iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 01:57 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » okuyunuz(dehşete kapılmadan lütfen)

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 09.07.07, 16:39
Standart okuyunuz(dehşete kapılmadan lütfen)

09.07.07, 16:39



Hangi bayrağın altındaydınız?


Yıldırım Türker
09/07/2007
Dün, görebildiğim kadarıyla yalnız Radikal'de küçük bir haber olarak
yer aldı: 'Hayata Dönüş'te yedi yıllık itiraf'.
Cumhuriyet tarihimizin en kanlı ironisiyle 'Hayata Dönüş' olarak adlandırılmış katliamda ikisi asker 30'u tutuklu 32 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştı.
Yedi yıl sonra, Jandarma Yüzbaşı Uğur Pamukçu, biri uzman çavuş, beşi tutuklu ve hükümlü altı kişinin öldürüldüğü, Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde hâlâ ve hâlâ devam edilen Ümraniye davasında 'adam öldürme', 'yaralama' ve 'kötü muamele' suçlamalarıyla yargılanan 267 jandarmadan biri olarak bir sürpriz yaptı. O gün avukatlar dosyaya yeni giren bir ifadeyi fark etti. 3 Şubat 2007 tarihli ifadesinde Pamukçu, "Astsubayım, teröristler tarafından açılmış ateşle yaralanmıştı. Ben onunla ilgilenirken Uzman Çavuş Kurt kendi birliklerimizin açtığı ateş neticesinde vefat etmiştir" diyordu. Zaten adli tıp raporunda da Kurt'un askerlerin silahından, G-3 ya da Kalaşnikof'tan çıkan kurşunlarla öldüğü vurgulanmıştı.
Operasyonla ilgili (sonuçlanan) tek tazminat davası, Bayrampaşa Cezaevi'nde askerlerin öldürdüğü Murat Ördekçi'nin ailesinin İçişleri ve Adalet Bakanlığı aleyhine açtığı dava idi. İstanbul 2. İdare Mahkemesi, toplam 109 milyar lira tazminat cezasına hükmetmişti ve operasyonlarıyla ilgili ilk yargı kararı: "Yaşam hakkı ihlal edildi. Ölen hükümlünün ailesine 109 milyar ödenmeli" olmuştu. Diğer cezaevlerindeki operasyonlarla ilgili bugüne kadar sonuçlanan dava yok.
Bu operasyona katliam dediğim için ben de yargılanmıştım. Bilirkişi raporunun çıkmasıyla hapishanelerde devletin yaşattığı vahşet gün ışığına çıkmış, Radikal de o günlerde 'Gerçeğe Dönüş' manşetiyle o raporu duyurmuştu.
Ama işte yedi yıl sonra katliama katılan jandarmalardan birinin itirafı artık kimsenin ilgisini çekmiyor. Ölenler, ölenlerin ardından ölüm orucuna başlayarak ölenler, F Tipi tartışmaları; hepsi ama hepsi çok geride kaldı. Devletini koruma ve savunma refleksiyle işleyen yargı mekanizması sorulması gereken hesapları yıllara yayarak, usul usul hepimize unutturdu.
Artık o korkunç fotografları da kimse hatırlamaz. O diri diri yakılmış insanların, vahşice hırpalanmış bedenlerin, yarı yanmış halde dışarı çıkarılan tutukluların fotografları.
Şimdi Vatansever Kuvvetler Güç Birliği (VKGB) adlı derneğe yönelik yürütülen soruşturmada her gün yeni bir takım bilgilerle aydınlanıyoruz.
Bunları da, dokunulmaz emekli paşaların ve asla ortaya çıkarılamayacak emekliliğini bekleyememiş rütbeli askerlerin bağlantılarıyla birlikte
yakında unutacağız demektir. Ama hiç değilse şimdilik, kimi iyini yetli cumhuriyetseverler, hangi bayrakların altında yürüdüğünü bilsin diye bıkmadan usanmadan onları tanımaya çalışalım.
Bu birliğin adını çoğunluk önce Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan'ın üstünden VKGB kartviziti çıkmasıyla işitmişti. Derneğin başkanı Taner Ünal, kendisinin yasal bir derneğin genel başkanı olduğunu anlatıyor, "Benimle neden uğraşıyorlar? Ben bir fikir adamıyım. Benim yaptığım iş konferanslarda konuşmak. Çünkü ben kimsenin komutasında değilim. Sanki her taşın ardından biz çıkıyoruz. Çıktığımız tek taş sadece Mersin'de bir bayrak yürüyüşü yaptık. Yaptık da kötü mü ettik?" diyordu. Daha sonra Posta gazetesinin nisan ayında Ankara'daki büyük Cumhuriyet mitingi sonrası 'Silahsız kuvvetler' manşetiyle coşarak duyurduğu bayrağından hatırlıyoruz VKGB'yi: 'Vatansever Kuvvetler'in 4 km bayrağı mitinge damgasını vurdu'.

Vatanın tanımı
Taner Ünal, Türksolu dergisine verdiği bir söyleşide, "Ülkücü hareketin eski gençlik liderlerinden", derneği de "Atatürkçü vatansever bir dernek"
olarak tanıtılıyor.
Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi Derneği'nin yöneticisi Mustafa Alpay, dernek başkanı Ünal hakkında suç duyurusunda bulunmuş, derneğin başına neden onun getirildiğini de açıklamaktan kaçınmamıştı: "Dış ve iç düşmanlarla mücadele etme, iç ve dış düşmanlarla işbirliği yapan bölücü, yıkıcı, irticai terörü destekleyen ve Avrupa Birliği sürecinde ülkemizin aleyhine faaliyetlerde bulunan, Kıbrıs konusunda milli duyarlılık gösterilmesini engelleyen, dönme, devşirme, vatan haini ve vatan topraklarını parçalamak isteyen, millet içerisine nifak sokan, alt kimlik, üst kimlik tartışması yapan ve ülkemizi zor durumda bırakma gayreti içerisinde olan ve bunlardan büyük çıkarlar sağlayan gazeteci, aydın, bürokrat, işadamı, eğitimci, sendikacı ve benzeri kesimlerle mücadele etmeyi hedefleyen derneğimizin başına Tamer Ünal gibi sabıkalı, hakkında açılmış bir sürü dava bulunan birisinin getirilmesine emekli paşalarımız, bürokratlarımız karar verdiler. Yapılacak mücadelede bu kişinin ve suç işlemeye meyilli yandaşlarının daha isabetli olacağını düşündüler. Ancak, yine bu karara göre Taner Ünal belirli bir süre görev yapacak ve başkanlığı bırakacaktı. Bunu yapmadı. Bunun yolsuzluk yapabileceği hesap edilmemiştir. Bunun mahkemesi yine paşalarımız tarafından kurulacak ve hesabı görülecektir. Taner Ünal bu derneği çizgisinden çıkarıp kirli işleri için de bir araç, bir suç odağı haline getirdi. Bu durum derneği kurduran emekli paşalar, emekli subaylar, emekli bürokratlar ve diğer büyüklerimizi ve bizi son derece rahatsız etmiştir. Bu konuda paşalarımız bana temsil yetkisi vermişler ve mevcut durumun düzeltilmesini istemişlerdir. Hasan Kundakçı Paşa ile Vural Savaş ve Nusret Demiral bunlardan bazılarıdır. Asıl kurumumu söyleyemem; söylersem kurumum zarar görebilir."
31 Ocak-3 Nisan 2006 tarihleri arasında yapılan incelemelerin ardından hazırlanan müfettiş raporunda, dernek başkanı Ünal'ın, "derneği ve Türk bayrağını kullanarak kendi menfaatleri doğrultusunda mafya ile bağlantılı yapılanmaya gittiği; milliyetçilik, vatanseverlik, Atatürkçülük gibi değerler kullanılarak ülkenin bazı bölgelerinde Kürt-Türk çatışması çıkarmak, böylece hükümet ve devleti zaafa uğratmayı hedeflediği" iddiaları vurgulandı. Raporda, "1.5 trilyon liralık dernek gelirinin kayıtlara geçirilmediği, çok sayıda bağışçının elindeki makbuzun dernek kayıtlarında karşılığı olmadığı; derneğin Genel Başkan'ın yakınlarına borçlu gösterilerek paralar transfer edildiği; otellerdeki toplantıların, Mersin'deki 2 bin metrelik bayrak yürüyüşü gibi organizasyonlarının maliyetlerinin ve kimler tarafından karşılandığının bilinmediği" iddialarına yer verildi.
Fikir adamı Taner Ünal, bilgisayarında bulunun çocuk pornosu ve hayvan içerikli porno görüntüleri ile de suçlandı. Mahkeme, Ünal'ın tutuklanma nedenleri arasında çocuk ve hayvan pornosu suçunu da saydı.
Libidosu güçlü vatanseverlerin kayda düşen telefon konuşmalarında da kadın sipariş ettiklerini biliyoruz.
Hareketin Konya sorumlusu ve başkan yardımcısı Vehbi Şanlı'nın gazetelerde çeşitli suretlerde çekilmiş fotograflarını görmüşsünüzdür. Asker giysisiyle. Tac Mahal önünde sakallı. Altında 'Ulusal Halk Önderi Vehşi Şanlı' ibaresi ile. JİTEM kimliği de bulanan Şanlı'nın trafik kazasında ölen bir yüzbaşının eşini 70 bin YTL dolandırdığı da öne bürülüyor. Dul kadınla yaptığı tüyler ürpertici telefon konuşmasının kayıtlarını da okuduk.
'Bak, benimle adın çıkar sonra' tehditleriyle iç edilen şehit parası.
Bu derneğin kurucularından 'efsane' asker, tamburalı paşa Hasan Kundakçı'yı Kürt köylülere dışkı yedirme rezaletini gazeteci Ahmet Tulgar'a 'şakaydı' şeklindeki açıklamalarından hatırlamanız yeterli.
Derneğin yakın ilişki içinde olduğu kanıtlanan emekli general Alaattin Parmaksız ve emekli albay Fikri Karadağ'a gelince...
Alaattin Parmaksız, Yüksekova'da bir kâbus olarak anılan Efeler Taburu'nun kurucusu. "İnsanlarımız millî değerlerde eğitim görmediği için aşısızdırlar. Bu iş sivil toplum örgütlerine, sendikalara, orduya ve meclise düşer. İnsanlarımız, kendilerine karşı gelecek tehlikelere karşı bilgilendirilmelidirler. Öğrencileri bu yönde yetiştirmek lâzımdır" diye psikolojik savaşının yararlarını anlatan şanlı bir general emeklisi.
Fikri Karadağ'ın, üstünde Türk bayrağı, dernek flaması, Kuran, karanfil ve üç tabanca bulunan bir masanın etrafına topladığı yiğitlere öncelikle "Bu uğurda ölmek var, öldürülmek var ve öldürmek var" sözleriyle başlayarak ettirdiği yemini bir de şimdi okuyalım Fikri Karadağ'ın, üstünde Türk bayrağı, dernek flaması, Kuran, karanfil ve üç tabanca bulunan bir masanın etrafına topladığı yiğitlere öncelikle "Bu uğurda ölmek var, öldürülmek var ve öldürmek var" " sözleriyle başlayarak ettirdiği yemini okuyarak bitirelim: "....Türk anadan Türk babadan doğmuş, soyunda dönme olmayan Türk oğlu Türk'üm ben....Türk milletini dünyanın efendisi yapmak uğrunda, her türlü ahval ve şerait içerisinde dahi milletimin huzur ve refahı, devletimin ebediyen bekası ve yükselmesi yolunda yılmadan çalışacağıma, Türk vatanını ve Türklük camiasının şerefini korumayı canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve bayrak uğrunda seve seve canımı feda edeceğime, namus ve şerefim üzerine ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene."
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 09.07.07, 20:53
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: okuyunuz(dehşete kapılmadan lütfen)

Paşama dokunma!


Yıldırım Türker
13/03/2006 (5626 kişi okudu)
Milletçe paşazadeyiz. Soylu bir geçmişin nişanesi olarak baş köşeye asılmış paşa dedenin portresi altında engin hülyalara dalan orta sınıfın evinde oturuyoruz. İş ciddiye binerse aile soyağacımızı gövdesinden tuttuğumuz gibi vuruveririz dünyanın kafasına. Ya annenin beyba'sı, ya büyük büyük dedenin amca oğlu, ya da şaibeli bir akrabalık öyküsüyle adlandırdığımız; nesilden nesle geçmiş, belki çerçevesi yenilenerek eviçlerimize emanet edilmiş portreler. Ailenin gerçek büyüğü. Atası. Soylu, kaç-göçün imlâsıyla yaşanan büyük hayatlardan kalkıp ta buralara; sakin, oturmuş, ama kapısı zincirli evlere gözcü dikilmiş. Herkesin, hayali de olsa bir paşası bulunur. İki nesil önce bir eskiciden haraç mezat kapatılmış da olsa, o resmin altında tüttürülen bir sigara, höpürdetilen bir kahvenin tadı başkadır. İkide bir, 'Biz Damat İbrahim Paşa ahfadındanız' diye böbürlenen, arkasından kıkırdaştığımız bir aile büyüğümüz vardı. Paşalar, geçmişin referanslarıdır. Sülalenin ikbal görmüşlüğünün; sütnineler, dadılar, kalfalarla haşır neşir olmuşluğunun kanıtıdır. Yedi ceddini bilip soyunun ucunu bir paşa gölgesinde soluklandıramayan gariban nüfusa da Cumhuriyet'in armağan ettiği Mustafa Kemal Paşa fotoğrafının altında teselli bulmak kalır.
Asri paşaların soysopçulukla ilgisi kalmış değil elbet. Ama özellikle 1980 yılının 12 Eylül'ünde evlerimizin, hayatlarımızın duvarlarına resimlerini zorla astıran beş paşanın gözeriminden kurtulabilmemiz hâlâ mümkün görünmüyor. 12 Eylül'ün darbeci paşalarının Anayasa'sını orasından burasından çekiştirmekle onların dikte etmiş olduğu olağanüstü halden kurtulamıyoruz.
Paşaların hayatımızdaki ağırlığı üstüne defalarca yazmışız. Ama gündemimiz kaçınılmaz olarak askerle olan ilişkimizdir. Varolmanın neresinde takılıp kalmış olduğumuzu anlayabilmek için mecburuz, tartışacağız. Bu memleketin dünyadan farkı gerçekten de 'stratejik konumu' itibarıyla kendine has bir güvenlik örgütlenmesine ihtiyaç duyması mıdır? Bu konumun demokrasiyi dürtüp arka plana itmesi, önceliklerimizin dünyanın uygar olmaya hevesli insanlarından farklı olması doğal mıdır? Kimseye tuhaf gelmiyor mu?

Büyükanıt
Yaşar Büyükanıt'ın adının Şemdinli iddianamesinde geçiyor olmasıyla birlikte ne orada yaşananların, ne Susurluk ikizi çeteleşmelerin en ufak bir hükmü kaldı. Medya görev başına yapıp 'küstah ve cüretkâr' savcının tıynetini, ifadesine başvurduğu işadamının yalanlarını ve zamanında çevirmiş olduğu dolapları bir bir ilan etmeye başladı. Çünkü korkunç bir günah işlenmiş, memleketi yerle bir edecek bir bombanın pimi çekilmişti. Paşamıza dokundurtmayacağımızı kabarmış hançeremizle haykırmak zorundaydık.
Daha kısa süre önce Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın etraflıca bir söyleşisini okumuştuk. Paşa, o zaman da besbelli artık konuşmanın kaçınılmaz olduğunu düşünerek kaseti önüne koydurtmuştu. Büyükanıt'ın Özkök'ün aksine konuşmaya bayıldığını biliyoruz. Nitekim Meşal'in Türkiye ziyareti sırasında da bu konudaki fikirlerini soran gazetecilere, "Asker olarak fazla konuştuğumu söylüyorlar. Bu konuda yorum yapmak istemiyorum" dedikten sonra dayanamamış, "Ama Hamas terörist bir örgüttür" deyivermişti. Çevik Bir'i hatırlatan bir asabı, geleneksel bir paşa tavrı olduğu anlaşılan Büyükanıt, Nur Batur'la daha önce yapmış olduğu söyleşide ne biz zavallı sivilleri rahatlatacak açıklamalar, ne de geleceğe yönelik bir tavır farkının ipuçlarını veriyordu.
O alışkın olduğumuz asker dili bir kez daha aramızdaki hiyerarşi duvarını inşa ediyordu. Yani, yine bize malûmat değil, talimat veriliyordu. Sözgelimi Yüksekova'daki cenaze sırasında F-16'ların alçak uçuş yapmasına yönelik açıklamaları ikna etmeye tenezzül buyurmayan bir rahatlıktaydı. O uçuşlar rutinmiş. Sincan'daki tankların da 'rutin' kelimesiyle açıklandığını gayet iyi hatırlarız. Ama Paşa, sözlerine şu uyarıları da ekleyiveriyordu: "Cenazeyi kaldıranlara herhalde F-16'larla taarruz yapılmaz. Ayrıca F-16'ya gelinceye kadar Yüksekova'da komando tugayımız var. Ama ihtiyaç olursa uçak da uçurulur." Eh, demek ki mesele yokmuş. Bu uçakların hangi koşullarda insanların üstünde alçak uçuş yapacakları konusunda elbette biz sivillere en ufak bir söz düşmediği gibi bu konuda kaygı göstermek de pek uygun bir davranış değilmiş. Söyleşiyi yapan Nur Batur'un yaradana sığınıp sorduğu, "Peki terörle mücadelede hiç hukuk dışına çıkılmadı mı?" sorusuna aldığı cevap da burnundan kıl aldırmaz bir asabiyet sergiliyordu: "Genelde TSK, özelde de onun ayrılmaz bir parçası olan Kara Kuvvetleri hukukun içindedir. Aksini söyleyenlerin başka amaçları vardır." Batur, akabinde "Geçmişte hata yapılmadı mı?" sorusunu yönelttiğinde bir soru önceki cevapla pek bağdaşmayan bir tavırla karşılaşıyordu: "Yapıldıysa yapılmıştır. Bilemiyorum. Ben sadece kendi komutanlık dönemimi biliyorum."
Hassasız hassas
Şunu belirtmek zorundayız ki Van Cumhuriyet Savcısı'nın hazırladığı iddianamenin yarattığı kıyamet havasının, bu toplumun adalet duygusunun gelişmişliği, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki hassasiyeti ile en ufak bir ilgisi yoktur. Hele askeri mevzularda rüştünü ispat edememiş basınımızın gürültülü kampanyası da bir şeyleri örtbas etme gayretinde. Savcının iddianamesinin adeta 'bölücü örgüt' elinden çıkmışlığı, siyasi tespitlerle hukukun tarafsız, soğukkanlı dilini ihlal ettiğinin altını çizen okur yazar vatandaşın bu konuda apansız bir hassasiyet edinmiş olduğuna inanmak gerçekten çok zor. Savcıların hazırladığı ne iddianameler okuduk ki paşamıza yönelik olmadığı sürece söz konusu vatandaşları asla rahatsız etmedi. Orhan Miroğlu'nun yazısında daha yeni okuduğum için örnek olarak sunacağım. Sanık olduğu davanın iddianamesinden alıntı yapmış. Savcı, demokrasiden ve yolaçtığı zararlardan yakınıyor: "Sivil toplum örgütü olarak nitelenen, ancak sivil toplum örgütü olmaktan öte, adeta 'sivil terör örgütü' olarak işlev gören örgütlenmelere de demokrasimizde yasalar çerçevesinde hoşgörü gösterilmektedir... 10'dan fazla personel istihdam eden işyeri sahipleri personelin etnik ve dinsel kompozisyonu konusunda belli bir yapıya zorlanmamışlardır." Daha neler neler yazmış Miroğlu'nun savcısı.
Eh, bir kıyamet kopardığımızı hatırlamıyorum. Bilirkişi raporlarından sevmediklerini eleyip iddianamesinde sezgilerinden, kuşkularından, hissettiği tehlikelerden söz eden savcılarla dolu bir tarihimiz, yargı haritamız var. Şemdinli iddianamesinde tanık olarak adı geçen M. Ali Altındağ'ın itibarının manşetlerde 'O Adam' diye sorgulanmasında gülünç bir şey var. Yıllarca 'Yüce Türk Adaleti'ne güvenerek sessizce karşıladığımız bu olağanüstü metinleri kaleme alan Cumhuriyet bekçisi savcılarımız çok değerli itirafçılar, mümtaz muhbirler, hazik doktorlar, engin bilirkişiler tarafından destekliydi, anlaşılan. Hiçbirinden kuşkulanasımız gelmedi.
Şimdi Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında soruşturma açılmasını yetersiz bulanlar, onu Albayım Deniz Baykal tarafından büyük bir uyanıklıkla saptanan darbenin tetikçisi olarak görenler 'Paşama Dokunma!' kampanyasını bütün fanfarıyla sürdürüyorlar. Kanımca yapılacak en hayırlı şey, savcıyı (asla 'sayın' demeden) Erzurum'un kurtuluş günü şenliklerinde Ermeni rolüne çıkartmaktır.
Akil köşe yazarlarının toplumdaki kutuplaşma karşısında endişelenip aslında Büyükanıt'ın dediklerinden asla böyle bir anlam çıkarılamaz yollu yazıları okuyorsunuzdur. Astsubay Mutkili Ali konusunda, "Tanırım, iyi çocuktur" dedikten sonra "elbette cezası varsa çeker" cümlesini yine bencileyin kimi bozguncu kafaların görmezden gelerek haksızlık yaptığını söylüyorlar. Meğer pek doğal bir sohbet parçacığıymış bizim kesip biçerek sisteme 'darbe'ye maşa ettiğimiz sözler. Meğer yakında Genelkurmay Başkanı olacak olan bir orgeneralin, bir dükkâna bomba atıp, şansı yaver gitmediği için ancak bir kişiyi öldürebilip suçüstü yakalanmış olan bir adamdan 'iyi çocuk' diye bahsetmesi kimi kurumlara bir göz kırpma olarak algılanamazmış. Çünkü biz, toplumca, askerden hiç korkmazmışız. Askerin 'cezası varsa çeker' dediği 'iyi çocuklar' nerede pekiyi? Biri içerde. Bugün okudum.
Ali Kaya, nam-ı diğer Mutkili Ali, askeri cezaevinden, her zaman kullandığı cep telefonuyla 'dayı' diye hitap ettiği birilerini arıyormuş.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 09.07.07, 20:59
diyesi - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Genel Yönetici
Üyelik tarihi: May 2006
İletiler: 4.676
Ettiği Teşekkür: 1.181
2.773 tane iletisine 6.097 kere teşekkür edilmiş
diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!diyesi öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: okuyunuz(dehşete kapılmadan lütfen)

Bu konuyla ilgili yorumlarınızı da görmek isterdim ben.Kopyaladığınız konuyu okudunuz di mi?
__________________
Bilmek; en ağır yüküdür insanın.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar