| Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz. |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
|
29.03.07, 17:49
ULUS DEVLET BİTTİ, YAŞASIN SİVİL TOPLUM Dünya Ticaret Örgütü eski Başkanı Renato Ruggerio 1997 yılında yaptığı bir basın toplantısında “Önümüzdeki yüzyılda, Sivil Toplum Kuruluşlarına engel olmaya çalışan Hükümetler, karşılarında Dünya Ticaret Örgütünü bulacaklardır” dediğinde dünya sivil toplum hareketi umutlanmış ve Örgüte daha bir güven duymaya başlamıştı. Fakat süreç ilerlediğinde Sivil Toplum Kuruluşları denerek aslında bu kurumların sadece halkın gözünde Devlet yapılarının yerine geçirilmeye çalışıldığı ve asıl arzu edilenin sivil, özgür toplum hareketleri yerine gerek hukuk sistemleri ve gerekse parasal imkanlar sunulmak suretiyle bağımlı hale getirilmiş, WTO’nun sözünden çıkmayan, sürekli denetim altında tutulan toplumsal hareketlerin kast edildiği anlaşılacaktı. Bu saptama ilk kez MAI anlaşma metninin toplumların eline ulaşması ile belirgin hale geldi. Anlaşma metninde hiçbir sivil kalkışma ve hatta tüketici boykotu benzeri son derece masum ve haklı tepkilere bile göz yumulmayacağı açıkça zikrediliyordu. Ardından Avrupa Birliği ülkelerinde son derece güçlü örgütlenmiş ve geniş parasal imkanlara sahip çeşitli STK’lar ile ABD’nin güçlü ve paralı sivil toplum kuruluşlarının Türkiye ve benzer ülkelerde “Şemsiye” projeler üzerinden sivil toplum kuruluşlarını fonlamaya, beslemeye hazır oldukları ve bu konuda yoğun çalışmalar yaptıkları fark edildi. “Şemsiye Projeler” ile onlarca STK’yı tek proje bazında bir araya toplamak ve böylece bu grupları hem daha kolay kontrol altında tutmak hem de “yaramaz” STK’ların bu grup içersindeki diğer “cici” STK’lar kullanılmak suretiyle terbiye edilmesi hedefleniyordu. Kuşkusuz, bu muazzam fonlardan yararlanacak bütün gruplar kendilerine çizilen çerçevenin dışına çıkamayacak, hareket ve hatta düşünme yetileri kısıtlanacaktı. “Dünya Bankası kayıtlarına göre 1997 yılında kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu 10 ekonomi sırası ile Singapur, ABD, İsviçre, Hong Kong, Norveç, Japonya, Danimarka, Belçika, Avusturya ve Kanada. Listeye dikkatle bakıldığında insanın dikkatini çeken iki karakteristik fark ediliyor. Birincisi, tüm bu ülkeler serbest piyasa ekonomisi kurallarını tam olarak uygulayan ekonomiler ve ikincisi ise bu ülkelerden 7 tanesinde nüfus 10 milyondan az. Ünlü İktisatçı Adam Smith’in de işaret ettiği gibi işgücünün dağılımı piyasa büyüklüğü ile sınırlıdır. Fakat tüm piyasaların en büyüğü dünyadır. Eğer insanlara tüm dünya piyasalarında işlem yapma fırsatı yaratılırsa kendi ülkelerinde piyasanın ne kadar büyük olduğu bu formülasyonda önemini yitirecektir. Kısaca ifade etmek gerekirse, ne kadar çok ülke bu yolu seçecek olursa gezegenimizin ekonomisi de o derece serpilip gelişecektir. Tüm insani girişimler gibi bu girişimin de can yakan boyutları olacaktır kuşkusuz. Örneğin, bu bütünleşme, entegrasyon süreci korumacıların ve popülist politika yanlılarının saldırılarına hedef olmaktadır. Kuşku ve ihmal de bu girişimi öldürme gücüne sahip tehditlerdir. Bu tehditler asla hafife alınmamalıdır. Seattle toplantısına katılacak ticaret bakanlarının akıllarından hiç çıkarmamak zorunda oldukları tehlikelerden en önemlileridir bunlar. 1995’te müzakere edilmeye başlayan MAI anlaşmasının OECD’de sonuçlandırılamamasından daha acı verici ve eğitici bir ders yoktur. Üç buçuk yılı aşkın (1995- 1998) bir emek adeta boşa harcanmış bir konuma getirilmiştir. Neden ? OECD’nin eski Başkanı ekonomist David Henderson 2 temel sebep göstermektedir: Müzakere taraflarının belli konular üzerinde anlaşmaya varamaması STK’ların olayı öğrendikten sonra sergiledikleri düşmanca tavırlar Tarafların anlaşmaya varamadıkları konuları 3 grupta toplamak mümkün: · Yatırımların tanımlanması · Uyuşmazlıklara getirilen çözüm(tahkim) ve · Yatırımcılara uygulanacak muamele Ayrıca ulus devletlerin Hükümetleri, MAI sonrasında tüm varlıklarının tehlikeye gireceğini düşünmüşlerdir. İşte bu sonuncu endişeyi yaratan Sivil Toplum Kuruluşlarının bizzat kendisidir. Çünkü süreç içersinde müzakere taraflarının emek ve çevre gibi konulardaki hassasiyetinin giderek arttığı fark edilmiştir. Bu durum bizlere, bundan sonraki muhtemel anlaşmalarda özellikle anlaşmanın kendi özellikleri dışından gelecek baskılarla (Özgür Sivil Toplum Kuruluşları kast ediliyor) başa çıkmayı öğrenmemiz gerektiğini göstermiştir. İlk yapılması gereken iş, serbest piyasa ekonomisinin yoksullar, çevre standartları ve parlamenter demokrasiyi tehdit ettiğini iddia eden “aşırı uçların” argümanlarını iyi öğrenmek olmalıdır. İkinci olarak, STK’ların tüm bir toplumu temsil ettiği savlarını çürütmek ve seçilmişlerin kirliliğini ortaya dökmek (Parlamenter demokrasiyi savunanları savunmasız bırakmak için) Ayrıca bu grupların sloganlarını iyi anlayıp, deşifre etmek de çok etkili olacaktır. Bunların en önemli sloganları “ Kar için değil, halk için üretim” dir. Ancak bizler de maliyet mukayeselerine göre belirlenen fiyatlama sistemlerinden daha iyi işleyen bir mekanizma olmadığı savını öne çıkarmalıyız. Toplumsal ve özel maliyetler ile faydalar birbirinden uzaklaştığında ortaya bazı sorunların çıktığı doğrudur. Fakat ekonomik sistemin motoru olarak “Kar” dan daha geçerli başka bir alternatif de yoktur. Bu aşırı uçların bir diğer şikayeti de çevre ve emek konularında dünyada bir standardizasyonun olmayışıdır. Oysa sistem bu iki alandaki farklılıkların mükemmel bir meşrulukta işleyişine dayalıdır. Üstelik bir yandan, tüm emek ve çevre standartları bütün dünyada aynı olsun deyip, bir yandan da serbest ticaret ve ekonominin ulus devletlerin egemenliğini yok edeceğinden söz etmek tümüyle saçmalıktır. (Oysa emek ve çevre standardizasyonuna karşı çıkıp, küreselleşmeden söz etmek daha akil almaz bir saçmalıktır, bu cümle ile kapitalizmin gerçek yüzü daha bir açığa çıkmaktadır) Mücadele edilmesi gereken bir diğer mesele de STK’ların tüm bir toplumu temsil edip etmedikleri, daha da önemlisi meşruiyetlerinin sorgulanmasıdır. Mevcut düzende sadece seçimle iş başına gelmiş Hükümetlerin ulusal ve uluslar arası yasaları yapma veya kabul etme hakkı vardır. Bu, Devletlerin tüm özel çıkar grupları ile her karar üzerinde tartışmasını gerektirmez (Halklar, özel çıkar grupları olarak tanımlanamaz ve mevcut düzende Hükümetlerin tüm temel kararları, işveren grupları (gerçek “özel çıkar grubunu oluşturan kesim) ile görüşerek ve onların istediği doğrultudaki değişiklikleri yaparak aldığı da unutulmamalıdır) Ancak, Sivil Toplum Kuruluşları Devlet içinde birer tekel gibi hareket etmektedir. Eger, STK’lar tüm bir toplumu temsil ediyor olsalardı, onların görüşleri iktidarda olurdu. Tersine onlar sadece kendi örgütleri kadar temsil gücüne sahiptirler. (Financial Times, David Henderson) Yukarıdaki cümlelerden de anlaşılacağı gibi, sivil toplumla hedeflenen: sermayenin taleplerine karşı çıkmayan, kendine çizilen yolda yürümeye razı ve toplumun taleplerini seslendirmekten vazgeçebilen -sözde sivil- toplum kuruluşlarıdır. Özgür toplumsal hareketler ise yine yukarıdaki cümlelerle de açıkça ifade edildiği gibi boy hedefi durumundadır, liberalizasyon yanlıları için. Peki serbest piyasa ekonomisi ya da liberal ekonomi adı verilen bu sistem neden bu kadar tepki çekmeye başlamıştı ? MAI’nin deşifre olmasıyla başlayan muhalefet sürecinin halkaları, 1999 yılının Haziran ayında yapılan G8 zirvesi ile daha da yaygınlaşmaya ve hakli bir zemine oturmaya başladı. Zirvenin sonucunda en az gelişmiş 40 kadar ülkenin IMF- Uluslar arası Para Fonuna olan borçlarının bir bölümünün silinmesine karar verildi ve bu borç affının IMF’nin altın rezervlerinin %10’luk bir bölümünün satılması yoluyla karşılanması uygun görüldü. Kararın daha 1. Haftasında altın fiyatının dramatik bir şekilde düşerek ons başına 286 dolardan, 254 dolara gerilemesiyle birlikte, merkezi İsviçre’de bulunan ve kapitalist ekonominin en köklü kurumlarından biri olmakla ünlenen Dünya Altın Konseyi derhal olağanüstü bir toplantı düzenleyerek bir “Kriz Masası” oluşturulması yönünde karar aldı. Kriz mamasindan yapilan deklarasyonda ise “ G8 ülkelerince alınan borç silme kararı ve bu meblağın IMF altınları satılarak karşılanacak olması, başta İngiltere ve ardından da Rusya olmak üzere altın rezervine sahip ülkelerin önceden rezervlerini nakde dönüştürerek, ileride IMF’nin satışa geçmesiyle olabilecek fiyat düşüşlerinden doğacak zararı minimize etme yönündeki altın satışları sonucunda altın fiyatı ons başına 32 dolar gerilemiş bulunmaktadır. Ancak burada unutulmaması gereken nokta bu düşüşle birlikte daha ilk haftada altın madenlerinde çalışan 12000 işçinin işten çıkarılmış olması gerçeğidir. Bu işçilerin tümü, borç silme operasyonunun muhatabı olan en yoksul ülkelerin halklarıdır. Başka bir ifade ile dünyanın en yoksul ülkeleri, aynı zamanda dünyanın en büyük altın üreticisi konumundadırlar. Eğer bu borçlar, IMF altınları satılmak suretiyle karşılanacak olursa, bu ülkelerde işten çıkarılan işçi sayısı kısa sürede yüzbini aşacaktır. Bu nedenle söz konusu finansman, G8 ülkelerinin Devlet bütçelerinden karşılanmak zorundadır. “ cümleleri yer alıyordu. Bu açıklamadaki en şaşırtıcı nokta ise, “altın zenginliktir” sözünü rehber edinmiş olan altın üreticilerinin ağzından dünyanın en yoksul ülkelerinin, aynı zamanda en büyük altın üreticisi olduklarının itiraf edilmesiydi. Fakat deklarasyonda önerilen finansman yöntemi, yeni dünya düzeni isimli oyunun bundan sonraki perdelerinde kaynak transferinin nereden yapılacağına adres göstermekteydi. Bu borç silme işlemini G8 ülkelerinin bütçelerinden finanse etmenin tek bir anlamı vardı, G8 ülkeleri halklarının sosyal kazanımları kısıtlanacak, yaşam standartları geriletilecekti. Ve böylece sermaye birikimlerine ve kar oranlarına hiç dokunulmadan bir kaynak transferi gerçekleştirilecek, belki de üretimi tıkanma noktasına getiren stok fazlalığına yoksul güneyde belli bir talep yaratılarak - en azından temel ürünler açısından- çözüm bulunacak ve güçlü bir sosyal niteliğe sahip olan gelişmiş dünyada da Sosyal Devletin küçülmesi hedefine ulaşılmış olacaktı. Bu gelişme ile bir anda karşı karşıya kalan dünya sivil toplum hareketi ilk anda ne yapacağını şaşırdı. IMF’in altın satışını desteklemek mümkün değildi, çünkü işten çıkarma gibi bir realite vardı, öte yandan G8 ülkelerindeki sosyal devleti çökertme planı da gün gibi ortadaydı. Üstelik, Haziran ayında alınan kararın sonucunun böyle olacağı daha ilk günde belli olmasına rağmen, gerçek hayatta sonuçların birebir yaşanması sağlanarak sivil toplumu çaresiz bırakmak hedeflenmişti. Bir yanda her gün yüz binlerce çocuğun açlıktan ve salgın hastalıklardan öldüğü yoksul Güney, diğer yanda kazanılmış haklardan yapılması istenen fedakarlık. Fakat Özgür toplumsal Hareketler sahnelenen oyunu görme, teşhisi ve gerekli tepkileri koyma konusunda pek fazla zaman yitirmediler ve sistemin sorgulanması gerektiğini tekrarlamaya başladılar. Bu anlayış çevresinde örülen dayanışma ve işbirliği, dünya özgür toplum hareketlerini 30 Kasım - 3 Aralık 1999 tarihlerinde Seattle’da yapılacak Millenium Raund toplantısına karşı bir kitlesel protesto örgütlemeye yöneltti. Hazırlıkları aylardan beri sürmekte olan bu eylemlere Amerikan çelik işçileri, ulaşım sektörü emekçileri, Kanada’lı otomobil işçileri örgütlü oldukları sendikalar önderliğinde katılma kararı alırken, PGA-Halkların Küresel Eylemi isimli enternasyonel bir halk hareketi de (Büyük bölümü Hindistan’dan katılan işçiler, işsizler ve köylülerden oluşan) yaklaşık 40 kadar otobüsten oluşan bir Karavan ile Amerika’yı boydan boya kat etmeyi ve her molada yöre halklarına küreselleşme ve kapitalizm hakkında bilgi vermeyi hedefleyen büyük turlarına 30 Ekim tarihinde New York' tan başladılar. PGA, 30 Kasım tarihine kadar Seattle’a ulaşmayı planlıyor. Seattle eylemleri çerçevesinde sokak tiyatroları, toplantının yapılacağı binanın insan zinciri ile kuşatılması, bundan sonraki süreçte atılacak adımlara ilişkin çeşitli strateji toplantıları ve atölye çalışmaları da planlanıyor. Türkiye sivil toplum hareketi de T. MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubundan oluşan bir delegasyonla eylemlere katılma kararı almış bulunuyor. Protestocuların ortak hedefi ise mücadele ve dayanışma ilkelerini sadece kelimelere hapis olmaktan çıkarıp, hayata geçirmek olacak. Bu konularda bilgi isteyen dostlara sunulur.. |
| Sponsorlar |
| |