iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 11:14 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » akademik » İlahiyat Fakültesi » Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı

İlahiyat Fakültesi Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf, İslamiyetin mistik boyutu, Allah'ın varlığı ve nitelikleriyle ilgili konuları ele alan bir bilim kolu, tanrı bilimi, teoloji, metodoloji

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 09.10.08, 18:28
Standart Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı

09.10.08, 18:28



Osmanlı Medreselerinde Arapça Öğretimi ve Okutulan Ders Kitapları | Osmanlı resminde mimesis: Şeker Ahmed Paşa’nın resimleri bağlamında bir değerlendirme | Tarih ve birey | ÖSS Tarih Soruları | Dev Tarih Arşiv |

History-Writing in Arabic in the Context of Language-History Relationship in the Ottoman Turks (With Special Reference to 16th and 17th Century Examples). Ottoman State, thanks to its Islamic identity, interacted with cultures of various other Muslim nations since its inception. Ottoman Turks, who had this interaction most in the area of language, used Arabic as the medium of instruction at the madrasa. Even though Persian was dominant in literature, they generally used Arabic in their scientific works, especially in the field of Islamic sciences. This study focused on the examples written in the 16th and 17th centuries because of the fact that the interaction mentioned above was felt most intensively in that period. The study concludes that it was not Arabic -as being the language of the religion- that was the most effective in choosing it as the language of the text in writing a given book, but it was rather scientific and personal choices. The fact that, among our examples, excep for Taşköprülüzâde who wrote all of his writings in Arabic, Mustafa Cenâbî, Kâtip Çelebi and Müneccimbaşı authored also Turkish books confirms this conclusion.
Giriş
Osmanlı Devleti, kurulduğu coğrafya ve kendinden önceki Türk-İslâm dev­letlerinden miras aldığı birtakım özellikler nedeniyle, mevcut bir Türk-İsl-âm geleneğinin takipçisi olmuştur. Özellikle medreselerdeki öğretim, mev­cut geleneğe bağlı kalınarak Arapça yapılmıştır. Yüzyıllarca devam eden bu süreç, Osmanlıları Arap ve İran kültürleriyle yakın temas içerisine sokmuş­tur. Bilhassa İstanbul'un fethi ve daha sonraları Yavuz Sultan Selim döne­minde Arap toprakları üzerinde kurulan hakimiyet, bahsedilen etkileşimin artma eğilimi gösterdiği önemli dönüm noktaları olmuştur. Söz konusu gelişmelerle yaşanan kültürel etkileşim ise en yoğun şekilde "dil" hususun­da yaşanmıştır. Neticede, diğer bilim dallarında olduğu gibi tarih alanında da, çok dilliliğin tesiriyle Türkçe'nin yanı sıra Arapça ve Farsça eserler kale­me alınmıştır. Tarihyazımında Türkçe dışında dil kullanımı, bir kültür zen­ginliği olarak algılanabileceği gibi, tarihin faydacılık ilkesiyle bağdaşmayan bir görüntü olarak da görülebilir.
Bu çalışmamızda söz konusu hususu, Osmanlı Türklerince Arapça ola­rak kaleme alınmış tarih eserleri çerçevesinde ele almak istedik. Zira ülke­mizde gerek müstakil bir Osmanlı tarihçisi üzerinde, gerekse Osmanlı ta­rihçiliğini bir bütün olarak değerlendiren çalışmalarda, tarihyazımında farklı dillerin kullanılmasına ilişkin değerlendirmeler hem dağınık hem de yeter­siz durumdadır. Daha doğrusu tarihyazımında farklı dil kullanımı, üzerin­de durduğumuz siyasî ve kültürel gelişmeler bazında bir değerlendirmeye tabi tutulmamıştır. İşte bu nedenle, XVI. ve XVII. yüzyılda Arapça yazılmış bazı tarih eserlerinden hareketle, Osmanlı Türklerinin tarihyazıcılığını dil-tarih ilişkisi bağlamında ele alan bir çalışma yapmanın gerekli olduğunu düşündük. Zamanlarının şartlarına göre Arapça yazılmış olmaları doğal karşılanan tarih eserlerini, bir makalenin hacminin elverdiği ölçüde ayrı ayrı değerlendirerek, Osmanlı tarih literatüründeki yerlerini, Osmanlı Türk toplumuna tarih bilinci ve bilgisi kazandırma noktasındaki katkılarını tes-bite çalıştık. Bu vesileyle, Osmanlı Devleti'nin klasik dönemi kapsamında değerlendirilen XVI. ve XVII. yüzyılların kültürel tarihinin aydınlatılmasına katkıda bulunmak istedik.
Öncelikle belirtelim ki, Osmanlılar dönemi tarihyazıcılığında ağırlıklı olarak Osmanlı Türkçesi kullanılmıştır. Ancak meseleye dil-tarih ilişkisi noktasından baktığımızda, dil kullanımının insanların tarih ile rahatlıkla diyaloğa girmelerini engelleyen örneklerin de bulunduğunu açıkça görmek­teyiz.
Bilindiği üzere insanoğluna bahşedilmiş en büyük nimetlerden biri olan dilde, insan varlığının toplum içindeki binlerce yıllık yaşayışının zaman süzgecinden geçerek billurlaşmış anlam ve özünü bulabilmekteyiz. Bu ba­kımdan, on binlerce kelime ve şekilden kurulmuş olan dil, yapı ve işleyişi­nin ayrıntılarına doğru inildikçe, insan, toplum, millet ve kültür varlığına hükmeden çok yönlü ve derin anlamlı bir sistem olarak karşımıza çıkar. Niteliği ve özellikleri itibariyle de her dil, kendi kuralları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. İnsanın iç dünyası ile dış dünyasını birbirine bağ­layan en önemli araçtır. Kuşaktan kuşağa aktarılabilen ve toplumun çeşitli özelliklerini aksettiren sosyal bir kurumdur. Kültürün koruyuculuğunu ve taşıyıcılığını yapan temel varlıktır.1 Bu durumda, insan topluluklarının ken­dilerine has kültürlerinin tarih boyunca önemli, hatta yegane taşıyıcı unsu­ru ve şartı olan dil ile bu toplulukların özgün kültürleri, tarihî süreç içeri­sinde sahip oldukları bütün birikimleri, yani tarihleri arasında sıkı bir iliş­kinin olduğunu görmemek imkansızdır. Dolayısıyla bütün bilimlerin insan­lar arasında paylaşımını sağlayan dilin, doğal olarak tarih ilmi açısından da aynı fonksiyonu gerçekleştirdiği söylenebilir.
Tarih, konusu ve alanı itibariyle -farklı tarih anlayışları olmakla birlikte-herkesçe benimsenmiş niteliklere sahiptir. Akademik kaygılarla işlenmiş olsa da, toplum fertlerinin büyük oranda ilgi duyduğu bir daldır. Bu ilgi nedeniyle profesyonel bir tarihçiden farklı olmakla birlikte, sıradan insanı dahi zihnin­de kendince bir tarih dünyası kurmaktan hiçbir şey alıkoyamaz. İşte bu nok­tada pek çok bilim dalının tersine, sıradan insanlara da kolaylıkla hitap ede­bilen tarihin önemli bir işlev yerine getirdiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. An­cak yaşanılan deneyimlerle iç içe olan tarih bu işlevi yerine getirirken, yazı­mında kullanılan dilin de topluma yakınlaşma noktasında son derece önem­li olduğu göz ardı edilemez.2
Bir tarihyazımında tarihçi, üç farklı safhada dilin bağlayıcılığı ile yüz yüzedir. Birinci düzey, tarihçinin yararlandığı, çoğu kez bir metin olan bel­geyle ilişkisidir. İkinci düzey tarihçinin kendi yazdığı metinle olan ilişkisi­dir. Üçüncüsü ise, tarihçinin yazdığı metni okuyan okuyucunun durumu­dur. Bu üç düzeyde metin ile tarihçi arasındaki ilişkinin ne olduğunun zi­hinsel söylem ve kamusal söylem dönemlerinde çok farklı anlamlar kaza­nacağı açıktır.3
Konunun bu boyutu bir tarafa, söz konusu safhalarda dilin etkinliğini ortaya koyan özel bir duruma işaret etmek gerekmektedir. Zira kimi zaman, kendi tarihini bilme ve nesilden nesile aktarma bilincinde olan bir millet için, dil kullanımında tarih yazarlarınca sergilenen birtakım tutumların olum­suz etkilerde bulunması söz konusu olabilir. Bunlardan birisi, tarihin, bir toplumun kendi diliyle yazılmış olmasına rağmen oldukça karmaşık, kimi zaman başka dillerin tesiriyle ve alınan ödünç kavramlarla ağırlaşmış anlatı­mıdır. Diğeri ise yazarın kendi milletinin dili yerine yabancı bir dille tarihini kaleme almasıdır. Bizce her iki durum da tarihî bilginin insanlara aktarılma­sında önemli bir sorundur. Çünkü tarih insanın tarihidir. İnsan var olduğu için tarih vardır. Tarihte her şey insana göredir ve insan merkezlidir. İnsan tarihe kendini, millî ve evrensel değerlerini bilmek için yönelir. Bu itibarla bazı ilim dalllarında, özellikle edebiyatta, felsefede görülebilecek komplike anlatım üslubuna sahip yazın türlerine oranla, tarih yazın türlerinde sergile­nen anlatımın, anlam ve bilginin önüne geçmeyen bir üsluba sahip olması ve dolayısıyla daha geniş bir kitleye hitap etmesi gerektiğini söylemek duru­mundayız. Aksi takdirde tarihin faydacılık ilkesinin, dil noktasındaki işlevini yerini getirdiğinden, dolayısıyla "anlayan" ve "anlatan" tarihten bahsedeme-
yiz.4
Bu değerlendirmeler ışığında Osmanlılarda tarihyazıcılığının başlangıç ve gelişme evrelerine baktığımızda, tarih eserlerinin büyük oranda Osman­lı Türkçesiyle kaleme alınmış olduğunu görürüz. Tespitlerimize göre XVI. yüzyıla kadar yazılmış yaklaşık 25 tarih eseri içerisinde Arapça ve Farsça yazılmış olanlar istisna sayılabilecek kadar azdır. Verilen sayı içerisinde Farsça olarak sadece Şükrullah (ö.1488)'ın Behcetü't-Tevârîh'i ve İdris-i Bitlisî'nin (ö.1520) Heşt Bihişt adlı eserleri göze çarpmaktadır. Arapça olarak ise, sa­dece iki kişinin tarih eserine rastlamaktayız. Bunlardan birisi Karamânî Kara Yakub b. İdris (ö.1429)'e ait olan İşrâku't-Tevârîh, diğeri ise Karamanî Meh-med Paşa (ö.1481)'nın Tevârihu Selâtini'l-Osmâniyye adlı eseridir. Bu du­rum bize, daha sonraki dönemlerde olduğu gibi Osmanlıların ilk dönemle­rinde de Türkçe'nin, tarihyazıcılığında daha baskın bir şekilde kullanıldığı­nı göstermesi bakımından önemlidir. Ancak, daha çok dinî ilimlerle ilgili eserlerin yazımında kullanılan Arapça ile sonraki dönemlerde bazı tarih eserlerinin kaleme alınmış olduğu da bir vakıadır.
A. Arapça Tarihyazıcılığına Örnekler
XVI. ve XVII. yüzyıllarda yaşamış müelliflerden Taşköprülüzâde Ahmed (ö.1561), Mustafa Cenâbî (ö.1590), Kâtib Çelebi (ö.1657) ve Müneccim-başı Ahmed (ö.1702)'in eserlerinden bazıları incelediğimiz konuya örnek teşkil etmektedirler. Arapça yazmalarının nedeni hakkında aynı gerekçeler ileri sürülemeyecek olan bu müellifler ve eserleri hakkında kısa da olsa genel bir değerlendirmeye gidebiliriz.

» Nüve Forum » akademik » İlahiyat Fakültesi »
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Fehmide Zeytuna kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
CiwCiw (10.10.08)
Sponsorlar
  #2  
Alt 09.10.08, 18:30
Fehmide Zeytuna - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Sep 2008
İletiler: 215
Ettiği Teşekkür: 82
87 tane iletisine 150 kere teşekkür edilmiş
Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı

1. Taşköprülüzâde Ahmed Efendi
Arapça yazmış olduğu tarih eserleriyle çalışmamızda yer vereceğimiz ilk müellif Taşköprülüzâde Ahmed Efendi'dir. Biyografik eseri Şakâikuri-Nu'mâniyye'nin sonunda verdiği otobiyografisinden anlaşıldığı üzere Taş­köprülüzâde, yoğun bir Arapça tahsili görmüş, zamanın şartları gereği Tef­sir, Hadis, Mantık, Akâid, Kelam ve Hikmet alanlarında almış olduğu bütün dersleri Arapça olarak okumuştur. Hemen bütün fertleri ilimle meşgul olan bir ailenin çocuğu olması sebebiyle, müderrislik hayatına kadar bilinçli ve istekli bir öğrenim hayatı sürdürmüştür. Taşköprülüzâde, aynı zamanda yoğun bir tedris hayatı geçirmiş, kadılık görevlerinde bulunmuştur. Son olarak rahatsızlığı nedeniyle ayrıldığı İstanbul (1551-1554) kadılığı göre­vinden sonra, vefat ettiği 1561 yılına kadar, İstanbul'da ders okutmak ve kitap telif etmekle meşgul olmuştur.5
Taşköprülüzâde'nin, hac veya seyahat gibi birtakım vesilelerle Arap mem­leketlerinde bulunup bulunmadığı hususunda, otobiyografisinde ve diğer yazarların verdikleri bilgilerde herhangi bir veriye rastlamadık. Bu durum­da Taşköprülüzâde'nin, medrese tahsilinden aldığı Arapça ile yetinerek eserlerini kaleme almış olduğu düşünülebilir. Söz konusu durumun da do­ğal olarak onun oldukça basit ve yalın bir Arapça kullanmasına sebep ol-muştur.6
Bildiğimiz tüm eserlerini Arapça kaleme almış olan Taşköprülüzâde'-nin,7 çalışmamıza örnek teşkil eden eserlerinden birisi Nevâdirül-Ahbârfî Menâkibi'l-Ahyâr'dır. Bu, müellifin tarih alanında kaleme aldığı ilk eser olup 1532'de Üsküp'te tamamlanmıştır.8 Taşköprülüzâde, mukaddimesinde ese­rinin muhteva, metot ve kaynakları hakkında bilgiler vermiş, ancak diğer eserlerinde olduğu gibi Arapça yazmayı niçin tercih ettiği konusunda bir açıklamada bulunmamıştır. Eseri kaleme alış sebebini, büyük insanların hayat hikayelerini okumaya küçüklüğünden beri var olan ilgisine dayandı­ran müellif, bu çalışmasıyla tarih meraklısı olanlara, gereksiz bilgi ve hika­yelerden arındırılmış, seçkin kişilerin biyografilerini içeren bir eser bırak­mak istemiştir.9
Nevâdirul-Ahbâr, müellifin biyografi tarzındaki ilk denemesidir. 391 va-raklık bu eser, yaptığımız tespitlere göre, sahabe, âbid, zâhid, fakih, filo­zof, müneccim ve tabib olan 1396 kişinin biyografisini içermiştir. Taşköp-rülüzâde, yukarıda belirttiğimiz gibi eserinde takip ettiği metodu kendisi açıklamıştır. Eserini yıllara göre değil, faydalanmak isteyen kimselere ko­laylık olması bakımından alfabetik olarak tertip etmiştir.
Kendisinin de ifade ettiği gibi, daha çok derleme olan bu eserde, onun Arap dilini kullanmadaki yeterlilik ve özgünlüğünü tespit etmek zordur. Çünkü bilgilerin çoğu, alıntı yaptığı yazarların ifadeleriyle aktarılmıştır. Nitekim bu hususta eser ve kaynakları üzerinde yaptığımız karşılaştırmala­ra dayanarak müellifin, kimi zaman bazı cümlelerde kısaltma yoluna git­mek dışında, alıntı yaptığı kişilerin kullandıkları dile bağlı kaldığını rahat­lıkla söyleyebiliriz.10 Ancak bu durum, sadece yazarın dil kullanımındaki özgünlüğünü tespit etmemizi engelleyen bir husus olup, bütün eserlerini Arapça olarak kaleme almış ve Arapça şiirler yazmış11 biri olarak, onun Arapça'yı kullanma yeterliliği noktasında aksi bir düşünce ortaya koyma­maktadır.
Nevâdiru'l-Ahbâr'ın dili, değindiğimiz özellikleri nedeniyle basit ve akı­cıdır. Bu da tabakât ve terâcim türü eserlerin genel bir özelliğidir diye dü­şünmekteyiz. Çünkü kişiler hakkında verilmesi düşünülen bilgiler aynı tür­dendir, dolayısıyla bu da, çok incelikli bir dil kullanmayı gerektirmez. Bi­yografileri verilen kişiler hangi meslek grubundan olurlarsa olsunlar, do­ğum ve ölüm tarihleri, nerede doğup yaşadıkları ve nerede öldükleri, öğre­nim hayatları, hangi devlet bünyesinde bulundukları, görevleri, seyahatle­ri, kişisel özellikleri vs. gibi hususlar biyografi yazımında doğal olarak göz önünde tutulan noktalardır. Bu şablonda değişen noktalar, kişilerin isimleri ve onlara ait diğer özel bilgilerdir.
Nevâdiru'l-Ahbâr, biyografi türünde olduğu için kaynakları da doğal ola­rak bu sahada daha önce kaleme alınmış terâcim kitaplarıdır. Ancak bunlar çok fazla olmayıp, müellif tarafından eserin mukaddimesinde belirtilmiş­lerdir. Müellifin ifadelerine göre onun yararlandığı temel eserler, İbn Hal-likân (ö.1228)'ın Vefeyâtü'l-A'yân'ı, Ebu Muhammed'in Siyeru's-Sahâbe'si ile Şehristânî (ö.1153)'nin Târîhu'l-Hükemâ'sıdır.12
Taşköprülüzâde, hakkında bilgi verdiği kişileri genel olarak adı geçen eserlerden seçmiştir. Seçimindeki kriterini ise şöyle ifade etmiştir: "Kur'ân ve tefsir kitaplarında geniş bir şekilde yer verildiğinden peygamberleri, çok meşhur olmayan kişileri, menâkibinde insanlara ibret olmayanları, hakkın­da çok az şey yazılmış olanları ve ravilerin ihtilaf ettiği kişileri hazfettim. Yaşantıları ibret dolu kişileri tercih ettim. Tarihten maksad, alimlerin söz­lerinden ve latîf yaşantılarından dersler çıkarmaktır".13 Ayrıca Taşköprü-lüzâde'nin, hükümdar ve komutanların cihad ve savaşlarını da eserinde sunmadığını belirtmesine bakılırsa, hanedanların tarihini yansıtan siyasî tarihçilik yerine -şüphesiz bunun da siyasî tarih çalışmaları için özel bir yararı olmakla birlikte- daha çok toplumun her tabakasından insanın haya­tını içeren; buna bağlı olarak da toplumların hayatını çeşitli yönlerden göz­ler önüne seren sosyolojik bir tarih çalışması yapmayı tercih ettiği söylene­bilir. Yazar bunları zamanın şartları gereği bilinçli bir şekilde sistematize edememiş de olsa, gelinen nokta itibariyle eserleri, Osmanlı toplumunun sosyal ve kültürel yapısını somut olarak yansıtmaya çalışan çağdaş araştır­maların temel kaynaklarından olmuşlardır.
Eser, müellifin biyografi tarzında ilk eseri olmasının yanında, Osmanlı dönemi tarihyazıcılığının da bu tarzdaki ilk örneklerinden sayılır. Taşköp-rülüzâde'nin yararlandığı kaynakları belirtmesi, tarihten ve tarihçilikten ne anlaşılması gerektiğini dile getirmesi, eserinde yer verdiği kişileri seçerken göz önünde bulundurduğu kriterleri açıkça ifade etmesi, ek olarak takip ettiği usulü net bir şekilde belirtmesi de Osmanlı tarihyazıcılığına hem metot hem de içerik açısından önemli bir katkı sağlamıştır. Ancak şunu belirtme­liyiz ki, eserin dilinin Arapça oluşu, doğal olarak dar bir çevreye hitap et­mesi sonucunu doğurmuştur.
Taşköprülüzâde'nin adı geçtiğinde ilk akla gelen eseri ise Şakâiku'n-Nu'm-âniyye'dir. Diğer eserleri gibi Arapça olarak kaleme aldığı bu eserinde, daha sonra kazanacağı şöhretten habersiz, oldukça saf duygular içerisinde ilim dünyasına hizmet amacıyla Osmanlı âlimlerinin ve mutasavvıflarının bi­yografilerini toplamıştır. Kendisindn önce kimsenin bu memleket ulemâsı hakkında böyle bir teşebbüse girişmediğini belirterek Şakâik'i yazmaya başladığını belirten14 Taşköprülüzâde, böylece Osmanlı tarih literatürüne "Şakâik tercüme ve zeyilleri" ifadeleri ile anılacak, literatür içinde bir lite­ratür oluşturarak uzun yıllar etkisini sürdürecek ve adını yaşatacak bir eser bırakmıştır. Nitekim onun vefatından sonraki yıllarda ölen alimlerin, muta­savvıfların isim ve hatıralarının unutulmaktan kurtarma endişesi, daima Şakâik'e zeyiller yazılması sonucunu doğurmuştur. Şakâik ile birlikte bu zeyil zinciri, Osmanlı İmparatorluğu devrindeki Anadolu bilim ve kültür hayatının, medrese ve tarikat cephelerini aydınlatmada başvurulan vazge­çilmez bir birikim olmuştur.15
Medrese dili olan Arapça ile yazıldığı için, bilhassa ilmî çevrede ilgi ile karşılanan ve hızlı bir şekilde şöhrete ulaşan Şakâik, Arapça bilmeyenler tarafından da yoğunilgi görmüştür. Bu sebeple tamamlanmasının üzerin­den çok vakit geçmeden Türkçe'ye tercüme edilme ihtiyacı duyulmuştur. Konumuz açısından eseri Osmanlı Türkçesine çevirenlerin, tercümelerinin başlangıcında sarfettikleri ifadeleri son derece önemlidir.
Bunların en meşhuru olan, Edirneli Mecdî'nin (ö.1590) 1586 yılında tamamladığı tercümenin başında, eserden Arapça bilmeyenlerin de rahat­lıkla yararlanmaları için bu tercümeyi yaptığını belirttiğini görmekteyiz.16
Yine Şakâik'in bir başka mütercimi Ahmed Hakî (ö.1567)'nin anlattıkla­rından, eserin Arapça bilen kişilerce zaman zaman insanlara okunduğunu, Arapça bilmeyenlerin ise o toplantılarda "keşke Şakâik de Türkçe olsaydı" şeklinde bir ifade kullanarak eserin Arapça yazılmış olmasından duydukla­rı rahatsızlığı dile getirdiklerini ve onun da bu konuşulanlar doğrultusunda eseri tercümeye karar verdiğini öğrenmekteyiz.17
Eserin bir diğer mütercimi Amasyalı İbrahim b. Ahmed (ö.1589) de mukaddimesinde benzer gerekçeler ve ifadeler kullanmış, Arapça olduğu için herkesin rahatlıkla istifade edemediğini belirterek tercüme amacını ifa­de etmiştir.18 Buradaki ifadeleriyle o, Arapça eser yazımının, eğitim-öğre-tim dilinin Arapça olmasına rağmen Osmanlı Türk toplumuna tersliğini açık­ça ortaya koymuştur. Amasyalı İbrahim b. Ahmed ve diğer mütercimler şüp­hesiz toplumun ihtiyaçları doğrultusunda tercüme çalışmaları yapmışlar, il­miye sınıfının kendi sınıfı için vücuda getirdiği eserleri, hangi meslekten olur­larsa olsunlar halkın okur-yazar katmanlarına ulaştırmayı hedeflemişlerdir.
Taşköprülüzâde'nin yine Miftâhu's-Saâde adlı eserinin oğlu tarafından Türkçe'ye çevirilmesi, daha açık bir ifadeyle ilmiye sınıfının dışındaki in­sanların kolaylıkla faydalanabileceği hale getirilmesi, aynı şekilde Osmanlı
Türk toplumunda bilgi dolaşım sisteminin önünün açılması yolunda atılan adımlardandır.19 Zira o dönemlerde, insanların doğrudan bilgiye ulaşmala­rı oldukça zordu. Bunun sebebi ise temel kaynakların çoğunun Arapça olu­şu ve bunların verdiği bilgilerin, topluma âlimler vasıtasıyla aktarılmasıy-dı. Bu itibarla Taşköprülüzâde'nin, eserlerini yalnızca ilmiye sınıfına hita­ben yazmış olduğunu, ancak bunlardan bir kısmının toplumun diğer ke­simleri arasında da zamanla ilgi ve ihtiyaç uyandırdığını söylemek her hal­de daha doğru olur. Çünkü neticede hepsi Arapça olan eserlerinden, yalnız­ca Şakâik ve Miftahu's-Saâde'nin, tarzları gereği daha geniş bir kitleye hitap etmesi, bu eserlerin tercümelerini gerekli kılmıştır. Toplum, bu ikisinde -özellikle Şakâik'te- kendi örf-adetinden, geleneğinden, nisbeten yakın tari­hinden birşeyler bulmuştur. Dolayısıyla esere bireysel ilgi artmış, insanlar okumak ve sahip olmak istemişlerdir.20 Nevâdirul-Ahbâr da biyografik bir eserdir. Ancak hayat hikeyeleri verilen kişilerin, oldukça eski zamanlarda yaşamış olmaları ve çoğunluğunu Arapların oluşturması, esere ilmî çevre­de bir itibar kazandırmışsa da toplumun ilgisini çekmemiştir.
Son olarak belirtelim ki, Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, yaşadığı dö­nemde kendisini bir tarihçi olarak tanıtmaya çalışmamıştır. Tarih alanında kaleme almış olduğu eserlerinin orijinal bir tarzı olmayıp, kendi zamanına kadar Arap tarihçiliği içerisinde oluşan tabakât-terâcim türündedirler. An­cak önemli ölçüde tarih malzemesi içermektedirler. Müellifin tarihçilik yö­nünün açığa çıkmasına işte bu çalışmaları neden olmuş, adının Osmanlı tarih yazarları içerisinde anılmasını sağlamışlardır.21 Dolayısıyla mellif hak­kında sonradan yapılan "Osmanlı tarihçisi" nitelemesinin ifade ettiği ma­nayı, günümüz şartlarıyla değil onun bulunduğu ortam ve yaşadığı şartlar çerçevesinde değerlendirmek durumundayız. Bu itibarla klasik bir medrese öğrenimi görmüş ve aldığı bu klasik öğrenimle yine Osmanlının en klasik sayılabilecek toplumsal ve dinî hayatının yaşandığı bir dönemde, müder­rislik ve kadılık görevlerinde bulunmuş olan müellifin, ilmî çevrede saygın­lığını artırmak, birikimini sergilemek, ilim dili olarak kabul görmüş Arap­ça'ya bağlılığını göstermek, biraz da kendisini tatmin etmek için hemen bütün eserlerini -içinde yaşadığı toplumun dilinden farklı olarak- Arapça kaleme almış olduğunu söyleyebiliriz.

» Nüve Forum » akademik » İlahiyat Fakültesi »
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 09.10.08, 18:31
Fehmide Zeytuna - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Sep 2008
İletiler: 215
Ettiği Teşekkür: 82
87 tane iletisine 150 kere teşekkür edilmiş
Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı

2. Mustafa Cenâbî
Çalışmamızın bir diğer örneği, XVI. asrın meşhur alimlerinden ve önde gelen tarihçilerinden Mustafa Cenâbî Efendi (ö.1590)'dir. Devrin meşhur müfessiri ve şeyhulislâmı Ebussuûd Efendi'nin mülazımlığında bulunmuş, çeşitli medreselerde müderrislik, birçok yerde de kadılık yapmıştır.22
Kendisiyle aynı dönemde yaşamış olan Kınalızâde Hasan Çelebi (ö.1604) ve Mustafa Beyânî (ö.1597), Mustafa Cenâbî'nin Arap edebiyatındaki de­rinliğinden ve tarihe olan özel ilgisinden bahsetmişler, yazmış olduğu ci­han tarihini övmüşlerdir.23 Cenâbî hakkında Türkiye'deki en kapsamlı araş­tırmayı gerçekleştirmiş olan Mehmet Canatar, tarih eserinin son derece ter-tibli ve metodik olmasından hareketle onun titiz, dikkatli ve disiplinli bir kişi olduğuna dikkat çekmiş, yaşadığı devrin yöneticilerince de itibar edi­len saygın bir ilim adamı olduğunu ifade etmiştir.24
Cenâbî'nin, Arapça yazmış olması nedeniyle çalışmamıza örnek olarak seçtiğimiz tarih eserinin orijinal adı el-Hâfilu'l-Vasît ve'l-Aylamü'z-Zâhir el-Muhît'dir. Ancak bu eser XVII. yüzyıldan itibaren müellifin kendi adıyla meşhur olmuş ve Cenâbî Tarihi olarak anılagelmiştir.
Eser, daha önceki tarih eserlerinde basit ifadelerle yer verildiğini gördüğü­müz tarihin önemine, ilmî bir yaklaşımın sergilendiği giriş kısmıyla başla­maktadır. Cenâbî'nin burada, tarihi başlı başına bir ilim dalı olarak kabul etmiş olduğunu, tarihçinin de insanlara iyiyi ve doğruyu göstermek gibi önemli bir sorumluluk taşıdığını ve yerine getirdiğini net olarak belirten ifadeleri bulunmaktadır.25
Eseri genel tarih niteliğinde olması nedeniyle ilk insan Hz.Adem'den başlamış olup 1587-1588 tarihine kadar gelmekte ve Hz.Peygamber devri hariç26 85 babtan (bölüm) oluşmaktadır. Metot bakımından klasik Arap tarihçiliği geleneğine uygun bir şekilde yazılmış olan eserde, Arap tarihçili­ğinden farklı olarak rivayetler uzun bir ravi zinciriyle verilmemiştir. Cenâ-bî, konu başında veya sonlarında, verdiği bilgileri hangi kaynaklardan aldı­ğını da kitabı ayıplanmasın diye zikrettiğini27 kaydetmiştir.
Müellif gerek içerik gerekse olaylarda kronolojiyi gözetip bazı ihtilafları belirtmesi dışında yorumdan uzak kalması gibi özellikleriyle, klasik Arap tarihçiliğinin zamanı için yeni bir örneğini teşkil etmiş,28 ancak Osmanlı dönemi tarihyazıcılığında ilk genel tarih eseri örneğini vermekle bir oriji­nalite yakalamıştır. Eserinin asıl özgünlüğü kendi zamanına ait verdiği bil­gilerde yatmaktadır. Çünkü o, şahsî fikir ve kanaatlerine daha çok bu kısım­larda yer vermiştir. Bu bölümler ilk defa Cenâbî tarafından telif edilmiş olan II.Selim (1566-1574) ve III.Murad (1574-1595) dönemleri, onların zamanında yaşamış olan âlimler, şeyhler ve daha başka önde gelen kişile­rin hayat hikayelerini içeren bölümlerdir. Bunlara ek olarak Cenâbî'nin za­man zaman serdettiği müşahedeleri, ziyaretleri, devlet adamları ve saray çevresinden işittikleri, ulemâdan duyup naklettikleri ve Osmanlı coğrafyası hakkında verdiği bilgileri esere orijinallik katan ve Osmanlı kültür-medeni-yet tarihi açısından önem taşıyan diğer yönlerdir.29
Eserinde Arapça'yı oldukça güzel kullanmış olan Cenâbî, dil kuralları­na olabildiğince uymuş, kolay anlaşılabilir nitelikte bir üslup tercih et­miştir. Şairlik yönü de olan, hatta Arapça şiirler yazabilecek düzeyde bu dili iyi bildiğini daha önce belirttiğimiz Cenâbî'nin, bazı müellifler gibi ağdalı ifadeler kullanarak, edebî bir üslupla eserini yazabileceği muhak­kaktır. Ancak o, edebî ve ağdalı bir anlatım sergilememiş, ifade tarzından daha çok manaya önem vermiştir. Biz bu durumun Cenâbî'nin kullandığı kaynaklarının bir etkisi olduğunu düşünmekteyiz. Şöyle ki, yararlandığı eserlerin çoğunluğu Arap müelliflere ait tarih eserlerinden oluşmaktadır ve bunlar basit ve sade bir anlatım üslubuna sahiptirler. Burada dikkat çekilmesi gereken bir husus daha vardır ki, o da Cenâbî'nin, eserini Arap­ça yazmayı tercih etmesiyle işinin bir hayli kolay olduğudur. Çoğunluğu Arapça olan kaynaklardan çok rahat bir şekilde istifade etmiş, kimi za­man bilgileri özet bir şekilde bazen de aktarmıştır. Bu tarz bir yazım hiç şüphesiz eserini Türkçe kaleme almaya çalışan bir tarihçiye göre oldukça kolaydır diye düşünmekteyiz.
Canatar, araştırmasının Giriş kısmında Cenâbî'nin Tarih'i hakkında "..yir­mi beş yılı aşkın bir zaman dilimi içerisinde ve yoğun bir çalışma netice­sinde tamamlanabilmiş olan Cenâbî Tarihi gerçek kıymetini bulamamış­tır. Kendisini kullanan eserler şöhret bulup basılma imkanı dahi bulduğu halde, Cenâbî Tarihi kapsamlı bir çalışma konusu dahi olmamıştır diyebi­liriz" derken önemli bir gerçeği tespit etmiştir. Cenâbî Tarihi'nin maruz kaldığı belirtilen ilgisizliğin -başka sebeplerinin de olması söz konusu olabilmekle beraber- kanaatimizce önemli bir sebebi de Arapça olarak yazılmış olmasıdır. Çünkü eser, matbaa öncesi dönemde sadece ilmî çev­re tarafından bilinip kullanılmış, matbaa sonrası ise Arapça oluşundan dolayı basılması mümkün olmamıştır. Zira matbaa sonrası, geneli Arapça olan dinî eserlerin basılmama hususundaki eğilime ek olarak, topluma kendi diliyle yazılmış eserleri sunma fikri hakim olmuştur. Matbaadan maksadın topluma daha kolay ve çok sayıda eser kazandırmak, en önem­lisi faydalanabileceği eserleri ulaştırmak olduğu göz önünde bulunduru­lur ise Arapça eserlerin basılma imkanı bulamamalarının nedeni daha net anlaşılacaktır.
Son olarak belirtelim ki Cenâbî de daha sonra "Osmanlı Tarihçileri" diye anılacak olan hemen bütün âlimler gibi yetişme döneminde özel tarih dersleri almamış, zamanının anlayışı ve şartları gereği hocalar nezdinde tarih eser­leri üzerinde bir çalışmada bulunmamış ve tarih ilmine dair özel bir eği­timden geçmemiştir. Hangi dilde yazmayı tercih etmiş olursa olsun hemen bütün Osmanlı tarihçileri için geçerli olan bu durum ve sorun, ancak onla­rın özel ilgi ve gayretleriyle giderilebilmiştir. Daha açıkçası tarih ilmiyle ilgilenen Osmanlı aydınları tamamen kendi özel ilgi ve gayretleriyle birer tarihçi olmuşlar, eserler kaleme almışlar, bir tarih felsefesi ve literatürü oluş­turmaya çalışmışlardır.
Osmanlı Devleti'nin dünyaya açılımına paralel olarak gelişen ve değişen tarihçilik, her nekadar bu bilim dalının daha uzunca bir süre medreselerin müfredat programına girmesini sağlayamamışsa da tarih alanına özel ilgisi olan kişileri etkilemiş, kaleme aldıkları tarih eserlerinin tarzını, içeriğini, metodunu ve anlatış biçimlerini zamanla değiştirmiştir. İşte bunlardan biri olan Cenâbî Efendi, zamanının Arap dünyası ile olan ilmî ve kültürel etki­leşiminin bir neticesi olarak, tarih eserini Arapça olarak kaleme almış, üs­lup ve kaynakları kullanımı açısından dönemin Arap tarihçiliğini muhte­melen tetkik etmiş ve bundan etkilenmiştir.
Bu anlayış içerisinde tarih ilmiyle meşgul olmaya başlamış olduğunu -Kınalızâde'nin ifadeleri de bunu desteklemektedir30 - düşündüğümüz Cenâbî Efendi, sahip olduğu Arapça ile başta Osmanlı ilmiye sınıfı olmak üzere, dili Arapça olan İslâm dünyasına ve Türkler gibi öğrenim dili olarak Arap­ça'yı kabul etmiş daha başka müslüman milletlere hitap ederek daha geniş bir kitleye ulaşmak, ek olarak da Arapça kaynaklardan istifadeyi azami öl­çüde yapabilmek maksadıyla eserini Arapça yazmıştır diye düşünmekte­yiz. Bununla birlikte başta kendi çevresi olmak üzere İslâm dünyasında bir şöhrete ulaşmayı, prestij elde etmeyi pekala düşünmüş olabilir. Ancak gö­rülen o ki, eserinin Arapça olması nedeniyle içerisinde yaşadığı topluma hitab etmemesi, çağdaşları olan Hoca Sadeddin Efendi (ö.1599) ve Geli­bolulu Mustafa Âlî (ö.1599) gibi ünlü kişilerin gölgesinde kalması, Arap dünyasında da kendi eserinden ziyade onun yanlışlarla dolu bir özeti olan Ahmed b. Yusuf el-Karamânî (ö.1610)'ye ait Ahbâru'd-Düvel adlı eserin meşhur olmasıyla, yukarıda sözünü ettiğimiz her yazar için doğal olabile­cek muhtemel beklentileri pek gerçekleşmemiş, böylece Cenâbî gerek za­manında gerekse günümüzde hak etmiş olduğu ilgiyi görememiştir.
Son olarak Cenâbî'nin tarihçiliğindeki gelişime bakarak, onun yaklaşık 25 yılını verip Arapça olarak kaleme aldığı el-Aylamu'z-Zâhir'ini önce yine Arapça olarak özetlemesinin,-" sonra da bu özeti -her ne kadar III.Murad-'ın isteği söz konusu olsa da32 - kullandığı dil itibariyle içinde yaşamış oldu­ğu toplumu göz ardı ettiğini yansıtan ifadeler kullanarak33 Türkçe'ye çevir­mesinin oldukça anlamlı olduğunu düşünmekteyiz. Bu gelişime göre Cenâ-bî, sonuçta tarih bilgisinin insanların öz malı olduğunu, buna en kolay ve doğru biçimde ulaşma hakkına sahip olduklarını, tarihçinin görevinin ise bu bilgi ile insanlar arasındaki engelleri kaldırıp anlaşılır ve aktardıkları bilgilere güvenilir eserler kaleme almak olduğunu anlamış gözükmektedir.

» Nüve Forum » akademik » İlahiyat Fakültesi »
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 09.10.08, 18:32
Fehmide Zeytuna - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Sep 2008
İletiler: 215
Ettiği Teşekkür: 82
87 tane iletisine 150 kere teşekkür edilmiş
Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı

3. Kâtip Çelebi
Çalışmamızda örnek olarak ele aldığımız bir diğer müellif ise Kâtip Çelebi'-dir. 1609'da İstanbul'da doğmuş ve Hacı Halife diye de anılmış olan Kâtip Çelebi, XVII. yüzyılın en önemli ilim ve fikir adamlarındandır. Küçüklüğün­den itibaren dinî ilimlere ilişkin özel dersler almış, 1623 yılında babası aracılığıyla dîvan kalemlerinden Anadolu muhasebesi kalemine kâtip ol­muş, burada hesap kurallarını ve siyâkat yazısını öğrenmiştir. Ordu ile bir­likte çok sayıda sefere katılmıştır.34 Son olarak 1634'de IV. Murad'ın Revan seferine katıldıktan sonra kalan ömrünü ilim öğrenmek ve öğrenci yetiştir­mekle geçirmeye karar vermiştir. Zamanının alimlerinden Kadızâde Meh-med Efendi, A'rec Mustafa Efendi, Vaiz Veli Efendi, Ayasofya dersiâmı Ab­dullah Efendi ve Süleymaniye dersiâmı Mehmed Efendi'den farklı ilim dal­larında dersler almıştır.35
Kâtip Çelebi, genel kabul görmüş 6 Ekim 1657 tarihinde36 vefatına ka­dar yorucu ve aralıksız bir çalışma hayatı geçirmiş, kısacık ömrüne çok şey­ler sığdırmaya çalışmıştır. Tarih, coğrafya, sosyoloji, atlas, felsefe, astrono­mi, matematik, hadis, fıkıh gibi çok çeşitli alanlarla ilgilenmiş olması sebe­biyle birçok konuda eser kaleme almıştır.37
Fezleketü Akvâli'l-Ahyâr fî İlmi't-Tarih vel-Ahyâr, Kâtip Çelebi'nin yazmış olduğu ilk eserdir. Yazımı 1642 yılında tamamlanmış olan eser,38 yaratılış­tan müellifin yaşadığı zamana kadar gelen Arapça bir dünya tarihidir. Eser­de, Cenâbî Tarihinden özetle alınan seksen iki hükümdar sülalesi yüz elli­ye çıkarılmıştır.39 Müellifin ifadesiyle bir mukaddime, üç asıl (bölüm) ve bir hâtimeden oluşmuştur.40 Mukaddimede tarih kavramı, tarihin yararı ve gayesi üzerinde durulmuş, genel tarih niteliği taşıyan tarih kitaplarının bib­liyografyası verilmiş ve tarih metodolojisi mahiyetinde tarihçinin bilmesi gereken kurallar sunulmuştur. Eserin Osmanlı tarihine ayrılmış olan 197a-
250b varakları arasında ise kuruluştan 1641 yılına kadar meydana gelen olaylar sıralanmış, IV.Mehmed'e (1648-1687) kadar padişahlar, vezîriâzam-lar, şeyhulislâmlar, kazaskerler, İstanbul kadıları ile diğer vezirler, beylerbe-yiler, padişahların hocaları, nâkibüleşrâflar ve diğer bazı yüksek rütbeli devlet adamlarının isimleri verilmiştir.
Eser genel tarih niteliğinde ve daha çok derleme bir çalışma olması ne­deniyle, Cenâbî örneğinde de belirttiğimiz gibi, müellifin dil kullanımı ve konuları işleyiş üslubu noktalarındaki özgünlüğünü tespit etmek hayli güç­tür. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Kâtip Çelebi'nin eserde kullan­dığı Arapça oldukça sadedir. Bunu bilinçli olarak tercih etmiş olabileceği gibi yazarlarının çoğu Arap olan tarih kaynaklarından alıntı yapması da bunda etkili olmuştur denebilir. Zira bu kaynakların çoğunluğu edebî anla­tımı ön plana çıkarmak yerine, aynı konuda ne kadar rivayet varsa gerek senedlerinde gerekse haberlerin içeriklerindeki farklılıklarıyla birlikte bun­ları aktarma amacı taşıyan eserlerdir. Arap tarzı tarihçilik olarak nitelenen bu tarz tarihyazımı, daha önce belirttiğimiz gibi rivayetlerin senedlerinden kırpma yapılarak ya da hepten senedlerinden vazgeçilerek Osmanlı tarihçi­lerinden bazılarınca kullanılmıştır. Cenâbî bunun ilk örneği olarak kabul edilmiştir. Cenâbî Tarihi'ni kullandığı belli başlı eserler arasında sayan Kâ­tip Çelebi de bir nevi onun takipçisi olarak yorumlanmıştır.41
Kâtip Çelebi metot ve üslubu nedeniyle Arap tarzı tarihyazımını takip etmiş olmanın yanı sıra, İbn Haldun (ö.1406)'un tarih felsefesini kabul edip uygulayan Osmanlı tarihçilerinden biri olarak da gösterilmektedir.42 Onun tarih felsefesi hususundaki görüşlerine ve müslüman tarihçilerin düş­tükleri hatalara ilişkin Mukaddime'sinde verdiği örneklere,43 Fezleke'nin gi­riş kısmında değinmiş olan Kâtip Çelebi,44 ancak bu husustaki bilgileri İbn Haldun'dan aldığını belirtmemiştir. Kâtip Çelebi'nin ayrıca Düstûrul-Amel adlı eserinde, devletin içerisinde bulunduğu durumu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında ortaya koyması ve geçirdiği evreleri organizmacı bir yaklaşım­la anlatması da onun İbn Haldun takipçisi olarak yorumlanmasına sebep olmuştur. Ancak Kâtip Çelebi, devletlerin hayatını doğma, gelişme, durak­lama, gerileme ve yıkılma evrelerine ayıran bu tarih felsefesini kabul et­mekle birlikte, yerinde ve zamanında alınacak önlemlerle beklenen sonun uzatılabileceğini, en azından bu evrelerin daha rahat ve uyumlu geçirilebi­leceğini savunarak45 İbn Haldun'un determinizminden ayrılmıştır.
Fezleketü't-Tevârih'in temel kaynağı, Kâtip Çelebi'nin de belirttiği gibi46 Cenâbî Mustafa Efendi'nin yine Arapça olan el-Aylamu'z-Zâhir adlı eseridir. Bu eseri genel olarak özetlemiş, kimi zaman da aynen iktibas etmiş47 olan müellif gerek metin içerisinde gerekse sayfa kenarlarında yararlandığı kay­nakların isimlerini belirtmiştir. Ancak doğal olarak tefsir, hadis ve genel tarih eserleri ve diğer Osmanlı tarihleri de onun başlıca kaynaklarıdır.
Eserin Osmanlı tarihi açısından taşıdığı değeri sayfalarca anlatmak müm­kündür. Ancak biz konumuz açısından baktığımızda, Fezleketü't-Tevârih'in, bütün özelliklerine rağmen tarihî değerini tam olarak kabul ettirememiş olduğunu anlamaktayız. Bunu etkileyen en önemli faktör de kanaatimizce eserin Arapça olmasıdır. Bizi bu düşünceye sevkeden neden de müellifin bizzat kendi tutumudur. Çünkü Kâtip Çelebi, Arapça Fezleketü't-Tevârih'e zeyl olarak kaleme aldığı Türkçe Fezleke'sinin mukaddimesinde, bu eserini ana dili Türkçe olan Osmanlı Türklerinin anlaması için Türkçe yazdığını belirtmiştir.48
Bu derleme çalışmasında, ilk eseri olması nedeniyle hem içerik hem de dil kullanımı yönünden Kâtip Çelebi'nin oldukça deneyimsiz olduğu görülür. Çünkü müellif, bazı ekleme ve çıkarmalarda bulunmasına bakı­lırsa henüz bu eserde tam olarak neyi ne kadar sunmak istediğini tespit edememiş, bütün birikimlerinden birşeyler sunmak gayretinde olduğunu hissettirmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Süllemü'l-Vüsûl ve Keşfü'z-Zünûn gibi daha sonra kaleme alacağı farklı türden eserlerin içeriklerin-deki bir kısım malzemeyi Fezleke'sine katmış olması bu kanaati uyandır­maktadır.
İlk eserini Arapça kaleme alması, dil tercihi yönünden de müellifin tec­rübesizliğinin bir parçası olarak görülebilir. Bizde bu hissi uyandıran nok­ta, daha sonra kaleme almış olduğu Süllemü'l-Vüsûl ve Keşfü'z-Zunûn gibi iki büyük eserin Arapça olarak kaleme alınmalarına nitelik ve malzemeleri gerekçe gösterildiği halde, Fezleke'nin Arapça kaleme alınış sebebi hakkın­da bir gerekçe ileri sürülmeyişidir. Ancak kanaatimizce Fezleke'nin de, Kâ­tip Çelebi'nin kendi yaşadığı dönemle ilgili aktardıkları hariç, daha çok za­manına kadar oluşmuş ve çoğu Arap tarihçiler tarafından kaleme alınmış tarih literatürüne dayanıyor olması, esasında diğer iki eser için gösterilen gerekçeden fazla farklı bir durum ortaya çıkarmamaktadır. Bu kanaatimizle birlikte onun henüz ilk eserini yazan bir kişi olarak, eserini daha kolay yazmak ve kabul görmediği ilmiye sınıfına karşı bir saygınlık kazanmak için Arapça yazmayı tercih etmiş olabileceğini de düşünmekteyiz.
Değinmeye çalıştığımız bu hususlar nedeniyle eser, Osmanlı tarih litare-türünde az tanınan ve kullanılan bir çalışma olmuştur. Dilinin Arapça ol­ması eserin çoğaltılmayıp tek bir nüsha halinde kalmasına, buna bağlı ola­rak az tanınmasına ve kullanılmamasına sebep olmuştur. Oysa daha sonra kaleme almış olduğu eserlerden Türkçe Fezleke ve Takvîmü't-Tevârih hem çok sayıda istinsah edilmişler hem de matbaa sonrası basılma imkanı bul­muşlardır. Sonuç olarak denilebilir ki, Kâtip Çelebi'nin ilk tarih eseri olan bu derleme çalışması, müellifin yaşadığı dönemler hakkında orijinal bilgi­ler içermesine rağmen49 fazlaca müracaat edilen bir kaynak olma niteliği kazanamamıştır.
Kâtip Çelebi'nin batı ve doğu ilim dünyasında en çok tanınmış olan eseri olan Keşfü'z-Zünûn da Arapça kaleme alınmıştır. İlk olarak Alman şar­kiyatçı Gustav Leberecht Flügel (1802-1870) tarafından 1835-1858 tarih­lerinde Latince tercümesiyle birlikte neşredilmiş olan eser, Türkiye'de ise ancak 1941 yılında basılmış olup henüz Türkçe bir tercümesi bulunma­maktadır.
Kâtip Çelebi'nin ifadelerinden50 anlaşılacağı üzere bu eserin içeriği, ilim­lerin konuları ve bu ilim dallarında telif edilmiş eserlerdir. Bu özelliğiyle "Şark ilim hazinesinin anahtarı" olarak nitelenen esere çok sayıda zeyl ya­zılmıştır.51 Ancak kendisi de netice itibariyle Arap müellif İbn Nedîm (ö.995) ve Osmanlı müellifi Taşköprülüzâde (ö.1561)'nin bu nitelikte yazılmış eser­lerinin bir tamamlayıcısı sayılır.
Eserin çeşitli bölümlere ayrılmış olan giriş kısmında, ilmin önemi, değe­ri, bölümlenmesi ve tarihi üzerinde durulmuş, sırası geldikçe bütün ilimle­rin adları, tarifleri ve konuları verilmiştir. Bu ilimler hakkındaki eserler bab-lar halinde sıralanmıştır. 300'den fazla ilim dalında yazılmış olan yaklaşık 15.000 eser tanıtılmıştır. Bu vesileyle 10.000 kadar da müellif ve şârih hak­kında bilgi verilmiştir. Eser bir hâtime ile son bulmuştur.
Diğer eserinde olduğu gibi bu eserde de Kâtip Çelebi'nin dil kullanımını ve üslûbunu net olarak yansıtacak bir durum söz konusu değildir. Çünkü eserde yer alan ve çoğu Arap müelliflerin Arapça eserleri olan kitap isimle­ri, yanlış anlama ve kullanımlara mahal vermemek maksadıyla aynen kay­dedilmiştir. Kitaplar ve yazarları hakkında verilen özlü bilgiler de büyük oranda yine eserlere bağlı olarak verildiği için, Kâtip Çelebi'nin özgün bir üslup sergilediğini söyleyemeyiz. Derleme niteliğinde olan eserde, daha önceki benzerlerine göre farklılık arzeden yön, eserlerin alfabetik olarak sıralanmış olmasıdır. Ancak eserin mahiyetinin neden olduğu bu üslup ve metoda, Kâtip Çelebi'nin kişisel birtakım katkı ve müdahalelerinin bulun­duğunu da düşünmeliyiz. Çünkü yapmış olduğumuz karşılaştırmalar, onun bazı eserler hakkındaki bilgilerde kısaltma veya eklemelere gittiğini göster­mektedir. Bu durumun eserde pekçok örneğini bulmak mümkündür.
Bahsettiğimiz özellikleri nedeniyle, sade bir Arapça anlatımın egemen olduğu Keşfü'z-Zünûn'da, hemen her eser için göz önünde bulundurulan hususların; eserin adı, ne zaman ve kim tarafından yazıldığı, yazarın do­ğum yeri ve tarihi, ölüm yeri ve tarihi, eserin konusu ve bölümleri, Arapça değilse eserin dili, önemi, baş kısmındaki ifadeler, telif, zeyl, şerh, hâşiye veya tercüme olup olmadıkları, yapılmışsa tercüme, zeyl veya şerhlerinin isimleri ve bunlar hakkında bilgi gibi hususlar olduğu anlaşılmaktadır.52
Eser hakkında günümüze değin çok şey yazılmış ve söylenmiştir. Bun­lardan Şemseddin Sami'nin "Keşfü'z-Zünûn hakikaten takdir ve takdise sezâ-vâr bir eserdir ki, ondan evvel misli mesbûk olmadığı gibi, kendisi tahririne himmet etmemiş olaydı ondan sonra kimse tarafından vücuda getirilmesi de me'mûl olamazdı"53 sözleri onun kıymetini oldukça veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kâtip Çelebi'nin Keşfü'z-Zünûn'u Arapça yazmış olması, edindiğimiz kanaate göre çalışmanın konusundan kaynaklanmıştır. Yani önceki bölüm­de üzerinde durduğumuz ilim dilinin Arapça olması veya zamanın dinî anlayışlarının etkileri gibi faktörler, bu gerekçeye ancak ek sebepler olarak düşünülebilir. Daha öz bir ifadeyle onun yaptığı tamamen ilmî bir tercihtir. Şerefettin Yaltkaya'nın bu husustaki ifadeleri de aynı doğrultudadır: "Kâtip Çelebi Keşfü'z-Zünûn'u Arapça yazmıştır. Çünkü konusu olan kitap isimleri­nin yüzde doksan beşi Arapça olduğu gibi bu kitapların tayin ve tarifleri için başlarından aynen irad olunan cümlelerin de yüzde doksan beşi Arap­ça olduğundan, eserin bu lisanla yazılmasına mevzu kendisini sevketmiş-tir. Müelliflerin hal tercümelerini bildiren ve bunun da yüzde doksan beşi Arapça menbalardan alınmış olan Süllemü'l-Vusûî li Tabakâti'l-Fuhûüunu da Arapça yazması aynı sebebe mebni olmakla beraber o zamanlarda Arap­ça'nın ilim lisanı olması da bu hususta müessir olmuştur. Maamafih Kâtip Çelebi Türkçe yazmış olduğu bir çok güzel eseriyle lisanımızın kıymetini takdir etmiş ve etrafını tenvir etmek için bu lisanı kullanmanın zaruri oldu­ğunu unutmamıştır."54
Aynı hususa değinen Eleazar Birnbaum da şu ifadeleri kullanmıştır: "Çoğu çalışması için Türkçe'yi seçmiş olan Kâtip Çelebi bu eser için Arap­ça'yı tercih etmiştir. Neden? Çünkü o, çoğunluğu Arapça olan tüm İslâmî bibliyografyayı toplayarak, etnik kökenleri ve ana dilleri ne olursa olsun eğitim-öğretimde Arapça'yı kullanan bütün müslümanlara ulaşmak istemiş-
tir."55
Gerçekten de bu eser, Arapça oluşu nedeniyle daha yazıldığı yüzyıldan itibaren tüm İslâm dünyasında tanınmış, hatta şarkiyatçıların dahi ilgi odağı olmuştur. Müellifin ifadesine göre yirmi yıllık bir birikimin ürünü olan eser, çoğu araştırmacı tarafından "bibliyografik ansiklopedi" olarak tanımlanmış-tır.56
Bu vesileyle belirtmeliyiz ki, Keşfü'z-Zünûn daha çok bilimsel çalışmalar yapan kişilere yönelik bir eserdir. Buna rağmen Arapça yazılmış olmasını, Türk toplumu için bir dezavantaj görenler de olmuştur. Örneğin Kâtip Çe-lebi'nin basılmış olan Türkçe eserlerini sıralayan Faik Reşad (1850-1914), Arapça olanların basılamamış olmasından duyduğu üzüntüyü dile getir­mekte, Keşfü'z-Zünûn için de "Diğerleri ve hele 'hazîne-i marifet' denilmeye layık olan Keşfü'z-Zünûn dahî Türkçe'ye ba'det-tercüme basılmış olsa ne kadar istifade ederdik." ifadesini kullanmıştır.
Muallim Cevdet de, Keşfü'z-Zünûn'un gerek İslâm âlemindeki gerekse Batı'daki şöhretinden bahsettikten sonra -başka bir yorumda bulunmadan-"Fakat Kâtip Çelebi bu eseri Arapça yazmıştır" cümlesiyle sözlerini bitire­rek bir nebze de olsa bundan hoşnut olmadığını hissettirmiştir. Zaten mü­ellif aynı yerde onun Türkçe eserlerini dikkate alarak, "Kâtip Çelebi kadar Türk'ü ve Türkçe'yi düşünmüş bir müderris gelmemiştir" ifadesini kullan­mış, dolayısıyla bu husustaki tavrını açıkça ortaya koymuştur.
Söz konusu görüşler çerçevesinde, daha çok akademik çevreye hitap ettiğini düşündüğümüz Keşfü'z-Zünûn'un, Osmanlıların son döneminde yaşanan tercüme ve neşir hareketliliğinden nasibini almasının beklendiği ortaya çıkmaktadır. Belki o zamanlar için bu husus çok ciddî bir eksiklik olarak görülmemiştir. Ancak günümüzde akademik çevrenin de bu eseri kullanacak kadar dil yeterliliğine sahip olmadığı göz önüne alınırsa, eserin o zamanlar Osmanlı Türkçesi'ne çevrilmiş olmasının ne kadar önemli oldu­ğu ortaya çıkmaktadır.
Kâtip Çelebi'nin Arapça kaleme almış olduğu bir diğer eser ise Sülle-mü'l-Vusûl ilâ Tabakâti'l-Fuhûl'dur. Eserde müslüman ve müslüman ol­mayan pek çok meşhur alim, devlet adamı, filozof, yazar, şair ve çeşitli mesleklerden kişilerin kısa biyografileri alfabetik olarak sıralanmıştır. Dil kurallarına bağlı ve oldukça sade bir Arapça ile kaleme alınmış olan Sülle-mül-Vusûl, biyografik özelliği sebebiyle oldukça yalın bir anlatıma sahiptir.
Süllemü'l-Vusûl, Osmanlı tarih literatüründe türü itibariyle ilk olmasa da kapsamı bakımından ilk sayılabilir. Çünkü müslüman ve müslüman ol­mayan binlerce önemli kişinin biyografileri, ilk defa bu eserle bir kitap içe­risinde toplanmaya çalışılmıştır. Eserde esas olan nokta, gerek kişilikleri gerekse eser ve icraatlarıyla tanınmış tüm tarihî şahsiyetlerin tanıtılması­dır. Bu açıdan bakıldığında eser tam anlamıyla biyografik bir ansiklopedi­dir. Her bir biyografi içerisinde verilen bilgiler göz önünde bulunduruldu­ğunda da bir genel kültür ansiklopedisi denilebilecek özelliktedir.
Ne var ki eser, belirttiğimiz özelliklerine rağmen istinsahı yapılmamış ve neşredilme imkanı bulamamıştır. Bu durumun kanaatimizce çeşitli ne­denleri bulunmaktadır. Bunlardan birisi, eserde yer verilen kişilerin büyük oranda Keşfü'z-Zünûn'da adı geçen kitapların yazarları olarak görülmesidir. Dolayısıyla istinsahı ve neşri için uğraşmanın gereksiz olduğu düşünülmüş­tür. Diğer bir husus ise içeriğiyle ilgilidir. Bahsettiğimiz gibi eserde sadece Osmanlı coğrafyasındaki meşhur şahsiyetlere değil, tüm İslâm coğrafyasın­daki hatta müslüman olmayan nice meşhur kişiye yer verilmiştir. Dolayı­sıyla bu genellik ilginin az olmasına neden olmuştur. Bu tutumu en güzel açıklayan örnek daha önce üzerinde durduğumuz Taşköprülüzâde'nin Şakâik'ine gösterilen ilginin sebebinde yatmaktadır.
Son olarak Kâtip Çelebi'nin eserlerinin, hem içerik hem de yaklaşım bakımından Osmanlı tarihçiliğinde önemli bir dönüm noktası olduklarını ifade etmek gerekmektedir. Çünkü o tarih, teracim, bibliyografi, otobiyog­rafi, tarihî coğrafya ve atlas konularındaki birbirinden güzel, sağlam ve güvenilir eserleriyle XVII. asra damgasını vurmuştur. Bu nedenle onun ta­rihçiliği sadece üzerinde durmaya çalıştığımız Arapça eserlerinden hare­ketle ortaya konamaz. Bu noktayı gözardı etmemekle birlikte, ağırlıklı ola­rak şu hususları belirtmekte yarar vardır.
Kâtip Çelebi, Türkçe'nin yanı sıra Arapça ve Farsça'ya da vakıf bir müel­liftir. Bu iki dile vukufiyeti görmüş olduğu derslerden ziyade, bu dilin konu­şulduğu yerlere katıldığı pek çok sefer vesilesiyle gitmiş ve bulunmuş ol­masından kaynaklanır. Dolayısıyla seferler kendisine dil tecrübesi kazan­dırdığı gibi çok zengin bir tarih, kültür ve engin bir literatür bilgisi de ka­zandırmıştır.
Eserlerinde büyük oranda Osmanlı Türkçe'sini kullanmış olan Kâtip Çelebi Arapça ve Farsça eser de kaleme almıştır. İncelediğimiz üç eseri dı­şında Arapça kaleme almış olduğu eseri yoktur. Bu eserlerin Arapça yazıl­masına da içerikleri sebep olmuştur. Çünkü Türkçe Fezleke, Takvîmü't-Tevâ-rih, Tuhfetü'l-Kibâr gibi diğer tarih eserleri, Arapça anlatımı gerektirmeyen ve büyük oranda Arapça kaynaklara dayanmayan çalışmalardır. Oysa Arap­ça Fezleke, Keşfü'z-Zünûn ve Süllemü'l-Vusûl yüzde doksan oranda Arapça kaynaklara dayalı olarak vücuda getirilmiş çalışmalardır. Dolayısıyla derle­me özelliği en fazla bu eserlerinde hissedilmektedir. Bu itibarla Kâtip Çele-bi'nin, klasik Osmanlı bilim hayatının etkisiyle daha çok dinî ilimlere dair kitapların yazılmasında görülen Arapça yazma anlayışına ve eğilimine sa­hip olmayıp, çalışmayı planladığı konunun gereği olarak böyle bir dil terci­hine gitmiş olduğunu söylemek mümkündür. Üzerinde durduğumz üç eser için Arapça yazmayı tercihi hususunda her hangi bir açıklama yapmayan Kâtip Çelebi, yukarıda belirttiğimiz gibi Türkçe Fezleke'sinin mukaddime­sinde, ana dili Türkçe olan Osmanlı halkının anlaması için Türkçe yazdığını ifade ederek aslında bu meseleye duyarsız olmadığını ortaya koymuştur.

» Nüve Forum » akademik » İlahiyat Fakültesi »
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 09.10.08, 18:33
Fehmide Zeytuna - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Sep 2008
İletiler: 215
Ettiği Teşekkür: 82
87 tane iletisine 150 kere teşekkür edilmiş
Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı

4. Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah
Tarih sahasındaki eserini Arapça yazmış olması nedeniyle çalışmamıza ör­nek teşkil eden bir diğer müellif ise Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah'dır. 1632 yılında Selânik'te doğmuş, çocukluğunda baba mesleği olan çulhacı-lıkla meşgul olmasına rağmen, tahsile olan büyük eğilim ve isteği nedeniy­le bu mesleği bırakarak, Selânik Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Efendi'ye intisap etmiştir. Selânik ve İstanbul'daki öğrenim hayatında zamanının önde gelen âlimlerinden tefsir, hadis başta olmak üzere İslâmî ilimler, man­tık, felsefe, tıp ve tabiî ilimlerde dersler almıştır.
Müneccimbaşı, astronomi ve astroloji dersleri aldığı hocası ve selefi Şekîbî Mehmed Efendi'nin 1667 yılında vefatından sonra onun yerine mü-neccimbaşı olmuştur. Latîfeden hoşlandığını bildiği IV.Mehmed'e Ubeyd Zâkânî'nin Arapça Letâifnâme'sini Türkçe'ye çevirerek takdim etmiş olan Müneccimbaşı, bu itibarını onun tahtan indirilişine kadar sürdürmüş, II.-Süleyman tarafından ise 1687'de Kahire'ye sürülmüştür. Orada iki yıl kal­dıktan sonra, önce Mekke'ye sonra da Medine'ye geçmiş olan Müneccimba-şı, 1702'deki vefatına kadar öğrenci yetiştirmek ve eser telif etmekle meş­gul olmuş, bir süre de Mekke Mevlevîhanesinin şeyhliğini yapmıştır.
Müneccimbaşı Ahmed Dede Efendi, özetle sunduğumuz bu hayat hika­yesinden anlaşılmaktadır ki, küçüklüğünden itibaren ilim tahsil etmeye düşkün bir kişiliğe sahiptir. Ancak yukarıdaki bilgilere göre onun, zamanın örgün öğretim kurumları sayılan medreseler yerine tahsil hayatını tekke­lerde geçirdiğini, kendi okuttuğu dersleri de yine bağlı bulunduğu Mevlevî tarikatının tekkelerinde verdiğini anlıyoruz. Önceleri klasik olarak dinî ilim­lerde yoğunlaşmış olduğunu gördüğümüz Müneccimbaşı'nın, şeyhinin rı­zası olmamasına rağmen mantık ve felsefe dersleri alması ise belli bir şab­lona sığmayacak ilim ve fikir anlayışına sahip olduğunu gösteren, onu fark­lı kılan özelliğidir. Bu özelliğinin bir sonucu olarak sadece dinî ilimlerde eserler yazmaya çalışmamış, hatta daha çok dil ve edebiyat, mantık, ahlak başta olmak üzere farklı alanlarda eserler vermiştir.
Müneccimbaşı'nın ilmî performansını gerçekten zorladığı ve ispat ettiği en önemli eseri, Arapça yazılmış olması nedeniyle çalışmamıza örnek teş­kil eden ve yaratılıştan başlamak üzere 1673 tarihine kadarki olayları içe­ren Câmiu'd-Düvel (Sahâifü'l-Ahbâr olarak da bilinir) adlı genel tarihidir.
Mukaddimesinde "zaman" kavramının gerçeğine tarih sözcüğünün lü­gat ve ıstılah anlamlarına, tarih ilminin tanımına, konusuna, gayelerine, tarihçinin özelliklerine, tarihçide bulunması ve tarihçinin bilmesi gereken hususlara önemle işaret edilmektedir. Müneccimbaşı burada, Taceddin es-Sübkî (ö.1370)'nin Tabakâtü'ş-Şâfiiyye adlı eserinde, tarihçinin kullanı­lan lafızları gerçek anlamlarıyla bilmesinin, bu kelimelerin hangi anlamlara delalet ettiklerinin, tarihî olayların anlamını açık bir şekilde kavramasının gerekliliği hususunda kaydettiği bilgileri aktarmıştır. Bunların gözardı edilmemesini belirten Müneccimbaşı, Sübkî'nin kriterlerine katıldığını or­taya koymuştur.
Ayrıca Müneccimbaşı'nın eserinin giriş kısmında verdiği bilgilerden, hem Kâtip Çelebi'nin Arapça Fezleke'sinden hem de İbn Haldun'un Mukaddime'-sinden yararlanmış olduğunu görmekteyiz. Zira bu eserler arasında yaptı­ğımız karşılaştırmalı incelemeye göre Müneccimbaşı, tarihin tanımı, öne­mi ve tarihçilerin hataya düşmemek için dikkat etmeleri gereken hususları belirtirken, yer yer Kâtip Çelebi'den farklı olarak onun Mukaddime'de atla­dığı bazı cümleleri vermiş, ancak İbn Haldun'un tarihçilerin düştükleri ha­talar hakkında sunduğu tüm örnekleri almayarak, sadece Kâtip Çelebi'nin iktibas ettiği örneklerle yetinmiştir. Verdiği bilgi ve değerlendirmeleri İbn Haldun'dan aldığı noktasında ise bir açıklamada bulunmamıştır.
Dünyanın yaratılışından başlayarak, devletleri ayrı ayrı ele almak sure­tiyle olayları anlatan Müneccimbaşı'nın eserinde, pek çok genel ve İslâm tarihi eserlerinde ele alınmamış olan küçük devletçikler hatta kabilelerin tarihleri hakkında bilgi bulmak mümkündür. Büyük devletlerin tarihini ise ayrı kısımlar halinde yazmıştır.
Eserde kullanılan dil hususunda Müneccimbaşı'nın gerek eserin üslu­bundan kaynaklanan bir nedenle gerekse yabancı dilde yazıyor olmasının verdiği bir sadelikle, anlatımın olabildiğince basit olduğunu söylemek ge­rekmektedir. Müneccimbaşı'nın üslubu hakkında diğer bir önemli husus ise, onun Arapça metin içinde, yaşadığı devrin Osmanlı Türkçesinin etki­siyle bazen Türkçe ve Farsça kelimeler, bazen de müstakil Türkçe cümleler kullanmış olmasıdır. Bu şekildeki cümleler Türkçe tarihlerden aynen alın­mış olsa da, onun Arapça eserinde bunlara yer vermesi, bir yabancı dili konuşmaya çalışan ancak çok iyi bilmeyen bir kimsenin bazen gayri ihtiya­ri olarak düşündüğü birtakım şeyleri kendi diliyle ağzından kaçırması ya da ifade etmek ve vurgulamak istediği şeyleri Arapça ile tam olarak anlata­maması şeklinde yorumlanabilir. Her dilin, o dili konuşanlar üzerindeki özel etkisinin gücü göz ardı edilmezse, belirttiğimiz ihtimaller anlam ve önem kazanacaktır.
Müellifin mukaddimede tarih ilmi ve tarihçilerde bulunması gereken özellikleri Sübkî ve İbn Haldun'dan nakletmesine bakılırsa eserde, tarihin faydacılık ilkesinin ön planda olduğu hissedilmektedir. Ancak sorun bizce Arapça olarak yazılma şeklindedir ve genel olarak Türkçe konuşulan top­raklarda Arapça yazmanın bu faydacılıkla bir ilgisi yoktur. Eser hakkında yapılmış çalışmalarda bu hususta herhangi bir açıklamaya rastlamamakta-yız. Müneccimbaşı'nın da Arapça yazmayı tercihi noktasında bir açıklama­sı bulunmamaktadır.
Câmiu'd-Düvel, yazılışının üzerinden çok bir zaman geçmeden Lâle Dev­ri Sadrazamı Damat İbrahim Paşa'nın isteğiyle Şair Nedim (Ahmed b. Mu-hammed)'e tercüme ettirilmiştir. Tercümesinin baş kısmında Sultan III. Ahmed'e ve Damat İbrahim Paşa'ya övgüler yağdıran Şair Nedim, nefis bir eser olarak tavsif ettiği Câmiu'd-Düvel'in Arapça olması nedeniyle halkın anlayamadığı bir şekilde müsvedde olarak kalmasının yakışık almayacağı­nı, kendisine tercüme işi emredilince de bu yüce hizmeti canla başla yerine getirmeye gayret ettiğini, böylece eserin şöhret ve değerinin artacağını ifa­de etmiştir. Nitekim eser Türkçe tercümesiyle şöhret bulmuştur.
Önceki örneklerimizde görüldüğü gibi yetişme çağlarından itibaren özel anlamda herhangi bir tarih uğraşısı ve ilgisi net olarak tespit edilemeyen Müneccimbaşı, diğer müellifler gibi tarih alanındaki eserini kaleme aldık­tan sonra Osmanlı tarihçileri içerisinde sayılmaya layık görülmüş bir müel­liftir. Daha doğrusu tarihçilikle uğraşan kişinin penceresinden bu yönü göze çarpar. Osmanlı âlimlerinde olağan bir durum olan birden çok alanla uğraş­ma ve o alanlarda eserler yazma, en azından birer risale kaleme alma özel­liği Müneccimbaşı için de geçerlidir. Örneğin çağdaşı sayılabilecek Sâlim Muhammed Emin Efendi (ö.1743), Tezkiretü'ş-Şuarâ'sında onun şâirliğini ön plana çıkarmıştır. Türkçe'nin yanı sıra Arap ve Fars dillerinde de rahat­lıkla şiirler yazabildiği belirtilen Müneccimbaşı, yetişme dönemi ile ilgili bilgi verdiğimiz kısımda belirttiğimiz gibi, zamanın örgün öğrenim kurum­ları olan medreseler yerine tekkelerde ve meşhur hocaların ders halkaların­da kendisini yetiştirmiştir. Ancak onun Arapça eserler kaleme alması ve bazı Farsça eserleri Arapça'ya tercüme etmesi muhtemelen 1687'deki Ka­hire sürgünü sonrasında olmuştur. Zaten kaynaklarda da ortak fikir olarak sürgünden vefatına kadar geçen süre, kendisini eser telif ve tercümesine adadığı dönem olarak kabul edilir. Tarih eseri Câmiu'd-DüveVin Arapça ya­zılmış olmasının sebebini de işte bu sürecin, müellifin ruh ve yeterlilik haline etkisi içerisinde aramak gerekmektedir. Kanaatimize göre Münec-cimbaşı, almış olduğu derslerle zaten iyi derecede bildiği Arap dilini, Arap bölgelerinde bulunduğu süre içerisinde rahatlıkla yazma ve konuşma ye­terliliğine dönüştürmüştür.

» Nüve Forum » akademik » İlahiyat Fakültesi »
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 09.10.08, 18:35
Fehmide Zeytuna - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Sep 2008
İletiler: 215
Ettiği Teşekkür: 82
87 tane iletisine 150 kere teşekkür edilmiş
Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.Fehmide Zeytuna bir mücehver gibi özel.
  Send PM
Standart Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı

B. Arapça Tarihlerin Osmanlı Tarih Literatüründeki Yerleri
Arapça yazılmış tarih eserlerinin Osmanlı tarih literatüründeki yerleri hak­kındaki değerlendirmemize geçmeden önce, netice itibariyle ister Türkçe isterse Arapça veya Farsça yazılmış olsunlar Osmanlı Türklerince kaleme alınmış tarih yazın türlerinin, genel olarak o zamana kadar teşekkül etmiş bir İslâm tarihi yazıcılığı geleneği içerisinde değerlendirilebilecek durumda olduğunu belirtmek gerekmektedir. Eserlerin yazılması düşünülen içerikle­rine göre şekillenen türleri, doğal olarak kendilerinden önceki yazarların aynı türdeki eserleriyle benzerlik göstermiştir. Zira geleneğin hakim oldu­ğu, ilim adamına ve eserlerine saygının hissedilir ölçüde yüksek olup eser­lerini takip etmenin ya da dinî ve ilmî bir sorumlulukla eserlerine zeyiller yazılmasının önemli ölçüde yer ettiği bir İslâm toplumunda bu son derece doğal bir olgudur. Özellikle uzunca bir süre Arap topraklarının Osmanlı hakimiyeti altındaki durumu göz önüne alınırsa, sözünü ettiğimiz etkile­şimler nedeniyle hemen her alanda olduğu gibi tarihçilik alanında da Os­manlı Türklerine özgün bir tarz ve felsefeden bahsedemeyip, tarihyazıcılığınoktasındaki etkileri ekolleşme olarak değerlendirmek durumundayız. An­cak Osmanlı tarihçilerinin kendi içerisinde gerek Arap tarihçiliği gerekse İran tarihçiliği etkisinde kalarak bilinçli bir ayrışım ve ekolleşmeye gittikle­rini söyleyemeyiz.
Osmanlı tarihçiliğinde XVI. asra, yaklaşık yüz elli yıllık bir tarihçilik tec­rübesiyle girilmiş, XVII. yüzyıl sonuna kadar da gerek eser sayısı gerekse tarz, dil, üslup ve muhteva özellikleri ile zirveye ulaşılmıştır. Osmanlı ta­rihçiliğinde olgunluk evresi olarak değerlendirilen bu dönemde Arapça olarak kaleme alınmış tarih eserlerini, yazarlarının kişilikleri ve tarihçilikte kazandıkları ünle değil, genel literatür içerisinde kullanılabilirlik, zamanı­na ve sonraki dönemlere kaynaklık, ek olarak da günümüz ilim dünyası ve tarihçilik alanındaki gelişmelere katkıları bakımından ayrı bir değerlendir­meye tabi tutmak gerekmektedir.
Buraya kadar yapmış olduğumuz değerlendirmelerden anlaşılacağı üze­re, çalışmamızda yer verdiğimiz örneklerin hemen hepsi Arapça yazılmış olmalarına rağmen Osmanlı tarih literatürü için önemli birer kaynak duru­mundadırlar. Ancak şu da bir gerçek ki, Arapça yazılmış olmaları zaman içerisinde hepsi için istifadeyi kısıtlayan bir özellik olarak görülmüştür. Zira halkın dili dışında yazılmış tarih eserlerinden, tercümeleri yapılmış olanla­rın hemen hepsinin başında mütercimler tarafından "fevâidi âm" olmak için tercüme edildiklerini belirten ifadeler kullanılmıştır. Örneklerimiz içe­risinde zamanının en popüler eserlerinden biri olan Şakâik tercümelerinde dahi dile getirilen husus budur. Anlaşılan o ki, yazılan eserlerin nitelikleri yaygınlık kazanmalarını etkileyen bir husus olsa da temel etken dil kullanı­mıdır. Dolayısıyla ilgilileri diğer bilim dallarındaki eserlere göre her zaman daha fazla olmuş tarih çalışmalarının, Osmanlı toplumunca göz ardı edil­diklerini, okunmadıklarını ya da en azından bazı bilgi düzeyi yüksek kişiler aracılığıyla bunlardan istifade etme yoluna gitmediklerini düşünmenin yanlış olacağı açıktır.
Bu tür eserlerin değerini belirlemede önemli bir kriter de zannediyoruz matbaa sonrasında yayımlanmaya değer bulunup bulunmamasıdır. Bilindi­ği üzere matbaa öncesinde eserlerin çoğaltılması, hattı güzel olan ve eser çoğaltma işiyle geçimini temin eden müstensihler vasıtasıyla gerçekleşi­yordu. Ancak bu insanların dışında, özel ilgi duyduğu bir eseri kendi el yazısıyla yazıp kendi kütüphanesinde bulundurmak isteyen aydınlar da vardı. Bu yollarla çoğalma imkanı bulan eserler her ne kadar sınırlı derecede bir yaygınlık kazansalar da, zamanın şartları gereği muhtemelen en azındanilgili okur-yazar kesiminin eline ulaşacak kadar çoğaltılıyorlardı. Ancak muhtemelen oldukça yüksek fiyatlara satıldıklarından, alıcıları da hem zengin hem de buna bağlı olarak kültür düzeyi yüksek insanlar oluyorlardı. Dola­yısıyla bu eserler çok yaygın bir şekilde halkın elinde bulunmuyorlardı. İçerdikleri bilgilerin halka ulaşması, herhangi bir yöredeki imkanı ve bilgi düzeyi yüksek bazı kişilerin, edinebildikleri eserleri çeşitli vesilelerle evler­de, tekkelerde, camilerde vs. kurdukları sohbet halkalarında insanlara oku­yup anlatmalarıyla gerçekleşiyordu.
Şüphesiz eserlerin çoğaltılmalarında etkili olan husus, eserin ilim dün­yasında ne derecede kullanılmaya ihtiyaç duyulduğu ve ne derece topluma hitap ettiği gibi daha çok faydacılığı ön plana çıkaran bakış açısı olmuştur. Bu bakış açısı 1728'de matbaanın kurulmasından sonra matbaanın yayın politikasını belirleyen bir tutumdur. Nitekim İbrahim Müteferrika'nın, mat­baaya izin çıkarmak için sıraladığı yararlarda hep umumî faydalanmayı öne çıkardığı görülmüştür.
Matbaa öncesinde eserlerin çoğaltılmasında karşılaşılan güçlükler, her alanda yazılmış kitaplar için aynı derecededir. Dolayısıyla çalışmamızdaki örneklerin çoğaltılarak geniş bir kitleye hitap edememiş olmaları matbaa öncesi dönem için bir dereceye kadar normal karşılanabilir. Fakat yukarıda belirtilen hususlar çerçevesinde meseleye baktığımızda, üzerinde durdu­ğumuz eserlerin matbaanın yayın hayatı içerisinde yer alıp almamalarının, onlara bakış açısını, popülaritelerini ve kısmen değerlerini yansıttığını söy­lemek durumundayız.
Bu değerlendirmeyi yapabilmek için kurulan ilk matbaada neşredilen tarih eserlerine bakmak durumundayız. Kuruluşundan 1794'e kadar ba­sılan 24 eserin içerisinde önemli yeri tutan tarih eserlerinin hepsinin Türk­çe veya Türkçe'ye tercüme edilmiş eserler olduğu açıkça görülmektedir. Daha sonraki yayım faaliyetlerinde de tarih alanındaki eserlere gerçekten büyük yer verilmiş, vakanüvis tarihlerinin hemen hepsi basılmış, özel tarihçiler­den de Âşıkpaşazâde, Hoca Sadeddin, Gelibolulu Mustafa Âlî, Lütfî Paşa,
Solakzâde Mehmet Hemdemî, Selânikî Mustafa Efendi, İbrahim Peçevî, Kâtip Çelebi, Silahdar Fındıklılı Mehmet Ağa, Hayrullah Efendi, Tayyarz-âde Ahmet Atâ Bey gibi Türkçe yazmış pek çok tarih yazarının eserleri ba-sılmıştır. Bunların seçimi, doğal olarak Osmanlı padişahlarının zaferleri­nin bilinmesinde, başarılarının övülmesi ve devlet idaresine desteğin de­vamını sağlamada, dolayısıyla hakim hanedanın meşruiyetini vurgulama­daki rağbeti de aksettirmektedir, ancak bunun irdelenmesi konumuz dışın-dadır.
Çalışmamızda yer verdiğimiz örnekler, aslında yazıldıkları zamanda ve daha sonra tamamen ilgisiz kalınan eserler değillerdir. Belirttiğimiz gibi bunlardan en fazla rağbeti Taşköprülüzâde'nin Şakâik'i ile Kâtip Çelebi'nin Keşfü'z-Zünûn'u görmüştür. Şakâik, Arapça yazılmış olmasına rağmen, Os­manlı Devleti'nin kuruluşundan Kanuni Sultan Süleyman devri dahil ol­mak üzere Osmanlı coğrafyasında yetişmiş çoğunluğu Türk âlim ve şeyhle­rin kısa hayat hikayelerinden, eserlerinden ve faaliyetlerinden bahsetmesi nedeniyle büyük ilgi görmüştür. Eser, hem ilme ve ilim adamlarına aşırı derecede saygı gösteren Türk toplumuna hem de ilmiye sınıfına hitap et­miştir. Toplumun her katmanından insan bu eserde kendi millî tarihinden, örfünden, geleneğinden, kültüründen hislerini okşayan bilgiler bulduğu için, henüz müellifi hayattayken eseri tercüme etmek ve çoğaltmak arzusunda olmuşlardır. Daha sonra da eserin zeyilleri yazılmaya başlanmıştır. Dolayı­sıyla Şakâik, Arapça yazılmış olma dezavantajını, özelliği sayesinde avan­taja dönüştürmüştür. Matbaanın kuruluşundan sonra ise Arapça yazılmış eserlerin basılmaması hususundaki eğilim nedeniyle basılmamıştır. Ancak günümüzde, gerek ülkemizde gerekse Arap ülkelerinde yapılmış baskıları bulunmaktadır.
Diğer eser Keşfü'z-Zünûn da aynı şekilde daha yazıldığı yüzyıldan itiba­ren sadece Osmanlı Türklerince değil tüm İslâm dünyasında tanınmış, hat­ta şarkiyatçıların da ilgi odağı olmuştur. "Şark ilim hazinesinin anahtarı" olarak nitelenen esere, yazıldığı yüzyıldan itibaren zeyiller yazılmaya baş­lanmıştır. Şöhretinin Osmanlı coğrafyasını rahatlıkla aşması nedeniyle Keş-fü'z-Zünûn, Arapça yazılmış diğer bazı eserler için bahsettiğimiz -örneğin müellifin Arapça Fezleke'si gibi- herhangi bir ilgisizlik ve olumsuzlukla kar­şılaşmamış, tam tersine araştırmacıların temel başvuru kaynağı haline gel­miştir. Keşfü'z-Zünûn bu yönüyle, diğer tarih eserleri gibi doğrudan halka hitap eden bir eser olmayıp, bilimsel çalışmalar yapan kişilere yönelik bir kitaptır. Ancak eser, ne Osmanlıların son döneminde yaşanan tercüme ha­reketliliğinden nasibini almış ne de neşredilmiştir. Ülkemizdeki neşri ilk olarak ancak 1941 yılında gerçekleşmiştir.
Neticede Şakâik ve Keşfü'z-Zünûn, üzerinde durmaya çalıştığımız özel­liklerin etkisiyle şu an neşredilmiş olarak elimizde bulunmaktadırlar. Oysa aynı müelliflerin diğer eserleri, yani Taşköprülüzâde'nin Nevâdirul-Ahbâr'ı ve Kâtip Çelebi'nin Arapça Fezlekesi ile Süllemü'l-VüsûVu yazıldıkları gibi kalmışlardır. Müellif nüshalarından başka nüshaları bulunmamaktadır. Bun­lardan Nevâdiru'l-Ahbâr ve Süllemül-Vüsûl, hatırlanacağı üzere tabakât-terâ-cim türünde bir eser olmasına rağmen, Şakâik gibi Osmanlı coğrafyasını kapsamayıp, daha genel ve çoğunluğunu Arap şahsiyetlerin oluşturduğu biyografik eserler olmaları nedeniyle, aynı derecede ilgi görmemişler, dola­yısıyla çoğaltılmadıkları gibi neşirleri de söz konusu olmamıştır.
Çalışmamızın diğer örnekleri olan Cenâbî'nin Aylamu'z-Zâhir'i ve Mü-neccimbaşı'nın Câmiu'd-DüveVi de çok sayıda istinsah edilmiş olmalarına rağmen henüz tam olarak neşredilebilmiş değillerdir. Câmiu'd-Düvel'in bazı kısımlarının neşirlerinin yapılabilmiş olmasında ise eserin Lâle devrinde, Şair Nedîm başkanlığındaki bir heyetle tercüme edilmiş olmasının ve ter­cümenin basılmasının payının olduğunu düşünmekteyiz.

»