iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 04:47 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » Sayın sözcüğündeki gizem..

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #31  
Alt 02.08.07, 23:46
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Rize Bölgesinde Etnik Gruplar Oluşturma Projeleri üzerine-2

RİZE BÖLGESİNDE ETNİK GRUPLAR OLUŞTURMA PROJELERİ ÜZERİNE-2


Medrese eğitimi görmüş bir Laz olan İbrahim Efendi'nin yardımı ile kelimeler derleyen ve küçük bir sözlük oluşturan Rosen, ülkesine dönünce bunu yayınlamıştır. Laz dili hakkında çalışma yapan ilk batılı bilim adamı Rosen olmasına rağmen, Bugün oynanmak istenen oyun "Harfleri cennetten getiren tanrı" miti üzerinde kurulduğu için, konuya Feurstain'in açtığı pencereden bakanlar tarafından sadece adı zikredilerek adeta görmezlikten gelinmiştir.Kendilerine Laz aydını sıfatını yakıştıranlar, Feurstain'in çizdiği çizgiden biraz ileri gidip Rosen'in çalışmasını Türkçeye çevirip yayınlamaktansa, Feurstain'in sunduklarını aktarmakla yetinerek aydın olduklarını zannetmişlerdir.
Daha önce Gürcü alfabesinin harfleri ile oluşturulan Laz Alfabesi hazırlayanlar, Lazları Gürcü soyu ve kültürü çerçevesinde görmek ve göstermek ve Lazları Gürcü kültür çevresine bağlayıp, asimilasyona tabi tutmak amacıyla bu çalışmaları yaptıkları için, Feurstein daha önce oluşturulan bu alfabeyi ve bu alfabe ile oluşturulan Lazca metinleri kendi projesinin amaçları için doğru kabul etmemiştir. Lazca'nın Latin alfabesi harflerinden oluşan bir alfabe ile yazılmasına çalışarak , gerçekte Lazları, batının her türlü operasyonunda kullanılabilecek, batı kültürünün etki alanında olan bir halk haline getirmeyi amaçlamıştır.
Lazları hedef alan bu iki merkezin Lazlar üzerindeki çalışma ve çekişmeleri günümüzde de devam etmektedir.Gürcistan merkezli hareket içinde, bir Gürcü profesör doksanlı yılların başında, 'bilimsel çalışma' maskesi ile bütün Laz köylerini dolaşmıştır. Gürcü kültürünün etki alanında bir Laz şuuru uyandırmayı amaçlayan bu faaliyetler ve Gürcü merkezlerde hazırlanan "Lazların Tarihi" adlı eserin yayınlanması,hedef kitlenin Feurstein'e bağlı örgütün çalışmaları ile Gürcü merkezlerin çalışmalarını karıştırılmasına ve Lazlar üzerindeki bütün faaliyetlerin parsasının Gürcüler tarafından toplanmasına yol açmıştı. Fakat 1992'de İstanbul'da yayınlanan Ogni dergisi hedef kitle arasındaki bu yanlış anlamayı ortadan kaldırdığı gibi Gürcü faaliyetleri ile uyandırılan Laz şuurundan Feurstein'in örgütünün yararlanmasına da vesile olmuştur.
"Laz Ulusu Yaratma Projesi" nin en önemli kısmı, Lazcayı yazı dili haline getirme çalışmalarıdır.Feurstein, oluşturduğu alfabe ile Lazlar için ilkokul seviyesinde metinler, gramer kitapçıkları ve sözlükler hazırlamış, bazı çalışmaları Türkçe takma adlarla yayınlamıştır. Bu yayınlar Almanya'ya çalışmak için giden gurbetçilerimiz arasından," Laz Ulusu Yaratma Projesi" kapsamında Feurstein tarafından örgütlenen kişiler vasıtası ile Türkiye'ye ulaştırıp, Lazların oturduğu İstanbul, Adapazarı, Rize ve Artvin gibi yörelerde dağıtılmıştır. Yine bu kişiler tarafından, yayınlar fotokopi yolu ile çoğaltılmış, gayrı resmi kurslarda halkın öğrenmesini sağlamak amacıyla kullanılmış, yapılan organizasyonlarla Türkçe alfabeden başka alfabe ile okuyup,yazmayı bilmeyen vatandaşlarımızın Laz Alfabesi ile yazılmış metinleri okuyup, yazması yaygınlaştırılmak istenmiştir.
Bu çalışmalar sürdürülürken bir yandan da Laz tarihini oluşturmak için araştırmalar yapılmakta. Bu yolla geçmişte Hıristiyan olduklarını bile hatırlamayan Laz kökenli yurttaşlarımızın belleklerine Hıristiyan geçmişlerini canlandıracak tarihi bilgiler aktarılmaya başlanmıştır.
Feurstein, çalışmalarının ilk aşamasında Laz ailelerinin, özellikle orta yaşlı ve yaşlı kuşağın bu tür faaliyetlerden etkilenmediğini, ait oldukları toplumun içinde ve birlikte yaşanılan tarihi sürecin oluşturduğu geleneksel uyum halinde yaşama yolunu tercih ettiğini görerek, çalışmalarını gençlere yöneltmeyi uygun görmüştür. Başlangıçta Kaçkar Kültür Çevresi'nin folklor çalışmaları ile bir arada tutulan gençler derneğin damgasını taşıyan broşür şeklindeki yayınlarla eğitilmiş, daha sonra bu yayınların gençler ve aileleri vasıtası ile Türkiye'de yayılması temin edilmiştir. Almanya'da genç nesil folklor ve benzeri faaliyetlerle "Laz Ulusu Yaratma Projesi" ne dahil edilip eğitilirken, aynı zamanda bu yolla örgütsel faaliyetlere de yöneltiliyorlar.
30-40 yıllık çalışmanın sonunda üretilen Laz Alfabesi ile sözlük ve folklorik araştırma metinlerine ilave olarak bu Laz Alfabesi ile yazılmış roman, şiir, tiyatro eserleri, edebi çeviriler, doğum ve ölüm ilanları, haber metinleri, mektuplar oluşturulmuş,bu metinler Almanya'dan izine gelen veya bu iş için gönderilen işçi pasaportlu kişiler vasıtası ile yurda sokulmaya başlanmıştır.Bu materyaller Lazların yaşadıkları bölge ve köylerde dağıtılıyor ve Wolfgang Feurstein'in "Laz Ulusu Yaratma Projesi" hayata geçirilmeye çalışılıyor.
İlk aşaması bu şekilde yürütülen ve finansorü belli olmayan bu çalışmaları, daha sonra Laz tarihi ve kültürü için hazırlanan kaynak kitaplar ve Ogni gibi Lazca metinlerin yayınlandığı dergilerinin yayınlanması takip etti.Bu yayınlarda halktan derlenen, sözlü edebiyat ürünü şarkılar ve masallara ilave olarak, Feurstain'in bir ulus yaratma organizasyonu çerçevesinde yetiştirilen genç kadroların ürettiği Lazca şiir ve diğer edebiyat ürünleri yer almaya başladı.
"Laz Ulusu Yaratma Projesi", projeyi oluşturarak yürüten Feurstein'in yanı sıra, diğer Alman kuruluşları ve bazı Alman ilim adamları tarafından da desteklenmektedir. Bu projenin, Türkiye'nin etnik parçalara bölünerek, çözülmesini amaçlayan büyük projenin bir parçası olduğunu söylememiz için bir çok neden vardır. Örnek olarak, Almanya'da bazı kuruluşlar tarafından hazırlanan ve hafta sonlarında Türk işçi derneklerinin yönetici ve üyelerine, mensup oldukları etnik grup ve kültürü hakkında Alman ilim adamları tarafından verilen eğitim seminerlerini gösterebiliriz. "Megreller","Lazlar ", "Hemşenliler ","Pontos Kültürü "nün anlatıldığı bu seminerlerde ayrıca, konularla ilgili önceden hazırlanan Almanca ve Türkçe metinler dağıtılmaktadır.
Fakat, bunlar bu yazının konusu değildir. Bu nedenle sadece bir örnek vermekle yetineceğiz. Almanya'da Hür Üniversite tarafından yayınlanan ve Türkiye'de 47 etnik grup tanımlayan "Türkiye'deki Etnik Gruplar" adlı kitabın yazarlarından olan ve kitapta etnik grup olarak tanımlanmış fakat, henüz etnik grup şuuru oluşmamış insanlarda da bu şuurun uyanması için, yukarıda örnek verilen şekilde çalışmalar yapan Rüdiger Benninghaus da, diğer etnik grupların yanı sıra Lazlar ve Hemşenlileri konu alan seminerleri, yayınları ve çeşitli faaliyetleri ile dikkati çekiyor.
Türkiye'de yaratılmaya çalışılan Laz şuurunda Alman Irkçılığının bazı yansımalarını görmek mümkündür, örneğin, bazı hayvan ve bitkilerin (laz kuşu,laz çiçeği gibi) Laz olduğunu ya da Lazlara ait olduğunu ısrarla iddia ve beyan ederek, bu şekilde benimsenmesi için kimi yayınlarda sürekli yinelenmesini gösterebiliriz.
Batılı araştırmacıların, Lazlar üzerinde çalışmaya başladıklarında, Lazların Hıristiyan geçmişlerini hiç hatırlamadıklarını ve Laz diye tanımlanan toplumun hafızasında bu geçmişe ait hiç bir iz kalmadığını görerek, bunu hayretle karşıladıklarını yazmaktadırlar. Bu nedenle "Laz Ulusu Yaratma Projesi" nin en önemli çalışmalarından birinin Lazlara Hıristiyan geçmişlerini hatırlatmak olduğunu söyleyebiliriz. Aşırı dindar bir Hıristiyan olan Feurstein'in kişiliği bu konuda da belirleyici olmuştur. Başka bir merkezde bölgenin Hıristiyan geçmişi ile ilgili bir proje yürüten Bryer'in, Lazlarla ilgilenmesi de daha çok bu bağlamdadır.
Hıristiyan geçmiş kadar, kesin ve net olan bir diğer unsuru ise Türk düşmanlığıdır. Fakat hitap edilen toplum, böyle bir görüşe yatkın değildir. Böyle düşünülmesine neden olacak bir çatışma tarihte yaşanmadığı için, eğitilmiş kadroların dışındaki kişiler bu görüşe karşı çıkmaktadır. Bu nedenle başlangıçta çeşitli yayınlarda göze çarpan Türk düşmanlığının bu aşamada işlenmesinden vazgeçilmiştir.
Daha çok Gürcü menşeli Lazcılık faaliyetlerinde kaba bir şekilde işlenmeye devam eden bu unsur, Alman menşeli faaliyetlerde Laz kültürünün, Türk Kültürü ve Kemalist Türk Devlet yönetiminin baskısı ve tehdidi altında olduğu şeklinde ifade edilmekte, ancak Laz dilinin yazılı hale getirilmesi ile buna karşı direnebileceği belirtilmektedir.Konu ile ilgili yayınlar izlendiği zaman Osmanlı ve Kemalist yönetimler suçlanırken, Foşa, Hemşenli, Gürcü ve Türk gibi gruplardan sadece Türklerin Lazlara karşı bir tehdit oluşturduğunu düşündüren ifadelere rastlamak mümkündür. Oysa bu ifadeler, tarihi süreçte, Lazların Gürcülerle çatışma, Hemşenli diye tanımlanan komşuları ile çekişme,Türklerle dayanışma halinde olduğu gerçeği ile çelişmektedir.
Yaratılmak istenen Laz şuurunda, Lazlara Hıristiyan geçmişlerinde bir millet olarak var oldukları ve Müslüman olduktan sonra sadece Hıristiyan geçmişi değil millet oldukları gerçeğini de unuttukları düşündürülmeye çalışılmaktadır.Oysa, geçmişe bakıldığında, Bizans'ın, Doğu Karadeniz Bölgesinde yaşayan diğer toplulukların yanı sıra, Laz topluluğunun da önemli bir bölümünü Hıristiyanlık yolu ile Rumlaştırdığını bu asimilasyondan sadece Rize'nin doğusunda Bizans sınırındaki tampon bölgede kalan Lazların kurtulabildiklerini, bu topluluğun Osmanlı döneminde gönüllü bir şekilde din değiştirerek Müslüman olduğunu, Bizansın bölgede etkinliğini yitirdikten sonraki dönemlerde artan Gürcü saldırıları ve asimilasyonuna Türklerin ve Osmanlıların sayesinde karşı koyarak, varlıklarını koruduklarını, dil ve kültürlerini günümüze kadar yaşatabildiklerini görebiliriz. Bizans sınırının doğusundaki bu tampon bölgenin Kafkasya sahillerine uzanan bölümünde ise Gürcülerin etki ve baskılarını bu gün bile tespit etmek mümkündür.Gürcüler bu bölgede, kilisenin faaliyetleri ile Lazlarla birlikte diğer halkları da Gürcüleştirmeye çalışmıştır.
Kafkasya sahillerinde yaşayan topluluklara yönelik Gürcü iddiaları da geçmişte Gürcü Kilisesinin bu bölgedeki asimilasyon uygulamalarının sonuçlarına dayandırılmaya çalışılmaktadır.
Rize bölgesinde Lazlarla ilgili yürütülen ve yukarıda özetle açıklamaya çalıştığımız "Laz Ulusu Yaratma Projesi" nin benzeri çalışmalar, Hemşenli,Karaçadırlı, Poşa ve Pontos -Rum Kökenli Karadenizliler (Pontoslu Müslüman Yunanlılar) olarak tanımlanan grupları da oluşturmak için yürütülmektedir.
Türkiye'yi hedef olarak alan Emperyalist merkezler, Doğu Karadeniz Bölgesi'nin kültürel zenginliği olan bu ögeleri, amaçları doğrultusunda tanımlamakta ve kullanmaktadır.Türkiye'nin en küçük toprak alana sahip illerinden biri olan Rize vilayetinde yeni uluslar, farklı etnik gruplar yaratılmaya çalışılırken, Türkiye bu gelişmeleri doğru algılayamadığı için sadece seyretmekle kalmıyor, gözlerini kapatarak görmemezlikten geliyor. Emperyalistlerin amaçlarına hizmet etmeyi aydın olmanın bir gereği olarak algılayan bazı aydınlar, bu güçlere kulluk etmeyi, eleştirel yaklaşıma tercih ediyor.
Daha önce illegal şekilde yürütülen bu faaliyetler bugün, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girme sürecinde, dış güçlerin dikte ederek oluşturduğu yapı çerçevesinde serbestçe ve Avrupa Birliğinin fonlarından desteklenen faaliyetler olarak yürütülmeye başlanmıştır.Daha önce Almanya'da çalışan işçilerle başlayan "Laz Ulusu Yaratma Projesi" tezgahında yetiştirilmiş kişiler, bu yeni süreçte, Almanya'dan Türkiye'ye dönüş yapmış, başta İstanbul olmak üzere Laz kökenli vatandaşlarımızın bulunduğu bölgelere yerleşerek organize faaliyetler sürdürmeye başlamıştır.
Lazlara ve bölgede tanımlanmaya çalışılan diğer etnik gruplara yönelik faaliyetler birbiri ile bağlantılı internet sitelerinde, müzik sektöründe, yerel radyo ve televizyon kanallarında, kitap ve dergi yayıncılığı sektörlerinde, projenin devamı olarak Lazca ve Laz kültürünü esas alan çalışmalar serbestçe sürdürülmekte, Lazca müzik albümleri, sözlükler, gramer kitapları ve Laz tarihi ve kültürü ile ilgili kitaplar artık serbestçe, ardı ardına yayınlanmaktadır.Son yıllarda bölgede Lazca işyeri isimlerinin çoğalmaya başlaması ,"Laz Ulusu Yaratma Projesinin" 40 yıldan fazla bir süredir uyandırmaya çalıştığı Lazlık şuurunun uyanmaya başladığını ve hedef aldığı kitlenin, tek taraflı bir yönlendirmeye uymaktan başka bir şansı kalmadığını göstermesi bakımından önemlidir.

Kaynakça:
Aksamaz, Ali İhsan. Dil–Tarih–Kültür–Gelenekleriyle Lazlar. Sorun Yayınları.İstanbul. 2000
Aksamaz, Ali İhsan. Kafkasya'dan Karadeniz'e Lazların Tarihsel Yolculuğu. Çiviyazıları. İstanbul.1997
Andrews.Peter Alford. (ed.) Ethnic Groups in the Republic of Turkey.Wiesbaden 1989
Ascherson,Neal. Karadeniz. Çev.Kudret Emiroğlu .İşbankası Kültür Yayınları.İstanbul 2001.
Benninghaus,Rudriger.The Laz:An Example of Multiple Identification Ethnic Groups in the Republic of Turkey. (ed) Peter Alford Andrews.Wiesbaden 1989 s. 497-502
Bryer,Anthony.Some notes on the Laz and Tzan I .Bedi Kartlisa.Vol.21-22 s 174-195
Bryer,Anthony.Some notes on the Laz and Tzan II .Bedi Kartlisa.Vol 23-24 s 161-168
Bryer,Anthony.The Toukokratia in the Pontos.Some Problems and preliminary conclusions.Neo – Hellenika Austin I (1970) 30-54
Bucaklişi,İsmail.Laz Alfabesi Üzerine.Kafkasya Yazıları.Yıl.1 Sayı.4 Yaz/1998 İstanbul s 72-73
Feurstein,Wolfgang.Bir Alman Gözü İle Lazlar.Ogni. (1994) s 19-22
Hann,Ildiko Beller.Doğu Karadeniz'de Efsane Tarih ve Kültür.Çev.Ali İhsan Aksamaz. Çiviyazıları / Mjora İstanbul 1999
Önder,Ali Tayyar.Türkiye'nin Etnik Yapısı.Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler. 4.bs.Pozitif.İstanbul 2002
Özgün,M.Recai.Lazlar.Çiviyazıları. İstanbul 1996
Rosen,G. Über die Sprache der Lazen.Akademie der Wissenschaften zu Berlin aus dem Jahre 1843
Vanilişi, Muhammed–Ali Tandilava.Lazların Tarihi. Çev.Hayri Hayrioğlu. Ant Yayınları İstanbul.1992

Yazarın bu makalesi, Müdafaa-i Hukuk Dergisi'nin 50. sayısında (Ekim 2002) yayınlanmıştır.
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #32  
Alt 02.08.07, 23:47
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Pkk Ile Alman Kardeşliği-1

PKK İLE ALMAN KARDEŞLİĞİ-1
Uluslararası Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Barış ve Güvenlik Sempozyumu'nda Ali M. Köknar tarafından tebliğ olarak sunulmus bu dosya yi siz degerli uyelerimize sunariz
Terör örgütü PKK'nın bazı yabancı devlet ve terör örgütleri ile olan bağlantıları 1978 yılındaki kuruluşundan kısa süre sonra başlamış, bu bağlantıların örgüte siyasi, mali ve silah desteği olmuş, içlerinden bazıları (örneğin Suriye bağlantısı) örgütün devamı için çok önemli rol oynarken, diğer bazı bağlantıları (örneğin İrlanda Cumhuriyet Ordusu) siyasi bakımdan sembolik seviyede kalmıştır. PKK'nın tüm bağlantıları içinde hiç şüphe yok ki Almanya'da olanlar örgütün siyasi, mali ve askeri alanlardaki faaliyetlerinin tümünü kapsamaktadır. PKK ALMANYA'DA Muhtemelen daha eski bir tarihte faaliyete geçmiş olmakla beraber, PKK Avrupa Kolları merkezinin Köln'de,irtibat bürolarının ise Mainz, Offenburg, Russelsheim, Olderburg ve Dortmund kentlerinde alenen açılması 1992 yılına rastlar. Yaklaşık son 10 yıl boyunca PKK'nın Almanya'da faal olan gerek Alman, gerek yabancı diğer terör örgütleri ile ilişkiler kurduğu ve yürüttüğü bilinmektedir. Bu örgütler içinde Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ile olan bağlantısı bu tebliğin konusudur. RAF 1968-1977 arasında Almanya'da terörün en yoğun olduğu yıllarda yaklaşık 100 Alman vatandaşı faal terörist olarak tanımlanabilirdi. Bu kişilerin çoğu Baader-Meinhof çetesi olarak da bilinen ve bilahare adını Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) olarak duyuran örgüte katıldı. 1970'lerin ortalarında RAF'in kurucularının birçoğu yakalanıp hapse girdikten sonra çoğu psikolojik tedavi görmüş olduğu için Sosyalist Hastalar Kollektifi (SPK) adıyla anılan bir grup ta RAF'a katıldı ve bu 2.nesil teröristleri örgütü yeniden canlandırdı.
Bunlar arasında 1976 Entebbe baskınında öldürülen Wilfred Bose anılabilir. Hüsranla sonuçlanan Mogadisu baskını ertesinde 1977'den itibaren örgüt mensuplarının sayısı giderek azaldı, buna mukabil eylemleri daha kanlı hale geldi. RAF adına üstlenilen son terör saldırısı 1993 yılında Hessen kentinde yeni yapılan Weiterstadt hapishanesinin yaklaşık 300 kilo patlayıcı kullanılarak bombalanması ve 130 Milyon Marklık zarar verilmesi eylemidir.Haziran 1994'de RAF lideri Wolfgang Grams Alman anti-terör timi GSG-9 ile girdiği çatışmada olu ele geçirildi. Aynı operasyonda RAF mensubu Birgit Hogefeld'de sağ olarak yakalandı ve bilahare müebbed hapse mahkum oldu. Nisan 1998tarihinde bir bildiri ile RAF'in faaliyetine son verdiği üyelerince açıklandı. Ancak 1999 yılında Berlin'deki "Mehringhof" kültür merkezi yöneticilerinden olan ve RAF lider kadrosunda yer alan Horst Ludwig Meyer 15 Eylül'de Viyana'da polisle girdiği çatışmada öldürülürken, yine RAF üyesi eşi Andrea Klump de tutuklandı.
Alman makamlar RAF üyelerinden bazılarının bugün Devrimci Hücreler (Revolutionare Zellen/Roten Zora - RZ) ve Anti Emperyalist Hücre (AIZ) olarak bilinen örgütleri oluşturduklarına inanmaktadır. AIZ, 1994 yılında Alman muhafazakar CDU ve FDP parti binalarına, 1995 yılında ise bazı Alman politikacıların ve yabancı diplomatların evlerine yönelik düzenlediği bombalı saldırılarla adını duyurmuştu. PKK-RAF BAĞLANTISI Esasen Alman ve Almanca konuşan diğer Bati Avrupalı terörist grupların aşırı sol Türk terör örgütleri ile olan ilişkileri 1970'lere dayanır. Örneğin, 1970'lerde RAF'in THKP/C ile ilişkilerinin olduğu biliniyor. 1980 askeri müdahalesi ertesinde İsviçre'ye sığınan TKP/ML üyeleri ise İsviçreli komünistlerle temasa geçmiş ve bu temaslar 1990'larin basında bazı İsviçreli teröristlerin TIKKO'ya katılmasına imkan vermiştir.
Bunlar arasında ilk kez 1991 yılında Türkiye'ye girdikten sonra tutuklanıp 4 ay hapis yatıp sınır dışı edilen, ayni yılın sonunda yasadışı yollardan tekrar Türkiye'ye girip TIKKO ile dağa çıkan ve 1993 yılında silahlı çatışmada ölen KGI örgütü üyesi kadın terörist Barbara Kistler sayılabilir. Alman Anayasayı Koruma Örgütü,BfV'nin Başkan Yardımcısı Peter Frisch'in verdiği bilgiye göre PKK-RAF ilişkisini ilk tespiti 1992 yılındadır. BfV RAF üyelerinin Bonn, Almanya'da yapılan PKK gösterilerine katıldıklarını ve PKK adına bazı RAF üyelerinin Türkiye'ye "turistik" seyahatler yaptıklarını tespit etmiştir. Yine 1992 yılında Kuzey Irak'a yardım malzemesi götürdüğünü belirten 40 Alman kamyonunda füze rampaları, roketatarlar, havan topları, ve kamuflaj malzemeleri bulunmuştur. (Bu "yardım" malzemelerini gönderen Alman Lutheran Kilisesi nezdinde hareket eden "insani yardım" maksatlı "sivil toplum örgütleri"nin doğu ve güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak'ta son 30-40 senedir içinde bulundukları faaliyetler ayrı bir tebliğ konusudur.)
Geçen yıl Türkiye'deki yargılanması esnasında PKK lideri Abdullah Öcalan Alman RAF teröristlerinden örgüte katılımlar olduğunu itiraf etmiştir. RAF'in 1990'ların ortalarına rastlayan dağılma sürecinin PKK'ya katılımları hızlandırdığına inanılmaktadır. Alman Federal İçişleri Bakanı Kanther, 1993 Kasım'ında PKK'yı yasakladı. Ancak, bu kararın başarılı olup olmadığı tartışılır. 1997 yılında ise Alman mahkemesi PKK'ya bağış yapılmasını da yasaklamıştır. Alman ceza kanununun 129'uncu maddesi (a)bendine göre Alman devletinin terörist kabul ettiği PKK gibi örgütlere üye olmak veya yardım etmek suç teşkil etmektedir. Bu madde altında, Alman makamları 1998 yılında Hamburg ve Köln'de, Aralık 1999'da ise Berlin, Kreuzberg semtinde PKK'nın paravan teşkilatlarının bulunduğu bazı binalara baskın yapmış ve buralarda faaliyette bulunan bazı Alman vatandaşları hakkında soruşturma açmıştır. Bu şahıslar içinde evvelce RAF bağlantıları bulunan ikisinin Türkiye ve Kuzey Irak'ta PKK kamplarında bulunduğu baskınlarda ele geçirilen bazı fotoğraf ve belgelerden anlaşılmıştır. Yine 1998 yılında OHAL bölgesi kaynaklı Türk askeri istihbarat raporlarına göre PKK safından çarpışan Alman uyruklu teröristlerin sayısında artış kaydedilmiştir.
SEMPATİZANLAR,KURYELER
SEMPATİZANLAR,KURYELER, MİLİTANLAR PKK ile bağlantılı Almanlardan kimi sempatizan iken, kimileri de örgüt için kuryelik yapmaktadır. Kendilerine "otonom" (autonomist) adını veren bu militanlardan gazeteci Stefan Waldberg, Kasım 1992'de PKK kuryeliği yaptığı gerekçesiyle Diyarbakır DGM tarafından tutuklanmıştır. Ocak 1995'de ise Karen Braun veAndreas Landwern adlı kuryeler Kapıkule sınır kapısında PKK'nın propaganda kasetleriyle yakalanmışlardır. Temmuz 1998'de Ankara polisi bir IHD protesto gösterisine katılan 4 kadın, 3 erkek, 7 Avusturya'lıyı gözaltına almıştır. Yine 1998 yılının Mart ayında Diyarbakır'daki Nevruz kutlamaları sırasında çıkan olaylarda kendisini gazeteci olarak tanıtan İtalyan vatandaşı"Dino" kod adlı, Damiano Frisullo ve iki İtalyan arkadaşı gözaltına alınmıştır.TCK'nin 312. maddesi ile yargılanan Frisullo'nun serbest bırakılması için PKK'nın Almanya'daki organlarının derhal bir kampanya başlatmaları dikkat çekicidir. Diyarbakır DGM tarafından 1 yıl hapis cezasına çarptırılan ve cezası paraya çevrilen Frisullo'nun RAF bağlantısı olup olmadığı tespit edilememekle beraber, İtalyan Kızıl Tugaylar (BR) sempatizanı olduğu İtalya'daki dosyasından anlaşılmaktadır. 21 Mart 1999'da ise bu kez Adana'da gösterici Nicola Schulirs'in liderliğinde 9 Alman'dan(3 kadın, 6 erkek) oluşan bir grup gözaltına alınmış, 10 polisin hafif yaralandığı Nevruz olaylarında elebaşı olarak kışkırtıcılık yaptıkları belirlenen ve Adana DGM'ye sevk edilen Almanların Türkiye'de gazeteci ve sivil toplum örgütü üyesi kisvesiyle bulunmaları kayda değerdir. Ağustos 1999'da ise Münih Bölge Mahkemesi 23 yaşındaki Claudia W. adlı Almanı PKK reklamı yapmak suçundan para cezasına çarptırmıştır. Bu davada sanığın avukatlığını yapan Angelika Lex'in Almanya'da PKK ile ilgili başka davaları da aldığı bilinmektedir. Başka Alman vatandaşları ise sempatizan ve kurye olarak faaliyette bulunmakla yetinmeyerek, bilfiil PKK'nın silahlı saldırılarına katılmayı seçmişlerdir. Bunlardan tespit edilen ilk örnek1993 yılında Kani kod Eva Juhnke, 27 yaşında Medya kod Vera Heesne, Cektar kod Ulrich Maichle, ve Jorg Ulrich adlı ikisi kadın 4 Alman teröristin PKK kamplarında eğitim görmeleridir. YAJK Bu noktada dikkat çeken bir husus PKK ile bağlantılı olan Alman militanların ağırlıklı olarak kadın olmasıdır.
Baader-Meinhof çetesi
Buna paralel olarak Baader-Meinhof çetesi ve RAF militanlarının yarısının kadın olduğu, bunların devamı olan Devrimci Hücreler örgütünün ise bir kadın kolu(Roten Zora-RZ) kurduğu hatırlanmalıdır. Bu kadın teröristlerin 1970 ve 1980'lerde Alman güvenlik güçleri ile girdikleri silahlı çatışmalarda ve yaptıkları diğer eylemlerde aşırı gaddar ve acımasız oldukları, hatta erkek teröristlerden daha gözü pek olarak tanındıkları hatırlanmalıdır. Baader-Meinhof ve RAF ile mücadelede tecrübeli bir Alman anti-terör timi GSG-9 üyesi bu konudaki tecrübelerini anlattığı kitabına "Shoot the Women First" (Önce Kadınları Vurun) adını vermiştir. Kitapta hücre evlerindeki çatışmalarda erkek teröristler teslim olurken kadınların ölümüne çarpıştıkları, mermileri bittiğinde bile pimi çekilmiş el bombası ile GSG-9 komandolarının üstüne saldırdıkları, bu yüzden komandolara hücre evi baskınlarında önce kadın teröristleri kafa atışıyla vurmaları için emir verildiği anlatılmaktadır. Bu gözüpeklik PKK ele başlarının da dikkatini çekmiş olmalı ki silahlı eylem için gönüllü olan Alman kadın teröristleri YAJK adı verilen Kürdistan Hür Kadınlar Birliği kadrosunda istihdam etmişlerdir. YAJK PKK'nın 1986 yılında yaptığı 3. parti kongresinde alınan bir kararla kurulmuş ve PKK'nın silahlı gücü ARGK ve siyasi/cephe kolu olan ERNK ile paralel hareket etmektedir. YAJK temsilcisi Helin Ateş'in örgüte yeni katılan Alman gönüllülerle meşgul olduğu bilinmektedir.
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #33  
Alt 02.08.07, 23:48
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Pkk Ile Alman Kardeşliği-2

PKK İLE ALMAN KARDEŞLİĞİ-2
ENTERNASYONALISTLER
ENTERNASYONALISTLER Alman istihbaratı (BND)kaynaklarına göre "Enternasyonalistler" olarak tanınan çoğu kadın en az 30Alman vatandaşı 1990'ların başından bu yana sıhhiyeci, gerilla, ve eğitmen görevleri yapmak üzere PKK'ya katılmıştır. Bunlardan çoğunun Lübnan'ın Bekaa Vadisi'ndeki Mahsun Korkmaz Akademisi'nde askeri eğitimden geçtikleri biliniyor. Bekaa'ya yaptıkları yolculukta takip ettikleri rotanın Atina üzerinden geçmesi dikkat çekicidir. Bekaa'ya kimi zaman bazı Yunanlı görevlilerin refakatinde geldikleri de bilinmektedir. Hatta içlerinden gerillaya ayrılan bazılarının aynı Yunanlı subaylarla beraber Türk güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği,1997 yılının sonbaharında Kuzey Irak'ta Türk Hava Kuvvetleri tarafından bombalanan bir kampta öldükleri de kaydedilmiştir. Mahsun Korkmaz Akademisi'nde temel Kürtçe lisan dersi alan Alman enternasyonalistler arasından gerilla olmaya yetenekliler Kuzey Irak'taki kamplara sevk edilmekteydi. Bunlar içinde zimmetli Kanas silahı taşıyan biri kadın biri erkek en az iki Almanın keskin nişancı olarak görevlendirildiği ve erkek olanın bir çatışmada öldüğü de bilinmektedir. Yine Kuzey Irak'ta bir Alman kadın terörist kendisine ait el bombasıyla oynarken bombanın kazayla patlaması sonucu, bir diğer kadın terörist ise KDP peşmergeleri ile girilen bir çatışmada yine el bombası şarapnelinin isabeti ile ölmüştür.
Enternasyonalistler arasında arazide yaşamın çetin şartlarına dayanamadığı için veya Almanya'da iken hayal ettikleri idealist ortamı PKK'da bulamadıkları için firar edenler de çıkmıştır.Bunlardan bir erkek militanın 1998 yılında Almanya'ya geri döndüğü ve PKK tarafından öldürülmek üzere arandığı biliniyor. Ekim 1997'de ise bir Alman kadın terörist Türk güvenlik güçlerine kendiliğinden teslim olmuştur. Kuzey Irak'ta ve OHAL bölgesinde PKK safında çarpışan en az 12 Alman teröristin bulunduğu, bunların yani sıra bazı İtalyan ve İskandinav kökenli teröristlerin de silahlı eylemlere katıldığı bildirilmektedir. Medya kod adıyla tanınan Alman vatandaşı Vera Heese'den ise PKK'da hemşire olarak görev yaptığı 1998 yılından beri haber alınamadığından Alman Federal Başsavcılığı (BKA) tarafından öldüğüne inanılmaktadır. 1995 yılında PKK'ya katıldıktan sonra, 1997 yılında çatışmada yaralanan Jorg Ulrich ise tedavi gördüğü Erbil'de KDP tarafında gözaltına alınmış ve Alman Başbakanlığı'nın devreye girmesi ile1.5 yıl sonra Ankara üzerinden Almanya'ya iade edilmiştir. Braunschweig'daki"Anti-Fasist Forum" üyesi olan Ulrich'in 1998 yılında Van'da öldürülen AndreaWolf ile yakın ilişkide olduğu öğrenilmiştir. ÖRNEKLER Aşağıda Alman PKK mensupları içinden 3 örnek verilmiştir. Bunlardan ilki olan Andrea Wolf deneyimli RAF üyeleri arasından PKK'ya katılan savaşçı militanları temsil etmektedir. İkinci örnek olarak seçilen Eva Juhnke ise deneyimsiz, fakat idealist enternasyonalist gönüllüleri temsil etmektedir.
Britta Boehler
Üçüncü olarak Britta Boehler eline silah almak yerine Avrupa'dan PKK'ya siyasi destek sağlamak için lobi yapan Alman komünistlerine bir örnektir. Andrea Wolf 1965 doğumlu Münihli Andrea Wolf, RAF üyesi olduğu ve 1993 yılındaki Weiterstadt hapishanesi bombalama eylemine katıldığı iddiasıyla 1996 yılında hakkında çıkartılan bir tevkif müzekkeresi ile BKA tarafından aranmaktaydı. RAF lider kadrosundan Birgit Hogefeld'in yakın arkadaşı olan Wolf, 1980'lerdeAlmanya'da iki kez toplam 7 ay hapis yatmış, Münih'te bir yasadışı örgüt kurmuş,1995 yılında Güney Amerika'ya kaçmış, burada bir süre bulunduktan sonra da YAJK'ya katılmıştı. Wolf'un örgüte katılımı 23 Kasım 1996 tarihinde bizzat Abdullah Öcalan tarafından ilan edilmişti. Ronahi kod adli Wolf 24 Ekim 1998 günü Van ili, Çatak ilçesi, Keles köyü yakınlarında Türk güvenlik güçleri ile girdiği silahlı çatışmada olu olarak ele geçirilmiştir. Wolf'un sağ olarak yakalandıktan sonra Türk güçleri ile girdiği silahlı çatışmada ölü olarak ele geçirilmiştir. Wolf'un sağ olarak yakalandıktan sonra Türk güvenlik güçleri tarafından yargısız infaz edildiği iddiasıyla Almanya'da başlatılan kampanyanın koordinasyonunu yukarıda PKK avukatı olarak adı geçen Münih'li Angelika Lex'in yapması ilginçtir. Wolf'un ayrıca Pelda, Ruken, Sipan, ve Haki kod adlı teröristlerle yakın ilişki için de olduğu anlaşılmıştır. Eva Juhnke 1966 doğumlu Hamburg'lu Eva Juhnke'nin Almanya'da bir şiddet eylemine katılmamakla beraber,Otonomlar olarak tanınan RAF-mirasçısı örgüte mensup olduğu Alman makamlarınca tespit edilmişti.
Juhnke
Asıl mesleği hastabakıcılık olan Juhnke bir huzur evinde çalışırken Elazığlı Mehmet Özgül ile evlenmesinin ardından 1993 yılında PKK'ya katılmıştır. Ayni zamanda Andrea Wolf'un da arkadaşı olan, Juhnke, Kani kod adıyla Kuzey Irak'ta çarpışırken 5 Ekim 1997'de KDP peşmergelerince yakalanarak Şafak operasyonu sırasında Hakkari sınırında Türk güvenlik güçlerine teslim edilmiş, ve Muş cezaevine konulmustu. Van DGM'de 24 yıl ağır hapis istemiyle yargılanan Juhnke, 15 yıl cezaya çarptırılmış, bir süre Sivas E-tipi cezaevinde yattıktan ve yaklaşık iki ay açlık grevi yaptıktan sonra cezasının geri kalan kısmını çekmek üzere geçen yıl sonundan beri Amasya cezaevinde bulunmaktadır. Juhnke'nin Van DGM'deki duruşmaları esnasında Alman PDS partisi milletvekilleri Carsten Hubner ve Heidi Lippmann'in devreye girmesi ilginçtir. Britta Boehler Almanya'nın Freiburg kentinde1960 yılında doğan Britta Böehler, 1984 yılında Freiburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Münih'te hakimlik eğitimine başladı ve bu eğitimini 1988 yılında tamamladı. Hukuk bilimi dalında doktora eğitimi yapan Böehler, bir süre ABD'de kaldıktan sonra 1989 yılında Frankfurt'ta avukatlığa başladı. 1991 yılından itibaren mesleğini Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da sürdüren Britta Böehler, bugüne kadar 1998 yılında Suriye'den ayrıldıktan sonra kendisine Avrupa'da sığınacak bir ülke arayan Abdullah Öcalan başta olmak üzere, çok sayıda PKK'lının savunmasını üstlendi. Boehler'in de eski RAF sempatizanı olduğu BND tarafından kaydedilmiştir.
SON DURUM : PKK BITTI MI ?
Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkartılması, Kenya'da yakalanarak Türkiye'ye getirilmesi, yargılanarak idama mahkum olması, Şemdin Sakık, Arif Sakık, ve Cevat Soysal gibi lider kadroların da yakalanmasının veya Murat Karayılan gibi bölgeden uzaklaşarak gücünün azalmasının PKK'nın "bittiği" seklinde değerlendirilmesine katılmıyorum. Kaldı ki, Suriye'deki PKK faaliyetlerinin önemini koruduğu, özellikle örgütün basın -yayın bürosunun çalışmaları ile örgüt yandaşları vasıtasıyla yürütülen faaliyetlerin sürdüğü, ayrıca örgüte katılan teröristlerin Kuzey Irak'a sevklerinin devam ettiği, örgütün Kuzey Irak'taki önemli teröristlerinin de Suriye üzerinden Avrupa'ya gönderildikleri, bu tür çalışmaları sırasında Suriye'den destek gördükleri son gelen haberler arasındadır. Adana Protokolu'nun ihlali anlamına gelen bu uygulamaların Suriye tarafından yapılacağına esasen bir an bile şüphem olmamakla beraber, PKK'nın Türkiye içindeki faaliyetleri de örgütün "bitmediğini' göstermektedir. Abdullah Öcalan'ın sözde ateşkes ve geri çekilme emirlerine rağmen, sadece son 3 ay içinde Bingol, Tunceli, Mardin ve Şirnak'ta teröristlerle sağlanan sıcak temaslarda en az 9güvenlik görevlisi şehit olup, 4'ü yaralanırken, 17 terörist olu olarak ele geçirilmiştir.
Ocak ayının 10'unda Bingöl'de meydana gelen bir temasta teröristlerin açtığı ateş altında bir S70 Sikorsky nakliye helikopteri mecburi iniş yapmak zorunda kalmış ve kırıma uğramıştır. Yani, Türkiye toprakları içerisinde PKK'nın ve müttefiği olan Birleşik Devrimci Cephe üyesi TIKKO veDHKP/C teröristlerinin silahlı saldırıları hiçbir surette bitmiş değildir. Öte yandan, Avrupa ve Amerika'da ise PKK "siyasallaşma" surecini ilerletmek için caba sarf etmektedir. Almanya'da iktidarda bulunan koalisyonun Yeşiller kanadı içinde bazı RAF sempatizanlarının bulunduğu, hatta bunlardan birinin de Devrimci Hücreler'in liderlerinden terörist ve cinayet zanlısı Hans Joachim Klein'in eski arkadaşı şimdiki Dışişleri Bakanı Joschka Fisher olduğu iddia edilmektedir (Klein'in firarda olduğu yıllarda Fransa'da saklandığı yeri bildiğini geçen yıl açıklayan da Leyla Zana'yi "kardeş çocuğu" ilan eden Yeşillerin Avrupa Parlamentosu'ndaki grup başkanı nam-i diğer, "Kizil Danny", Daniel Cohn-Bendit'dir). Hal böyleyken, Mart ayı başında Alman Dışileri Bakanlığınca casusluk yaptıkları iddiasıyla önce 3 sonra da 4, toplam 7 Turk diplomatın görevlerinden geri çekilmek zorunda bırakılmalarına şaşmamak gerekir. 200'un üzerinde Türk vatandaşının ölümünden sorumlu tutulan PKK geçici başkanlık konseyi üyesi Murat Karayılan 1989-1991 yılları arasında görev yaptığı Avrupa'ya geçen yıl sonunda dönerek, Hollanda'ya siyasi sığınma başvurusu yapmış ve Avrupa'da serbestçe dolaşarak, PKK'nın faaliyetlerini organize etmeyi sürdürmektedir.
MURAT KARAYILAN
Sıkça Almanya'ya giren Karayılan'ın bu ülkedeki temaslarının (ki bunlar arasında 8-21 Aralık 1999 ve5-15 Şubat 2000 tarihlerinde iki kez Karayılan'la yaptıkları toplantılar fotoğraflanan Diyarbakır'ın HADEP'li Belediye Başkanı Feridun Çelik de sayılabilir) izlenmesi için görevlendirilen Türk istihbaratçıları na Yeşillerin kontrolündeki Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından engel olunmuştur. Anlaşılan o ki Alman hükümeti son birkaç yıldır sürdürdüğü PKK ile mücadele rotasından sapma eğilimindedir. PKK'nın Alman lejyonerlerinin bugünkü durumu incelendiğinde Alman yetkililerin bu safhada verecekleri en ufak bir tavizin bile doğrudan doğruya kendi iç güvenliklerini etkileyeceğini hatırlatmakta fayda var. GELECEK 1970'lerde Baader Meinhoff çetesi ile Almanya'nın tanıştığı terör belası, 1980'ler ve 90'larda SPK, 2 Haziran Harekatı (M2J) ve RAF'la devam ederek, 90'ların sonunda Devrimci Hücreler ve günümüzde de AIZ ile sürerken, yeni bazı terör örgütlerinin de kurulmaya çalışıldığı anlaşılıyor. Esasen bu tehlikeyi Alman güvenlik yetkilileri de farketmiş durumdadır. 1999 yılında BfV'nin Radikal Yabancılar Masası şefi olan Klaus Grunewald, Alman teröristlerin PKK'dan esinlenerek yeni bir terör örgütü kurmalarından endişe ettiklerini ifade etmişti.
1998 yılında ölen AndreaWolf'un PKK saflarında kazandığı tecrübeyi kullanarak RAF'ın varisi olacak böyle bir örgütün kurulusu için çalışma yaptığı ve hatta örgüte"Anti-Emperyalist Direniş - Barış Yok" adını yakıştırdığı 1996 yılında Almanya-Avusturya sınırında yakalanan bir PKK kuryesinin Alman Devrimci Hücreler örgütü mensuplarına götürdüğü evrakın incelenmesinden anlaşılmıştı. Wolf'un o zamanki planı örgüt kurulduğunda Almanya'da yapacağı silahlı eylemler için PKK'dan aktif yardım sağlamaktı. Yine PKK saflarında çarpıştıktan sonra Avrupa'ya geri donen 8 Alman "enternasyonalist"in geçtiğimiz Ocak ayında Belçika'nın de Haan kentinde toplanarak, PKK'yı örnek alan yapıda bir örgütü Almanya'da kurmak için hazırlık yaptıklarını Alman BND kaynakları bildiriyor. Hal böyleyken, Alman yönetiminin PKK'ya karşı yumuşama yerine kovuşturma politikası izlemesi mantık gereğidir. Aksi takdirde yıllardır Türkiye'nin acısını çektiği terör belasını Almanlar da daha yakından tatmak zorunda kalabilir. Barbara Kistler* Zurih/İsviçre yok TIKKO militanı iken 1993 yılında çatışmada ölü ele *PKK bağlantısı bilinmiyor. 38 yaşındaydı.
Kaynak:http://ahmetdursun374.blogcu.com/3763278/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #34  
Alt 02.08.07, 23:49
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Atatürk:sir Vasiyeti Neydi?

ATATÜRK:SIR VASİYETİ NEYDİ?HİLAFETİ GETİRİN DEDİ Mİ?

Bakınız saygın okuyucular...
Arşiv çalışmalarımda çok ilginç bir bilgi de elime gelmiş bulunmaktadır.
Ben bu yazıya yorum yapmak istemiyorum.Zira tarafsız olma çabalarıma gölge düşebilecektir.Bu nedenle sizlerin yorumuna bırakıyorum...
İşte yazı....
Atatürk'ün sır vasiyeti neydi?
Araştırmacı Aytunç Altındal, Atatürk'ün 50 yıl sonra açıklanmasını istediği vasiyetinin, 1988'de Kenan Evren ile Turgut Özal tarafından gizlendiğini iddia etti.

AB'nin gizli şifrelerini açıklayan Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, Atatürk'ün 'siyasi, toplumsal, tarihsel vasiyeti'nin gizlendiğini düşünüyor. Altındal'a göre, Atatürk, bazı notlarının ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını vasiyet etmişti. Atatürk'ün notlarında, 'İlelebet payidar kalacaktır' dediği Cumhuriyet için ileride neler yapılması konusundaki görüşleri bulunuyordu.

KENAN EVREN İZİN VERMEDİ

Ata'nın sır vasiyetinin 1988'de yani Atatürk'ün ölümünün üzerinden 50 yıl geçtikten sonra açıldığını belirten Altındal, 'Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve o günkü Başbakan Turgut Özal, bunları okudular. Ancak bu görüşlere, bu fikirlere 'toplumun henüz hazır olmadığını' öne sürerek bunların açıklanmasını engellediler' dedi. 1988'de Atatürk'ün vasiyetinin üstüne 25 yıllık yeni bir yasak konulduğunu söyleyen Altındal, vasiyette neler olduğuna dair ipuçları olduğunu düşünüyor.

HİLAFET DÜŞÜNCESİ

Altındal'a göre, Atatürk'ün notlarında Hilafet'le ilgili ilginç fikirleri yeralıyordu. Atatürk hilafetin kişi bazında değil, Bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini söylüyordu. Altındal'a göre, bu vasiyeti 1958'de öğrenen Adnan Menderes, sonunu hazırlayan o cümleyi; 'Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz'i bu nedenle söylemişti. Altındal, Atatürk'ün '1920'lerde sadece 3 Müslüman devlet var. Türkiye, İran ve Afganistan. Bu sayı ileride 40'a 50'ye çıkarsa, bu devletler kendileri biraraya gelerek bir Hilafet Meclisi oluştururlar'dediğini öne sürdü.

FİKRİ BUGÜN GERÇEKLEŞTİ

Mustafa Kemal'in saltanata karşı olduğunu, ancak Hilafet'e bir müessese olarak karşı çıkmadığını savunan Altındal, Atatürk'ün fikirlerinin aslında bugün hayata geçtiğini düşünüyor. Bugünkü İKÖ'nün ana hatlarını 1920'lerde çizdiğini söyleyen Altındal,'Mustafa Kemal'in Hilafet'in 5 güçlü İslam üyesinin daim" konseyi oluşturmasını, bunların belirli süreler içinde rotasyonlu olarak Hilafet'i temsil etmesini istediğini düşünüyorum' dedi. ABD ve İngiltere'nin Hilafet'i kişi bazında yeniden kurmak çabasında olduğunu söyleyen Altındal, 'Bizim tezimiz, Mustafa Kemal Atatürk'ün tezidir, yani 'Hayır; babadan oğula geçen Halifelik olmaz. Bu akıldışıdır' diyoruz. Biz atak davranamazsak, onların istediği Hilafet'e gider' dedi.

VATİKAN GİBİ

İslam ülkelerinin tesis edeceği bir hilafet sistemine dünyada terörizmin önlenmesi için ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Altındal, 'Bu sistemde en yüksek bir fetva makamı olacaktır. Böylelikle bir İslam Adaleti tesis edilir. Bir tarafın Vatikan'ı var öteki tarafın bir gücü yok. Bu İslam ülkelerinin gücünü arttıran birşey olacak. Örneğin Hilafet, tank alacak Bangladeş'e bu ülke İslam'a daha yakın, oradan al diyecek. Bu İslam'a saygıyı da arttıracak' dedi.

ATATÜRK NUTUK'TA NE DEMİŞTİ?

Aytunç Altındal, Nutuk'taki hilafetle ilgili bazı sözlerin kendi fikrini desteklediğini düşünüyor. Atatürk'ün,1963 yılında Ankara Üniversitesi Basımevi'nde basılan Nutuk'unun 490'ıncı sayfasında aynen şu sözleri yeralıyor: ...Ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir Meclis kurulacaktır. Bu meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir diye bir karar alınırsa, işte o zaman, istenirse o birleşik Müslüman Devleti'ne Halifelik adı verilir. Yoksa herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık Dünyası işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi us ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir.'

İşte zabıtlar

Atatürk 1 Kasım 1922'de Meclis'te düzenlenen gizli oturumda konuşmuş, saltanatı yerden yere vururken hilafet ile cumhuriyetin birarada varolabileceğini söylemişti. Atatürk konuşmasında hilafeti TBMM'nin temsil edeceğini vurgulamıştı. Hilafet 3 Mart 1924'te kaldırıldı.

CELAL BAYAR DA BİLİYORDU

Vasiyetle ilgili 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın da bilgisi olduğunu söyleyen Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, 1967'de Bayar'a 'Atatürk'ün gizli vasiyeti var mıydı?' diye sorduğunu, Bayar'ın da kendisine, 'Muhtemeldir. Açıklanması şimdi doğru olmaz, Türkiye hazır değil' dediğini söyledi. Kenan Evren'in, Atatürk'ün fikirlerini gizlemesindeki amacı mutlaka açıklaması gerektiğini söyleyen Altındal, Atatürk'ün notlarının Anıtkabir'de olduğu yolunda kendisine güvenilir bilgiler geldiğini de sözlerine ekledi. Altındal, Atatürk'ün sır vasiyetinin, Cumhurbaşkanlığı'nın ardından Meclis'te Atatürk'ü Koruma Komisyonu'nun kararıyla, Genelkurmay Başkanlığı'nın oluru alındıktan sonra açıklanabileceğini de sözlerine ekledi.
http://www.tumdersler.net/index.php?showtopic=97
**********
Atatürk'ün din hakkındaki görüşleri iddiası için bakınız...
http://www.youtube.com/watch?v=tCFLvxDch0Q
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #35  
Alt 02.08.07, 23:50
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Atatürk'ün Vasiyeti çiğnendi.

VASİYETİ ÇİĞNENDİ.

TBMM KOMİSYONU, DİL DERNEĞİ BAŞKANI'NI DİNLEDİ:
Atatürk'ün vasiyeti çiğnendi. ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - TBMM Türkçedeki Bozulma ve Yabancılaşmayı Araştırma Komisyonu'na bilgi veren Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel , Türk Dil Kurumu (TDK) ve Türk Tarih Kurumu'nun (TTK) 12 Eylül darbesiyle birlikte işlevlerini yitirdiğine işaret ederek "TDK ve TTK dernek yapısındaki eski tüzel kişiliklerine kavuşturulmalı" diye konuştu.
Atatürk yaşarken dilde devrimden yana olan aydınların, Atatürk yaşamını yitirdikten sonra devrimden vazgeçtiklerini anlatan Özel, 12 Eylül 1980'den sonra Atatürk'ün vasiyetinin çiğnendiğini ve TDK'nin bir devlet dairesine dönüştürüldüğünü söyledi. Atatürk kurumlarının yasa zoruyla kapatıldığını ifade eden Özel, bu hukuk ayıbının 24 yıldır silinemediğini belirterek "Yüce Meclis bu hukuk ayıbını görmezden gelmeyi sürdürürse, bir gün 12 Eylülcüler gibi bir başka egemen güç, her birimizin miras bırakma hakkını elinden alabilir" diye konuştu.
Yabancı adların yaygın olarak kullanıldığı marka ve tabela isimlerine de değinen Özel, Milli Eğitim Bakanlığı'nın Türkçe eğitimini bir türlü iyileştiremediğini vurguladı. Özel, "Cumhuriyet tarihi içinde hiç kimse eski sözcükleri konuşup yazdığı için ceza almamıştır. Ancak, dil devrimiyle kazanılan sözcükleri kullanan öğretmenler, memurlar ceza almıştır" dedi.
Cumhuriyet
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #36  
Alt 02.08.07, 23:51
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Islam Dünyasi Atatürk'ü Anlamiş Olsaydi

İSLAM DÜNYASI ATATÜRK'Ü ANLAMIŞ OLSAYDI PAPA SAYGISIZLIK YAPAMAZDI!

Prof. Dr. Özer Ozankaya


İslam dünyası, Atatürk'ün bilim, özgürlük ve bunlara dayalı toplum düzeni ile İslam dini arasında herhangi bir bağdaşmazlık bulunmadığını eylemli olarak kanıtlamakla aynı zamanda İslam dininin de şanını yükseltmiş olduğunu kavramaktan alıkonulduğu için, bugün içerden ve dışardan, her yandan tokat ve tekme yiyip aşağılanıyor.

Vatikan Devlet Başkanı Papa'nın dünya önünde, beşyüz yıl önceki selefinin sözleriyle İslam dininin kandökücülüğe dayandığını söylemesi de, Türkiye'de bile İstanbul'un Fatih/Çarşamba camisinde ve semtinde sergilenen ve akıllara durgunluk veren ilkelliklerin ortaya koyduğu üzere, müslüman ülkelerin din ile bilim ve demokrasiyi bağdaştırmadaki başarısızlığı nedeniyle yapılabilen saldırılardan birisidir.

Çünkü, sömürgeci Batı'nın işbirlikçisi İslam sömürücüleri kitleleri avutmak için istedikleri kadar "Uygarlık sahibi olduklarını" savlasınlar, İslam dünyasının durumu bugün de, Atatürk'ün 80 yıl önce betimlediği durumdur:

"Ne yazık ki gerçek durum şudur ki, yeryüzündeki yüz­milyonlarca müslüman kitleleri şunun ya da bunun tut­saklık ve aşağılayıcılık zincirleri altındadır. Aldıkları ma­nevi eğitim ve ahlâk, onlara, bu tutsaklık zincirlerini kı­rabilecek insanlık niteliğini vermemiştir, veremiyor.."

İşte Papa'nın gözüpekliğinin temelinde, müslüman kitlelerin İslamın gerçek özünden habersiz bıraktırılarak, bu dinin bilim ve demokrasiyle bağdaşmaz olduğu aldatmacası ile karanlıklar içine tutulmakta olması yatmaktadır. Hem de sömürgeci Hristiyan Batı'nın işbirlikçisi şeyhler, tarikatlar, mollalar, ayetullahlar eliyle!

Atatürk, bu durumdan kurtulmak için "Bireyler düşünür olmalıdır, "bireyler düşü­nür olmadıkça bir toplumu iyi ya da kötü yöne herkes yö­neltebilir. " demekteydi.

Bunu sağlamak yolunda bilime ve özgürlüğe dayalı bir toplum ve devlet düzeni kurarken, bunların İslam dini ile bağdaşmadığını öne süren tarikat şeyhleri, babaları, mansıpları...nın, asıl kendilerinin İslam dini gereğince meşru konumları bulunmadığını sergilemekteydi.

Bu amaçla Türk ulusunun bilgisine ve bilincine özellikle ulaştırmak istediği husus, İslamda Tanrının muradını açıklamakla görevli herhangi bir "din adamı" sınıfı bulunmadığı, böylece İslam dininin kadın ve erkek, her müslümanı iyiyi kötüden, haklıyı haksızdan, doğruyu yanlıştan ayırdedebilecek akıl ve vicdan düzeyinde ve bununla yükümlü saymakta olduğuydu.

İslamda böylece "din adamlığı" konumunun bulunmadığını, "Şeyhlik, tarikat reisliği, mürşidlik, babalık ..." iddialarının Tanrı'ya ortaklık koşmak anlamına geldiğini vurgulayarak şöyle seslenmekteydi:

"Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mansıplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat (=yol), uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğunu ve istediğini yapmak, insan olmak için ye­terlidir."

İslama yönelen ve artık Papa'nın da kamu önünde katıldığı aşağılamalar gösteriyor ki, Atatürk'ün uyarılarının değerini anlamak, insan olarak da, ulus olarak da, müslüman olarak da onurumuzu, özgürlük ve bağımsızlığımızı, gönencimizi sağlayıp güvencede bulundurmak için zorunludur.

Çünkü, Tanrının muradını herhangi bir aracıya gerek kalmadan kendi aklıyla anlayabileceğini kavramakla, hem gerçek bilimin, hem de kendi-kendini bilinçle yönetmek demek olan özgürlük düzeninin yolunu bulan müslümanlar karşısında Papa, bu dine hakaret etmek şöyle dursun, Hristiyan halkların şu çağda "Tanrıyla insan arasına giren" Papalık gibi bir din-adamlığı makamından dolayı aşağılık duygusuna kapılacağından korkmaya başlayacaktır.

Gerçekten bu bilinçte müslüman kitleler olsa, Vatikanın temelleri sarsılır, sütunları devrilir!

Ah, müslüman kitleler bir bilse ki, bugünkü Papa'nın cennetin anahtarlarını satan beşyüzyıl önceki selefi, "Tanrıyla birey arasında aracılığı kaldıralım; İncil'i Almanca okumayanlar benim kiliseme gelmesin!" diyen Martin Luther'i, "Sen Hıristiyanlığı Muhammed'in dinine mi benzetmek istiyorsun?!" diyerek aforoz etmişti!!!

Bunu bilmek yerine, Atatürk'ün dediği gibi, "Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyiterin, çelebilerin, ... arkasından sürüklenen, yaşamlarını, büyücülerin, üfürükçülerin, muskaclıran elerine bırakan insanlardan oluşmuş bir topluluk, uygar bir ulus olarak görülebilir mi?"

Cahil bırakılmış, kendi dinini bilmeyen, rahatlıkla aldatılıp her yöne sürüklenebilen kitlelerden kim çekinir?

Görüldüğü gibi Atatürk, gerçekte, İslamın da bilim ve demokrasiyle bağdaşmaz bir yanı olmadığını, tersine, ulusal egemenlik ilkesine ve bilimsel düşünüşe özüyle uygun bir din olduğunu sergileyip çağdaş Türkiye'yi kurmakla, özgürlük ve bilimin baştacı olduğu çağdaş dünyada İslamın da şanını yükseltmiştir ve yükseltmektedir.

İşte tam da bunun için sömürgeci Batı, bir yandan tarikat denilen ve İslamı Hıristiyanlığa benzeten çıkarcı işbirlikçi örgütleri desteklemekte, öte yandan Atatürk'e açıktan ve örtülü yollarla saldırmaktadır.

Lütfen bu yaşamsal gerçeği unutmayalım ve ulusumuza her olanaktan yararlanarak anlatalım.
Saygı ve iyi dileklerle,
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #37  
Alt 02.08.07, 23:51
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Kar Izleri örtmesin

KAR IZLERI ÖRTMESIN


Selanik Ilkokul ögretmenlerinden Kirmizi Hafiz Ahmet Efendi'nin oglu Ali Riza Efendi ile, Sofuzade Feyzullah Aga'nin kizi Zübeyde'nin evliliginden üç kiz, üç erkek çocuk dünyaya gelir. (1). 1871 yilindaki bu evlilik (2) ilk meyvesini hemen bir yil sonra vermis, çocukluktan genç kizliga henüz adimini atmis olan Zübeyde, daha on bes yasinda iken iste anne oluvermistir.
Bebegin adini Fatma koyarlar.
Ali Riza Efendi'nin kiz tarafini bu evlilige ikna edebilmesi hiç de kolay olmamistir. Zübeyde'nin babasi Feyzullah Aga'nin birinci esinden oglu Hüseyin Aga, bu evliligin gerçeklesmesi için Zübeyde'nin annesi Ayse Hanim'i ikna etmede epeyi zorlanir. Ayse Hanim Feyzullah Aga'nin üçüncü esidir.
Hüseyin Aga, Selanik esrafindan Haci Süleyman Aga'nin Langaza'daki çiftliginde Subasi (kâhya) olarak çalismaktadir. Ali Riza Efendi'nin vakitsiz ölümü üzerine Zübeyde Hanim'in üç çocugu ile birlikte bir süre kalacagi, küçük Mustafa ile Makbule'nin kargalari kovalayacaklari çiftlik iste bu Rapla Çiftligi'dir, Hüseyin Aga da bu çiftligin yöneticisi.
Sonunda Hüseyin Aga'nin da telkinleri ile Ayse Hanim yumusar ve evlilik gerçeklesir. Zaten o günlerin âdetleri geregi, evlilik gibi konularda karari erkekler verir. O nedenle bu konuda Zübeyde'nin de görüsünün alinmis olmasi beklenemez.
Yeni evliler Selanik'te Ali Riza Efendi'nin Yeni Kapi mahallesindaki babaevine yerlesirler ve ilk çocuklari Fatma iste bu evde dünyaya gelir. (1872). Bu esnada Ali Riza Efendi Osmanli Rumelisi'nin o zamanki Yunanistan sinirinda, Olimpos Dagi eteklerinde, Çayagzi veya Papazköprüsü denilen daglik, issiz bir yerde, gümrük memuru olarak çalismaktadir.
Fatma'dan sonra birer yil arayla iki erkek çocuklari daha olur. Ahmet 1874'de, Ömer 1875'de dogar. Ömer'in dogumuna henüz sevinemeden, Fatma'nin veremden ölümüyle sarsilirlar.(1875).
Ali Riza Efendi'nin görev yaptigi gümrük kapisi son derecede tehlikeli bir sinir geçididir, daglar rum eskiyasi ile doludur. Eskiya bu gümrük kapisindan geçen her seyi haraca baglamistir. Rahat, huzur yoktur. Ali Riza Efendi Gümrük Idaresi'nden istifa edip ailesini Selanik'e tasir ve kereste isine baslar ama basi eskiya ile gene derttedir. Bir defasinda eskiya tarafindan kaçirilir, hayatindan ümit kesilir, önemli bir haraç ödeyerek ancak kurtulur. O korku dolu günlerin acisi da çocuk Mustafa'nin belleginden hiç mi hiç silinmeyecek, olusmakta olan karakterinde önemli rol oynayacaktir.
Kereste ticareti sayesinde gelir düzeyi nisbeten yükselen Ali Riza Efendi, esi Zübeyde, çocuklari Ahmet ve Ömer'le birlikte, Selanik'in Islahane semtinin Ahmet Subasi mahallesindeki üç katli bir eve tasinirlar. Mustafa iste bu evde dünyaya gelir.( Ilerde, 1908 yilinda Mustafa Kemal Bey bu evi satin alacak, Balkan savasindan sonra Selanik kaybedilince Zübeyde Hanim ve Makbule Istanbul'a geldikleri için ev terkedilecek, Lozan Anlasmasi geregince de mülkiyeti Yunan hükümetine geçecektir. 1937 yilinda Selanik Belediyesi bu evi Atatürk'e armagan edecektir. Ev bugün müze haline getirilmistir.)
Ali Riza Efendi çocukken besigini salladigi küçük kardesini kazayla besikten düsürüp ölümüne yol açmisti. Bunu hiç unutmadi. 1881 yilinda bir oglu daha dogunca, onun ismini verdi: Mustafa.
Aile, Fatma'nin acisini Mustafa ile unutmaya çalisirken çok daha büyük bir aciyla sarsildi. Ahmet ve Ömer 1883 yilinda tüm ülkede hüküm süren çiçek salginina kurban gittiler. Iki kardesin ayni anda ölümü, Ali Riza Efendi'yi inanilmaz ölçüde sarsti. Simdi ailenin tüm ilgisi, küçük Mustafa'nin üzerinde yogunlasmisti ki 1885 yilinda Makbule dogdu. Bu mutluluk da çok sürmedi. Ali Riza Efendi 1888 yilinda ölürken, Zübeyde Hanim Naciye'ye hamile idi. Naciye 1889 yilinda dogdu. (1901'de de ölecektir.)
Esinden kalan ayda iki mecidiye gelirle ve üç kücük çocukla yasam mücadelesi vermeye baslamisti Zübeyde Hanim. Bu neredeyse imkânsizdi. Agabeyi Hüseyin Aga Zübeyde ve çocuklari, Langaza'daki Rapla Çiftligi'ne götürdü. Iste küçük Mustafa ile Makbule'nin kargalari kovaladigi çiftlik bu çiftlikti
Rapla Çiftligi'nin korucusu küçük Mustafa, duvar gazetesi çikarttigi için zindanlara atildiginda Mustafa Kemal Efendi; Trablus'ta, Derne ve Bingazi'de, Çanakkale'de Mustafa Kemal Bey; Filistin Cephesi'nde Mustafa Kemal Pasa; Sakarya'da Gazi Mustafa Kemal Pasa; Dumlupinar'da Maresal Mustafa Kemal ve nihayet Atatürk olarak anildi.
1893 yilinda Selanik Askerî Rüstiyesi'nde giydigi asker üniformasini, 1927 yilinda ordudan emekli oluncaya kadar büyük bir onurla tasidi. Vatanini savunmak ugruna, Trablus'tan Kafkasya'ya ; Çanakkale'den Filistin'e, Suriye'ye; Sakarya'dan Dumlupinar'a kadar tüm cephelerde savasti, hiç yenilmedi. Dünya onu " Dâhi bir asker " olarak tanidi ama " ...Savas, mutlak bir zaruret olmadikça, cinayettir!..." sözünü hiç unutmadi. O'nu bir savas adami olmaktan çok, bir baris adami olarak selamladi. Birlesmis Milletlerin kültür kolu olan UNESCO, 1981 yilinin tüm dünyada ATATÜRK YILI olarak anilmasi kararini alirken, O'nun emperyalizme karsi ilk kurtulus savasi veren ve bu mücadeleyi zafere ulastiran bir komutan, bir ulusal kahraman; çöken bir imparatorluktan, halk egemenligine dayali, hukukun üstünlügünü esas alan, çagdas ve laik, demokratik bir cumhuriyet çikaran bir devlet kurucu; tarihin ender kaydettigi bir devrimci; kendi yurdunda oldugu kadar tüm dünyada da barisi samimi olarak isteyen seçkin bir" dünya yurttasi" olarak selamliyor, böylece Atatürk, tüm dünya için "aydinlik gelecegin bir simgesi olarak" yil boyu saygiyla aniliyordu.
Gerçekten de, çagdasi devlet adamlari olarak örnegin Hitler Kavgam' 'kitabini yazip, diger ülkeleri istila planlarini pervasizca açiklarken, bir digeri, Mussolini Akdeniz için " Bizim Deniz" diyerek eski Roma Imparatorlugunu ihya etme hayallerini güdüyor, bunlara karsilik Atatürk " Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" diye yanit veriyordu. Ayrica batida kurdugu Balkan Pakti ile (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya) , doguda kurdugu Sadabad Pakti (Türkiye, Iran, Irak, Afganistan) sayesinde, Avrupa'nin ortasindan, Çin'e kadar bir baris çemberi olusturuyordu. Böylece baris konusundaki söylemi ile eylemi tamamen örtüsüyordu.
1934 yilinda, Çanakkale Sehitleri anitinin açilis töreninde okumasi için Içisleri Bakani Sükrü Kaya'ya verdigi metin, bugün Sili'den Montreal'e kadar birçok ülkedeki Atatürk anitlarinin kaidelerine oldugu kadar, yöre insanlarinin yüreklerine de kazinmistir.
"...Bu memleketin topraklari üzerinde canlarini veren kahramanlar! Burada bir dost vatanin topragindasiniz. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasiniz. Uzak diyarlardan evlatlarini harbe gönderen anneler, gözyaslarinizi dindiriniz. Evlatlariniz bizim bagrimizdadir. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardir. Onlar, bu toprakta canlarini verdikten sonra, artik bizim de evlatlarimiz olmuslardir..."
Yüregi bu denli insan sevgisi ile dolu, gerçek bir baris adamina bugün tüm dünyanin her zamankinden çok daha fazla ihtiyaci var. O geri gelmeyecegine göre, tek çikar yol, O'nun izini kaybetmemek.
Hepimiz nöbet basina...ki,
KAR IZLERI ÖRTMESIN...

Yazanoç.Dr.Orhan Çekiç
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #38  
Alt 02.08.07, 23:52
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart TBMM Gizli Celse Zabıtları

Mustafa Kemal’in
06 Mart 1922’de yaptığı ve TBMM Gizli Celse Zabıtları 3. Cildinde yer alan konuşmaları
"... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir.
Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere'nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Peşte ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya / Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya da, aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir."
" ... Bir şeyin (Türkiye’nin) zararıyla, bir şeyin (Osmanlı’nın) yok olmasıyla yükselen şeyler
(Batılı Devletler), elbette, o şeylerden (Avrupa’dan) zarar görmüş olanı alçaltır.
Gerçekten de Avrupa'nın bütün ilerlemesine,yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık,
Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan
kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir.
Ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında
yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir."

" ...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.
Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?
Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.
Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.

" ...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddî şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu.
Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki,
Türkiye Doğu 'maneviyatı' ile sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu'yla Batı'nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphe