, 2006). Ayhan, deyim yerindeyse, yazdığı şiir ve takındığı tavırla, kendisinden önce yaratılmış olan "estetik" geleneği yıkarak, yerine yeni bir kötülük estetiği kurmayı amaçlar. Sonuç olarak tüm bu örnekler, Raymond Geuss'un şu yargısının doğrulanışına hizmet ediyora benzemektedir: "Eğer sanat toplumsal olarak eleştirel olacaksa, yani bu dünyayı olumsuzlayacaksa estetik olarak da radikal olmalı, yani radikal bir biçimde kendi olumlama eğilimine karşı mücadele etmelidir" (Keskin, 2006). Benzer şekilde, Nietzsche'nin trajediye yaklaşımı da, bizi, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde, kötülük ve şiddetin estetik bir yüce değere dönüşümüne tanıklık etmeye çağırmaktadır. Çünkü son kertede, Nietzsche'nin genelde sanattan anladığı, "yalnızca sanatın, dehşeti yüce bir şeye dönüştürebileceği" ve özel olarak da, yalnızca "trajedinin gerçek neşe üretebileceği"dir (Neimann, 2006: 259).
Tüm bunlara ek olarak, günümüz Hollywood sinemasında sunulan şiddet ve kötülük eğilimlerinin estetize ediliş biçimleri ise, toplumsal dünyanın içerdiği moral kötülüğün katı bir inatçılıkla irdelenmesine -ve çoğunlukla da onaylanmasına- hizmet eder. Sadece şu kadarını söylemek gerekir ki, bu filmlerin kötülüğü estetize etme biçimi, sadece şiddeti şiddetle bertaraf etmenin "yaralayıcı etiği"ni sunar. Başta Leone, Stone, Kubrick ve Lynch olmak üzere, filmlerinde şiddeti ve kötülüğü estetize etmeye çalışmış olan yönetmenlerin birçoğu, kötü ve şiddet eğilimli karakterlerinin sahip olduğu "kişisel, özel motiflerin davranış nedenlerini, [.] şiddet toplumunda şiddete ancak şiddet ile cevap verilebileceğine seyirciyi inandırma işlevi taşır; bu anlamda da kahramanların davranışlarına ahlaki bir düzlemde gerekçe sunar" (Seesslen vd., 2002: 105).
Son olarak, estetize edilmiş kötülük ve şiddet düşüncesine ilişkin, Kahraman' ın sanat alanından aktardığı iki çarpıcı örnekle bu bölümde açtığımız parantezi kapatmak, konuyu daha da pekiştirmemize yardımcı olacaktır. Kahraman şöyle yazmaktadır: "Sanat tarihinin önemli eleştirmenlerinden birisi, toplama kamplarını gezdiğinde gördüklerinin kendisini hiç de şaşırtmadığını belirtiyordu. Bütün geriye kalanlar ve gördükleri ona neredeyse bir 'çağdaş sanat' sergisini anımsatıyordu". İkinci olarak da şunu: "Çağdaş sanat, 2. Dünya Savaşı sonrasında çok geniş ölçüde ölümü ve şiddeti kendisine konu edinmişti. Bu, en nihayet 1990'larda, Orlan gibi sanatçıların kendi ameliyatlarını, kan revan içindeki durumlarını halka göstermesine kadar gitmişti" (Kahraman, 2005: 212).
Yukarıda, ele alınan konuyla ilgili olarak inşa edilen araştırmanın kuramsal yapısı çerçevesinde, Hollywood'un önde gelen dört filmi incelendi: Hannibal, 7/Seven, Telefon kulübesi ve Er Ryan'ı kurtarmak.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 02.01.09, 17:41
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

ANALİZ: DÖRT FİLMDEKİ ENTELEKTÜEL KARAKTERLER
Hollywood'un genel olarak entelektüele bakış açısı, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, sorunlu ve negatif bir bakış açısı düzleminde ele vermektedir kendini. O (entelektüel) doğasındaki bir kusurdan kaynaklanan içgüdüsel bir yöneliş ve nedensizce kötülük yapma isteği ile modern kapitalist toplumun inşa edip neredeyse tüm gezegende dokunulmaz kılmaya çalıştığı kimi değerlerin azılı düşmanı olarak resmedilmekte, sıkıştırılmış, sorunlu bir vizyon içinden kurgulanmaktadır. Her şeyden önce, entelektüelin hemen her zaman birçok filmde katastrofik bir vizyonla ilişkilendirilmesi, onu yaşayanı yok etmekten haz alan mizantrop bir karakter gibi göstermeye dönüktür. Buna göre, entelektüel, kurulu sembolik düzenin ve moral değerlerin -ki bunların birçoğu, aslında liberal kapitalist değerlerdir- düşmanıdır; karanlık şer güçlerin, çoğunlukla da Doğu Avrupalı ve Ortadoğulu terörist güçlerin hizmetindedir. Entelektüel, en barışçı olduğu hallerde bile, aslında ticaretin ve sömürünün sürdürülmesinden başka bir şeye yaramayan savaşın başarısızlığa uğratılmasına, dolayısıyla "ilerlemenin" engellenmesine hizmet eden, aktiviteleri dünyayı değiştirmeye yetmeyen bir "parazit"tir yalnızca. Forrest Gump'ın (Forrest Gump, Robert Zemeckis, 1994) savaş karşıtı entelektüelleri, Full Metal Jacket'ın (Stanley Kubrick, 1987) savaş cephesinde yakalarında barış rozeti taşıyan askerleri, Kirli Harry'nin, New York caddelerinde peşine düştüğü adamlar, Er Ryan'ı Kurtarmak'ın (Saving Private Ryan, Steven Spielberg, 1998) tutsak aldığı Alman askerini öldürecek gücü bulamamasıyla bir dizi felakete neden olan yufka yürekli entelektüeli, Ölü Ozanlar Derneği'nin (Dead Poets Society, Peter Weir, 1989) değişimi körükleyerek katı disiplinci ve tutucu eğitim sistemini tehdit eden entelektüel öğretmeni, v.s. hep bu kategoriye giren kişilerdir. Tüm bu örneklerde, entelektüel kimliğe yüklenen değerler mutlak biçimde olumsuzdur: onlar kurulu düzeni tehdit ederler, emek-ücret dengesini bozarak işçileri isyana sürüklerler, simgesel normlara karşı belli bir toplumsal nefreti örgütlerler, silah depolarını ve ülkenin maddi servetinin korunduğu bölgeleri kundaklarlar, cani ve sapıktırlar, genç insanların ahlakını bozarlar, dengesiz kişilerdir. Çoğu, Oliver Stone'un "Doğum Günü 4 Temmuz" filmindeki Amerikalı bir generalin deyimiyle "işe yaramaz" ve "hippi kılıklı solucanlar"dır. Entelektüellerin, Hollywood'un, nefret ettiği tüm değerleri kendilerine yansıttığı kişiler olmaları, bu kişilere karşı sahip olunan köklü önyargının bir göstergesidir. Ele alınan dört film örneğinde de bu önyargının somut yansımaları bulunmaktadır.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 02.01.09, 17:42
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

Hannibal: kötülük arzusunun ideolojik nitelikli bir kurgusu
Hannibal (Hannibal, Ridley Scott, 2001) filminin başkarakteri Dr. Lecter'ın bir entelektüel olarak sahip olduğu tüm melekeleri, en nihayetinde nesnel bir kötülük olayına aracı olur. Onunla ilgili söylenebilecek en muteber şey, kötülük arzusunu patolojik bir soruna indirgemesidir. Bu, kötülüğe karşı bir etik yasa arayışı ya da kötülük etiğinin temel yasalarının araştırılması değildir; daha ziyade, suçun içerdiği kötülüğün estetize edilmiş cinayet tasarılarıyla birleştirilmesidir. Kevin Robbins'in de deyimiyle, "Lecter, 'parlak zekâsıyla', 'olağanüstü beyin gücüyle' karakterize edilmektedir; tıpkı 'şık' ve 'parlak zekâlı' silahlar [Amerikalılar buna 'akıllı bombalar" da demektedir] gibi bu adam da özenle ve şaşmadan vurmaya programlanmıştır" (1999: 120). Lecter, ölümün doyurucu gücünü insan etine karşı duyduğu iştahta bulmaktadır. Dolayısıyla, o bir entelektüel olarak sahip olduğu tüm incelmiş ve seçkinci beğeni yargısıyla bir cinayeti taçlandırmaya adamıştır kendini. Yine Robins'in deyimiyle, HannibaVı önceleyen Kuzuların Sessizliği ve bizzat Amerikan Sapığı [American Psycho, Marry Harron, 2000] gibi deyimlerle vurgu yapılmaya çalışılan şey, "Başkan Bush'un Ortadoğu'daki 'siyaha karşı beyaz, şeytana karşı iyi' savaşına gönderme yapmaktadır" (1999: 129). Eğer, Robins'in savı doğruysa, bu durumda Lecter'ı, Amerika ve tüm Uygar Batı'nın korkulu rüyası olan Bin Ladin, daha öncesinde ise Humeyni ve Kaddafi imgesi olarak da görebiliriz. Fakat söz konusu nefretin yöneldiği başlıca hedef olarak, açıkça Katil Carlos gibi, uzun zaman insanlığın başına musallat olmuş bir caninin değil de, son derece kültürlü ve zevk sahibi bir entelektüel kişiliğin seçilmesini nasıl yorumlamalıdır? Hollywood'un bilinçaltı, Carlos gibi "kökten kötü" canilerde estetize edilmeye değer bir yan bulmamış olabilir mi? Ya da Lecter gibi karizmatik bir kişiliğin özellikle seçilmiş olmasının arkasındaki neden, "nezaket sahibi" ve "saygın" görünümlü birinin dehşete ilişkin yaratılacak etkiyi daha da güçlendirebileceği düşüncesi midir? İkincisi, akla daha yatkın görünüyor. Ama her durumda, aynı bilinçaltı, bu filmle birlikte, entelektüele karşı bilinçli bir korkuyu ve nefreti yapılandırmayı da seçmiştir. Bizi asıl ilgilendiren de budur. Kesin olan bir şey varsa, o da Lecter karakteri üzerinden, ahlaki değerleri altüst etmeye kesinkes kararlı ve kendi türdeşlerini yemeye azimli "yamyam" bir kişiliğin kurgulanmış olmasının, entelektüele karşı takınılan hoşnutsuz tavrı tüm boyutlarıyla gözler önüne sermesidir. Çünkü ahlaken parçalanmış modern bir yaşamın taşlaşmış, yabancılaşmış değerlerine karşı duyulan nefreti sıradan birinin değil de bir entelektüelin dile getirmesi ilginçtir. Bundan çıkarılacak ilk ders, bütün kötülüklerin görünür kaynağının entelektüeller olduğu mesajıdır. İkinci olarak da, entelektüel kimliğin her dönemdeki otorite ve iktidar sistemlerinin baş düşmanı olduğu gerçeği... Tıpkı Platon'un kendi Devlet'inden şairleri kovması gibi, tartışmasız bir yetke ve tek görüşün egemenliğiyle donatılmış sistemler de -bugünün neo-liberal ekonomik ve toplumsal sistemi örneğin- "sorun çıkaran", iktidarın işine burnunu sokan kişileri kendi sisteminden dışlamıştır. Hannibal filminin mesajının hammaddesi ya da başka bir ifadeyle, izleyicinin asıl inandırılmaya çalışıldığı şey de, kökleşmiş bir önyargının gizli iknanın bilinçaltı yöntemleriyle benimsetilmek istenmesidir. Oysa durum tam olarak bunun tersidir. Çünkü filmin bir yerinde, Lecter "Benim kötü olduğumu nasıl söyleyebilirsin?" diye sorar dedektif Clarice Starling'e. Robins'e göre, "Lecter'ın sorusu, kendi ahlaki durumumuza meydan okuyan bir sorudur. [Bu soru] duygusal yaşamımızın düzensizliğini ortaya koyar" (1999: 132). Ancak filmde sunulduğu biçimiyle, bu sorunun ifade ettiği olası anlamlar üzerinde fazlaca durulmaz, hatta Lecter' ın psikopatoloji alanındaki akademik bilgileri bile, seri katil Francis Dolarhyde' ın ruh halini çözmek için kabaca düzenlenmiş bir reçeteden öteye geçemez. Dahası, Lecter' ın, katilin bir sonraki hamlesine ilişkin öngörüleri, doğal olarak onu katilin eylemiyle özdeşleştirmeye götürür; böylelikle Lecter, bir kez daha kendisine yakıştırılan kötü doğanın varlığını onaylamış olur. Katille özdeşlik kurmaktaki olağanüstü rahatlığı, çok geçmeden onu öldürme konusunda vaazlar veren bir azize dönüştürür. Dolayısıyla bir entelektüel olarak sahip olduğu kültürel sermaye ve akademik bilgi birikimi, burada da iyiliğin değil, kötülüğün hizmetindedir. Özellikle serinin üçüncü filmi olan Kızıl Ejder'de, seri katili (Ralph Fiennes) günlük bir gazetenin ilan sayfası aracılığıyla akrostişli mesajlar göndererek bir sonraki kurbanın adresine yönlendirmesi, akademik becerilerin "kötüye kullanılmasının" en somut örneğidir. Bu nokta önemlidir, çünkü bir entelektüel olarak erişme başarısını gösterdiği "azizlik" ile "günahkarlık" arası bir mertebede durmaktadır Hannibal Lecter. Gerçek bir "azizdir"; çünkü cinai nefret ve eylemini çoğu zaman dinsel ve ahlaki bir düsturu çiğneyen günahkar ruhlara yöneltmek zorunda kalır. Sözgelimi bu durumun somut bir delili, HannibaVda Clarice Starling'i (Julianne Moore) kendi kafasında bir saplantı haline getirmiş olan FBI Başmüfettiş Yardımcısı Paul Kendler'a -kendi beynini pişirip yedirmek suretiyle- işkence etmesi durumudur. Öte yandan, "günahkardır"; "Hannibal Lecter, öldürür, çünkü bu onun yaşamıdır, [o] insani motivasyon fikrinin maskarasıdır" (Robins, 1999: 131). Şu halde, Lecter' ın motivasyonu, ikiz bir tema üzerine kuruludur. O, bir yandan, öldürmeyi tüm insanlığın günahlarının kefaretini ödeme biçimi ve mutlak bir arınma olarak; diğer yandan da, onu olası bir suç işlemekten alıkoyacak ahlaki bariyerlerinin aşınmış olmasının bir sonucu olarak kavrar. Kahraman'ın da dediği gibi, bu tema, başka bir açıdan da "Hıristiyan ahlakının önemli bir metafizik sorunu"dur; bu ahlaki metafizikte "fahişenin aynı zamanda azize olması" durumu söz konusudur (2006: 97).
Lecter'ın entelektüel kimliğinde göze çarpan sorun şudur ki, her şeyden önce o, bir entelektüelde olması gereken en temel özellikten yoksundur. Başka bir deyişle, Lecter, diğer insanlarla her tür empati yeteneğini tümden kaybetmiş toplum-dışı, otistik bireyin silik bir örneğidir. Morton'un deyişiyle, "Lecter, başka birinin yerinde olmanın ne demek olduğuna dair bir hissi olmayan, ama sıradan insanların hantal sezgileri ve sınırlı teorileriyle başaramadığını başarıp neredeyse mükemmel bir şekilde taklit edebildiği insan doğasıyla ilgili çok gelişkin bir teorisi olan tam bir sosyopattır" (2005:
108). Şu halde, izleyicilerin böylesi bir karakterle üst düzey bir özdeşlik kurma çabalarının kendisi, ölümcül bir hatadır. Çünkü, filmde her şeyden önce, normal insanlarla değil de, sadece katil ve canilerle özdeşleşebilen ve sadece onlarla empati kurabilen bir adamla karşı karşıyayız. Dolayısıyla, böyle biriyle özdeşleşmek, izleyiciler açısından, doğrudan doğruya katilin kendisiyle özdeşleşmekle aynı şeydir. Bu ise, bir sinema filmi izleme deneyimi içindeki izleyicinin karşılaşabileceği en tehlikeli şeydir. Lecter'ın dayanaksız ve gösterişli entelektüelliği ve başlı başına Lecter karakterinin kendisi, aslında Hollywood yapımcılarının kendi kafalarındaki önyargılı entelektüel temsilinin bir ürünü olup, filme karşı yüksek entelektüel bir beklenti içerisindeki izleyicilere sunulmuş yalancı bir yemdir.
Hollywood'un yanıltıcı ve önyargılı "entelektüel" temsil biçiminin bir başka önemli dayanağını "kötülüğü her şeyden önce bir muhayyile sorunu" olarak gören görüşle açıklayabiliriz. Buna göre, "büyük eksikliğimiz, sonunda daima iyilerin kazanmasıdır; bu ise bir muhayyile eksikliğidir"(Kahraman, 2006: 100). Çünkü kötülük yapmak zekâ işidir, en karmaşık cinayet planları öncelikle güçlü bir hayal gücünü gerektirir. Eğer bu varsayım doğruysa, herkesten önce, entelektüellerin güçlü bir muhayyile gücüne sahip oldukları söylenebilir; dolayısıyla, bu güç, onlara iyiliğin mi yoksa kötülüğün mü bir anıtını dikmeleri gerektiği konusunda yardımcı olabilir; bu ise, tümüyle bir tercih sorunudur. Gelgelelim, bu soruya Hollywood'un verdiği yanıt, hiç tartışmasız, söz konusu muhayyileyi kötülüğün hizmetine koşmak olacaktır ki, Dr. Lecter karakteri bunun en somut örneğidir. Özetle, Lecter'ı kötülüğe eğilimli entelektüelin katıksız bir sureti olarak sunan film anlayışı, genel olarak entelektüel kimliğe karşı geliştirilmeye çalışılan önyargılı bakış açısının bir tezahürüdür. Film, entelektüelin bilgi birikimi, olumlu ve barışçı tavrıyla insanlık için yararlı işler yapmayı düşünmeden önce, bu gücü kötüye kullanma yönündeki isteğinin klişeleşmiş Hollywood temsil görenekleri içinde dışa vurulmasıdır. Çünkü bize sunulan Lecter karakteri, şayet tam olarak akli melekelerden yoksun birisi olsaydı, o zaman belki giriştiği cürümlerden dolayı onu bağışlayabilirdik. Oysa yakından bakıldığında, aksine, Lecter'ı diğer sosyopat kişilik tiplerinden farklı kılan şey, onun fazlasıyla akıllı olmasıdır. O, "normal olandan patolojik olana doğru genişleyen eşiği" (Morton, 2005: 58) rahatça ve hızla geçebilmekte, deyim yerindeyse, kötü niyetinin onu götürüp bıraktığı yerde, karşılaştığı bin bir zorluğa karşın yine de ölüm çarkını işletebilmektedir. Yani ne yaptığının tümüyle bilincindedir. Bu da olsa olsa gözümüzde onun korkunçluğunu ve yaptığı kötülüklerin şiddetini iki kat artırmaktadır. Amaçlanan algılama biçimi de budur. Entelektüel film karakterini izleyiciye bu algılatma biçimi, özünde tastamam manipülatif bir nitelik taşıdığı içindir ki, kelimenin tam anlamıyla ideolojiktir. İzleyiciye entelektüele ilişkin çarpıtılmış bir bakış açısı ve vizyon sunmaktır. Bu nedenledir ki, yine ideolojik açıdan yapılmak istenen şey, izleyicinin kendi kafasında "toplum için gerçekten yararlı, akademik bilgisini insanların ve toplumun yararına sunmuş bir başka entelektüel iyi kişi olarak Lecter" portresi kurgulamasının ya da bu tür bir başka çağrışım aramasının önlenmesidir. Bu çıkarımlar, elbette, filmi üretenlerin ya da alışıldık bir kullanımla söylersek, ileti tasarımcılarının izleyici kitlede hedefledikleri şeydir. İzleyicinin amaçlı, kötü niyetli bir yönlendirmeyle kitlesel baştan çıkarılmasıdır.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 02.01.09, 17:42
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

İlahi/cezalandırıcı yargıç olarak entelektüel portresi: "7/seven"
7 (Seven, David Fincher, 1995) filminin kötü adamı olan John Doe'nun (Kevın Spacey), sinema tarihinin o güne dek tanık olduğu seri katillerden en belirgin farkı, öldürmeyi, yüce, ahlaki bir ideale dönüştürmüş olmasıdır. Deyim yerindeyse, o, "iğrenç bir cinayet eylemini 'tutkuyla işlenmiş' bir cinayetle bir tutmaz" (Bataille, 1997: 26). Onun tutkusu, eylemiyle ilahi adaletin dünyevi bir tezahürünü somutlaştırmaktır. İşlediği cinayetler, ahlaki dayanaklarını Milton'ın Kayıp Cennet'inde, Shakespeare'in Venedik 7aciri'nde ya da Dante'nin İlahi Komedya'sında bulur. Özellikle bu sonuncusu, insanlığın kötücül doğasının ıslahı için yakılmış bir ağıt gibidir. Katil, sabırla işlediği cinayetlerinde bu kitaptan kendi ahlaki düsturlarının doğrulanmasının aracı olarak yararlanır. Dedektif William Somerset'in (Morgan Freeman) deyişiyle, cinayetleriyle "insanlığa öğüt verir".
Katilin ilk kurbanı, "oburluk" günahını işlemiş bir obezdir. Kurbanın bedeninden kopardığı et parçası, Shakespeare'in Venedik Taciri adlı oyununda geçen "yarım kilo et" ifadesine gönderme yapar. Günahkar insanın kendi bedeniyle ödemesi gereken bir kefarettir bu; kendi dirimsel varlığının kullanma hakkını elinde bulundurmasına karşılık Tanrı'ya vermesi gereken bir "rüşvet". Bu anlamda, Seven'ın katili, Tanrı'nın yeryüzündeki "tahsildarı"dır. Bu mantık, Fromm'un, ilkellerin sünnet törenlerinin nedenlerini açıkladığı mantıkla aynıdır: yaratıcılığın yegâne uzvu olan erkek cinsel organı, Tanrı'nın yaratıcı özelliğinin bir parçası olarak insana sunulmuş olan bir lütuftur, şu halde bu lütfun nimetlerinden yararlanan insanoğlu, bunun vergisini ödemelidir; törenle uzvun bir parçasının kesilerek Tanrı'ya adanmasıdır bu da. İkinci kurbanın işlediği en büyük günah, Yedi Ölümcül Günah' ın ilki olan "tembellik"tir. Kurbanın bunun için ödemesi gereken kefaret ise, bir yıl boyunca yatağa bağlanarak bedeninin çürümeye bırakılması olacaktır. Tanrı tarafından insana bahşedilmiş olan beden, her şeyden önce, üretimin, iş yapmanın "yeri"dir, bir "atölye"dir. Dolayısıyla, tembellik edip çalışmamak, aylaklık ederek yan gelip yatmak, bedenin kötüye kullanılmasının bir göstergesi, tanrısal buyruğun reddidir. Şu halde, katilin insanlığa verdiği ikinci öğüt asetik bir öğüttür. Hırslı bir avukatın öldürülmesi ise, "aç gözlülük" günahını işlemiş birinin; sahip olduğu tüm dünyevi güce ve maddi zenginliğe karşın yine de para kazanmak uğruna katilleri ve suçluları savunmaktan geri durmayan birinin ilahi yoldan cezalandırılmasını anlatır. Burada da dinsel buyruğun anlamı açıktır: insanoğlu sahip olduğu nimetler için şükretmeli, ruhsal yaşamını maddi görüngülerin esiri yapacak her türlü tamahkârlıktan uzak durmalı, daha fazlasına göz dikmemelidir. Öte yandan, bu cinayetin açığa vurduğu ahlaki düsturun, içinde ideolojik bazı motifler barındırdığı da söylenebilir. Doe, aslında Hollywood'un dokunulmaz kılarak göklere çıkardığı kimi burjuva idealleriyle Amerikan iş yaşamı etiğinin temel değerlerine de kafa tutmaktadır: Burada, "başarı", "kariyer", "iş yaşamında vahşi rekabet" ve "fırsatçılık" gibi ideallerin, bunları lanetleyen birinin elinde "can verişi" söz konusudur. Katil John Doe, bu bakış açısıyla, egemen kapitalist dünyanın tam kalbine müdahale etmektedir. Ryan ve Kellner, "Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası"nı tartıştıkları ortak çalışmalarında, söz konusu dokunulmaz değerlerin bir dökümünü yaparlar. Buna göre, Hollywood'un dokunulmaz kıldığı bu değerler, aynı zamanda onun "temsil görenekleri"ni oluşturan şu tür kapitalist idealleri merkeze alır: "(Merkezinde kişisel yeterlilik ve hükümete karşı güvensizlik olmak üzere) bireycilik, (rekabet, dikey hareketlilik ve en iyinin ayakta kalması değerleri ile) kapitalizm, (erkeklerin imtiyazlı kılınması ve kadınların ikinci sınıf toplumsal rollerde konumlandırılması ile) babaerkil anlayış, (toplumsal iktidarın eşitsizce pay edilmesi ile) ırkçılık vb." (Ryan ve Kellner, 1997: 17). Bu temsil görenekleri, "Uygar" dünyanın tartışmasız biçimde kutsadığı göreneklerdir. Katilin, hırsı ve daha fazlasına sahip olma güdüsüyle önüne çıkan her türlü fırsatı değerlendirmeye çalışan "Uygar" bir insanı ortadan kaldırmakla giriştiği eylemi, bu nedenle, söz konusu temsil göreneklerinden birine karşı açık bir sabotaj niteliği taşımaktadır. Bu ise, bizi "entelektüel-katil figürünün uygar dünyanın hasmı" olduğu tezine götürür. Seven' ın katili John Doe, diğer cinayetlerini de hep bu doğrultuda işleyecektir; o, eylemleriyle, çok önemli bir felsefi düsturu; Derrida'nın, modern dünyada "hukukun tecelli ettiğini, ancak adaletin gerçek anlamda tecelli etmediğini" dile getiren önermesini doğrulayacak; modern hukukta bırakılmış boşlukları kendi "tarzında" dolduracaktır. Öte yandan, Seven' ın katilinin, kendi duruşuyla doğrulamaya çalıştığı bir başka şey, Zizek'in farklı açıdan tanımladığı bir "kötülük" düşüncesinde karşılığını bulmaktadır. "Kötülük" diye yazmaktadır Zizek; "her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir" (2002: 301). Bu masum bakışın yöneldiği hedef, günümüzde modern kapitalist dünyanın çarpık bakışı ya da daha önce değindiğimiz gibi, Öğüt'ün sözünü ettiği, bağrında "kötülük çiçeklerini büyüten" kapitalist toplumun kendisidir.
Nitekim Seven\n seri katili John Doe, açgözlülük günahını işleyen avukatı, "hayatını sürekli olarak katilleri, eşcinselleri ve uyuşturucu kaçakçılarını korumak için yalanlar söyleyerek geçirdiği"; kibir günahını işleyen kadını ise "iç dünyasının çirkinliği yüzünden, dış güzelliği olmadan hayatını sürdürmeyi başaramayan birisi olduğu" için öldürdüğünü söyler. Do, aynı şekilde, işlediği şehvet günahı nedeniyle cezalandırdığı fahişeyi "ortalığa hastalık saçan birisi" olduğu için; oburluk günahını işleyen obezi "ayağa bile kalkamayacak kadar iğrenç birisi olması" nedeniyle; tembellik günahını işleyen adamı ise "kendisine bahşedilen bedeni kötüye kullandığı" için cezalandırır. Doe'nun, son iki cinayete kendi ölümünü de eklemesiyle "eserini tamamlaması"na izin veren günahlar da, aynı "ilahi haleyle" gerekçelendirilmiştir: Dedektif David Mills, kapıldığı öfkenin bedelini karısının ölümüyle öderken, katil John Doe, Mills'in aile saadetiyle dolu sade yaşamına karşı duyduğu kıskançlığın bedelini öder.
John Doe, kurbanlarıyla ilgili bu "samimi" düşüncelerini bir bir açıkladıktan sonra, bu kötülük toplumuna dönük nefretini finalden bir önceki sahnede şöyle ifade eder: "Ama mesele bu; her köşe başında, her evde ölümcül bir günah gizli ve bunu önemsemiyoruz, çok yaygın olduğu için önemsemiyoruz." John Doe'nun algıladığı dünya, o kadar günaha batmış bir dünyadır ki, kişi bu dünyada eğer "birisinin kendisini dinlemesini istiyorsa, onun omuzlarına yavaşça dokunmasının artık yeterli olmadığını" bilmelidir; Doe'ya göre, artık kişinin başkasından küçücük bir ilgi ve anlayış görmek için bile "onun omuzlarına balyozla vurması gerekmektedir". Çünkü bu dünya, insani yabancılaşmanın, "duygusal buzlaşmanın" dünyasıdır. Dedektif Somerset'in de filmin bir yerinde dediği gibi, "kayıtsızlığın bir fazilet gibi kabul edildiği bu dünyada daha fazla yaşanamaz." Yatak odasının başucunda kırmızı ışıklı bir haç, evinin odasının raflarında da her biri yazılı 250 sayfa içeren 2000'den fazla defter bulunduran John Doe, bu haliyle dünyevi yaşamın ilahi cezalandırıcısı, yetkisini yalnızca Yaradan'dan alan yargıcıdır. Onun Milton, Shakespeare ve Dante okuyan ve çağına karşı duyduğu hoşnutsuz düşüncelerini titizlikle kâğıda dökebilen bir "entelektüel" olması ise, onunla bir şekilde "özdeşlik" kuracak izleyiciler için tam anlamıyla bir talihsizliktir. Çünkü entelektüel yaşamın doğrudan doğruya suça ve şiddete kodlanmış temsili, yalnızca entelektüelin kendisine karşı duyulan önyargının bir dışa vurumu değil, aynı zamanda ona esin kaynağı olmuş yukarıda isimlerini andığımız yazarların da tüm insancıl ve olumlu düşüncelerinin salt kıyametçi bir vizyona indirgenmesidir.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 02.01.09, 17:43
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

Telefon kulübesi: ahlaksal normun toplumsal kontrol ve baskıyla çerçevelenmesi
Anne-Cecile Larrieu'nün de dediği gibi, günümüzde artık kötü görünen olayları saptayabilmek için teoloji doktoru olmaya gerek yoktur (Larrieu, 2006). Genel olarak kötülüğün iki türünü ayırt eden Larrieu, "suça dayalı kötülüğü", "masumane kötülük"ten ayırır. Larrieu'ye göre, insan doğal yaşlanma sürecinin sonunda ölüme teslim olmakla ya da doğal bir afet ve kazanın sonucunda masumane bir kötülüğün kurbanı olur. Bu tür kötülükte açıkça ortada suçlanacak bir sanık ya da sorumlu yoktur. Ne var ki, kaynağını bizzat insanların oluşturduğu ikinci bir kötülük türü vardır ki, bu kötülük tamamıyla bize bağlıdır; "bizim bozuk niyetlerimizden, aşağılık yaradılışımızdan ya da sadizmimizden ileri gelir. Bu bağlamda soykırımlar, toplama kampları ve savaşlar doğal kazalar değildir; kısaca, bu suça dayalı kötülükten insanlar sorumludur" (Larrieu, 2006). Joel Schumacher imzalı Telefon Kulübesfnin (Phone Booth, 2002) kurbanı Stu Shepard da bu tür bir kötülüğün kurbanıdır. "Yolda yürürken bile asistanı yardımıyla iş bağlayan" Shepard, kaybedecek bir saniyesi bile olmayan bir reklamcıdır. Bu meslek, Henri-Frederic Blanc'ın Yırtıcıların Alacakaranlıkta Savaşı adlı romanında Charles Cuvelier adlı tanınmış bir Paris'li reklamcı üzerinden ayrıntılı bir ruhsal analizini yaptığı "zamanımızın çağdaş iblisi"dir. Yazarın, Cuvelier karakteri ile ilgili betimlemeleri tastamam "Başkaları karşısında duygusuzluğu, nesnelere marazi bağlılığı aşılayan. Aynı zamanda yakışıklı, çekici ve zeki" (Blanc, 1993: 26) birisi olan İblis'in nitelikleriyle aynıdır. Cuvelier'nin, mahsur kaldığı asansörün ev sahibesi Madam Valmer'in gözündeki imgesi işe yaramaz, aşağılık ve dalavereci bir kişiliktir. Dolayısıyla roman boyunca Cuvelier, Madam Valmer'ın aşağılayıcı azarlarına maruz kalır: Bir yerde; "Beyninizin" der Madam Valmer, "çıkar hesaplamaktan başka bir işe yaradığı yok" (Blanc, 1993: 74). Cuvelier, kuşkusuz bu hakaretleri hak eder: Niteliksiz ve ucuz ürünleri, paha biçilmez şeylermiş gibi allayıp pullayarak "kakalamaya" çalışır; insanları tüketim çılgınlığının kölesi yapacak her tür girişimi işinin bir erdemi sayar; yalanlar söyler, malları pazarlamayı bildiği gibi, en sahtekar kişilikleri ve bu arada kendini de çok iyi pazarlar; en yüce ilkesi, "daha çok malı daha çok fiyata ve daha kısa sürede satabilmek"tir. O, reklamcılık adlı çağdaş dinin bir havarisidir. Ne var ki, Blanc'ın kahramanı ile Schumacher'in reklamcısı benzer bir paralel kurgu içinde kapalı bir mahalde -ilki bozuk bir asansörde, ikincisi bir telefon kulübesinde- mahsur kalıncaya dek kişiliklerindeki bu gayrı ahlaki çarpıklıkları fark etmezler. Her iki karakter de ne zaman ki, kıstırıldıklarını anlarlar; işte o zaman iç dökme, günah çıkarma faslı başlar. İlki, bina ve asansörün sahibesi dul bir kadının; ikincisi, tehdit ve tacizlerini yalnızca sesiyle duyuran bir katilin eline düşmüştür. Her iki sorgucu da ahlaki birer yargıçtırlar. Her iki halde de, reklamcılarımız, masum insanlara söyledikleri yalanların, yaptıkları ihanet ve açtıkları üçkağıtların bedelini ödemek zorundadırlar. Yine her iki sorgulamanın nihayetinde, ilkinin hayatı, yaşadığı yoğun paranoyanın sonucu intiharla; ikincisininki ise ahlaksal bir "arınmayla" noktalanır. Bu bağlamda, analize, öldürmeyen ama "arındıran" ikincisinden, Phone BootKın katilinden başlandı.
Phone Booth' ın kimliği belirsiz seri katili (Kiefer Sutherland), günahkar çağın intikamcısı, bozulmuş ahlaki yaşamın onarıcısıdır. Entelektüel birisidir; çünkü eylemine gerekçe olarak öne sürdüğü çok sağlam felsefi ve toplumsal dayanakları vardır. Eğer, bu filmde telefon kulübesini modern dönemin "günah çıkarma kabini" olarak görebilirsek, katili de kabin paravanı arkasındaki papaz olarak düşünebiliriz.
Sinemada mekânın yaratıcı kullanımının mükemmel bir örneğini sunan Phone Booth, yarattığı seri katil karakteriyle de izleyicileri "entelektüel bir canavara" karşı derin bir hayranlık duymaya yöneltmeyi amaçlıyor gibidir. Gerçekte ise, Phone BootKın katili, içindeki nefreti ve kötülüğü davranışlarında ve kişiliklerinde ahlaki (moral) bir kötülük algıladığı kimselere yöneltmiştir; Stu Shepard böyle birisidir; karısını bir başkasıyla aldatırken nikah yüzüğünü çıkararak vicdanını rahatlatmakta, doğruluğuna inanmadığı bir hayat yaşadığı halde hiçbir vicdani sorgulamaya yanaşmamakta söylediği yalanlar ve attığı kazıklarla insanları dolandırmaktadır. Üstelik Shepard'ın ahlak dersleri almaya ihtiyacı da yoktur.2 Burada, basit bir ilkeden hareketle, Phone BootKın katilinin varmaya çalıştığı noktayı rahatlıkla görebiliriz. Phone Booth' ın katili kabaca şöyle düşünür: "Eğer İyilik, yaşamın yüceltilmesine adanmış olansa, yapmaya çalıştığım şey, son derece doğrudur. Çünkü insan bilincinin evrimi, ilerlemeyi daima daha iyiye doğru giden bir süreç olarak algılamaktan acizse ya da bu süreç, insanı kendi özgürlüğünü yararlı olarak kullanma biçimleri üzerinde düşünmeye sevk etmiyorsa, orada esaslı bir tadilat işine girişmek gerekir!"
Ne var ki, bu "sofistike" düşünce, onu, yine de etrafındaki insanların hayatına burnunu sokan, "anormal", "toplum düşmanı", "sosyopat bir keskin nişancı" kertesine indirgemeye engel olmaz. Nitekim Phone Booth'ın katilinin, Stu için ısmarladığı pizzayı getiren adamı yok yere öldürmesini başka türlü yorumlamak olanaksızdır. Film, entelektüel kişiliği, tüm karmaşıklığı içinde ele alıp çözümleme zahmetine yanaşmaz; çünkü böyle bir çaba, ortaya yeni argümanlar koyabileceğinden, "ortalama" film izleyicisi tarafından sindirilmesi zor, zahmetli bir iştir. Bunun yerine, "gerçekler" kapsül bilgiler halinde, hazır ve yerleşik düşünce kalıpları biçiminde verilir; bu yöntem, kişiyi akla ziyan sorgulamalara sevk etmediğinden, akıl sağlığı için eşi bulunmaz değerdedir. Yine aynı nedenden dolayıdır ki, Hollywood sineması her tür eğitici vasıftan da yoksundur: "Yeme alışkanlıkları bozuk olan ya da rasgele cinsel ilişkide bulunan ergenlik çağındaki çocuklarının sorunlarını çözmekte ya da ailede ciddi bir hastalıkla karşılaşıldığında, ana babalara yardım edebilecek hiçbir Hollywood filmi yoktur" (Gans, 2005: 95). Bu sinemasal bakış açısı, aynı nedenle, Phone Booth'ın katilini ruhsal bir çıkmaza sürükleyen düşünsel etkenleri de anlayamaz. Anlayamadığı için de anlatamaz.
Bu sinema türü için düşünmemek, sorgulamamak, en güvenilir sığınaktır. Verilen mesaj açıktır: En kolay anlaşılır klişeler yeğlenir, çünkü böylesi, izleyicinin kafasında yer etmiş olan hazır sunum kalıplarına daha uygun düşer, böylelikle mesaj kolayca benimsenir. Hollywood, izleyicinin kafasında soru işaretleri oluşturmak istemez, asıl amaçladığı, "bildik dünyanın" her günkü "bildik" sorunları üzerine fazlaca düşünülmemesi gerektiğidir. Buna
Stu, bir türlü peşini bırakmayan alt-orta sınıf geçmişinden kurtulmak için, pahalı İtalyan elbiseler giymeye ve nadide aksesuarlar taşımaya özen göstermekte, bir bakıma kendini kandırmaktadır. Stu'yu asıl endişelendiren, "sınıf düşme korkusu"dur. O, bu korkuyu yenme uğruna sahte bir hayatı sürdürmeyi göze almıştır. Tabii, bunun bedelini de...
göre: Dünya güvensiz bir yer, göçmenler ve yabancılar kötü kimselerdir, hayatta kalabilmek için her türlü acımasız mücadele şarttır, v.s... Aynı şekilde: Katil, pizzacı adamı öldürür, bunun belli bir nedeni yoktur, çünkü günlük yaşamda bu tür bir şiddet olayı olağandır, denir. Entelektüeller söz konusu olduğunda, aynı indirgemeci mantığın ürettiği oldukça verimli bir literatür göze çarpar. Başka bir deyişle, Hollywood'un entelektüel kişilikten anladığı, asla onun, yaptığı yararlı işlerle gündeme gelmesi değildir; bu nedenle, birçok Hollywood filminde entelektüeller ya terörist ve sabotajcı (sözgelimi Bond filmlerinin hemen hemen tümündeki kötü adamlar) ya da okuya okuya "kafayı yemiş", toplumsal normları hiçe sayan, ahlak bozucu anomik kişilerdir (Ölü Ozanlar Derneğfnin sıra dışı, ideal öğretmeni sözgelimi). Onlar bir hayal aleminde yaşar, dengesizlikleri ve gizli bir niyeti açığa vuran tasarılarıyla uygar dünyayı huzursuz ederler. Bu anlamda, Phone Booth' ın katilinin rahatsız edici yönü, ortada güçlü bir hukuk devletinin yasaları ve tıkır tıkır işleyen mekanizmalar dururken, "cümle alemin ahlakını düzeltme" işini üstlenmiş olmasıdır. Daha sonra göreceğimiz gibi, "güçlünün, her fırsatta kendi gücünü göstermesini gerekli kılan bir dünyada" barıştan ya da toplumsal uzlaşmadan yana olmak da, bedeli ağır şekilde ödetilmesi gereken ölümcül bir aymazlıktır. Aynı mantık, durağanlıktan ve ebedi bir huzur halinden hiçbir şey anlamaz; esas gelişme, şiddetle, hareketle, gürültü patırtıyla, ülkelerin harita üzerinde durmaksızın değişen coğrafi sınır çizgileriyle olur ya da durmadan patlayan bombalar ve silahlarla. Phone Booth' ın katili, durmadan patlayan bir silahtır.
Filmde entelektüel-katile hak ettiği değer (!) belki de kurbanına yaptığı tüm işkence sona erdiğinde ekranda ilk ve son kez boy gösterdiği zaman verilir. Phone Booth' ın katili, ambulansta yarı baygın uzanmış yatan Stu'ya yaklaşarak gayet nazik bir şekilde ona şöyle der: "Dürüstlüğüne yeniden kavuştuğuna göre, artık toplumda iyi bir adam olarak yaşamaya devam edebilirsin. Ama eğer olur da yine yalanlar söyleyen, yaramaz herifin teki olmaya başlarsan, seni yeniden bulup yaptıklarının hesabını soracağımdan emin olabilirsin!"
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 02.01.09, 17:44
aşk falı - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 1.390
aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.aşk falı için ne kadar gurur duyulsa azdır.
Standart Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili

Er Ryan'ı kurtarmak: entelektüel tavra yönelik şövenist inşa
Steven Spielberg imzalı Er Ryan'ı Kurtarmak filmi baştan sona "Amerikan yurttaşı olmanın erdem ve ayrıcalığına" vurgu yapmakta gibidir. Film, Normandiya çıkarmasının yapıldığı günlerde küçük bir askeri birliğe özel bir görevin verilmesiyle başlar: Paraşütçü Er James Ryan'ın (Matt Damon) savaş cephelerinde aranıp bulunarak ailesine teslim edilmesi gerekmektedir. Onun kurtarılması önemlidir; çünkü Ryan'ın annesi, üç oğlunun üçünü de savaş meydanlarında kaybetmiştir. Ne var ki, Ryan, filmin sonlarında bu cömert ve aynı zamanda "aşağılayıcı" teklifi kahramanca reddederek göğüs göğse muharebeyi seçecektir-tabii bunun bedeli, kendisini kurtarmakla görevli askeri birliğin talihsiz bir şekilde, tamamen yok edilmesiyle ödetilecektir. Ne var ki, bu filmde ilgimizi çeken asıl figür er Ryan değil, entelektüel sinikliği, korkaklığı ve hümanist duyarlılığıyla öne çıkan askeri birlik üyelerinden "Onbaşı Upham"dır. Upham, deyim yerindeyse, müfrezenin en "zayıf" halkasıdır. Sahip olduğu bu kırılganlık, müfrezenin başına türlü belalar açar, hümanizminin cezasını bir bütün olarak müfreze çeker. Merhametli ve yardımseverdir, kendi durumunun en trajikomik biçimiyle, o "barış yanlısı bir asker"dir. Sahip olduğu merhamet, müfrezenin birkaç adamının hayatına mal olur. Filmin bir yerinde, yüksek bir kuleye mevzilenmiş bir Alman keskin nişancısının hedefi olan iki çocuklu bir Fransız ailesiyle karşılaşılır. Aile zor durumdadır ve anne-baba çocuklarını oradan uzaklaştırmaları için Amerikan askerlerine yalvarırlar; birliğin komutanı Yüzbaşı Miller'ın (Tom Hanks) tüm itirazlarına rağmen, başta Onbaşı Upham olmak üzere, diğerleri çocukları yanlarına almayı ister, ama sonuç tam bir faciadır; sonunda bir asker, keskin nişancının açtığı ateş sonucu feci bir şekilde can verir. Yüzbaşı haklı çıkmıştır: Savaş ortamında insanca bir zaafiyet göstermenin bedeli ağırdır! Böylelikle, filmin genel konsepti içinde Upham' ın yaklaşım ve tavrı "lanetlenmiş" olur. İzleyicinin, alttan alta bu ölümden Upham' ı sorumlu tutması beklenir. Sonrasındaki daha ölümcül bir sahne ise, Upham'a karşı oluşturulmak istenen önyargının daha da pekiştirilmesine aracı edilir. Bu, Onbaşı Upham'ın bir harabede Alman askerlerinin kıstırdığı iki arkadaşına bir türlü cesareti toplayıp da yardım edememesi hadisesidir. Arkadaşları tüm güçleriyle içeride düşmana karşı direnirken, Upham, onların yardım çağrısına ve imdadına yetişemez. İçeridekiler, cephanelerinin bittiğini, kendilerine acil olarak cephane yardımı yetiştirmesini istediklerinde, Upham, korkudan merdivenlere yığılıp kalmıştır bile. Böylelikle Upham kendi yüreksizliğinden kaynaklanan iki ölümden daha sorumlu tutulacaktır. Bu aşamada Upham'ın kişiliğine ilişkin kurulmaya çalışılan önyargı ifadesi şudur: O, bir asker olabilir, ancak, "erkek gibi" dövüşecek güçten yoksundur. Üstelik Upham'ın talihsizliği bununla da bitmez: sonunda kendi hatası sonucu arkadaşını öldürecek olan bir Alman askerini kıskıvrak yakalar, ama eline fırsat geçtiği halde onu öldüremez.
Adamı salıverir ve elbette adam boş durmaz ve savaşın doğası gereği Amerikalı askerleri öldürmeye devam eder. Upham'ın bu sonuncu "ödlekliği", başından beri güven vermeyen entelektüel kişiliğine ilişkin son olumsuz yargıyı da tartışmasız biçimde somutlamış olur.
Tümüyle olumsuz bu entelektüel temsil örneğinde dikkatimizi çeken şey, entelektüel kimliğin yaşadığımız çağın gereklerine uymadığıdır. O, öldürmenin yasal olduğu savaş meydanında bile öldüremez, oysa bir şairin de dediği gibi, "tarih ölülerle yürür." Erkek egemen toplum, gücünün bir göstergesi olarak her alanda iktidarını duyurmak ister. Ne var ki, bu açıdan da filmde yine önyargılı bir temsil biçimi olarak, Onbaşı Upham' ın "iktidarsız" biri olduğuna ilişkin belirgin imalar mevcuttur. Upham, fiziksel olarak zayıf ve çelimsizdir, davranışlarının pek çoğunda "kadınsı" nitelikler sezilir. Nazik ve kibardır; diğer askerler gibi yerli yersiz kaba küfürler savurmaz, konuşmalarında argo üslup kullanmaz. Oysa genel kabul gören bir görüşe göre, "sert askerler, erkekçe, sıkı küfürler ederler". Cephede akşam olduğunda, askerler karanlığın içinde dinlenmeye çekildiklerinde, birbirlerine geçmişteki huzur dolu hayat hikâyelerini anlatırlar; çoğu, genellikle uzaktaki eşini ve çocuklarını, nişanlısını yahut sevgilisini özler, birbirlerine sevdiklerinin resimlerini gösterir, bu resimler üzerinde saatlerce hayal kurarlar. Onbaşı Upham'ın, bu anlamda da, ne uzaklarda özlemini duyduğu bir sevgilisi, ne de arkadaşlarına göstereceği resimleri vardır, v.s. Nasıl ki, Yüzbaşı Miller, özel hayatının gizliliğiyle, film boyunca tüm birlik askerleri için tam bir bilmece olarak kalırsa, Onbaşı Upham da, erkekliği üzerinde toplanan gizli bir kuşkunun gölgesi altında bilinmedik birisi olarak kalır. Bu durum, açıkça dile dökülmese bile, gizli bir genel kabul olarak, kimi yaklaşımlarla izleyiciye hissettirilir.
Er Ryan'ı Kurtarmak filminin entelektüel portresi, izleyicinin gözünde yırtıcı "şahin" tavra karşılık korkaklık ve sinikliğin utanç verici abidesini diker. Upham' ın entelektüel kişiliğinin kurucu öğeleri, evrensel değerleri içselleştirmiş, kolektif bir vizyonla donanmıştır; bu nedenledir ki, aynı entelektüel kimlik, "vatan", "millet", "şan", "zafer", "vatan uğruna kendini feda etmek" gibi milliyetçi / şövenist erdemlerin, daha kuşatıcı evrensel ve hümanist değerler içinde eridiği bir çerçeve sunar. Upham' ı, tümüyle hümanist ve barışçı olduğu yerde "yıkıcı" kılan da budur; o, deyim yerindeyse, her türlü düşünsel toptancılığın dinamit kuyusudur. Ulusal çıkarların -ki Amerika'nın durumunda, çoğu savaşla, sömürüyle, zorla ve yağmayla sağlanır- koşulsuzca hizmetinde olan biri değildir o; bu anlamda
Upham'ın "güvercinliğini", filmin merkezinde yer alan Er Ryan'ın "yırtıcılığı" dengeler. Bu sonuncusu, ölümün kıyısında soluklanırken bile, kendisini fazlasıyla yapay ve eprimiş ezeli "Amerikan Rüyası" fantazmasına kaptırmakta bir sakınca görmez; Ryan'ın bedelsiz yiğitlik gösterisi, "vatanına borcunu kötü biçimde ödeyen" Upham' ın ödlekliğiyle lanetlenmiş entelektüel dünyayı daha belirgin kılmak için kullanılır: Upham ve barıştan söz eden "hippi kılıklı entelektüeller" vatan toprağına serpilmiş "kötü" tohumlardır! Amerika'nın çıkarlarına ve Sam Amca'nın bağışlayıcılığına sırtlarını dönmüş kimselerdir. Ya da çok alışıldık bir klişe biçiminde söylersek, katıksız "vatan hainleri"dirler. Aynı şövenist zihniyet daha da ileri giderek şöyle düşünür: Amerika'nın başına gelmiş tüm felaketler, bir zamanlar 68' Öğrenci Olayları'nın resmi sloganı haline gelmiş olan "savaşma seviş!" düsturudur. Görüldüğü üzere, toplumsal şövenist baskının, her koşula uyarlanabilen stigmatik (damgacı, dışlayıcı) tutumu geçerli kılabilmek için gereksindiği nedenlerin sonu yoktur. Upham, "öldürme özürlü" birisi olarak, müfrezedeki diğer askerlerin alet edevatlarını taşır, apaçık bir hizmetkâr, ayakçıdır o, filmin pek çok yerinde bir asker yüksek sesle bağırarak onu yanına çağırdığında, izleyeni rahatsız edici düzeyde, zalimce bir itaat beklentisinin denetimi altındadır. Bu görüntünün okuması, filmde Upham'ın kimliğinde temsil edilen "entelektüel"in toplum içinde henüz erginleşememiş, çekip çevrilmeye, güdülmeye gereksinmesi olan, yetersiz bir birey olduğu yollu gizli bir telkini dayatır. Upham' ın, pek çok karede göze çarpan elinde tuttuğu tüfeğin tedirginliği ve şaşkınlığı içinde sunduğu olumsuz görüntünün film dilindeki "yeğlenen" okuması ise şudur: Elinin hamuruyla -Upham' ın durumunda, buna "kalemiyle" demek daha doğru- "erkek" işine karışan bir efemine-asker!
Upham karakterinin "uysallığı" üzerinden üretilmeye çalışılan koşullamalardan biri de, savaşın içerdiği vahşet ve acımasız şiddetin hafifletilmesi ve yumuşatılması olabilir. Şöyle ki: İzleyici, insanların (Amerika'nın) niçin savaştığından çok, yer yer "iyi" ve "vicdan sahibi" Amerikalıların kendi içlerinde verdikleri sinir savaşına ve zaman zaman da askerlerin zor koşullarda durumun vahametini bir nebze olsun azaltmalarına yardımcı olacak birine (Upham) yönetilen alaycı ve eğlenceli tavırlara odaklanır. Bu anlamda denebilir ki, Upham'a yönelik alaycılık, bir ölçüde savaşın kıyıcılığına karşı "paravana etkisi" işlevi görür. Ama bu her halükarda, Er Ryan' ı Kurtarmak filminin asal ekseninde görünür kılınmaya çalışılan bakış açısı şudur: Amerika, kendi çıkarları için savaşarak ölmeyi göze almış yurttaşlarını dahi, şayet bir parça özgür çağrışımla düşünebiliyorlarsa, kendinden biri olarak görmez. Çünkü sadece gözünü kırpmadan "vatan uğruna ölmeyi" göze almak yetmez; aynı zamanda en küçük bir tereddüde yer bırakmaksızın, düşünmeden ölmeyi göze almak gerekir.
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
entelektüel, filmlerinde, hollywood, kimliklerin, temsili

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 15:46 .