| Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz. |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
Bunlara Baktınız mı?
11.04.07, 16:44
Sevgili Sinan'cığım,bu istemleri sınıflandırmak adına aldım ve paylaşıyorum..Ali Rıza Bayzan-Mustafa Çiçek'in "Ya Ay Yıldız Ya On İki Yıldız" adlı kitabının (İstanbul-2003) SONUÇ bölümünün geliştirilmiş ancak henüz basılmamış yeni versiyonu.O nedenle biraz beyinsel dizin gerektiriyor..Ben iki bölüm halinde paylaşıma sunuyorum..Kaynak ları belli ,daha ayrıntıları için biraz politik arşiv gerekli,bilesin..Zira bu konuda bir çok siyasi parti farklı düşünüyor.. AB Türkiyeden neleri talep ediyor? AB bir medeniyet projesidir; bu projede Türkiye’ye yer yoktur. Örneğin Lüksemburg Dışişleri Bakanı Lydie Polfer, şunları dile getirmiştir: “Türkler’i Avrupa’da istiyor muyuz? İşte ortada kalan ve cevabı verilmeyen bir soru. Türkler Avrupalı olabilir mi? 65 milyon Müslüman. Türkiye’nin topraklarının yüzde 95’i Ortadoğu’ya ait. Belki Türkiye ve Kafkasya’daki Türk Cumhuriyetleri ile serbest ticaret alanı oluşturulması en doğru yol olur. Avrupa ortak kültür ve kimlik üzerine kurulmuştur. Diplomasi ve savunma boyutu ise bunun üzerine inşa edilmiştir. Avrupa kendi geleceğini özgürce belirlemeli ve sınırın nerede biteceğine karar vermeli. AB sınırı İstanbul’un önünde biter.”(1) “Kimlik, Kültür ve Medeniyet Farkı” sebebiyle Türkiye’nin milli ve dini bütünlüğünü koruyarak AB’ye alınmayacağı muhakkaktır. Peki o zaman Türkiye, niçin Gümrük Birliği’ne alındı ve niçin Helsinki’de üye adayı ilân edildi? Bütün bunlardan amaç alacakmış gibi davranıp Türkiye’den taviz koparmaktır. Peki AB’nin Türkiye’den koparmak istediği tavizler nelerdir? İlişkilerimizin tarihini hesaba kattığımızda Avrupa Birliği'nin, Türkiye’den koparmak istediği başlıca tavizler şunlardır: * AB, kendi uydurdukları (Ermeni, Rum/Pontus(2), Süryani ve Kürt) soykırım iftiralarını Türkiye’ye kabul ettirmek istemektedir.(3) Bunun için Avrupa Birliği’nin dini önderi Papa II. Jean Paul’ün Türkleri soykırımcı ilân eden ve iki dünya savaşının sebebi gösteren açıklamalarını(4), Avrupa Parlamentosu’nun ve Fransız Parlamentosu’nun bu yöndeki kararlarını(5) hatırlatmalıyız. İnanılmaz ama artık, soykırım iftiraları hakkında öğrencileri ve kamuoyunu bilinçlendirmeyi amaçlayan resmî çabalar bile AB sürecinde bir gerileme olarak tanımanmaktadır. Örneğin 2003 İlerleme Raporu’nda aynen şunlar yazılmaktadır: “Nisan 2003'de, Milli Eğitim Bakanlığı okullara bir genelge göndererek Ermeni, Yunan-Pontus ve Süryaniler ile ilgili tartışmalı tarihi olaylar hakkında konferans ve kompozisyon yarışması düzenlenmesi talimatını vermiştir.”(s. 35) * Soykırım iftiralarını kabul edersek iş bitmeyecek, ardından tazminat ve toprak talepleri gelecektir. Bunun sonucu olarak Doğu Anadolu’da Ermenistan, Doğu Karadeniz’de Pontus(6), Batı’da İyonya, Mardin çevresinde Süryani, Güney Doğu’da uydu bir Kürt devleti kurulacaktır. ABD’nin gündemdeki Irak müdahalesinin amacının öncelikle Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurmak olduğunu artık cümle alem biliyor. ABD’nin Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı dış politika enstitülerinin internette yayınladığı 'Uydu Kürt Devletli' haritalarının Türkiye’nin Güney Doğusu’nu da kapsamakta olduğunu hatırlatmalıyız. Mesut Yılmaz’ın başbakan iken sarfetiği, “Avrupa’ya giden yol Diyarbakır’dan geçer”(7) şeklindeki açıklamalarını da burada anmak gerek. Yılmaz daha sonraki açıklamalarında bu görüşünü perçinlemiştir: “Bazı çevreler AB’ye girişi engellemeye çalışmaktadır. Türkiye, AB’ye üye olacaksa 81 ili ile olacak. Türkiye’nin AB’ye üye olması için kendi bünyesindeki bazı hastalıkları gidermiş olması lazım. Bunlar AB’nin bizi içine almasına engeldir. Bu, Güneydoğu meselesidir. Bu ulusal bütünlüğü tehlikeye atmaz...”(8) * Ege Denizi’nde, Yunan tezi olan 12 mili kıta sahanlığı olarak Türkiye’ye dayatılmaktadır. Helsinki’de üye adaylığımız uğruna, Ege’yi Yunan denizine dönüştürecek yol açılmış, Katılım Ortalığı Belgesi ile bu durum pekiştirilmiştir. Böylece altındaki petrol denizi ile birlikte Ege’nin Yunan gölü olmasını, Türkiye'nin içine sindirmesi istenmektedir. * Kıbrıs, Megalo İdea tezine göre Yunan adası haline getirilecektir. Helsinki’de üye adalığımız uğruna Kıbrıs’ın Yunanlaşmasının yolu zaten açılmıştır. * İstanbul üçe bölünüp, Suriçi, Bizans tarihine ve mimarisine uygun olarak yeniden inşa edilmek istenmektedir. Bu bağlamda AB ve UNESCO destekli olarak Fener-Balat çevresinde yürütülen “Fener Evleri” projesini (9) ve Zeytinburnu Belediyesi’nin, Fener Rum Patriği Bartholomeos’la el ele vererek yürüttüğü “Kültür Adası Projesi”ni (10) hatırlatmak gerek. Örneğin bunun için, Bizans Hipodromunu ortaya çıkarmak gibi masum(!) bir amaç için Sultan Ahmet Camii yıkılacaktır. Bu projenin biraz hafifletilmiş modeli İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olan milliyetçi bir profesör tarafından seçim vaadi olarak sunulduğunu hatırlatalım. * Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümeniklik/evrensellik” tezini kabul edecektir. Bu bağlamda Türkiye’de bir Fener Rum Lobisi de oluşmuş durumdadır. Avrupa Birliği 2003 İlerleme Raporu’nda Fener Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiasına ve Heybeliada Ruhban Okulu’na tam destek vermiştir. “Dini azınlıkların din adamı yeti.tirmelerine yönelik yasak devam etmektedir. Kiliselerindeki rahiplerin sayısındaki azalma kar.ısında, bazı dini azınlık cemaatleri, bu yasa.ın neden olduğu tehdidi hissetmektedirler. Her ne kadar Ağustos 2003'de yetkililerce durumun yeniden gözden geçirileceği bildirilmişse de, mükerrer taleplere rağmen, Heybeliada Ruhban Okulu kapalı kalmıştır. Kaynak sıkıntısı dini azınlık cemaatlerinin çoğunun yurtdışında din adamı yetiştirmesine engel olmakta, tabiiyet kriteri ise Süryani ve Keldani kiliselerinde olduğu gibi, Türk olmayan din adamlarının çalışma imkanını ve Ekümenik Patrik olma imkanını sınırlandırmaktadır. Ayrıca, Türk olmayan din adamları, vize ve oturma izni verilmesi ve yenilenmesi konusunda sıkıntı yaşamaya devam etmektedirler. Bu husus özellikle Roma Katolik cemaati açısından önemlidir. Ekümenik Patrik ünvanının resmi biçimde kullanılması gerginlik yaratmıştır. Örneğin, Haziran 2003'de Türk kamu görevlilerine, Ortodoks Patriği I. Bartholomeos tarafından verilen bir seminere, davetiyede Patriğin Ekümenik sıfatıyla anılması nedeniyle katılmamaları talimatı verilmiştir.” * Bizans ruhuna ve mimarisine göre yeniden inşa edilen “Suriçi” Vatikan tarzı bir devlet olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne teslim edilecektir. Üniter bir devletin çatısı altında âdeta bir Ortodoks İmparatorluğunun başkenti kurulmuş olacaktır. Bu da Bizans’ı yeniden diriltme projesinin hareket noktası olacaktır. Bu konuda kifayetli bilgi veren emekli Korgeneral Suat İlhan’ın, “Fener Rum Ortodoks Kilisesi ve Avrupa Birliği Üyeliğimiz” başlıklı makalesinin özetini yukarıda vermiştik.(11) Bizans’ı yeniden diriltme projesini konu alan Fransa’daki bilimsel (!) sempozyuma kültür bakanımız katılması ise ayrı gariplik.(12) * Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nun alacağı Kutsal mekânların yapılış amacı doğrultusunda kullanılması kararı ile fethin simgesi olarak camiye dönüştürülen kiliseler ve Ayasofya gibi müzeler, Fener Rum Patrikhanesi ya da ilgili çevrelere verilecek. Bunun için Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki çeşitli kiliselerin restorasyonu için aldığı kararları ve Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesi için Avrupa Parlamentosu’na sunulan önergeyi hatırlamak gerekir. * Urfa, İznik, Efes, Antakya ve Tarsus gibi Hıristiyanlık açısından kutsal olan yerlere uluslararası bir statü verilecektir. Urfa için UNESCO, Urfa Valiliği ile ön kararı almıştır. * Lozan’daki nüfus değişimi çerçevesinde, Türkiye’den gidenler dahil Hıristiyanların eski yerlerine dönüşü kabul edilecek. Bunun için Fener Rum Patrik’inin, Etnos gazetesine 7 Mayıs 2000’de Kapadokya’da yapacağı ayin vesilesiyle verdiği demeci hatırlamak gerek. Patrik, “Hıristiyanlar Anadolu’ya yerleşebilir” diyor ve şunları ekliyor: “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği, Anadolu’da önceden var olmuş Hıristiyan toplumları, yaşadıkları bölgelere tekrar yerleşirse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açılmasını düşünebilir.”(13) * MGK kaldırılacak ya da tümüyle danışma organı haline getirilecektir. Yine Avrupa Parlamentosu’nun konuya dair kararlarını, Avrupa Birliği’nin genişlemesinden sorumlu Verheugen’in Türkiye’ye verdiği direktiflerini hatırlamak gerekir. Kitabımızın birinci baskısında bunları yazmıştık. Uyum yasaları çerçevesinde bu da gerçekleştirilmiş olmakla birlikte AB yeterli bulmamaktadır. 2003 İlerleme Raporu’ndan izleyelim: “MGK“Anayasanın 118'inci maddesinde, Ekim 2001'de yapılan değişiklik doğrultusunda çıkartılan bir kanunla, MGK'nın istişari niteliği teyit edilmiştir. Ayrıca, söz konusu kanun ile, MGK'daki sivil üye sayısı artırılmıştır. MGK Kanununda yapılan bir değişiklik ile, "Milli Güvenlik Kurulu, tespit ettiği görüş, tedbir ve esasları Bakanlar Kuruluna bildirir" hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.” Temmuz ayında kabul edilen 7'nci uyum paketi, MGK'nın görev, işleyiş ve yapısına ilişkin bazı köklü değişiklikler getirmiştir. MGK Kanununa getirilen bir değişiklik ile, MGK Genel Sekreterinin sahip olduğu geniş yürütme ve denetleme yetkileri kaldırılmıştır. Özellikle, MGK Genel Sekreterine tanınmış olan Cumhurbaşkanı ve Başbakan adına MGK tavsiyelerinin uygulanmasını izleme yetkisi kaldırılmıştır. Ayrıca, MGK'ya sivil kurum ve kurulu.lara sınırsız erişim yetkisi veren diğer hükümler de yürürlükten kaldırılmıştır. MGK Genel Sekreterliğinin yeni görevlerinin tanımlanması amacıyla yeni bir yönetmelik çıkartılacaktır. Bir diğer değişiklik ile, MGK Genel Sekreterinin, Silahlı Kuvvetler mensupları arasından atanması zorunluluğu kaldırılmıştır. Ağustos ayında, görev süresi dolan Genel Sekreterin yerine bir yıllığına askeri adaylardan birinin atanması kararlaştırılmıştır. MGK'nın, toplanma sıklığına ilişkin hüküm değiştirilerek, olağan toplantısını ayda bir yerine iki ayda bir yapması öngörülmüştür.(s. 15 vd) “Genel olarak, yukarıda sözü edilen değişiklikler, MGK'nın işleyişini önemli ölçüde değiştirebilecektir. Sivillerin ordu üzerindeki denetiminin AB üyesi ülkelerdeki uygulamalarla uyumlu hale getirilmesi amacıyla; sivil kurumlardaki askeri temsilin sona erdirilmesi ve TBMM'nin savunma bütçesi üzerinde tam kontrol sağlayabilmesi bakımından bu reformların etkili biçimde uygulanması önem arz etmektedir.” (s. 16) AB’nin TSK ile ilgili olarak istedikleri bunlardan ibaret değil. İster inanın ister inanmayın 2003 İlerleme Raporu’na göre askerlerin, konuşmalarında ve medyaya verdikleri demeçlerde, siyasi, sosyal ve dış politika konularında görüş beyan etme hakları ve yetkileri yoktur; Rapor’dan okuyalım: “MGK dışında, Silahlı Kuvvetler Türkiye'de resmi olmayan bazı mekanizmalar aracılığıyla da etkili olmaktadır. MGK'nın askeri üyeleri, çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarda ve medyaya verdikleri demeçlerde, siyasi, sosyal ve dış politika konularında görüş beyan etmişlerdir.” (s. 16) * Özellikle Yunan tehdidine karşı kurulan Ege Ordusu lağvedilecek, Türk Ordusu küçültülecek ve komutası Brüksel’e devredilecektir. Ulusal egemenliğin devri doğal olarak bunu gerektirmektedir. * Azınlıklar Lozan’a göre değil, Kopenhag kriterlerine göre hem etnik, hem dinsel ve mezhepsel temele dayalı olarak yeniden belirlenecektir.(14) Buna göre Kürtler, Çerkesler, Boşnaklar vs. etnik farklılık gerekçesiyle, Caferiler, Aleviler, Nusayriler mezhepsel farklılığa dayalı olarak, Yezidiler dinsel nedenle azınlık sayılacaktır. 'İkiz sözleşmeler'in de bu bağlamda katkıda bulunacağı muhakkaktır.15 Avrupa Birliği 2003 İlerleme Raporu’nda Türkiye’deki Roma Katolik cemaatinin de azınlık olarak tanımlanması dikkate değer. 2003 İlerleme Raporu’nda aynen şöyle geçiyor: “Kaynak sıkıntısı dini azınlık cemaatlerinin çoğunun yurtdışında din adamı yetiştirmesine engel olmakta… Ayrıca, Türk olmayan din adamları, vize ve oturma izni verilmesi ve yenilenmesi konusunda sıkıntı yaşamaya devam etmektedirler. Bu husus özellikle Roma Katolik cemaati açısından önemlidir.” Hayırlı olsun AB sürecinde yeni bir azınlığımız oluyor: Roma Katolik Cemaati. Bu da Lozan Barış Antlaşması’nın buharlaştırılması, Türkiye’nin şimdiki mozaik edebiyatı ile yutturulduğu gibi “un ufak” edilmesi demektir. * Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, İslâm ülkeleri, bölgesel ve küresel güçlerle ile ilişkileri AB çerçevesine indirgenecektir. * Tarım ve hayvancılıkta her türlü sübvansiyona son verilecektir. Daha açıkçası Türkiye, tarım ve hayvancılık konusunda ihracatçı değil ithalatçı bir ülke olması istenmektedir. 2003 İlerleme Raporu, tarımdaki gerilemeyi ifşa etmektedir: “2002 yılında, Türkiye’nin Topluluğa yaptığı tarım ürünleri ihracatı azalırken, AT’den yapılan ithalat artmış ve bu durum Türkiye'nin AT ile gerçekleştirdiği tarım ürünleri ticaretindeki belirgin ticaret fazlasının azalmasına sebep olmuştur.” Buna rağmen AB memnun değildir ve bu bağlamda yeni talepleri vardır: 2003 İlerlme Raporu’na göre “AT-Türkiye Ortaklık Konseyi’nin, 1/98 Sayılı Kararı çerçevesinde tarım ürünleri ticaretinin daha da serbestleşmesi, Türkiye’nin AB’den yapılan canlı hayvan ve et ürünleri ithalatına koyduğu yasak nedeniyle engellenmektedir.(s. 5)” * Genç Türk nüfusu Avrupa’nın azalan genç nüfusunun yerine savaş gücü olarak daha doğrusu lejyoner (paralı asker) olarak kullanılacaktır. * AKPlilerin sandığının aksine “Müslüman dindarlık”, “Siyasal İslâm/Fundamentalist İslâm” yaftasıyla boyunduruk altına alınacaktır. Örneğin Fransa, Almanya ve Hollanda örneğinde olduğu gibi insanların kamusal alanda başlarını örtme hakkı bile tanınmayacaktır. Kitabımızın birinci baskısından sonra Fransız Hükümeti başörtüsü yasağını resmîleştirmiştir.16 Fransa'nın ardından Almanya'nın Baden Württemberg Eyaleti'nde de okullarda türban yasağı getiriliyor.17 Hürriyet gazetesi gelişmeyi “Almanya'da türbana ilk yasak kararı” başlığı ile duyurmuştu. Bavyera eyaleti yasak konusunda sıraya girerken Almanya'nın Berlin Eyaleti Başbakanı Klaus Wowereit de türban yasağından yana olduğunu söyledi.18 Bunun en somut kanıtı, AB belgelerinin hiçbirinde başörtüsüyle ilgili konulara en küçük bir imada dahi bulunmamasıdır. Bu bakımdan Mesut Yılmaz’ın başörtüsü meselesinin AB ile çözüleceğini iddia etmesi koca bir yalandan ibarettir. Bu konuda AB lobisinin yayın organlarından Liberal Dergisi’nde yer alan Amine Hilal Usul’un, “AB Belgelerinde Neden Başörtüsü Yok?” başlıklı makalesine yollama yapacağız. Ezcümle Usul, AB belgelerinde başörtüsüne hiçbir şekilde değinilmemesinin nedenini şöyle teşhis etmektedir: “... AB’nin farklı davranışlar sergilemesinin en önemli nedenlerinden birincisi, bana göre, Batı’nın İslâm hakkındaki ‘temel korku’ ve temel önyargısıdır.”(19) Nitekim 2003 İlerleme Raporu’nda dini özgürlükler bölümü tümüyle azınlıklar ve misyoner örgütlerle ilişkilidir: “Din özgürlüğüne ilişkin olarak, mülkiyet hakkı ve ibadethane açılması hakkında düzenlemeler kabul edilmi.tir. Bununla birlikte, bu düzenlemelerin etkileri sınırlı kalmıştır. Gayrimüslim dini azınlıklar, tüzel kişilik, mülkiyet hakkı ve iç yönetim konularında ciddi engellerle ve din adamı yetiştirme yasa.ıyla karşılaşmaya devam etmektedirler. Eylül 2003'de dört önemli gayrimüslim dini topluluk (Rum-Ortodoks, Katolik, Ermeni ve Süryani) temsilcileri mevcut tüm sorunların çözüme kavuşturulması için Türk makamlarına ortak bir başvuru yapmışlardır.”(s. 30) |
| ilpar kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
CiwCiw (24.04.07) | ||
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| ||||
| ||||
| * Hıristiyanlık propagandası doğrudan Avrupa Birliği’nin gücüne dayanarak yürütülecektir. Bugün bile AB rüzgârını arkalarına alan misyoner örgütler, kimi politikacıların ve bürokratların doğrudan desteğini almaktadır. Nitekim 2003 İlerleme Raporu doğrudan Misyoner Örgütlere doğrudan destek vermektedir. Özellikle Güneydoğu’daki faaliyetler açıkça anılmaktadır: “İbadet yeri açma iznine ilişkin olarak, 6'ncı uyum paketi ile İmar Kanununda değişiklik yapılmış ve ardından Eylül 2003'de bir genelge yayımlanmıştır. Bu değişiklik ile, "cami"ibareleri "ibadet yeri" şeklinde değiştirilerek, kilise ve sinagoglar söz konusu düzenleme kapsamına dahil edilmiştir. Özellikle Protestan cemaati ibadet yapılacak yer bulma konusunda güçlükler yaşamaktadır. Her ne kadar Nisan 2003'den bu yana aslında ibadete açık olsa da, Diyarbakır'daki Protestan kilisesinin hiç bir hukuki statüsü bulunmamaktadır.” (s. 31) Misyoner Örgütlerin Türkiye’deki güncel faaliyetlerini IQ Yayınları arasında çıkan "Küresel Vaftiz" kitabımızda etraflı olarak ele aldık. * Artık Din Dersi Kitaplarımız bile Azınlıklarımızın ve misyonerlerimizin AB tarafından belirleniyor: “Din eğitimi kitaplarındaki Hristiyanlık ile ilgili tanımların yeniden yazılması çalışmasının tamamlanma aşamasına gelmesi olumlu bir gelişmedir. Bu tanımlar, subjektif ve yanlış oldukları gerekçesiyle, bir çok dini azınlık tarafından eleştirilmişti. Söz konusu cemaatler, ders kitaplarının buna uygun olarak gözden geçirilmesini beklemektedirler.”(S. 32) “Azınlıklar, yetkililerin bazı ayrımcı uygulamalarına maruz kalmaktadır. Devlet tarafından hazırlanan tarih ders kitaplarının azınlık gruplarına yönelik düşmanlık hissi uyandırdığına ilişkin şikayetler bulunmaktadır.”(S. 35) * AB içinde azınlık olarak kalan Türkiye bölgesel ve küresel güç olma şansını yitirecektir. * AB’deki Müslüman azınlık olan Türkler, AB’nin yönetiminde ve dış politikasında söz sahibi olamayacak, ama egemenliğini devrettiği için Avrupa Parlamentosu’nun çıkardığı yasalara boyun eğmek zorunda kalacaktır. Bütün bunların anlamı ise özetle Kurtuluş Savaşı’nın gerekçeleri ve amaçlarından vazgeçmek, Lozan Barış Antlaşması’na güle güle demektir. Kurtuluş Savaşı, Türkiye’nin Müslüman Türk olarak kalma savaşıdır. Lozan Barış Antlaşması ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası var oluş senedidir. Bu bağlamda Türkiye, tarihin bir dönüm noktasında bulunmaktadır. Böyle bir zamanda geçmişi ve geleceği kuşatan bir ufukla düşünmeyeceğiz de ne zaman düşüneceğiz!? Böyle bir konuyu herhangi bir biçimde linç edilmeden eşit koşullarda tartışamayacağız da hangi konuyu tartışacağız. 1- 381 06.03.2000 tarihli Türkiye. 2- ‘Pontus Sorunu’ Pişiyor, Yunanistan Parlamentosu’nun 1994 yılında resmen tanıdığı 19 Mayıs 1919 “Pontuslu Rum soykırımı”nı anma törenleri çerçevesinde dün Selânik’te gösteriler düzenlendi. Selânik’de Atatürk’ün doğduğu evin de bulunduğu sokakta yer alan Türk Başkonsolosluğu’na protesto yürüyüşü düzenlenirken, göstericilerden bir heyet “Pontuslu Rum soykırımı”nın Türkiye ve uluslararası toplum tarafından tanınmasını isteyen bir bildiriyi konsolosluk kapısına bıraktı. Selânik Üniversitesi’nde gerçekleştirilen toplantıya ise ana muhalefet partisi Yeni Demokrasi’nin lideri Karamanlis konuşmacı olarak katıldı. Selânik Belediye Başkanı Papayorgopulos, Selânik’te bir “soykırım” anıtı dikmek niyetinde olduklarını ve bu nedenle de yarışma düzenleyeceklerini açıkladı. (Hürriyet, 20.05.2001) 3- Ayrıntılı bilgi için bkz., “Soykırım iftiralarının perde arkası” adlı dizimiz. 25.04.2002- 05.05.2002 tarihleri arası Yeni Mesaj gazetesi. 4- Ramgavar Liberal Partisi Genel Başkanı Rouben Mirzakhanian, Türkiye’ye soykırım iftirası yönelten diğer kurumların adlarını şöyle sıralıyor: “1973 yılında BM’nin ırkçılık ve soykırımı ile ilgili İnsan Hakları Komisyonu, 1915 olaylarını inceleme kararı aldı. 9 Ağustos 1985’te komisyon ‘soykırımı’ kararına vardı. 1983 ve 1989’da ayrı ayrı Dünya Kiliseler Konseyi soykırımını tanıyan kararlar aldılar. 1969 yılında Helsinki Dünya Barış Konferansı’nın kapanış oturumunda, oybirliği ile soykırımı kabul edildi ve kınandı. Nisan 1984’te Paris’te Daimi Halklar Mahkemesi, soykırımını onayladı. Kısaca biz nereye gittiysek, soykırımı kararı alındı.” 22.2.2001 tarihli Zaman’daki söyleşisi. Daşnak Partisi Yönetim Kurulu Üyesi ve Basın Bürosu Şefi Gegham Manukian’ın hedeflerinin Sevr’i gerçekleştirmek olduğunu açıkça söylüyor. 22.2.2001 tarihli Zaman’daki söyleşisi. 5- Bkz., Prof. Dr. Suat Gezgin, Ermeni Soykırım Yasası Bağlamında Türkiye Avrupa Birliği İlişkilerinin Değerlendirilmesi Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Şubat 2001, Sayı: 31. 6- Bkz., “Endülüs’ten 11 Eylül’e Reconquista ve Küresel Engizisyon “adlı dizimizin “Karadeniz’de Rum Pontus Projesi” başlıklı bölümü, 03.12.2001 tarihli Yeni Mesaj gazetesi. 7- Mesut Yılmaz, bu sözleri partisinin Diyarbakır’da yapılan genişletilmiş bölge toplantısının açılışında yapmış olduğu konuşmada sarfetmişti: ”ANAP olarak sorunların çözümünde ilk adımın fikir ve ifâde özgürlüğünü kısıtlayan yasa ve hükümlerin kaldırılması olduğuna inanıyoruz. Bu ayrıca AB üyeliği yolundaki en önemli adımdır. AB üyeliğine giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğine inandığımız için buradayız...” 17 Aralık 1999 tarihli Cumhuriyet. Belli ki Yılmaz Mart ayında işaret ettiği tuzağa bilinçli bir biçimde girmişti: “Mesut Yılmaz, bir röportajında şunları vurguluyordu: “ANAP lideri Mesut Yılmaz, Apo’nun yakalanmasıyla birlikte Türkiye’nin aynı zamanda çetrefil bir sorunla karşı karşıya kalacağını belirtti. Bu çetrefillik neydi? Yılmaz’ın yanıtı; ‘Türkiye’den taleplerde bulunacaklar’. Anlaşılıyor ki Amerika, Avrupa. Ne isteyecekler? ‘Genel olarak insan hakları ambalajı içinde Güneydoğu’yu öngören bazı talepler’.” 02 Mart 1999 tarihli Milliyet, Hasan Cemal’e verdiği mülakat. 8- 08 Ocak 2002 tarihli Zaman. Mehmet Keçeciler’in verdiği beyanatta “PKK’yı sandıkta yeneriz” diyerek PKK’yı meşru bir siyasî örgüt hâline getirilmesi çabalarına açıkça destek çıkması, ANAP’ın ve arkasındaki AB çevrelerinin gerçek niyetlerinin bir göstergesidir. 24 Şubat 2002 tarihli Akşam. 9- Bkz., Ali Rıza Bayzan, “AB sürecinde Fener Patrikhanesi ve Azınlık vakıfları yasa tasarısı” 31 Temmuz 2002 Yeni Mesaj Gazetesi. 10- “Kültür Adası” adıyla yürütülen “Bizans” kurma planı, Fener Rum Patrikhanesi’nin sağladığı 25 milyon dolarla yürütülüyor. 23 Haziran 2002 tarihli Aydınlık, Sayı: 779 11- Bkz., Orkun Dergisi, 39. Sayı 2001 12- Bkz., İbrahim Berk, Hangi Kültürün Bakanı, Yeni Mesaj Gazetesi, 23 Ağustos 2001 13- Haberin ayrıntısı için bkz., Taki Berberakis - Atina, Bartholomeos: Hıristiyanlar Anadolu’ya yerleşebilir, 30 Nisan 2000 tarihli Milliyet. 14- Bkz., Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, Dünya Hafta, 14 - 20 Eylül 2001, Nr. 38. 15- Söz konusu sözleşmeler hakkında bkz., Gündüz Aktan, 'İkiz sözleşmeler' 16/06/2003 tarihi Radikal. 16- Fransız hükümeti türban yasasını onayladı, 29.01.2004 tarihli Hürriyet 17- 14.01.2004 tarihli Hürriyet 18- Berlin türbana yasaktan yana, 02.03.2004 tarihli Hürriyet. 19- “Akın Birdal’dan, İsmail Beşikçi’den, Manisa davasından, Türkiye’de kadınların, Aleviler’in maruz kaldığı olumsuz durumlardan, F tipi cezaevinden, ve tabii ki Kürtlerden, ... bahseden ve bu konuda Türkiye’nin yapması gerekenleri açık bir şekilde ortaya koyan AB, mesele Türkiye’de yaşayan dindar insanlara geldiğinde özgürlükler ulufesini dağıtmaktan vazgeçmekte ve ‘dut yemiş bülbül’ pozlarına girmektedir. Aslında bu durum yalnızca Türkiye’ye has değildir. AB’nin Türkiye’nin de dahil olduğu Akdeniz ülkelerini kapsayan MEDA yönetmenliği, açık bir biçimde, insan hakları hükmü içerdiği halde, insan haklarının en yüksek perdeden sık sık ihlâl edildiği Mısır, Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde AB sessizliğini korumaktadır.” Amine Hilal Usul, AB Belgelerinde Neden Başörtüsü Yok? Liberal Düşünce Dergisi. 29 Ağustos 2003 Umarım sıkılmazsın..Zira biraz uzun bir soluk gerek..Gerçi o soluk sende var.. |
| ilpar kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
CiwCiw (24.04.07) | ||
| Sponsorlar |
| |