iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 23:53 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » Laikçiler ırkçılığa kayıyor

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 01.05.07, 00:20
Standart Laikçiler ırkçılığa kayıyor

nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
Send PM

01.05.07, 00:20



Laikçiler ırkçılığa kayıyor

23.09.2006 / Eser Karakaş

Bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim, bizim kendi yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline gitmemizi öneriyor. Bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.


Bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim, bizim kendi yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline gitmemizi öneriyor. Bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.

Türkiye’de son günlerde gerçekten çok ama çok can sıkıcı gelişmeler yaşanıyor; Türkiye, büyük bir hızla ırkçılığa dayalı bir anlayışın pençesine hem de kendini ilerici, modern, Atatürkçü, çağdaş diye tanımlayan bir kesimin itelemesi ile gidiyor.
AKP’nin iktidara geldiğinden bugüne basında üzerinde durulan “tehlike” hem de “açık ve mevcut tehlike” hep şeriat tehlikesi olageldi ve bu konunun üzerinde belirli kesimler bazen de haklı gerekçelerle durdular ancak bugün bende uyanan temel endişe artık şeriat devletine kayış endişesinden ziyade, hukuksal olarak tanımlanması gereken bir yurttaşlık anlayışından hızla ırk ve din temelli bir yurttaşlık anlayışına doğru kayış.
Üstelik bu kayış yani bir tür ırkçılığa kayış öyle vehim düzeyinde değil somut olgular ve üstelik devletimizin geleneksel güçlerinin pozisyonları düzeyinde ortaya çıkıyor yani şayet bir tehlikeden mutlaka söz edilecekse bu ırkçılık tehlikesi “açık ve mevcut” bir tehlike.
İşin en ilginç tarafı da (belki de işin en az ilginç tarafı) devletimizin bir tür ırkçı bir yapılanmaya doğru kayışına çanak tutanların başında geleneksel laikçi kesimlerin ön planda olması.
Laikçi tabirini çok sevmediğimi itiraf ediyorum ama bu kavram bir ölçüde klasik laiklik ilkesine saygılı kesimlerle laikliği bir baskı aracı, bir anti-demokratik Damokles kılıcı olarak kullanmak isteyenleri ayrıştırmak için şimdiye dek bulunabilen en makul tabir.
Perşembe (21 Eylül) günü yazdığım yazıda şu günlerde TBMM’de görüşülen Vakıflar Yasası ile ilgili insanın, makul bir insanın, hukuka ve laiklik ilkesine saygılı bir insanın tüylerini diken diken eden gelişmeler yaşanıyor.
CHP sözcüleri Vakıflar Yasası ile ilgili gelişmeler karşısında insanın tüylerini gerçekten diken diken eden bir "mütekabiliyet/ karşılıklılık" ilkesine gönderme yapıyorlar ve şayet Batı Trakya Müslümanlarına yönelik bir hak ihlali varsa benzer bir hak ihlalini de ülkemizde yaşayan ve vatandaşımız olan gayrimüslim vatandaşlarımız için talep ediyorlar.
Lozan Antlaşması'nın temel metni aslında çok da uzun olmayan, anlaşılması da hukukçu olmayanlar için bile çok zor olmayan bir metin. Benim elimde rahmetli Prof. Dr. Seha Meray’ın hazırladığı ve Yapı Kredi Yayını olan bir kitapçık var.
Basında, parlamentoda yaşanan tartışmaları izlediğim ölçüde bendenizde uyanan temel intiba Lozan Antlaşması'na yönelik fikrini ileri sürenlerin yaklaşık tümünün bu kısa metni bir kez daha okumadıklarına yönelik.
Lozan Antlaşması temel metninin 37-45. maddeler arası yani ikinci bölümün üçüncü kesiminin üst başlığı “Azınlıkların Korunması” adını taşıyor ve topu topu üç sahifeden oluşuyor.
Bu metinden kalkarak mütekabiliyet yani karşılıklılık ilkesi talebi gerçekten çok hüzünlü bir anlayış ve gönül eksikliğinin bir göstergesi; Antlaşmanın 44. maddesinin son paragrafı devletler arasında bir görüş ayrılığı çıktığı zaman, bu ayrılığın Milletlerarası Daimi Adalet Divanı'na, karşı taraf da isterse götürülebileceğini ifade ediyor.
Şayet Batı Trakya Müslümanlarına yönelik bir hak ihlali olduğu kanısındaysak uluslararası yargıya gitmekten başka bir çözümün olmadığı ortada.
Oysa, bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim bu durum karşısında mütekabiliyet ilkesinin çalıştırılmasını talep ediyor yani bizim kendi yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline bizim de gitmemizi öneriyor; bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.
AB sürecinde yurttaşımız olan Kürtlere bir dizi temel hakları, örneğin Kürtçe TV hakkı nihayet tanınabildi; günün birinde Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulur ve bu muhayyel Kürt devleti bu bölgede yaşayan Türkmenlere Türkçe TV hakkı tanımazsa bizim kendi yurttaşlarımızın yani bizim coğrafyamızda yaşayan Kürtlerin de ana dillerinde TV izleme hakkını ellerinden almamız aynen Sayın Haluk Koç’un TBMM’de talep ettiği mütekabiliyet ilkesine benzer ve çok komik hatta trajikomik olur.
Tüm bu yaşanan acıklı gelişmelerin kökeninde, aslında Türkiye’de başta laikçi kesimde olmak üzere, anayasal vatandaşlık kavramının asla oturmamış olması var. Anayasal vatandaşlık kavramı belki daha da sofistike bir kavram ama işin acı tarafı laikçi kesimin aslında hâlâ Atatürk milliyetçiliği kavramını bile yani devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu ilkesini bile içine sindiremediği, her fırsatta ırkçı görüşlerini kustuğu gözlemleniyor.
Köken olarak Türk ve Müslüman olmayan yurttaşlarımızın “yabancı” olarak görülmesi ve mütekabiliyet ilkesine konu edilmelerini talep etmek aslında bu yurttaşlarımızın rehine olarak algılandıklarını da gösteriyor.
Daha ülke olarak yememiz gereken kırk fırın ekmek var anlaşılan ve ben de en çok buna üzülüyorum.

referans gazetesi
bahçeşehir üniv. öğrt. görevlisi
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 01.05.07, 00:23
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart

Laikçilerin faşizanlaşması sürpriz değil


Türkiye'nin 'laikçi'leri, 'varlıklarını varlığına armağan ettikleri' tek otorite devlet olduğu için, onun geçmişten kalan her türlü otoriter alışkanlığına sahip çıkıyor, hatta daha da fazlasını istiyorlar

29/09/2006

MUSTAFA AKYOL

'Laikçiler ırkçılığa kayıyor'. Ekonomi profesörü Eser Karakaş'ın 23 Eylül tarihli Referans gazetesinde yayımlanan yazısının başlığı buydu. Prof. Karakaş, CHP'nin Türk vatandaşlığını 'ırk esasına göre' tanımlamaya yönelik girişimlerine işaret ederek, "Türkiye, büyük bir hızla ırkçılığa dayalı bir anlayışın pençesine kayıyor" diyor ve şöyle ekliyordu: "hem de kendini ilerici, modern, Atatürkçü, çağdaş diye tanımlayan bir kesimin itelemesi ile."
Söz konusu 'ilerici kesim'den bazı grupların düşünce özgürlüğüne vurulan bir pranga niteliğindeki 301. maddeyi de cansiperane savunduklarını, Elif Şafak gibi düzeyli yazarlara karşı gayet düzeysiz saldırılar düzenlediklerini de biliyoruz. Yani sadece ırkçılığa değil, onunla hep atbaşı giden faşizanlığa da eğilimliler.
Bu, kuşkusuz ilginç bir durum. Ama aslında pek de şaşırtıcı değil. Çünkü söz konusu 'laikçi' kesimin dünya görüşü, aslında ırkçılığın ve faşizmin yeşermesine gayet uygun bir zemin oluşturuyor.


Laiklik, laikçilik
Belki öncelikle 'laikçilik'in anlamını açmak gerek. Bu kavram, aslında Türkiye Cumhuriyeti devletinin laik kimliğinin korunmasından yana olmak anlamına gelmiyor. (Kendini dindar olarak tanımlayan pek çok vatandaş da laikliğin devamından yana.) 'Laikçiler', dini sadece devletten değil aynı zamanda toplumdan da soyutlamak isteyenler. Toplumsal yaşamda Allah'ı ve dini hatırlatır hiçbir şeyin görünmemesi, söylenmemesi, anılmamasından yana olanlar. Aslında belki bunlara 'sekülerist' demek daha doğru, ama Prof. Karakaş'ın tanımına sadık kalıp 'laikçiler' demeye devam edelim.
Türkiye'de siyasi kavramlar havada uçuştuğu için 'laikçiler' kendi ideolojik/felsefi görüşlerini laik devlet ilkesinin bir gereği gibi gösteriyorlar. Bu kavramsal el-çabukluğu-marifetle, aslında 'devleti dinden, dini de devletten korumak' anlamına gelen laikliği, 'devlet eliyle dine baskı yapmak' şeklinde uygulatmaya çalışıyorlar.

Weimar'dan Naziler'e
Şimdi asıl gelelim 'laikçilik' ile faşizm ve ırkçılık arasındaki ilişkiye. Malum, 20. yüzyılda faşizmi ve ırkçılığı en radikal biçimde hayata geçiren proje, Nazi Almanyası'dır. Nazilerin yükselişini inceleyen pek çok tarihçinin cevap aradığı soru ise, 1920'li yıllarda gayet 'ilerici' bir toplum olan Almanya'nın nasıl olup da kısa zamanda Nazizm gibi bir cinnete kapılabildiğidir.
Bu sorunun Almanya'nın geçirdiği sosyoekonomik buhran, I. Dünya Savaşı'ndaki ağır yenilgi gibi farklı cevapları vardır. Ancak kendisi de bir Alman Yahudisi olup Nazilerin yükselişi üzerine ABD'ye göç eden ve Chicago Üniversitesi'nde uzun yıllar ders veren siyaset bilimci Leo Strauss, bir başka faktörün daha altını çizer: Strauss'a göre Nazilerin yükselişinin önemli bir nedeni, selefleri olan Weimar Cumhuriyeti'nde Alman toplumunun çok hızlı bir sekülerizasyon, yani dinden uzaklaşma süreci yaşamasıdır. Hıristiyan değerleri hızla erimiş, bu ise, Tanrı'nın yerine 'devlet'i ve 'Ari ırk'ı yerleştiren 'Nazi kamusal dini'nin yolunu açmıştır.
Bu nedenledir ki Strauss, kendisi bir ateist olmasına karşın, sağlıklı bir demokrasi için geleneksel dini değerlerin çok gerekli olduğunu, bu değerlerin ortadan kalktığı durumlarda insanların radikal totaliter projelere kolayca kapılabileceklerini savunmuştur.
Strauss'un sözünü ettiği tehlikenin yaşama geçmesi için mutlaka Nazi Almanyası gibi marjinal örneklere gerek yoktur. Amerikalı Katolik entelektüel Richard John Neuhaus, 'Çıplak Kamusal Alan' adlı kitabında, geleneksel dini değerlerin eridiği bir toplumda devletin kolayca otoriterleşebileceğini anlatır. Çünkü toplum, devletin koyduğu ilke ve kurallardan bağımsız olarak kendine ait değerlere sahip olmazsa, devleti denetleme yeteneğini yitirir.
Tek ölçü devlet olunca
Neuhaus'un ifadesiyle: "Değer bildiren dini geleneklerin toplumsal yaşamdan dışlanması, 'iyi devlet' veya 'adaletli devlet' gibi kavramları anlamsız hale getirir, çünkü bu durumda devletten başka bir iyilik veya adalet ölçüsü kalmamıştır." (The Naked Public Square, s. 159)
İşte Türkiye'nin 'laikçiler'i bu sorundan mustaripler. Kendilerini adadıkları, 'varlıklarını varlığına armağan ettikleri' tek otorite devlet olduğu için, onun geçmişten kalan her türlü otoriter alışkanlığına sahip çıkıyor, hatta daha da fazlasını istiyorlar. Osmanlı İmparatorluğu gibi demokratik olmayan bir devlette bile Sultan'a 'Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var' dedirten değerlerden yoksun oldukları için, devlete eleştirel bakmayı hayal bile edemiyorlar.
Ancak elbette seküler insanların hepsi söz konusu laikçi/devletçiler gibi değil. Aksine, pek çok seküler vatandaş da 'evrensel' sayılan ve günümüzde Avrupa Birliği'nde ifade bulunan değerleri sahiplenerek devleti sorguluyor.
Zaten bu nedenle de bugün Türkiye'de devletin otoriterizmlerini evrensel değerlerle eleştiren 'liberaller' ile dini değerlerle eleştiren 'muhafazakârlar' arasında zımni bir ittifak var.
Bunun ise bozulmaması gerek. Aksi takdirde Türkiye'nin demokrasi yürüyüşü, Weimar Cumhuriyeti'ninki kadar trajik olmasa da, başarısız bir deneme olarak tarihe geçebilir.

Mustafa Akyol: Yazar
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 01.05.07, 14:08
ilpar - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 1.105
Ettiği Teşekkür: 499
280 tane iletisine 593 kere teşekkür edilmiş
ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.
  Send PM
Standart

Kavram karkaşasına girmeden,bu yazıları yazanlar termolojilerine bir baksınlar..Faşizm'in felsefesinin temelinde yatan biricik amaç nedir,süresel gelişimleri nelerdir,uygulanan ülkelerdeki durumları ne olmuştu,şimdi nasıl? Ve Laikliğin kuramsal yeti si nedir,ulaştığı son nokta(Ki bunu faşizan bir son bekliyor diyorlar) nedir?.Oluşumdaki temel amaç neydi,hedefinin geçerliliği ne olabilir?Mustafa Akyol Beye ulaşırsam soracağım.Çünkü bu termol kavramlar ile ilgili belli bazlardaki düşünceleri bellidir,AB'ye bakışlarıda,,birkaç yazılarını okumuştum..Sevgiler..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 01.05.07, 15:46
estelya - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Acemi
Üyelik tarihi: Sep 2006
İletiler: 2
Ettiği Teşekkür: 0
0 tane iletisine 0 kere teşekkür edilmiş
estelya doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart

paylaşım için öncelikle teşekkür ederim

ben sadece laikliğe kaşıyım

devlet olmadan önce din vardı. şeriata karşı olanlar çok saygı duyarım ama müslüman bir ülkede yaşıyorsak sadece laiklik olmamalı dinde olmalı. sonuç itibari ile sadece laiklik olmamalı
teşekkürler...
__________________
Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 01.05.07, 16:59
ilpar - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 1.105
Ettiği Teşekkür: 499
280 tane iletisine 593 kere teşekkür edilmiş
ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.
  Send PM
Standart

Estelya,samimi duruşun dan dolayı teşekkürler.Laiklik ile dini ,temelden yatsımadan okudun.Her kula nasip olmaz bu.Zira insanlar bilgi kirliliğini bu nedenle yaydılar.Kendi öznel savularını haklı göstermenin adına yanlışı bile bile savundular.Sonuç ortada.
Haklısın laik felsefeden önce din vardı, o nedenle din,yani inanç öznel olur ve ilk sırayı alır.Peki dinin çıkış tarihini biliyormuyuz?.Eni-konu evet,amacını,evet.Peki dinden önceki yönetsel mekanızmayı,evet.Eeee,şimdi ilkel kominal bir yapıya bürünüp,dağa ,taşamı,güneşe,putlara mı tapalım.
Temel olarak önceye değil ,doğruya bakmalı.Kaldıki,bir insan hem inançlı,hemde laik olabilir.İman ve inanç kalp ve gönül işidir,yaradan Allah ile ,yarattığı kul arasındadır,kimseye de ırgalamaz.Herkesin dini ve inancı kendinedir.Yoğmil ahiret günü,herkesin amel defteri kendi kalbi üstünde olacak ve çocuğunun ameline bile mütahale edemiyeceksin..
Fakat idari anlamda ,yönetsel faaliyetlerin konumu başkadır ve toplumu bütünüyle ilgilendirir.Dini inanç gibi değil yani.Zira bu yönetim anlayışının göreceli durumu itibarıyla ya toplum,refaha yada gayda,yani şerre gidiyor.O nedenle siyasetin doğumu bu mücadeleden doğmuş ve bu günkü çirkin boyutlara ulaşmıştır.O nedenle din ve inanç tertemiz kalıyor ama devlet yönetimi,yani siyasi yelbaze olayları ayrı yürüdüğü için kirliliği sadece yönetsel anlamda kalıyor.
Şimdi anlayabildiniz mi?Ülke yönetimi ile dini inaç bir araya gelince ne gönül birliği nede kalb birliği,dirliği kalır.Taraf olmak konumunda olacağın içinde imanını da kirleteceksin..Bu nedenle Adalet sezgilerin yara alacak ve toplumu doğru yönetemiyeceksin.O nedenle Devlet yönetimi ile din işlerini ayrı tutma ile ilgili kavramı buldular ve uyguladılar.Şimdiye kadar bir sorunda cıkmadı,ne zaman ki bu vesileden nemalananların işi bozuldu,hemen şer fikirliri ürettilir,"Bir insan hem laik hem de müslüman olamaz".Hade buyrun öğle sofrasına.Sen kimsin ki buna sınırlama getiriyorsun?Ben Elhamtürüllah,hem müslümünım,hem de laikim.
Tertemiz bir inanç içinde,sevgiler..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar