iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 00:56 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » 2006 nın günahı ve 2007

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 29.03.07, 11:37
Standart 2006 nın günahı ve 2007

29.03.07, 11:37



2007 yılının Türkiye açısından çok zor bir yıl olacağı hemen her çevrede genel kabul gören bir değerlendirmedir. Bu güçlüğün birinci nedeni, 2007’de iki seçimin yapılacak olmasıdır. Bu konuya aşağıda değineceğim.

2006 yılı ekonomik göstergeler açısından kimi çevrelere göre olumlu kimi çevrelere göre olumsuzdu. Ekonomist ya da finansçı olmadığım için değerlendirme parametrelerinin nasıl ele alınıp yorumlandığı hususunda hüküm yürütebilecek bir pozisyonda değilim. Ekonomide istikrar sağlandı bu da her şeydir, diyenlerden değilim. Çünkü devletlerin ve toplumların yaşamında ekonominin önemli olduğunu bildiğim kadar başka unsurların çoğu kez ondan daha önemli olduğunu düşünenlerdenim.
En önemli unsur toplumsal barış ve huzurdur.
Bu ne demektir?
Öncelikle iktidarın meşruiyetini kabul ettirmesidir. Ne yazık ki, bu konu, 2002 seçim sonucu ititbariyle kabul edilememiştir. Durum böyle olunca güvensizlik geçen dört yıla karşın gittikçe derinleşmiştir. Bu tıkanmanın önemli bir etkeni olmuştur. Durum böyle olunca iktidarın attığı tüm adımlar kuşkuyla karşılanmış, altında sürekli olarak art niyetler olmasa bile farklı niyetler aranmıştır. Hatta zaman zaman niyet okumaya dönmüştür.

Ekonomist olarak meseleleri, şova dönüştürmeden anlatan, tarafsızlığına ve akademik gücüne inandığım uzmanların yaptığı değerlendirmeye göre, Türkiye risk algılaması yüksek bir ülkedir. Örneğin açıklanmış olan enflasyon rakamının dokuzlar civarında olması bile güven unsuru değildir. Çünkü Brezilya neredeyse birkaç yüzlerden üçler düzeyine gelmiştir. Bu nedenle açıklanan sayı pek bir anlamsız kalmaktadır. Öte yandan ‘bastırılmış ve kontrollu serbest kur rejimi’ uygulandığı ve bunun da yaman bir çelişki olduğu ifade edilmektedir ki, sabırla bekleyen piyasa, kendi olması gereken dinamik kurallarını işletttiğinde bunun sonucu ne olacaktır sorusunu da ortada tutmaktadırlar.

Enflasyonun düşük, borsanın kaybettiren, faizin ise yüksek oluşunu Türkiye’nin risklerle dolu bir ülke ve piyasa oluşuyla açıklayan bazı uzmanlar, yabancı paranın hâlâ umudunu yitirmediğini de belirtmektedirler. Fakat üretimin, yatırımın, istihdamın olmadığı bir piyasa ile bu konulara öncelik tanıyacak bir siyasi gücü olamayan iktidarla 2007’nin sorunsuz yaşanacağını söylemek pek iyimserlik olacaktır. İyimserliğin ötesinde kendini aldatmaktır. Buradaki sorun Türk işadamının henüz ‘yerli olamayışından’ ve özel sektörün ‘özelleştirilemeyeşinden’ ileri gelmektedir. ABD’yi bir kenara bırakarak yalnızca Avrupa ekonomi tarihine bile baktığımızda, bizdeki girişimci ve oluşan yerli sermayenin gerçek bir burjuva ahlakına ve dünya görüşüne henüz sahip olmadığını görmekteyiz. Zaten tüm sorun da buradan çıkmaktadır. Eğer burjuvazimiz oluşmuş olsaydı ve bu burjuva da kendi iç dinamiği gereği olarak ulusalcı olabilseydi, bunun ne denli önemli, olmazsa olmaz bir koşul olduğunun farkına varsaydı, zaten iktidarların kim olduğunun ve onların dünyaya bakışlarının ne olduğunun pek fazla önemi kalmayacaktı. Bizdeki özellikle küçük ve orta büyüklükteki işadamı ‘cebindeki sermayenin balık olduğunu bildiğinden’ güçsüzlüğü nedeniyle ürkektir. Bunun sonucu olarak da, uçakta birlikte seyahat ettiği başbakan ne derse, uçaktan indikten sonra, onun söylediklerini sağda solda söylemeyi iş edinmektedirler. Her nasılsa kulağına gider umudu taşımaktadırlar. Böylece de iktidara yakınlıkları pekişecektir düşüncesi onlara hakimdir. Durum böyle olunca, matematik akıl yerine aritmetik akıl egemen oluyor, sayıların her şey olduğunu sanıyorlar. Bilançolarındaki şişkinlik onlar için önemli hale geliyor. Halbuki bilmeleri gereken, ‘para kazanmanın strateji olmadığıdır’.

Günümüz dünyasında üç sermaye çatışma halindedir, bunlar; petrol ve silah sermaye gücü, finans sektörü ve bilişim sektörü. ‘Dijital sermaye’ farklı bir dijital dünya yaratacaktır. ‘Petrol ve silah sektörü’ aritmetik aklı egemen kılarken, ‘dijital sektörü’ matematik aklı öne çıkarmaktadır. 2006 yılında bunun farkında olmadığımızı gördüm. Bu konuyu burada bırakıyorum, siyasi gelişmeler açısından değerlendirme yapmaya çalışacağım.

Avrupa Birliği ile ilişkiler bizim cumhuriyetimizin vizyonudur. 1963 yılından bugüne kadar tüm hükümetler ve başbakanlar farklı boyutlarda olmak üzere bu konunun takipçisi olmuşlardır. AKP iktidarı, içinde bulunduğu durumun güçlüğü nedeniyle öteki iktidarlardan daha ateşli olarak, girişimlerde bulunmuştur. Fakat, hepimizin gözü önünde olan bir olayı, gerçek boyutları dışında ve kendi gerçekliğini inkâr ederek sunmaya çalıştığı için, kısa bir süre sonra, büyük umutlarla başlayan yolculuk, düş kırıklığıyla sonlanmadı ama tünelin ucundaki karanlık nedeniyle de ilerlenemeyeceği görüldü.

Avrupa artık birlik olarak en doğu sınırlarını çizmiştir. Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya’nın ocak 2007 itibariyle netleşmiş üyelikleri, AB’nin Türkiye’ye gereksinimi olmadığını da ortaya koymuştur. Son iki üyelik, AB’nin gerçekten sorununun hazım olduğunu da göstermiştir. Balkanlar’daki üyelerin toplam nüfusu Türkiye’nin yarısı kadardır. Öteki ekonomi ve güç parametrelerine de baktığımızda neredeyse Türkiye’nin yarı gücüne ve potansiyeline sahip oldukları ortadadır. Bu değerler ışığında bakılması bile, Türkiye’nin 2006 yılında kendisini aldattığını çıplak biçimde gözler önüne sermektedir. O halde 2007, AB ile ilişki açısından çok umutsuz bir yıldır.

AB’nin doğu sınırını çizmiş olmasıyla Türkiye, ticari bakımdan çok büyük kayıplara uğrayacaktır. Bulgaristan’dan geçiş yapmak zorunda olan TIR’ların durumu ve seyahat edeceklerin vize sorunu herkesin bildiği konudur. Öte yandan, duvarın yıkılması ya da demirperdenin inişinden sonra, Laleli esnafı olarak simgelenen bavul ticaretine dayalı küçük esnafımızın iyileşen ekonomik ve ticari durumu, artık tamamen kötüleşecektir. Zaten bir darbeyi kesilen Rusya ticaretiyle yemişlerdi, şimdi de ikincisiyle karşılaştılar. AB’ye son alınan iki Balkan ülkesi, Türkiye’nin ne denli bir kayba uğradığının göstergesidir. Batı sınırı böylece kapatılmış olan Türkiye’nin ticaret açısından doğu ve güney sınırları açık mıdır?

Bu sorunun yanıtı kendi içinde barınmaktadır. “Hayır” kapalıdır. Kafkas ülkelerine ne satacaksınız ve Türkiye gibi dev bir ülkeyi bu satışlar besler mi! Özellikle Almanya ve Fransa ile ticarete açık olan İran sınırı da kapalıdır. Gelelim güneyimize... Bilmem Irak meselesini anlatmaya gerek var mı! Bir kaç işadamımızın aldığı ihaleler ve ABD’liler üzerinden yaptıkları kişisel bağlantılar dışında yapılabilecek bir şeyin olmadığını değerlendiriyorum.

Bu anlattıklarım, Türkiye’nin gittikçe yalnızlaştırıldığını gösteriyor. 2006 yılı hükümetin hükmetme, yani iktidar olduğu halde iktidarsız olduğunu göstermesi açısından ilginç olmuştur. Hükümet olmak demek, devlete egemen olmak demek değildir, bunu göstermesi bakımından da özel bir örnek teşkil etmiştir. Adına devlet dediğimiz kurumlarla, kavga ederek, cumhuriyetin kuruluş felsefe ve ideolojisiyle çatışarak bir yere varılamayacağının görülmesi bakımından da, gelecek iktidarlara önemli bir ders niteliği taşımıştır. Bunu söylerken, AKP’nin bir siyasi parti olduğunu, bu nedenle de kendi parti programı ve ideolojisi olduğunu ve bunu da uygulama konusunda seçmenine-tabanına söz verdiğini ve bunu da tutmak zorunda olduğunu da göz ardı etmiyorum. Yine bir siyasi partinin, devletin temel kuruluş felsefesiyle uyum ve uygunluk içinde olması gerekmediğini de, siyaset bilimi açısından biliyorum. Fakat, Türkiye gibi henüz sosyal alanda laik devrimleri oturtamamış, demokrasiyi kurtaramamış ülkede, duyarlılıklar devam ettiği için, siyasi iktidarın attığı her adım paranoyak algılamara yol açmaktadır. Bu da doğaldır. Yukarıda dediğim gibi iktidarın meşruiyetinin tartışılır olması nedeniyle güvensizlik had safhadadır. Bu 2006’da aşılamamıştır, zaten iki seçimin yapılacağı 2007’de hiç aşılamayacak, tam tersine katmerlenecektir.

Hiç istenmediği halde 2006 yılı ordu-iktidar çatışmasına sahne olmuştur. Özellikle Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT’ın Genelkurmay Başkanlığı’na giden yolun tıkanması için çaba harcandığı gözlenmiştir. Her ne kadar başbakan, çeşitli zamanlarda normal prosedürün işletileceğini belirtmiş olmasına karşın, kamuoyunda bir türlü güven oluşamamıştır. Belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez, kamuoyu bir Genelkurmay Başkanlığı tayini konusuyla bu denli içiçe yaşatılmıştır. Üstelik bu konu halkı hiç ilgilendirmemesi gerekirken! Neden böyle oldu?

Bir kaç konuyu anımsayalım; AKP’nin bazı unsurları laik cumhuriyet karşıtı söylemlerini sürdürdüler, türban meselesini sürekli gündemde tuttular ve en önemlisi de milli eğitim bakanı Hüseyin ÇELİK sanki başka problem yokmuş gibi imam-hatipler konusunu Türk milli eğitiminin bir numaralı gündem maddesi olarak canlı tuttu. Denecektir ki; bu konular siyasi hükümetin görevleri, Genelkurmay Başkanı seçimiyle ne ilgisi var?

Türkiye cumhuriyeti kurulurken, bir Osmanlı vatandaşı ve bu kültürden gelen Gazi Mustafa KEMAL, laiklik tartışmalarının meclislerdeki canlı tanığı olarak, siyasi iktidarların bu temel felsefeyi yıkabileceklerini öngörmüştür ve 1927 yılında okuduğu ‘söylevinde’ bunun da altını çizmiştir... Bu nedenle de içinden çıktığı ve Kemalist ruhu yitirmeyeceğine inandığı silahlı kuvvetleri, laik cumhuriyeti korumakla ödevlendirmiştir. Halk da bunu içine sindirmiş, başımız sıkıştığında ‘nasılsa ordu var’ kolaycılığına sığınmaktadır. Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını bu yazıda tartışmıyorum. Yalnızca bir gerçeği ortaya koyuyorum. İşte bu nedenle, Türk ordusunun büyük kumandanı önem taşımaktadır ve işte bu nedenle siyasi iktidar ile ordu arasındaki çekişmede halk ordunun ve komutanların yanında durmaktadır. İşte yine bu nedenle halk, siyasi iktidarla aynı çizgide görünen Genelkurmay Başkanları’nı bağışlamamaktadır ve onların bir an önce görevlerinden emekli olmasını beklemektedir. Öte yandan Türk ordusunun gövdesini oluşturan teğmen-albay rütbesindeki subaylar Kemalist ruha sahiptir ve bunu da söküp atmak neredeyse olanaksızdır.
Bölgesinde güçlü bir silahlı kuvvete yani orduya sahip olması gereken Türkiye, 2006 yılında çok kan kaybetmiştir. Henüz Süleymaniye’de askerin başına geçirilen çuvalın izleri silinememişken, KKTC’de Mehmet Ali TALAT’ın Kıbrıs Barış Kuvvetleri Komutanı’na karşı ilk cumhurbaşkanlığı gününden ititbaren aldığı tavır hem de Lokmacı Köprüsü’nün yıkılması konusundaki Türk Genelkurmay Başkanı’na karşı takındığı tavır, ordunun prestijini yoketmeye dönük eylemler olarak belleklere kazınmıştır. Arada da Şemdinli olayları, Van savcısının iddianamesi ve Danıştay baskınındaki gelişmeler hep bir yerlerden ordunun olaylar içinde adının anılmasına çalışıldığını ortaya koymuştur. Bunların yanı sıra, Genelkurmay Başkanı ya da ordu komutanları bir demeç verdiklerinde, Başbakan ya da Meclis Başkanı anında yanıt vermek zorunda hissetmişlerdir kendilerini. Tüm bu davranışlar topluma iktidarla ordunun doku uyuşmazlığı içinde olduğu izlenimi vermiştir.

2006’da başlayan 2007 Nisan ayına kadar devam edecek olan en önemli çatışma unsuruda cumhurbaşkanlığı seçimi olacaktır. Öyle gösteriyor ki 2007 yılının ilk dört ayı bir şekliyle ordu üst yönetiminin demeçlerine tanık olacaktır. Çünkü, Çankaya köşkü laik cumhuriyete inanmış bir cumhurun başkanına ev sahiplik etmek zorundadır. Bu nedenle gösterilecek adayın ya da adayların tüm toplum tarafından hiç itirazsız kabul edilmesi gereklidir. Türkiye daha önce bu yanlışlığı Turgut ÖZAL da yaşadı. Sakıncalarını gördü, açtığı yaraların kapanmadığına tanık oldu. Buna karşın yine ders almadıysa söyleyecek söz yok! Çok sancılı bir süreç olacağı ortada.

Son olarak da ABD ile ilişkilere bakalım; petrol ve silah sermayesinin isteği doğrultusunda sahte raporlarla Irak’a saldıran ABD, 1 Mart tezkeresiyle neye uğradığını şaşırdığını hepimiz biliyoruz. O gün bozulan ilişkiler süreç içinde toparlanmış görünmüyor. Fakat şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, ABD açısından Türkiye’de kimin iktidarda bulunduğunun hiç bir önemi yoktur. İster dikta olsun ister demokratik bir hükümet. Onlar için önemli olan çıkarları doğrultusunda sorun yaratmayacak bir hükümetin işbaşında olmasıdır. ABD’nin Irak’a bakışı da bu yöndedir. Bu nedenle orada bir kukla Kürt devletinin kuruluşuna yeşil ışık yakmıştır. Bu nedenle, Irak’ın üçe bölünmesini planlamıştır. 2006 yılı Irak’taki gelişmeler açısından çok sancılı geçmiştir. 2007 yılı da sıkıntılara gebedir.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 29.03.07, 17:42
ilpar - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 1.105
Ettiği Teşekkür: 499
280 tane iletisine 593 kere teşekkür edilmiş
ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.
  Send PM
Standart Ynt: 2006 nın günahı ve 2007

"Hiç mi iyi tarafı yok" diye sordu bir dostum.Elbette var.Ülkemde taş üstüne taş koyandan Allah razı olsun derim her zaman.Ama şunu da ekliyorum,bu kadar siyasi gücü olan bir iktidar daha gelmedi ve yaptırım gücünü yanlış yerlere kullanıyor.Bir araştırmayı sunuyorum:
Başbakan ve hükümet yetkilileri üç yılı aşan iktidarları döneminde özellikle ekonomide büyük başarılar elde ettiklerini ve ülkenin ekonomik durumunun önemli ölçüde düzeldiğini iddia ediyorlar. Büyük özelleştirmelerin gerçekleştirilmesi, ihracatın 73 milyar dolara ulaşması enflasyonun yüzde 10’un altına düşmesi gibi örneklerle sağladıkları “başarıyı” anlatmakla bitiremiyorlar.
Oysa, sanayi ve ticaret odalarının, meslek örgütlerinin, sendikaların yanı sıra Türkiye İstatistik Kurumu gibi resmi kurumların yayınladığı veriler ve yaptığı açıklamalar, hükümet yetkililerinin iddialarının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor.





· Hükümet tarafından işsizlikle mücadele yılı ilan edilen 2005 yılında, hiçbir olumlu gelişmenin yaşanmadığı ve yüzde 10’u aşan işsizlik oranında hiçbir azalma yaşanmadığı gibi resmi rakamlara göre işsiz sayısının 2.5 milyonu aştığı ilan edilmiş durumda.


· Yüksek ilan edilen ekonomik büyüme rakamlarına karşın, resmi rakamlara göre ülke nüfusunun yüzde 30’u yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamını sürdürüyor. Açlık sınırının altında gelir elde edenlerin sayısı da milyona dayanmış bulunuyor. Kaldı ki bunlar resmi açıklanan rakamlar ve oldukça düşük. Sendikaların rakamları esas alındığında ülke nüfusunun yarısından fazlasının yoksulluk sınırının altında yaşam sürdüğü ortaya çıkıyor. Türkiye, gelir dağılımı adaletsizliği bakımından dünyanın en adaletsiz ülkeleri arasında yer alıyor. Nüfusun en yoksul yüzde 10’u ulusal gelirin sadece yüzde 2.1’ini elde ederken en zengin yüzde 20’nin payı yüzde 50’ye ulaşmış bulunuyor.


· Milyonlarca vatantaş sosyal güvencesiz bir yaşam sürdürüyor. Yeşil kartla sağlık uygulamasından yararlananların sayısı 10 milyona ulaşmış durumda. On milyona yakın insan ağır çalışma koşullarına karşın sigortasız çalışmak zorunda bırakılıyor.


· İhracatın 2005 yılında 73 milyar dolara ulaşması başarı olarak ilan edilirken, 2005 yılında ithalatın 116 milyar dolara çıkması ve dış ticaret açığının 43 milyar dolar olması gerçeği gözden kaçırılıyor. Uygulanan döviz kurunun baskılaması politikasına dayalı enflasyonu düşürme amaçlı ekonomik politika sonucunda enflasyon düşüyor ama ithalat patlıyor, ülkemizdeki üreticilerin ürettikleri malların ithalatçısı olmak durumuna sokulmuş bulunuyor. Açıklanan yüksek büyüme rakamları önemli ölçüde ithalat rakamlarının büyüklüğünden kaynaklanıyor.


· Dünyanın en yüksek reel faiz oranları nedeniyle, ülkemiz sıcak para sahipleri için tam bir cennete dönüşmüş bulunuyor. Cari işlemler açığı kriz yıllarındaki yüksekliğin bile üstüne çıkarken, sıcak parayla karşılanan cari açıklar, yüksek reel faizler nedeniyle ülke emekçilerinin ürettiği değerlerin ve ödedikleri vergilerin sıcak para sahiplerine akmasına neden oluyor.


· Hükümetin üç yılı aşan iktidarı döneminde iç ve dış borç stoku 125 milyar dolar artışla 345 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın rakamlarına göre 2006 ve 2007 yıllarında ödenmesi gereken dış borç tutarının 31 milyarı aşması bekleniyor. Devlet bütçesinin yüzde 35’inden fazlası sayıları birkaç bini geçmeyen para sahibine faiz ödemesi olarak ayrılmış bulunuyor.


· Onbinlerce şirket, yüzbinlerce esnaf faliyetine son verirken, karşılıksız çek ve protesto edilen senet sayısı milyonlarla açıklanıyor.
İşte hükümetin başarı olarak nitelendirdiği ekonomik durumun resmi rakamlarla gerçek görünümü. Ortada başarıdan çok, başarısızlığın olduğu açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar