Lösemili Çocuklarda Yaşam Kalitesi ve Hemşirelik Bakımı
2.2. Yaşam Kalitesi Kavramı 2.2.1. Tanımı
Kalite kavramının son yıllarda en çok konuşulmaya başlandığı hizmet sektörlerinden birisi, hiç şüphesiz sağlık sektörüdür. Çünkü sağlık personeli, bireyin yaşam kalitesini etkileyen en önemli faktörlerden birisi olan "sağlık" kavramı ile uğraşmaktadır. Temel hedefi bireyin sağlığının korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi olan sağlık personeli bu hedefe ulaşabilmek için sürekli olarak koruyucu önlemler, tanı ve tedavi programları geliştirmek için uğraşmaktadır. Ancak bireyin yaşamının sürdürülmesine yönelik bazı tedavi girişimlerinin, bireyin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği de bilinen bir gerçektir (Dalgıç ve ark, 1998).
Sağlıkla İlgili Yaşam Kalitesi (SYK) bütüncül olarak yaşam kalitesinin bir alt bileşenidir. Bu nedenle bu iki kavram birbiriyle yakından ilişkili kavramlardır. Bir görüşe göre Yaşam Kalitesi (YK) ve SYK birbirinden ayrılarak incelenmeliyken diğer bir görüşe göre aslında YK' nin tüm boyutları SYK' ni de belirler ve bunları birbirinden ayırmak olanaksızdır. Örneğin gelir düzeyi, sosyal olanaklar, politik ortam, çevre koşulları ve kişisel inançlar genel yaşam kalitesinin içinde değerlendirilirken bunları SYK' den ayrı düşünmek bizi genellikle yanılgıya götürür, çünkü bunların çoğu sağlık sorunlarını belirleyen temel faktörlerdir (SAYKAD).
Günümüzde bireyin yaşam kalitesini etkileyen sağlık sorunları ve uygulanan tedaviler arasında kanser ve kemoterapi, radyoterapi gibi kanser tedavileri önemli yer tutmaktadır (Dalgıç ve ark, 1998).
Yaşam kalitesi kavramı, ilk bakışta basit bir kavram gibi görünmesine rağmen, oldukça geniş kapsamlıdır. Bu kavram, yaşamda nelerden zevk aldığımızı, ne olmak ve nasıl yaşamak istediğimizi ifade eder (Karamanoğlu,1999).
Yaşam kalitesi kavramının dinamik, soyut ve çok yönlü özellikler taşıması tanımlanmasını güçleştirmektedir. Genel anlamda bireysel "iyi oluş" un ifadesi anlamına gelen yaşam kalitesini sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve kültürel etmenler belirlemektedir (Ganz b 1994; Erdem, 1999) .
Yaşam kalitesi, çevresini geçici olarak bir hastalık teşhisi ve tedavinin sardığı varlığın bütün yönlerini kapsayan ve o hastalıkla ilgili olarak yaşama standardı, topluluk ve aile hayatı gibi tıbbi konuların ötesine uzanan geniş bir kavramdır. Ayrıca bireyin yaşam kalitesi, eğitim, istihdam ve kişilik gibi bir çok faktörden etkilenmektedir. Bundan dolayı, "sağlıkla ilgili yaşam kalitesi" terimi, son derece kısıtlanmış görünmesine rağmen, hastalığın hemen hemen yaşamın her alanını etkileyebileceği gerçeğini ima etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı; sadece hastalık ve sakatlığın olmaması değil, fiziksel, ruhsal ve toplumsal yönden tam bir iyi olma hali olarak tanımlamaktadır. Bu tanımın kanserli çocuklara ve çocukluk kanserinden kurtulanlara yönelik önemi, fiziksel duruma ek olarak, sırasıyla tüm alanlardaki yaşam kalitesini etkilemesidir (Reaman, 1996).
Yaşam kalitesine ilişkin birçok yayın ve akademik çalışma olmasına karşın; yaşam kalitesi, tanımlanması çok güç olan bir kavramdır. Kullanımı kişiden kişiye değişebilmekte ve kullanan kişilerin bile neyi ifade ettiği pek anlaşılmamaktadır. Kavramın günlük konuşmalarda ve çeşitli bilimlerde yayılması ve sık kullanılmasına rağmen kesin bir tanımı yoktur. Çünkü yaşam kalitesi subjektif bir kavramdır ve doğal olarak da tanımları farklı olacaktır. Farklı moral, pozitif etki-negatif etki dengesi, algı değerlendirilmesi, sağlık, subjektif ve psikolojik esenlik gibi kavramları ifade ederler (Karamanoğlu,1999).
Yaşam kalitesi tanımının yavaş yavaş belirlenmesine karşın Revicki ve ark. yaşam kalitesini şöyle tanımlamışlardır; "İnsanın deneyimlerinin genel bir sıralaması, birinin her yönden tamamen iyi olmasını anlatır. Bu, kişisel beklentilerle mukayesede subjektif fonksiyonlar üzerine temellenen önemi içerir ve öznel deneyimler, statüler ve algılar tarafından tanımlanır. Yaşam kalitesi kişiseldir." (Burckhardt, 2003).
Dünya Sağlık Örgütü' nün Yaşam Kalitesi Çalışma Grubu 1986 yılında yaşam kalitesini "bireylerin; yaşadıkları kültür ve değer sistemleri içinde ve hedeflerine ilişkin, yaşamdaki kendi pozisyonlarına bakış açıları, beklentileri, standartları ve endişeleri" olarak tanımlamıştır (Erdem, 1999).
Ganz'ın çalışmasında belirttiği gibi; son yıllarda iki araştırma grubu tarafından, genel olarak kabul gören iki yaşam kalitesi tanımı benimsenmiştir. Bu tanımlardan birincisi; yaşam kalitesi, bir bütün olarak yaşamın subjektif değerlendirilmesidir. İkincisi ise; yaşam kalitesi, hastanın şimdiki fonksiyon düzeyine karşın ne algıladığının değerlendirmesi olup doyumunu içermektedir (Ganz b, 1994; Kızılcı, 1999). Birinci tanım ölçümünün subjektivitesini (özelliğini) ve bir global değerlendirmenin önemini vurgular. İkinci tanım ise, yaşam kalitesi değerlendirilmesinin öznelliğine ve bireyin şu andaki sağlık durumuna verdiği öncelik ya da değere dikkati çeker. Örneğin; aynı fonksiyonel yetersizliğe sahip iki kişi, kendi sağlık durumlarını farklı değerlerde ifade edebilirler (Ganz a, 1994; Ganz b, 1994; Kızılcı, 1999).
Bu alanda birçok uzman; yaşam kalitesini çok boyutlu bir yapı olarak değerlendirmiştir. Bunlar;
1. Fiziksel fonksiyon: Hastanın kendine bakım aktiviteleri performansını, fonksiyonel durumunu, hareket, fiziksel aktiviteler ve iş ya da aile sorumluluklarını yerine getirip getirmediğini değerlendirir.
2. Psikolojik fonksiyon: Yaşamdan doyum bulma, yararlılık, beden imajı, anksiyete, dinlenme ve meşguliyet ile ilgili durumlar, bir işi tamamlama, yaşamın anlamı ve mutluluk gibi duygulardır.
3. Sosyal fonksiyon: Bireysel fonksiyonlar, sosyal aktiviteler, başkalarından destek alma, rol işlevi gibi sosyal durumları içerir.
4. Hastalık ve tedavi ile ilgili semptomlar: Ağrı ya da solunum güçlüğü gibi hastalık semptomları, bulantı, alopesi, impotans, sedasyon gibi tedavi yan etkilerinin olup olmadığını içerir (Ganz a, 1994; Ganz b, 1994; Ertem, 1999;Kızılcı, 1999).
Sonuç olarak yaşam kalitesi, objektif durumların ötesinde, bireyin kendi yaşamına ilişkin subjektif doyumdur. Bazı çalışmalarda da bahsedildiği gibi, bireyin objektif yaşam durumu uygun olmasa da, subjektif iyilik hali ve yaşam kalitesi doyumu yüksek olabilir. Böylece algılanan ve arzulanan durum arasındaki denge, yaşam kalitesi denkleminin özünü oluşturmaktadır (Dolgun, 2003). Kanserin hasta ve ailesinde neden olduğu fiziksel, ruhsal ve sosyal değişiklikler, bu kişilerin yaşam kalitesinin tartışılmasına yol açmıştır. İnsanlar artık yaşamın uzunluğu ile değil, kalitesi ile ilgilenmektedirler (Kızılcı, 1999;Flanagan, 2001).
2.2.2. Yaşam Kalitesi İle İlgili Tarihçe
Yaşam kalitesi konusunda uluslararası kurumlar düzeyinde bir ilginin 1970' li yıllarda başladığını, bilimsel kongre ve sempozyumların düzenlendiğini ve psikolojik ağırlıklı çalışmaların hızla çoğaldığını görmekteyiz (Karamanoğlu, 1999). 1970' ler den sonra tıp alanında ilgi görürken, 1980' den sonra hemşireliğin konu alanına girmiştir. Hemşirelik alanında yaşam kalitesi çalışmaları; yaşamın biyolojik, psikososyal ve sosyokültürel yönünü içeren esenlik durumunu yükseltmeye yönelik bakım sağlama gerçeğine dayanmaktadır (Ganz a, 1994; Ganz b, 1994; Ertem, 1999;
Kızılcı, 1999).
Tıp bilimlerinde, bireyin yaşam kalitesinin değerlendirilmesi çalışmaları üç amaca yönelik olarak yapılmaktadır. Bu amaçlar; sınırlı medikal kaynakların dağılımı, klinik karar vermenin kolaylaştırılması, bağımsız karar verme yönünde hastalara yardım edilmesidir (Karamanoğlu, 1999).
Tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile yaşam süresi uzamış, dolayısıyla da kalitesi değişmiştir. Bazen de tek başına uygun bir tedavi yöntemi bulunmamakta, ancak hastaların hastalıklarıyla nasıl başa çıkabilecekleri öğretilmekte ve bu yolla yaşam kaliteleri yükseltilmeye çalışılmaktadır (Karamanoğlu, 1999).
Padilla ve arkadaşları, hemşirelikte yaşam kalitesine ilişkin araştırma alanlarını şöyle sıralamışlardır:
• Özgül bir hastalığa karşı hastanın fiziksel ve psikososyal yanıtını tanılamak,
• Hastalık ve tedaviye yanıt olarak semptom yönetimini belirlemek,
• Hasta ve/veya ailenin tedaviye yanıtını karşılaştırmak
• Özgül rehabilitasyon uygulamalarının etkisini göstermek,
• Sağlık-hastalık sürecindeki zayıf (kolay zedelenebilir) dönemleri tanımaktır (Karamanoğlu, 1999).
2.2.3. Kanser ve yaşam kalitesi
Kanser kelimesi; anksiyete ve korku gibi negatif duygular uyandıran negatif bir kavram olarak görülmektedir. Diğer hastalıkların öldürmeyeceğine ilişkin bir kanı olmamasına karşın bu hastalıkta; korku, sınırsız acı çekme ve hastalığı konuşamama sıklıkla görülen durumlardır. Hastanın yaşadığı güçlükler, maddi harcamalarının artması ve hasta bireye bakma zorunluluğu sonucu sosyal durumda bozulma gibi nedenlerle ailenin diğer üyeleri de kanserden etkilenmektedirler. Bu nedenle kanser bakımının psikososyal boyutlarının en önemli hedefinin hastanın ve ailesinin gereksinimleri olduğu düşünülebilir (Kızılcı, 1999; Flanagan, 2001).
Kanser tedavisindeki hızlı gelişme ile hastaların uzun yaşamı, daha kısa ama daha kaliteli bir yaşama değişip değişmeyeceği hatta tedavi, hastalıktan daha mı kötü konusu gündeme gelmiş ve yaşam kalitesi ilk olarak onkoloji alanında ele alınmıştır (Morris ve ark, 1998; Dolgun, 2003).
Kanser hastalığının adı, adının verdiği korku, gelecek kaygısı, hastalık ve tedavi sürecinde yaşanabileceklerin yarattığı stres, hasta ve hasta yakınlarını hiçbir hastalık grubunda olmayacak kadar çok olumsuz etkilemektedir. Yaşam kalitesi kavramı, bireyin kendi yaşamının değerlendirilişine dayanan öznel algı, duygu ve biliş süreçlerinin bir bütünü olarak tanımlanırken, bireysel iyilik durumunun bir anlatımıdır ve yaşamın çeşitli yönlerine ilişkin öznel doyum ifadelerini kapsar (Özyılkan, 2004).
Kanser hastalarının yaşam kalitesi, son yirmi-otuz yıldır artan bir önem kazanmaktadır. Yaşam kalitesiyle ilgili sağlığı nicel hale getirmek için çeşitli ölçekler düzenlenmiştir (Bezjak ve ark 2001).
Klinik Onkoloji ile İlgili Amerikan Topluluğunun Sağlık Hizmetleri Araştırma Komitesinin Sonuç Çalışma Grubu [ASCO], kanser tedavisinin sonuçlarının değerlendirilmesi ile ilgili tartışmalarında, klinik uygulama için yaşam kalitesi (QOL) ölçümlerini geliştirmeye yönelik baskı yapan bir ihtiyaç olduğunu belirtmektedir (Bezjak ve ark, 2001).
Sağlıkla ilgili yaşam kalitesi kavramı (Health-Related Quality of Life-HRQOL); hastalık ve belirtileri, fiziksel, psikolojik ve sosyal durum olmak üzere dört ana kavram üzerinde odaklaşır (Dolgun, 2003).
Yaşam kalitesi hakkındaki yayınlar hızlı bir gelişme göstermiş ve 1990' lar da giderek artmıştır. 1992' de sadece sağlıkla ilgili yaşam kalitesi araştırması yayınlayan "International Society of Quality of Life" isimli bilimsel bir dergi yayına başlamıştır (Dolgun, 2003).
Yetişkinler için bir çok yaşam kalitesi ölçeği hazırlanmış olmasına karşın çocuklar için yapılan çalışmalar çok az ve sınırlı sayıdadır (Apajasava ve ark, 1996; Eiser ve Morse, 2001). Buna neden olarak çocukların gelişme düzeylerine bağlı olarak verecekleri yanıtların farklı olması nedeniyle farklı yaş grupları için farklı yaşam kalitesi ölçeklerinin geliştirilmesinin gerekli olduğu, bir diğer neden olarak da çocukların verdikleri yanıtların güvenilir olmayacağı gösterilmiştir (Apajasava ve ark, 1996).
Çocuk sağlığı, aynı zamanda uygun faaliyetlere gelişme halinde tam katılma yeteneği olarak da tanımlanır ve bu fiziksel, psikolojik ve toplumsal enerji gerektirir. Çocuklardaki hastalık ya da sağlık durumu bozuklukları, spesifik bir anormallik kanıtından ziyade, uygun gelişme eksikliğiyle onun istenmeyen etkilerini gösterebilir (Reaman ve Haase, 1996).
Kanserin ve onun tedavisinin sonuçlarını sağlıkla ilgili yaşam kalitesi bağlamında değerlendirmek, hem genel hem de hastalık ve tedaviye özgü değerlendirmeler gerektirir. Genel konular, ruhsal sağlık ve kendini iyi hissetme gibi insani değerlere ve günlük yaşamdaki işlevleri yerine getirme üzerine yoğunlaşır. Çocukluk kanserindeki yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla önerilen bütün ölçekler, her bir çocuğa özgü geçmişi ve hastalığın ve tedavinin mümkün olan bir çok yan etkisini dikkate alan geçerlik ve güvenilirlik standartlarını karşılamak zorundadır. Sağlık durumunun algılanması, özellikle ergenlik döneminde hastalar ve anne-babalar arasında önemli farklılıklar gösterir. Çocuğun çok küçük yaşta olduğu ve kendi başına tüm sorulara cevap veremediği durumlarda onların en yakınında olan bakım verenler arasında da sağlık durumu algılamasında çok önemli farklılıklar görülür (Reaman ve Haase, 1996).
Pediatrik onkolojideki yaşam kalitesi (QOL) çok boyutludur. Bu, çocuğun ve ergenin ve belirtildiğinde onun ailesinin sosyal, fiziksel ve duygusal işlevlerinin yerine getirilmesini içine alır, fakat bununla sınırlı değildir. QOL ölçümü, çocuğun, ergenin ve ailenin bakış açısından yapılmalı ve gelişme boyunca meydana gelen değişikliklere karşı hassas olmalıdır (Bradlyn ve ark, 1996). Bu açıklama, araştırma çalışmaları için kavramsal bir temel oluşturmakta ve çok sayıda faktörü vurgulamaktadır. Sözgelimi QOL, QOL üzerine mevcut araştırmayla uyumlu olan kendi perspektifinde hasta veya ailesi olma temelli olarak tanımlanır (Bradlyn ve ark, 1996; Flanagan, 2001). Ek olarak, QOL; tedavinin sadece fiziksel ve psikolojik etkilerini değil tedavi ile bir arada olan zararlılık etkilerini de içerecek şekilde, çok boyutlu olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımla, tedavinin tüm aile üzerindeki etkisinin dikkate alınmasının potansiyel önemi de verilmektedir. Dolayısıyla, hastanın işlevlerini yerine getirmesinde sosyal çevrenin de rolünün olduğu kabul edilmektedir (Bradlyn ve ark, 1996).
2.2.4. Çocuklarda Yaşam Kalitesi
Yetişkinler için birçok yaşam kalitesi ölçeği hazırlanmış olmasına karşın çocukların kendinden bilgi alınarak yapılan çalışmalar çok az ve sınırlı sayıdadır. Ülkemizde çocuklarda yaşam kalitesini ölçen genel ya da hastalığa özel bir çalışmaya rastlanmamıştır (Jenner, 2001; Dolgun, 2003). Çocukların gelişim düzeylerine bağlı olarak verecekleri yanıtların farklı olacağı, farklı yaş grupları için farklı yaşam kalitesi ölçeği geliştirilmesinin gerekli olduğu şeklinde açıklama getirilmiştir. Bir diğer neden de çocukların verdikleri yanıtların güvenilir olamayacağı görüşüdür. Çocukların kısa dönemli düşünebilmeleri, dil ve okuma ile ilgili sorunlar nedeni ile de ayrıca sorun yaşanabileceği, bu nedenlerle hazırlanan araçların güvenirliğini olumsuz etkileyeceği ileri sürülmektedir (Dolgun, 2003; Montalto ve ark, 2004).
Çocukları değerlendirmede anne babaların görüşleri önemlidir. Ayrıca yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı anne babaların düşünceleri yeterli olabilir diye düşünülebilir. Ancak anne babaların çocuklarının olumlu yönlerine olan yatkınlıkları nedeni ile akran ilişkilerini değerlendirmede yetersiz oldukları, üstelik anne babaların eski deneyimleri, beklentileri ve görüşleri nedeniyle çocuklarını değerlendirmede çoğu zaman objektif olamadıkları bildirilmektedir. Buna karşın çocuğun yaşam kalitesinin değerlendirilmesine yönelik pek çok ölçümde sorular anne babaya yöneltilmektedir ( Jenner, 2001; Dolgun, 2003; Montalto ve ark, 2004).
Çocukların sorulara yaklaşımı erişkinden daha farklı olduğundan hastalığın nedeni, etkileri ve tedavisi hakkında erişkinler gibi düşünmezler. Kendi yaşam kalitesini değerlendirebilecek yaşta olan çocukların yanıtlarının da kendilerinden alınması en doğru olanıdır. Özellikle 8 yaş altı çocukların, kendi değerlendirmelerini yapmalarının zor olduğu, bunun sağlanabileceği yöntemlerin geliştirilmesi gerektiği bildirilmektedir (Dolgun, 2003).
Yeni kanser tanısı konulan hastalar gelecek için karar vermeye daha istekli olurken, kemoterapiyi kabul eden hastaların çok az bilgileri olduğu ortaya çıkmıştır. Hastalara girişimdeki önemli bir konu, tıbbi bilgilendirmedir. Hastaların daha fazla iletişim ve bilgiye ihtiyaç duyduğu bildirilmektedir. Bu bilgilendirme hastalardaki belirsizliği, korkuyu ve kayıpları azaltacaktır (Cassileth ve ark, 1980; Sharma ve ark, 2001; Montalto ve ark, 2004).
2.2.5. Hemşirelik Bakımı
Kanser tanısının konulması, birey ve ailesi için travmatik bir deneyimdir (Flanagan, 2001). Diğer hastalıklara göre kanser, bireyin günlük yaşam dengesini daha da bozarak, bireyi ve ailesini fiziksel, psikolojik, sosyal, ekonomik vb her alanda etkileyebilmektedir (Jenner, 2001). Kanser, birey için uyum mekanizmalarının etkilenmesi, geleceğe yönelik planlarının bozulması, gücünü yitirme gibi anlamlar taşıyabilmektedir. Bu durumda, bireyin yaşam kalitesi azalmaktadır (Kızılcı, 1999).
Karmaşık ve uzun süreli olan kanser tedavisi, çoğunlukla bireyin fiziksel iyilik halini etkilemekte, psikososyal sorunlar yaratmakta, bireyin kendine bakma kapasitesini ve yaşam kalitesini azaltmaktadır (Kızılcı, 1999).
Kanser tedavisinin yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi kanser tedavisinin tüm aşamalarında önemlidir. Yaşam kalitesi kavramı tedavi edilen hastalarda en fazla çalışılan parametrelerdendir (Özyılkan, 2004).
Kanserin ilerlemesi veya kanser tedavisinin lokal ve sistemik etkileri, vücudun tüm sistemleri üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Hastalık veya tedavinin neden olduğu sorunlar, morbiditeyi, öz-bakım gücünü, tedaviyi sürdürmeyi ve yaşam kalitesini etkileyebilmektedir. Bu nedenle, hemşirelik bakımında bu komplikasyonları önleme, erken dönemde belirleme ve semptom kontrolü önem taşımaktadır. Hemşirelerin, semptom kontrolünde otonomileri artmaktadır. Semptom kontrolü, hasta bakımında yaratıcı olma ve hastaların yaşam kalitesinde önemli farklılıklar yaratabilme olanağı sağlayan bir alandır
(Jenner, 2001).
Subjektif bilgiler semptomların hemen hemen her zaman sinsi başladığını göstermiştir. Anne-babalar çocuklarının normalden daha az hareketli olduğunu fark edebilirler. Bilinmeyen bir nedenle yineleyen ve inatçı ateş, sık karşılaşılan belirtidir (Bredart ve ark, 1998; Yamaç ve Ceyhan, 1999). Anne-babalar çocuklarının ani olarak her zamankinden daha çok berelendiğini bildirmektedir. Bazen çocuk, mide ağrısı şikayetinden aralıklı olarak yakınmaktadır. Bacak ağrısı, büyüme ağrısı ya da uyuşukluğa bağlanmaktadır. Anne-babalar hiçbir şeyin farkında olamadıkları için kendilerini suçlu hissedebilirler. Ailenin psikolojik değerlendirmesi tedavi süresince çok önemlidir (Yamaç, 1999).
Hastanın gereksinimlerine temellendirilerek hazırlanan plan, hastane sonrası kullanılabilecek hizmetleri de kapsadığından, uygulanması ile hasta merkezli bakımın sürekliliği sağlanmış olur (Savaşer, 2000).
Hemşire, hastalığa karşı çocuk ve ailesinin genel durumunu gözlemlemelidir. Çocuk ve ailesinin emosyonel gelişimi hastalıkla ve tedavi ile baş etmesini etkileyebilir. Çocuğun kronolojik yaşı ve gelişim aşaması değerlendirmede kritik faktörlerdir (Yamaç, 1999).
Hastaneyle ilgili daha önce olumsuz deneyimler yaşayan çocuk, daha çok anksiyete göstermektedir. Kanserli akrabaya sahip aileler, daha çok anksiyete yaşamaktadır. Hemşirenin rolü bu ihtiyaçları tanımak ve karşılamaktır (Yamaç, 1999).
Hemşireler hasta/sağlıklı bireylerin yaşam kalitesini ölçen ölçüm araçlarını kullanarak gereksinimlerinin neler olduğu konusunda bireyin kendisinden bilgi alabilir. Hastanın duygusal katılımı görmezden gelinmemelidir (Hunt, 1997; Dolgun, 2003).
Kanser tanısının psikolojik etkisi ve hastanın emosyonel yanıtı hastalığın tıbbi parametrelerine göre değişiklik gösterebilmektedir (Hunt, 1997; Özyılkan, 2004). Kanser tedavisi geleneksel olarak hastanın yaşam süresini uzatmaya yöneliktir. Kanser tedavisinde, kemoterapinin kendisi; enfeksiyon, bulantı-kusma ve tedavi sonucunda oluşabilecek komplikasyonlar uzun süreli hastanede kalmayı gerektirmesi nedeniyle yaşam kalitesini bozar. Radyoterapi; yorgunluk, cilt yanığı oluşumu ve emosyonel stres gibi önemli yan etkilere neden olur. Kemoterapi, uzun zaman süresince uygulanabilen ve saçlarda dökülme, bulantı ve kusma, güçsüzlük ve psikolojik problemler gibi önemli yan etkiler oluşturan bir tedavi şeklidir (Özyılkan, 2004).
Kanser hastalarında beden imajıyla ilgili çeşitli sorunlar yaşandığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu sorunların ise bireyin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği düşünülmektedir (Hunt, 1997).
Hastanın ne kadar bilgi almak istediği bilinmelidir. Hasta bilgi verilmesini istediyse bazı tıbbi ön bilgiler verilir. Tanıdan söz ettikten sonra anlamını, gidişini, tedavi yöntemlerini, yaşamında ne gibi etkiler yaratacağını anlatmak gerekir. Tedavi yöntemleri, amacı ve sonuçları açıkça anlatılır, yan etkilerinden söz edilir. Bilgi parçalar halinde verilir. Hastaya duyduğunu anlaması için zaman tanınmalıdır. Hastanın verilen bilgiyi anladığını denetlemek için "Buraya kadar anlaşıldı mı?" gibi sorular sorulur (Yamaç, 1999).
Lösemili çocuğun hemşirelik bakımı, kemik iliği depresyonunun çocuk üzerindeki enfeksiyona yatkınlık, kanama eğilimi, anemiyi ele almayı gerektirir. Hemşirelik müdahaleleri; çocuğun travma ve enfeksiyondan korunmasını, deri bütünlüğünün sağlanmasını, çocuğun ve anne babasının tanı ve tedavi yöntemlerine hazırlanmasını ve hastalıkla baş etmelerine yardım edilmesini içerir. Ayrıca anne babaya relapsın belirti ve semptomları ve ilaçların yan etkileri konusunda eğitim verilmelidir (Çavuşoğlu, 2000).
Hemşirelikte yaşam kalitesine ilişkin araştırma alanları; özgül bir hastalığa karşı hastanın fiziksel ve psikososyal gereksinimlerini tanıma, hastalık ve tedaviye yanıtını saptama, özgül rehabilitasyon uygulamalarının etkisini gösterme ve sağlık-hastalık sürecindeki zayıf dönemleri tanılama şeklinde sıralanabilir (Hunt, 1997; Dolgun, 2003).
|