iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 23:40 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » araştırma masonluk

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #41  
Alt 13.07.07, 21:08
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

LIONS KULÜBÜNE KURULMA İZNİ VEREN HÜKÜMET ÜYELERİ








1.4.1963 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 6\1607 numaralı karar şu şekildedir:
içişleri Bakanlığı’nın 30-3957/38530 sayılı yazısı üzerine, 3512 sayılı kanunun 10′uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 1/4/1963 tarihinde LIONS INTERNATIONAL kulübünün Türkiye’de kurulmasına karar verilmiştir.Başbakan : İsmet İnönü
Başbakan Yardımcısı : Turhan Fevzioğlu (mason)
Çalışma Bakanı : Bülent Ecevit (Karısı Yahudi)
İmar Ve İskan Bakanı: F.Kerim Gökay (mason)
Devlet Başkanı : A.Ş. Ağanoğlu (mason)

Devlet Başkanı : Necmi Ökten (mason)
Dışişleri Bakanı : Feridun Cemal Erkin (mason)
Maliye Bakanı : Ferit Melen (mason)
Ticaret Bakanı : Muhlis Efe (mason)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #42  
Alt 13.07.07, 21:12
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

TÜRKİYEDEKİ GİZLİ YAHUDİLER Mason List (TURKEY)

EĞİTİM VE YAHUDİLER·Kemal GÜRÜZ: YÖK Başkanı
·Kemal ALEMDAROĞLU: İstanbul Üniversitesi Rektörü
·Seha TİNİÇ: KOÇ Üniversitesi Rektörü
·Erdoğan TEZİÇ: Galatasaray Üniversitesi Rektörü
·Lale DURUİZ: Bilgi Üniversitesi Rektörü
·İlter TURAN: Bilgi Üniversitesi Eski Rektörü
· Sabih TANSEL: Boğaziçi Üniversitesi Rektörü
·Üstün ERGÜDER: Boğaziçi Üniversitesi Eski Rektörü
·Tunç EREM: Marmara Üniversitesi Rektörü
· Mahir TOKAY: Guzel Sanatlar Akademisi’nin kurucusu· Fevziye HANİM: Isik Lisesi’nin kurucusu

DEVLET VE YAHUDİLER · Rahşan ECEVİT: Bülent Ecevit’in karisi· Tansu ÇİLLER: Eski Başbakan· Ismail Cem İPEKÇİ: Disisleri Bakani (Dedelerinden Biri Hahamdır)
DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ· Kemal DERVİŞ: Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı
·Mustafa SUPHİ: Türkiye Komünist Partisinin Kurucusu·Sevinç İNÖNÜ: Erdal İnönü’nün Karısı
·
Şükrü Sina GÜREL: Devlet Eski Bakanı·Behice BORAN: Türkiye İşçi Partisi Eski Genel Başkanı
·Sabih KANADOĞLU: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı·Gazi ERÇEL: Merkez Bankası Eski Başkanı
·Faik ÖZTRAK: Hazine Müsteşarı·Tacan İLDEM: Cumhurbaşkanlığı Sekreteri
· Fatin Rustu ZORLU: Menderes Hukumeti’nde Bakan· Dr. Sefik HÜSNÜ: Cumhuriyet Tarihinin İlk Sosyalistlerinden· Feriha SANERK: İlk Kadin Emniyet Müdürü
BASIN VE YAHUDİLER · Fazli Necip Bey: Yeni Asir’in Kurucusu· Dinc BİLGİN: Sabah Gazetesinin Kurucusu
· Erol ve Sedat SİMAVİ: Hurriyet gazetesi’nin sahipleri
· Ahmet Emin YALMAN: Vatan gazetesinin kurucusu· Abdi IPEKÇİ: Milliyet Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni· Ferit SAHENK: NTV’nin Sahibi

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ VE YAHUDİLER ·ÇYDD: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği· ÇEV: Çağdaş Eğitim Vakfı
·TÜSİAD: Türkiye İş Adamları Derneği
·YASED: Uluslar Arası Yatırımcılar Derneği·TESEV: Türkiye Ekonomik Ve Sosyal Etüdler Vakfı
· ADD: Atatürkçü Düşünce DerneğiGazetemiz yazarlarından Yakup Almelek’in sözlerini yazdığı, oğlu Alper Almelek’in bestesini yaptığı marş, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) resmi marşı olarak kabul edildi. (24 Ekim 2001 - ŞALOM)SANATÇILAR VE YAHUDİLER
·Leyla GECER: Dunyaca unlu soprano·Cemil İPEKÇİ: Unlu Modaci·Dede Cemil İPEKÇİ: Turkiye’de Ilk sinemanin kurucusu·Halide Edip ADIVAR: Yazar
· Orhan PAMUK: Yazar

İŞ DÜNYASI VE YAHUDİLER·Koç Grubu: Vehbi Koç Türktür. Eşi ve çocuklarının eşleri Yahudidir.
· Tan Ailesi: YKM’nin Sahipleri· Çukurova Grubu: Karamehmet Türktür. Eşi ve çocuklarnın eşleri Yahudidir.
· Nedim ESGİN: Arçelik Genel Müdürü·Jan NAHUM: Tofaşın Eski Ceo’su
· Can PAKER: Henkel Yönetim Kurulu Başkanı· Zafer İNCECİK: Siemens Yönetim Kurulu Başkanı·Doğus Grubu· Eczacıbaşı
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #43  
Alt 13.07.07, 21:14
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

üzeyir garih araştırması


Garih de diğer dindaşları gibi kendi ülkesine, zorunlu olarak vergi ödüyordu. Ne var ki, klasik Yahudi genlerinin etkisiyle bir süre sonra ödediği miktarın çokluğundan şikayet edip, indirime gidilmesini istemişti. Elbette Kabul edilmez olan bu teklif tereddütsüz reddedildi ve Üzeyir Garih için yaşamın tehlikeli ve kaypak olan günleri başladı. İşte tam bugünlerde, ortağı Alaton ile yurtdışında emniyetli bir yerde istişare edilip, yeni vasiyetler düzenlendi.Bütün Yahudi İşadamları İsrail’e yıllık haraç verirler.
ZOR DURUMU
.Garih yaşadığı ülke ile, mensup olduğu etnik kökenin açıklarını ve güç noktalarını çok iyi biliyordu. Vergi vermemek için başka, ancak yerli bir birime müracaat etti. Ama kendisini Yahudilere karşı koruyacak bu yerli derinlik, daha çok büyük bir delik açmış, Garih’i emmeye başlamıştı. Bundan da rahatsız olan Garih, tüm legal ve illegal kanalları denedi. Ancak bütün bunlara rağmen, verdiği haraç eksilmedi.
Olacakları engellemeyi başaramadı.kayıtlarına geçmeyecekti bu yaralar. Zaten bütün bunlar ilk etapta görülmesin diye ceset ters çevrildi. Ve sol diz kapağı da tam altından keskin ve kalın olan bıçakla parçalandı. Bu da Yahudilik davasından dışarı adım atmanın cezasıydı.
Garih vurulduktan sonra gözcü ve bıçaklayan iki kişi onun üzerinde, kendilerine tarif edilen şekilde çalışmaya başladılar. Talmud’ta belirtildiği gibi, arkadan kalbine kadar ulaşacak bir darbe vurdular. Sonra küçük ve sivri bir bıçak ile her iki gözünü deldiler. Eski Ahit buna ‘göz akıtma’ diyordu ve dinden çıkanlara uygulanan bir cezaydı bu. Ne yazık ki otopsi
kayıtlarına geçmeyecekti bu yaralar. Zaten bütün bunlar ilk etapta görülmesin diye ceset ters çevrildi. Ve sol diz kapağı da tam altından keskin ve kalın olan bıçakla parçalandı. Bu da Yahudilik davasından dışarı adım atmanın cezasıydı
Not: Bu konu hakkında bir söylenti daha var ki o da Garih’in Müslüman olduğu.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #44  
Alt 13.07.07, 21:25
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

Masonlarda oluşan YouTube korkusu


Yüzyıllardır gizlilik geleneğini bozmayan masonlar, son günlerde ilginç bir tartışma yaşıyor. Teknolojiden yararlanarak localar arasında canlı yayın sistemi kuran örgüt, \’gözetlenme\’ endişesine kapıldı.
Farklı illerdeki localarla ortak tören yapılması, \’hacker\’ korkusunu da beraberinde getirdi. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası\’nın dergisi Tesviye, son sayısında bu konuyu işledi. Sadece masonlara dağıtılan dergi, Ankara, İstanbul ve İzmir\’deki dört locanın video konferans yöntemiyle tören yapmasını \’Masonluk ve gelişen iletişim teknolojileri\’ başlığıyla duyurdu. Örgütün ilk kez kullandığı yöntem \’biraderler\’e müjde olarak aktarıldı. Ancak, \’görüntülerin ele geçirilmesi\’ korkusuna da özel bir bölüm ayrıldı. Yazısında bu konuyu işleyen Üçnur Locası\’ndan Hakkı Büyükçivitçioğlu, teknolojinin güvenli bir ortam olmadığını vurguladı. Gazeteci Büyükçivitçioğlu, şu uyarılarda bulundu: \”Çalışmalarımız bir gün kanalların birinde ya da bir internet sitesinde yayınlanabilir. Çünkü bu sefer kapıya \’düzensiz\’ vuran olmayacak, hatta biri bizi gözetlerken ruhumuz bile duymayacak. Hacker\’ların hedefi olmama adına bazı tedbirleri baştan düşünmek zorundayız.\”
Kendisi de bir medya mensubu olan Üçnur Locası\’ndan Hakkı Büyükçivitçioğlu, bu endişeyi giderecek önlemler üzerinde çalışılmasını istedi. Adını gizli tutan bir loca başkanı, \”Bu online sistemin denemesi yapıldı. Fakat yaygınlaştırılması yönünde henüz talimat gelmedi. Sanırım önümüzdeki aylarda yaygınlaştırılacak.\” diyor. Canlı yayın sayesinde hizmet içi eğitim anlamında konferans, seminer ve diğer eğitim çalışmalarının farklı illerdeki localara ulaştırılacağını aktarıyor. Fakat çalışmanın sadece bunlarla sınırlı kalmayacağını, \’mahrem\’ bazı özel çalışmaların da online olarak diğer vadilerdeki (illerdeki) biraderlere ulaştırılacağını bildiriyor. Bu tür çalışmaların dışarıya sızmasının çok tehlikeli olabileceğini ifade ederek, \”Eğer dışarı sızarsa iyi olmaz. Böyle bir kaygının olduğu muhakkak. Gerekli tedbirlerin alınacağı belirtildi.\” vurgusunu yapıyor.
Masonlarda, \’gizlilik\’ en önemli unsurlardan biri. 33 dereceden oluşan masonlukta, her bir derece için farklı \’sır\’lar veriliyor. Bir üst dereceye yükselme törenlerinde bu sırlar, mason biraderlere öğretiliyor. Her mason, sahip olduğu sırlara sadık kalmak için sadakat yemini ediyor. Sırların önemi her bir derecede daha da yükseldiği için sadakatsizlik durumunda verilen cezalar da giderek artıyor. Sırları ifşa eden bir çırak (birinci derece), dilinin kesilmesine razı olurken, kalfa (ikinci derece), yüreğinin göğüs kafesinden çıkarılmasını, üstad mason da bağırsaklarının çıkarılıp yakılmasını kabul etmek mecburiyetinde. Daha üst \’felsefi derece\’lere (3. dereceden yukarıdakiler) mensup olanlar ise bunların yanı sıra kafatasının parçalanmasını kabul eder.
Masonluk sırları daha önce de yayınlanmıştı
1997 yılında ilk defa mason mabetlerindeki gizli çekimler Kanal 7 televizyonunda yayınlanmıştı. Gizli kamera görüntülerinin birisinde, yalnızca 33. dereceden masonların katılabildiği bir \’şeytana tapma ayini\’ vardı. Mabette, şeytana tapanların dinlediği bir müzik çalıyor, beyaz giysili, kılıçlı masonlar altı köşeli yıldız önünde kesilen bir keçinin kanını tasa dolduruyordu. Keçinin kafası bir çubuğa geçirilerek yakılıyor ve ayini yöneten büyük üstad, keçinin kanını içiyor, İbranice dualar okuyordu. Diğer görüntülerde ise iki kişinin masonluğa kabul töreni yer alıyordu
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #45  
Alt 13.07.07, 21:38
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

ATATÜRK’Ü MASONLAR ÖLDÜRDÜ”

Yeniçağ gazetesi’nden Osman Tıraklı’nın Yurt Partisi Genel Başkanı ve İçişleri eski Bakanı Saadettin Tantan ile gerçekleştirdiği ropörtajın yayımı sürüyor. Tantan ropörtajın bugünkü bölümünde Masonları Atatürk’ü öldürmekle suçladı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, mason teşkilatını kapattı. Ama bugün geldiğimiz noktada çok fazla bir şeyin değişmediği görülüyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Atatürk’ü de masonların öldürttüğü kesin… Bunlar hep konuşuluyor, zaman zaman medyaya da yansıyor. Çünkü, Atatürk’te bir siroz hastalığı çıkıyor ve bir gecede ölüyor… Atatürk’ün Mason Localarını kapatmasından sonra masonlarla savaş yeniden başlıyor. Atatürk öldükten sonra Mason Locaları yeniden açılıyor. Bu aşamadan sonra dikkat ederseniz, Atatürk’ü kendi halkından soğutma çabalarının ağırlık kazandığı görülüyor.
Yani bir noktada diyorsunuz ki, masonlar, kendilerini lağveden Atatürk’ten intikam alıyorlar. Atatürk’ü manen de yok etmek için çalışıyorlar. Bu sonucu mu çıkarmamız gerekiyor?
Türkİye Cumhuriyeti o yıllarda İttihat ve Terakki’nin kuruluşundaki mason hakimiyetini temizleyememişti. Yani Mahmut Esat Bozkurt’un 1930’da Bakanken Meclis’te istifa etmesindeki verdiği mesaj da çok önemlidir. Atatürk dahi bir şey yapamamıştır. Atatürk’ün Mahmut Esat Bozkurt’u çağırtıp bu Mason Locaları ile ilgili gündem dışı konuşma yapıp “hemen bunu kapatmamız lazım” demesinden sonra Atatürk’ün sonu gelmiştir. Peki bu masonlar ne yaptı? Atatürk’ü din düşmanı yaptılar. Oysa Atatürk, parçalanmaya karşı milletin itikatta ve amelde birleşmesi için o günkü alimlere kitaplar yazdırtmıştır. Ondan sonra gelenler dini bir yaşam tarzı gibi göstermemiştir. Dinin babadan dededen gelme batılın da içine karışması ile yozlaşmış bir şekilde devam etmesini istemişlerdir. Bu, Türkiye’yi kullanmak isteyenlerin işine gelmiştir. Oysa bizim bu gücün empoze etmeye çalıştığı dine karşı geleneksel İslam’ı savunmamız gerekirdi.
Türkiye’de gerçek anlamda ülkesine hizmet edecek yetişmiş insan sıkıntısı mı var?
Bunu şöyle görmek lazım. Türkiye’de zihinsel anlamda üretim gücünün eksikliğini görüyoruz. Özellikle raflarda eksikliğini hissediyoruz. Yabancı kitaplıklara baktığınız zaman orada Türkiye’den bir şey göremiyorsunuz. Asırlardan beri İslam’a bayraktarlık yapmış bir milletin İslam açısından üretim gücünün sıfır olduğunu görü-yorsunuz. Dünyada İslam’ın yaygınlaşıp kabul görmesi açısından etkili bir alim göremiyorsunuz.
Özellikle Mısır’daki eğitim faaliyetinin gelişmesi, bireyin eğitilmesinde Mason Locaları’nın tavsiyesini görüyorsunuz. İslamiyet’in yaygınlaşarak, toplumların bilinçli bir şekilde Müslüman edilmesi noktasındaki hareketin içerisine bile masonların girdiğini görüyorsunuz. Hem aydınlanma çağında, hem de hızlı okullaşma döneminde de, açılan okullara bile masonların sızdığını görüyorsunuz. Bu olayların tarihi sürecinden bu yana yani Haçlı seferlerinden beri bu faaliyetleri görüyorsunuz. Askeri örgütlenmede bu akıma karşı son derece akıllı örgütlenme yapmış fakat sürdürememiş. Yeniçeri’nin kuruluşundaki, Bektaşi örgütlenmesindeki noktalar iyi tahlil edilmeli. Osmanlı Devleti’nin örgütlenmesine baktığınız zaman çıkarılması gereken çok büyük dersler var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kaybı, yeni bir cumhuriyeti kurarken bu altyapıları yeni anlayış ve esaslara göre kuramamasıdır. Niye kuramadı?
Çünkü yetişmiş insan gücü ve bilgi eksikliği vardı.

Görevdeyken engellendim
Yurt Partisi Genel Başkanı Saadettin Tantan, İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemde suç örgütleri ile mücadele konusunda yeni bir eylem planı hazırlığı içinde iken Bakanlar Kurulu tarafından engellendiğini açıkladı. Tantan, “ İçinde bulunduğumuz sarmal hâlâ bütün bu güçlerin oyunlarına karşı bir eylem planı yapamayışımızdan kaynaklanıyor. Ben bunu yapmak istedim ama Bakanlar Kurulu’ndan geçirtemedim. Bilginin, insanın, paranın, malın, hizmetin bilgisayar ortamında takip edilmesi gerekiyordu. O zaman korku şuydu: ‘Tantan bizim hepimizin nerede paramız olduğunu tespit edecek, el koyacak.’ Biz aslında güçlü devletin düşündüğü ve yapması gerekeni yapmak istiyorduk. Çünkü, bilgi devletin elinde olursa bunu korur ve geliştirir. Bugün Küresel gücü dünyadaki toplumları istediği şekilde yönlendirecek, o ülkelerin kabul ettikleri din önderleri kontrolünde tutuyor. Tüm bu din önderlerine baktığınız vakit, ekonomik güçleri tartışmasız, etki güçleri çok yüksek. Biz bunun Türkiye’deki etkisini kırmak istemiştik. Ama Bakanlar Kurulu’ndan geçirtemedik” dedi
Uluslararası destek alıyorlar!..
Türkiye’deki Mason Locaları’nın bağlı olduğu mason mahfilleri, Türk biraderlerine desteği eksik etmiyorlar. Türk masonlarına övgü yağdırıyorlar.
HÜr ve Kabul Edilmiş Mason Locaları’nın yeni büyük üstadını seçmesinden sonra Fransız masonların büyük üstadı Quillardet’in övgüsü basında yer almakta gecikmedi. Fransız mason, Türk biraderlerinin Türkiye’de Cumhuriyet’in ve laikliğin kuruluşunda büyük rolü olduğunu iddia etti. Türk masonlarının güçlü bir geleneği olduğunu da öne süren Fransız mason, başörtüsü sorunu konusunda da Türkiye’de yapılanlara destek verdi, ‘Biz de Fransa’da yasaklanmasına çalışıyoruz’ dedi.
‘Atatürk’e silahla suikasti düşündük!’
Gazetemiz yazarı Hasan Demir’in iki gün önce köşesinde gündeme getirdiği bir masonun itirafları, YP Lideri Tantan’ın sözlerini doğruluyor.
Hasan Demir köşesinde özetle şu görüşlere yer vermişti:”Yıl 1948, Ağustos’un 1’i. Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti (ELD)’nin “Laiki foni” yani “Halkın sesi” isimli gazetesinin 685’inci nüshasında, Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli farmason Avram Beneraoysan şunları yazar:” Mefkûremizi imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!..” 33 dereceli komünist mason hangi darbeden bahsetmektedir ve “akıbeti feci şartlar altında ölüm” olan kimdir?Bırakalım onu da kendi söylesin: “(..) Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde doktor Mim Kemal Öke’ye hitaben, ‘Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeğe teşebbüs etmeyiniz’ demişti..
(…) O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır.

Fakat asla! Türkiye’deki mason cemiyetinin Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova’da tarihi bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir halde, orada-kilere şaşkınlık içinde haykırdım:
‘- O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!’ İşte böyle.. 1948 yılı Ağustos ayının 1’inde Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti örgütünün yayın organı “Laiki Foni”nin 685 sayılı nüshasında Ege ve Balkanların kıdemli komünistlerinden 33 derece mason Bulgar Yahudi Avram Benaroyas’ın itirafları.”
Özkök yazdı, satış iptal oldu
Türk masonlar bir yandan kapılarını açtıklarını iddia ediyorlar, diğer yandan ölmüş bir masonun evraklarının müzayedede satılmasına izin vermiyorlar. Nitekim, Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün, müzayedeye çıkacak olan bir masonun evrakları ile ilgili yazısından sonra, müzayedeyi düzenleyen yayınevi sahibi, masonun yakınlarının dev-reye soktuğu avukatların salona gelmesi üzerine, bunları müzayededen geri çekti.
Oysa, Özkök, masonun arşivindeki evrakların hiç de önemli olmadığını iddia etmiş ve müzayedeye çıkmadan evrakların dökümünü vermişti.
Kitap ve yayınevi sahibi bundan sonra bir daha mason Aydın Bilge ve Sevgi Locası’nın eserlerini müzayedeye sokup satmayacağına yönelik açıklama yapma gereği de duydu!
Yeniçağ
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #46  
Alt 13.07.07, 21:46
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

işadamları sabetay list
İŞADAMLARI:
A
A. Kozanoğlu,
Ali Balkaner,
Alp Yalman,
Armatör Sadıkoğlu Ailesi,
Ateş Ünal Erzin,
B
Boronkay,
Bezmen’ler,
C
Cem Boyner,
Ç
Çiftçiler Holding,
Çapa Ailesi (Çapamarka)
D
Dinçkök,
Demirağ Ailesi (Mehmet Nuri ve kardeşi Abdurrahman Naci)
Dilberler Mağazaları,
E
Eczacıbaşı,
Erdoğan Demirören,
Erol Aksoy,
Esenpen (Esen Özgener),
Erkut Yücaoğlu,
F
Feyyaz Berker (Tekfen),
Feyzi Akkaya (STFA),
G
Gorbon,
İ
İbrahim Ethem Ulagay İlaç,
İpar Ailesi,
K
Kazım Taşkent (Yapı Kredi),
Koç Holding,
Kutman Ailesi (Doluca Şarapları)
M
Mehmet Üstünkaya,
Manisalı Elginkan Ailesi (ECA),
Mustafa Taviloğlu,
Ö
Ömür Yoğurtları,
Öngüt’ler,
Öner Akgerman (Çimentaş),
Özgörkey Ailesi (İzmir Pepsi)
R
Refik Baydur,
Rumeli Holding (Uzanlar) ,
Raşit Özsaruhan (Metaş, Betontaş)
S
Selim Edes,
Sohtorik,
Ş
Şarık Tara- Şadi Gülçelik (ENKA),
U
Uğur Mengenecioğlu (UM Denizcilik),
Ulusoy Ailesi (Ulusoy Taşımacılık),
Y
Yaşar Holding,
Z
Zorlu Ailesi,
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #47  
Alt 13.07.07, 21:50
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk



S a b a t a y L i s t
Sabataycılar halen Türkiye’de önemli güç odaklarından birisidir, ama her şey değillerdir. Her taşın altında onları aramak, millete hizmet etmiş her vatan evladını Sabataycı ilan etmek kelimenin tam anlamı ile hem bir manipülasyon, hem de bir provokasyondur.Şüphesiz Sebatayistler üzerine ilk önceleri İslami kesimde ve şimdilerde sol tandanslı kesimlerde çok yazılıp çizilmektedir. Ancak hemen belirtelim ki, özellikle Adnan Mendres’i de kapsayan Sabataycı suçlamalarla kantarın topuzu iyice kaçmışa benzemektedir. Zira uyarıyorum; yarın işi öyle bir noktaya vardırırlar ki, milletin tarihsel ve toplumsal değerleri ile bütünleşen, topluma maddi ve manevi hizmet eden, yakın tarihimizde çok önemli kilometre taşları olan Atatürk, Mehmet Akif, Said Nursi, Necip Fazıl, Nurettin Topçu vs. gibi şahsiyetleri düzmece şecerelerle Sabataycı ilan edip toplumun tarihsel hafızasını dumura uğratabilirler. Bundan dolayı akl-ı selim sahibi yazar ve çizerlerimizin bu noktada dikkatli olmaları gerekir. Şimdi hiçbir spekülasyona mahal bırakmadan Mesihlik, Sabatay Sevi ve Sabatayizm’i diseksiyon odasına alalım. Bilindiği gibi Mesih kelimesi İbranice Maşiah (İbranice kutsal yağla yağlanmış takdis edilmiş manasına gelir) kelimesinin Arapça kullanımıdır. Batı dillerine bu kelime Yunanca Hristos sözcüğünden geçmiş ve bugün Anglo-Sakson dillerinde İsa-Mesih’in karşılığı olarak Cristos, Christ olarak kullanılmaktadır. İşte Hiristiyan kelimesi de Mesih’e bağlı anlamda bu etimolojiden doğmuştur. Yahudiliğin tarihsel serüveninde Babil sürgününe kadar henüz Mesihlik anlayışı doğmamıştır. Özellikle Batılı araştırmacılara göre Yahudilerin kendilerini kurtarıp “göksel-şeriat” devletini kurarak yeniden Kral Süleyman dönemindeki ihtişamlı günlerini getirecek Arz-ı Mev’ud, Büyük İsrail Projesi’ni gerçekleştirecek Mesih beklentisi yoktu. Nabukadnezar M.Ö. 587′de Süleyman Mabedi’ni yıkıp 50 bin Yahudi’yi Babil’e köle olarak götürünce Yahudiler burada Zerdüştlük’teki son kurtarıcı simgesi olan Saoşyant inancından etkilenerek Mesih inancını geliştirdiler. Öyle ki, bütün sürgün ve işgal dönemlerinde kendilerini kurtaracak Mesih beklentilerini daima diri tuttular. Özellikle Kral Sargon, Antiakos Romalı komutan Pompeus, İmparator Titus dönemlerindeki korkunç katliamlarda Mesih beklentisi had safhaya çıktı. İşte bu esaret dönemlerinde Hz. İsa dahil, Bar Kocbha, Sabatay Sevi, David Alroy, Yakup Burdean’a kadar Yahudileri kurtarıp onları dünyanın hakimi yapacağını söyleyen onlarca Mesih çıktı. İşte bunlardan birisi de konumuzu teşkil eden İzmir Yahudisi ‘Ani adolekehem’ (’Ben sizin rabbinizim’) diyen Sabatay Sevi’dir. Yine hemen söyleyelim ki, bugün İsrail’e hakim olan Rabbinik-Ortodoks Yahudiler için henüz Mesih gelmemiştir. Günümüze kadar Hz. İsa, Sabatay dahil ortaya Mesih diye çıkanların hepsi yalancıdır, zındıktır. Zaten Sabataycılar, Hristiyanlar ve Yahudilerin aralarındaki temel problemleri de bu noktadan kaynaklanmaktadır. Gelelim Sabatay Sevi’ye… 1626 yılında İzmirli bir Yahudi olarak dünyaya gelen Sabatay, 1648 yılına gelindiğinde Kabbala’yı çok iyi bilen bir haham olmuştu. Kabbalist Yahudi tasavvufundan çok etkilenen Sevi gördüğü rüyaları ve sözde kerametleri ile derhal Yahudi çevresini etkilemiş; ünü Mısır, Filistin ve Avrupalı Yahudilere kadar yayılmıştı. Onu ilk Siyonist olarak düşünebiliriz. Çünkü diasporada dağınık halde yaşayan Yahudi milletine ‘Kutsal Yurt’larına, Kudüs’e göç etmelerini telkin ediyordu. Henüz yahudilerin beklediği kurtarıcı Kral-Mesih olduğunu ilan etmemişti. Nihayet Kudüs’e gitti, orada Gazzeli Yahudi teolog Nathan’la tanıştı; onun da telkinleri ile Mesih olduğunu ilan etti (1665-1666). Yahudi diasporasını bir heyecan kapladı. Kefaret oruçlarının tutulduğu Yahudiler arasında Kudüs’e göç hazırlıkları başlamıştı. Hatta 1665′te Almanya Hamburg Yahudileri Sinagogu’nda Mesih Sabatay Sevi’ye Yahudilerin Kralı olarak dua edildi. Sabatay, Yahudilerin bazı temel şeriat yasaklarını da mübah saydığından Ortodoks haham ve halkın tepkisini çekmiş, Bab-ı Ali’ye şikayetler had safhaya ulaşmıştı. Nihayet Osmanlı makamlarınca tutuklanarak Gelibolu Kalesi’ne hapsedildi. İşin ilginç tarafı 1666 Eylülüne kadar hapishanede prensler gibi yaşadı ve faaliyetlerine devam etti. Yahudilerin 9 Ab’daki, Kudüs tapınağının yıkılışı anısı olan oruç günlerini Sabatay, Gelibolu kalesinden yayınladığı fermanla resmen Mesih’in doğum günü ve bir sevinç bayramı şekline dönüştürdü.
Yakubiler, Kapancılar ve Karakaşlar
Artık Osmanlı İmparatorluğu’nun içindeki Yahudilerin çoşkunlukları sınır tanımıyordu ve onları uyarmak isteyen ‘kafir’lerin uğraşmaları boşa çıkıyordu. Tam bu sırada Padişah Avcı Mehmed’in fermanı ile sorgulanmak üzere Edirne’ye getirildi. Fındıklı Silahdar Mehmed Ağa’nın anlattığına göre, 16 Nisan 1667 yılına Has Oda Köşkü’nde padişahın da mahfilden izlediği bir meclis kurularak Kaymakam Paşa, Şeyhülislam ve Vani Efendi, Sabatay’ı sorguladılar. Eğer Mesih’se mucize göstermesini ya da Müslüman olmasını teklif ettiler. Mucize gösteremeyerek Mesihliğini inkar etmek zorunda kalan Sevi Müslüman olmayı kabul ederek şehadet getirdi. Mehmet Efendi ismini alarak, maaş bağlanıp üzerine kürk giydirilmek suretiyle İçoğlan Hamamı’nda görev verildi. Tabii Sabatay’ın Müslüman oluşu, Yahudiler arasında şok etkisi yaptı. Sabatay taraftarlarını teskin etmekte gecikmedi; tanrısal irade ile hareketin Müslüman kimliği ile devam etmesi vahyedilmişti.Ancak Sabatay ani bir şekilde strateji değiştirerek, herkesin Müslüman isimleri almasını salık vermesi ve bir de asıl Yahudi ismini muhafaza etmek kaydı ile Mesihlik hareketini gizli olarak sürdürme kararı alması bir dönüm noktası oldu. İşte bu tarihten sonra aslında Yahudi inançlarına bağlı, fakat anlaşılmamak için Müslüman gözüken, hatta bazen hacca dahi giden, bazen önemli Müslüman cenazelerinde tekbir getiren Sabataycı dönmelerin tarihsel serüveni başladı. Tabii Sabatay’ın bu hareketini öğrenen Osmanlı onu sonunda Arnavutluk’un Ülgün (Dolcigno) bölgesine sürdü. Burada yine gizli olarak Mesihlik faaliyetlerini sürdüren Sabatay 1676 yılında öldü. Ancak O, Sabataycılara göre gerçekten ölmemiştir; göğe çekilmiştir.
Bir gün tekrara dönerek Kudüs’te ‘Tanrının Krallığı’nı kurup, tüm Yahudileri dünyaya hakim kılacaktır. Sabatay’ın ölümünden sonra cemaat, teolojik ve şeriat tartışmaları ve liderlik noktasında ayrılğa düşerek, kısaca Yakubiler, Karakaşlar ve Kapancılar olarak üç ana bölüme ayrı ve sistematik olarak Müslüman kimlikleri ile devletin eğitim, ticaret ve siyaset alanlarına sızarak önemli güç odaklarına dönüştüler. Günümüzde her üç fraksiyonun İzmir’de, İstanbul Feriköy ve Üsküdar Bülbül Deresi’nde mezarlıkları vardır ve ölülerini halen oraya defnetmektedirler. Ne yazık ki, Sabatay’la ilgili Osmanlı Mühimme kayıtları 1948 yılında İsrail’e kaçırılmıştır. Kısaca anlattığımız bu tarihçeden sonra esas soru şu Sabataycıların Türk siyasi, kültürel ve ekonomik hayatı üzerinde etkisi olmuşmudur? El cevap: Olmuştur.
Halen de olmaya devam etmektedir. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Dr. Nazım, İshak Sukuti, ünlü Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, İpekçi ailesinden ihtilal Başbakanı Naim Talu’ya kadar birçok siyasinin Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi gibi gazetecilerin, Cemil İpekçi gibi modacıların ve özellikle medya, iç ve dış politika ve finans düzlemindeki köşe başlarında Sabataycı-dönmelerin olması tesadüfi değildir.
Ayrıca bu sır cemaatinin Müslüman isimli sözcülerinin İslam karşıtlığı ve özellikle bolşevik düzlemde anlamını bulan, sadece kamusal alandan değil, Tanrı’yı yeryüzünden kovmayı amaçlayan laiklik anlayışlarını savunmaları da çok manidar gözükmektedir. Sabataycılar halen modern Türkiye’de önemli güç odaklarından birisidir, ama her şey değillerdir. Sabataycıları olduğundan güçlü göstererek, millete hizmet etmiş her vatan evladını Sabataycı-dönme ilan etmek kelimenin tam anlamı ile hem bir manipülasyon, hem de bir provokasyondur. Ayrıca şahsen ben kendi özgür iradesi ile her insan gibi Sabatayistlerin de Müslüman olabileceğine inananlardanım. Zira Allah’ın kimi hidayete erdireceği kimsenin tekelinde değildir.
DR. LÜTFÜ ÖZŞAHİN / DİNLER TARİHİ UZM. Yeni Şafak, 19.7.2004
Dönmelik ve DönmelerÇalışma odamı ve kitaplarımı düzenler düzenlemez, ilk işim, okuma listemin en başında olan M. Ertuğrul Düzdağ’ın 366 sayfalık Dönmelik ve Dönmeler adlı eserini okuyup bitirmek oldu.“Bu kitabı her Müslümanın okuması lazım” diyerek yazımıza başlayalım.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, ana gündem maddelerinden biri de, Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türkler ile Anadolu’da yaşayan Rumların karşılıklı mübadelesidir.Sabatay Sevi’ye inanan, bir Müslüman gibi görünen, camiye giden, kurban kesen ve fakat İslam düşmanı olarak yaşayan, devletin aleyhine türlü türlü işler çeviren, en üst kademelere bile adamlarını yerleştiren Dönmelerin yoğun olarak yaşadığı şehir Selanik’tir ve Yunan tarafı, Dönmelerden kurtulmak için, bu topluluğu, Müslümanlarla beraber Türkiye’ye gönderme kararı alır. Bu sırada Türkiye’deki yaşayan ve Dönmelikten dönen Karakaşzâde Mehmet Rüşdü, Türkiye Büyük Millet Meclisine bir mektup yazarak, Dönmelerin içyüzünü anlatır ve bunların Türkiye’ye alınmamasını ister. Karakaşzâde, Selanik Dönmelerine de şu mektubu yazar: “Kurtuluş Savaşı esnasında, herkesin ümidini kestiği ve böyle sizler gibi ne kanını, ne malını ve ne de servetinin cüzi bir kısmını memleket ve millet için feda etmeyi hatırına bile getirmeyen asalaklar, para yığmak ile meşgulken, her türlü maddi imkanlardan mahrum kalan Türkler, Allah’ına sığınarak her taraftan üzerlerine gelen hücum ve taarruzlara mütevekkilâne ve dindarâne ve kendilerine has bir metanet ve sükûnetle mukabele ederek vatanı müdafaa ettiler ve bihakkın düşmanlarına galebe çaldılar. Bu kadar ulvî bir manzara karşısında, eski devirlerdeki gibi asalak yaşamayı ve hiçbir taraftan bir itiraza maruz kalmayarak refah ve saadet mi hayal ediyorsunuz?
Ankara’ya geleliden beri yakinen görüp anladığım Türkler ve bilhassa Büyük Millet Meclisi ve onun vekilleri, benim onbeş yaşından beri beslediğim emellerin husûlpezîr olacağına berâat-ı istihlâldır. Çünkü Büyük Millet Meclisi, çiftçilere zarar eden yaban domuzları için bile kanun çıkarmaktadır; zanneder misiniz ki, bu kadar incelikleri düşünen bu esâ-yı millet, bir ecnebi kitlesini sinesinde besleyebilsin. Buna artık tahammül edecek bir ferd bulunmadı ve bulunamaz…” (sayfa 12)
Karakaşzâde’nin Selanik Dönmelerine yazdığı mektup budur. Büyük gün gelip de mübadele başladığında, Türkiye Cumhuriyeti, Selanikli dönmeleri Anadolu’ya kabul eder, fakat milliyetçilik adına, Müslüman Arnavutları kabul etmez.
Bu uygulamaya, dönemin bazı aydınlarından itirazlar gelir: “Dönmeler, Türklerin vücutlarındaki etleri tamamen yedikleri gibi, şimdi de kemiklerinin içindeki ilikleri mahvetmek istiyorlar. Anadolu köylerine Dönmeler yerleştirilirse, saf ve nezih Türk köylülerini aldatsınlar, servetlerini kat kat artırsınlar ve Türk köylülerini tamamen mahv ü perişan eylesinler! Ey Müslümanlar aldanmayın! Zira bu siyaset son derece yanlıştır.” (sayfa 261)
Karakaşzâde Mehmet Rüşdü yanılmıştır. Artık devir değişmiş, herşey ters işlemeye başlamıştır: “Eski günlerde, Dönmelerle aynı muhitte yaşayan Müslüman halk, onları daima tanımış ve bilmiştir. İslami bir hayatın içinde, yapmacık hareketlerin farkedilmemesi imkansızdır. Fakat Müslümanlar, dini, dünyevî ve dayatılacak bir mesele diye anlamayıp uhrevî ve imanî bir mesele tercih olarak telakki ettikleri için, Dönmeleri kendi hallerine bırakmışlardır. Bunda, devletlerinin ve devlet adamlarının, zararlı bir şeye müsâmaha etmeyeceğine dair duydukları itimadın da büyük tesiri olmuştur.
Fakat bu durum, 1930’lu yıllardan sonra değişmiştir. Artık Dönmeler değil, dindar Müslümanların kendilerini gizleyip sakınacakları bir devre girilmiştir. Müslümanların, değil Dönmeleri, kendilerini bile farkedecek halleri kalmamıştır.” (sayfa 20)
Buraya kadar okuduklarınız, ilgimi çeken bir olayın kitapta izini sürmemdi. Oysa Dönmelik ve Dönmeler kitabı, sadece bunları değil, onlarca önemli meseleyi anlatıyor, aydınlatıyor.
Atlı tramvaydan son model otobüse
Atlı tramvayın İstanbul’da hizmete girmesinden bugüne 120 yıldan fazla bir zaman geçmiş. Atlı tramvay gitmiş, bir üst modeli gele gele, en son otobüsler hizmete girmiş.Sertaç Kayserilioğlu’nun kaleme aldığı atlı tramvay tarihini okuyorum. Sanki tarihe yolculuk yapıyor gibiyim: O zamanı anlatan resimler, çizimler, tramvay biletleri, sözleşmeler, renkli olaylar, bazı semtlerin çocukluk fotoğrafları…
Bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesinin ve özel şirketlerin işlettiği otobüslerle ilgili en genel şikayet; klimalı, son model otobüslerin kalbur üstü semtlerde çalıştırılması; buna karşılık, Gazi Mahallesi, Küçükköy, Alibeyköy, Sultanbeyli gibi varoşlara gözden düşmüş eski püskü otobüslerin gönderilmesi… Evet, en büyük şikayet bu. Çünkü ortada bir ayrımcılık, bir çifte standart var.
Kitaptan anlıyoruz ki, 120 yıldan bu yana ulaşımda çok şey değişmiş ama, bu çifte standart hiçbir zaman değişmemiş. 1880’lerde de, tramvay şirketi, arabaların en köhne, atların en zayıf ve yaşlı olanlarını, fakir fukaranın yaşadığı Aksaray-Topkapı hattında işletiyormuş. Pera (Beyoğlu) gibi daha iyi semtlere de kullanışlı, görünüm itibariyle farklı arabalar, genç ve güçlü atlar…
Tabii bu, halkı derin düşüncelere sevk ediyor, kafalarında soru işaretleri oluşmasına neden oluyormuş.
Eee, o zamanlar komünistlik de yok!
Kuzu bayramı
Dönmeler, yılda bir kez kuzu eti yerler ve bunu da Dört Gönül Bayramı adı altında yaparlarmış.M. Ertuğrul Düzdağ’ın kuzu bayramıyla ilgili kitabına aldığı bir anekdotu, daha doğrusu bir Dönmenin ifşaatını köşeme de konuk etmek istiyorum.
“Annem bana; Katiyyen kuzu eti yeme, senesinde ölürsün. Dönmelerden başka bir kadınla temas edersen mutlaka cehenneme gidersin. Bu ibadetler hakkında sakın Türklere bir şey söyleme. Türkler soğan gibidirler. Sen hiç acı olmayan soğan gördün mü, derdi.
Halbuki Selanik’te Arnavutlar vardı. Gayet nefis kuzu pişirirlerdi. Çocukluk, imrenirdim. Nihayet gidip yemeye karar verdim. Bir taraftan korkuyordum. O heyecanla yediğim kuzuyu unutamam. Zihnimde yer eden bu telkinler ile o sene hep ölümü bekledim. Ölmedim. Yine yedim. Yine ölmedim…” (sayfa 215)
İbrahim Tenekeci, e-mail: itenekeci@superposta.com
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~
S A B E T A Y C I L A Rİspanyollar, topraklarından İslâmiyet’i silme çalışmalarına 1200’lü ilk yıllarda başladılar. 1492’ye gelindiğinde, çalışmalar hedefe ulaşmıştı. Sıra, Yahudiler’e – Musevîler’e gelmişti. Bilindiği gibi; Yahudilik ırk, Musevîlik ise dindir. Ancak Yahudi ırkı ile Musevî dini özdeşleşmiştir. Birlikte anılırlar.Yahudiler, 1490 ‘lı yıllara kadar İspanya’da altın çağlarını yaşadılar. Bu tarihlerde başlayan asimilâsyon, sindirme ve göçe zorlama amaçlı baskılar, dayanılmaz hâle gelmişti. Yahudiler, Osmanlı Devleti’nden gelen dâveti kabul ederek 1492 yılında İspanya’yı terk etmeye başladılar.
Göçmenler: İstanbul, İzmir ve Selânik’e yerleştirildiler. Huzur dolu, sâkin bir hayat yaşıyorlardı.
İzmir’de, Kadifekale semtinin fakir Musevî ailelerinden oluşan alt kesimlerinde, l6 Eylül l626 tarihinde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Adını ‘Sabetay’ koydular. Aile soyadları ‘Sevi’ idi. Sabetay Sevi, din adamı olarak yetiştirildi. O, 39’uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilâhi bir güce sahip olduğunu söylemeye başladı. 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilân etti.
Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bu günkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler’i bir araya toplayacaktır.
Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yapar. Taraftarlarının sayısı her gün artmaktadır. Avrupa’dan Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar olur. Heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmî tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım doğar. Bu akım, Hıristiyanlar arasında etkileşimlere, Müslümanlar arasında ise sert ve ciddî tartışmalara yol açmıştır.
İnsanlar, Sabetay Sevi’ye tapmaya, sinagoglardaki konuşmalarından sonra taşkınlıklar yapmaya başladılar. Kimse, neler olabileceğini kestiremiyordu. Taraftarlar: “Efendimiz, Türk’ü tahtından indirecek ve dünyayı 18 krallığa bölecek.” Diyorlardı.
Sabetay Sevi, oluşmasına yol açtığı heyecan seline kapıldı. Taraftarlarıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin başşehri İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. Bu olay üzerine Sevi tutuklandı ve yargılandı. Sultan Dördüncü Mehmet, çok uzun süren yargılamayı perde arkasından takip etti. Yargılama sonunda Sabetay Sevi’nin önüne iki seçenek kondu: İddialarından vazgeçmezse öldürülecek, Müslümanlığı kabul ederse, hayatı bağışlanacaktır. Sevi: “Bu can bu bedende olduğu sürece Müslüman’ım.” Der, Aziz Mehmet Efendi adını alır. Taraftarlarının bazıları bu ihaneti kabullenmez ve intihar ederler. Çoğunluk ise Müslümanlığı kabul eder.
Mesih, yâni kurtarıcı, kendisini kurtarabilmek için dinini değiştirmiştir. Bir müddet sonra da taraftarları arısındaki intiharları durdurabilmek ve insanları kendisine çekebilmek için bir atraksiyon yapar: Cübbesinin içine bir kuş yerleştirerek topluluğunun huzuruna çıkar. Burada cübbesinin önünü açarak sakladığı kuşu uçurur. “Can bedenden çıktı.” Diyerek, eski dinine döndüğünü îma eder.
Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, ‘dönme’ veya ‘avdeti’ denilir. Fakat onlar, İslâmiyet’i kabul ettiklerini söylemelerine, görünüşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktadırlar. Bu durum, yetkililerin gözünden kaçmaz. 1676 yılında Arnavutluk’a sürgüne gönderilirler. Sabetay Sevi aynı yıl Arnavutluk’ta ölür.
Sabetay Sevi’nin hayattaki iddiaları kadar ölümü de fırtınalara yol açtı. Ona inananlar, Mesih olarak Müslüman olduğunu fakat Musevî olarak gökyüzüne uçtuğunu söyleyip, günün birinde tekrar dünyaya döneceğine ve bütün Yahudiler’i kurtaracağına inanırlar. Bu inançlarını korumak ve yaymak için teşkilâtlanırlar. Gizli, içine kapanık bir cemaat olarak Mesih’lerini beklemektedirler. Sabetaycılar, daha sonra Selânik’e yerleşirler. ‘Selânik Dönmesi’ isimlendirmesi böylece oluşur. Oradan da 1924 yılında topluca İstanbul’a gelirler.
TOPLUMUMUZDAKİ KONUMLARI
Sabetaycılar’ın; Mesih’lerini beklemeleri, çoğunluğu muhafazakâr olan insanlarımız için bir problem oluşturmuyor. Ancak kendilerini gizleyen Sabetaycılar’ın sıkıntıları var. Birincisi, kendi aralarında üç ana gruba ayrılmış durumdalar: 1- Yâkubiler, 2- Kapancılar, 3- Karakaşlar . Her grubun alt kolları var. Gruplar ve kollar arasında çetin bir mücadele yaşanıyor. Asıl mücadele ise, Sabetaycılar ile Musevîler arasındadır. Sabetaycılar, Müslüman gibi yaşamalarına rağmen Müslüman değiller. İbadetlerini sinagoglarda yapmak istiyorlar. Musevîler ise, Müslüman gibi yaşadıklarından ve Musevîliğin gerekli ritüellerini yerine getirmediklerinden onları Musevî saymıyorlar ve ibadethanelerine kabul etmiyorlar, birlikte dua etmeyi reddediyorlar. Aralarındaki bu çekişmelerin oluşturduğu huzursuzluk, toplumumuzu olumsuz olarak etkiliyor. Hele bir de Türk vatandaşı olmaları sebebiyle, İsrail hükümeti nezdinde haklarının aranıp verilmesini devletimizden istemiyorlar mı ?… Anlaşmazlıklar böylece milletlerarası boyutlara ulaştırılıyor. Yarın neler olabileceğini kestirmek mümkün değil.Sabetaycılar gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet döneminde asimilâsyonist baskılar (!) altında bulunduklarını iddia ediyorlar. Fakat bu nasıl bir baskı ise, her iki dönemde paşalık, vezirlik, baş vezirlik, genel müdürlük, milletvekilliği ve bakanlık gibi devletin çok önemli makamlarına gelebiliyorlar. İş hayatında, sanat ve basın alanında bir numara olabilenler var.
Sabetaycılar’ın, insanlarımıza ters gelen davranışları şöylece sıralanabilir:
-Sabetay Sevi’ye tapanlar olmuş. Kendisine ‘Allah’lık izafe edilmiş. İtiraz etmemiş. Müslüman Türk halkının anlayışına göre bu sapkınlıktır.
-Devlete karşı ayaklanmış, yürüyüşe geçmiş. Bu hareket anarşi ve terördür.
-Sabetaycılar, “Salt mantık açısından bakıldığında, Sabetay Sevi öğretilerinin kavranamayacağını” söylüyorlar. Akla ve mantığa uygun olmayan bir felsefe ciddiye alınamaz.
-Sabetaycılar, 300 yıllık kültürlerini gizlice yaşamaktan şikâyetçiler. Türkiye’de, 4000 yıllık kültürlerini yaşamak ve yaşatmak isteyenler var. Onları fundamentalist ve çağ dışı olmakla suçluyorlar.
-İstekleri, Devletimiz tarafından karşılanmadığı için “Türkiye bu gün, Osmanlı Devleti’nin çok gerisindedir. Bu şartlar altında hiç kimse, Türkiye’ nin Avrupalı sayılmamasından gocunmamalıdır.” Diyorlar. Bu davranışlar, milletimize haksızlıktır.AZINLIĞIN ÇOĞUNLUĞA DAYATMASI
Türkiye’deki akl-ı selim sahipleri, Sabetaycılar’a, ‘Ya sev, ya da git’ demiyor. Yukarıda bir kısmı özetlenen olumsuzluklara rağmen Sabetaycılar, kültürümüzün alt zenginliklerini oluşturan bir grup olarak saygın insanlar halinde aramızda yaşama hakkına sahipler. Kimse varlıklarından rahatsız olmaz. Saygınlığın devamını güçleştiren davranışlar, Sabetaycılar’dan geliyor.-Milliyetçi ve muhafazakâr aydınlarımıza batıcı bir hayat tarzını dayatıyorlar. Millî ve manevî değerlere önem vermeyen kozmopolit insanlar olarak tanınıyorlar. Kendilerinin bu şekilde tanımlanmasından rahatsız olmadıklarını açıkça belirtiyorlar.
-“Elhamdülillah Müslüman’ım” Diyorlar. Fakat değiller. Bu durum, onlar için sadece bir dinî tercih olarak kalsa, kimsenin bir diyeceği olmaz. Olması gerekenin bu olduğunu söylemeleri insanı tedirgin ediyor.
-Sağ-sol, lâik-dindar, Alevî-Sünni ve Türk-Kürt sürtüşmelerinde gizliden gizliye kışkırtıcı roller üstlendikleri sezinleniyor.
-Kimlik bunalımı içerisinde olmaları sebebiyle yaşadıkları huzursuzluk, giderek topluma yayılıyor.
Sabetay Sevi, kendi cemaatine; “Benzet, fakat benzeme !” emrini vermişti. Onlar, bu emir gereği, kendilerini Müslüman’a benzetiyorlar. Türkiye’de Türk ve Müslüman olduklarını söylüyorlar. Milletlerarası platformlarda ise, Yahudi – Musevî olduklarını iddia ediyorlar. Bu iki yönlü söylem, Müslüman-Türk imajımızı zedeliyor.
Kendilerini samimiyetle ortaya koyanlar, hoşgörü ile karşılanabilir. Çifte kimliği benimseyenler de… Onlar değişmeseler de olur. Fakat içerisinde bulundukları toplumu değiştirmeye çalışmaları hoş karşılanmıyor.
Yine de onlar, çifte kimlikleri ve çifte standartları ile alt kültürümüze ayrı bir renk katıyorlar. Tatlı tonlarda olmasa bile…
OĞUZ ÇETİNOĞLU
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Bilhassa Türkçü dergilerde yazan Oğuz Çetinoğlu ismine bir başka yerde daha tesadüf ettim; Terakki Vakfı Okulları Mezunları Listesinde. Oğuz Çetinoğlu oğlu 1969 Karabük doğumlu Alper Turan Çetinoğlu 1986/87 Terakki Lisesi Edebiyat Bölümünden mezun olmuş. Oğlunun adı babasının fikriyatıyla mütenasip ama bu Oğuz Çetinoğlu yukarıdaki makalenin muharririyle nasıl aynı şahıs olabilir, onu bilemiyorum.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #48  
Alt 13.07.07, 21:52
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

Türkiye'yi mason çeteler yönetiyor”


Aytunç Altındal, Petrol Yasası, özelleştirme, toprak satışı gibi ülke için hayati önem taşıyan konularda çarpıcı açıklamalar yaptı. Altındal, “Türkiye’nin yabancılara peşkeş çekilmesinin arkasında mason kökenli işbirlikçiler var” dedi.



Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, başta petrol yasası, özelleştirme, toprak satışı gibi... Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü açısından stratejik öneme sahip konularda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Yüksel Mutlu’nun sorularını cevaplayan Altındal, Türkiye’nin yabancılara peşkeş çekilmesinin arkasında mason kökenli işbirlikçilerin olduğunu söyledi. Altındal, Masonların Türkiye’yi bölmek ve parçalamak için son zamanlarda yükselmekte olan Atatürk sevgisi ve Atatürk milliyetçiliğini küstahça hedef aldıklarını kaydetti.
Son zamanlarda hızla çıkarılan yasaların altında yatan gerçek nedir?
Türkiye’de yasalar birilerinin yönlendirmesi ve talepleriyle çıkarılmaktadır. Ancak bir gerçek vardır ki o da asla gözardı edilmemelidir. Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur. Bu bir rastlantı olamaz. Bugünkü özelleştirme, petrol yasası , toprak satışları, maden arama ruhsatları hep TÜSİAD ve TESEV çevresinde sayıları bir hayli fazla olan bu işbirlikçi çevreler tarafından gerçekleştirilmektedir. İslamcı olduğunu söyleyen ve İslam dinini savunduğunu söyleyen AKP iktidarı da kimbilir kaç Mason danışmandan görüş alır? Özellikle kültür, sanat, edebiyat başta olmak üzere Türkiye’de bu masonik çevre bir çete gibi Türkiye’yi yönetmektedir.
Geçtiğimiz gün Atatürk’le ilgili bir açıklama yapan Masonlar, “Mustafa Kemal’in Mason olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor” dedi. Bunun amacı neydi?
Milli duyguların yükselmeye başladığı bir dönemde, mason locaları hedef şaşırtmak ve kafa karıştırmak için özellikle bu tür açıklamalar yaparlar. Hiç kimse de bunlara kanmamalı ve söylediklerini de tartışma konusu yapmamalıdır. Atatürk adı kullanılarak gündem değiştiriliyor. Üstelik bazı çevrelere de koz verilmiş oluyor. Amaçları son zamanlarda yükselen Atatürk sevgisinin önünü kesmek. Bu nedenle masonlar Türkiye’nin bekaası için hizmet etmemektedirler.
Atatürk bunları huzurundan kovmuştu...
Evet. Şimdi Türkiye’deki masonlara baktığımızda, bunlar kelimenin tam tabiriyle dandik masonlardır. Bunlar işbirlikçidirler. Kendilerine ait hiç bir fikirleri yoktur. Masonluğun ne olduğunu bilmezler. Bu adamları Gazi Mustafa Kemal Paşa ’Tufeyli tayfası’olarak nitelendirip huzurundan kovarak, localarını kapatmıştı. O nedenle bizim bu Mason palavralarına karnımız tok.
Akıl hocaları Fransız locası
Türkiye Masonları Fransız locasına bağlı yanılmıyorsam...
Doğrudur. Bunların bağlı olduğu Fransa’ya bir bakalım. Fransa’daki Büyük Doğu Locası iki ay önce yaptığı açıklamasında Fransa’daki Laikliğin teminatı ve temel koruyucusunun kendileri olduğunu belirttiler. Açıklamada “Bizim isteğimiz dışında Fransa’daki laiklik üzerinde oyun oynanamaz. Müslümanlar da bizim koyduğumuz yasalara dinlerinin gereği ne ise onları dikkate almaksızın uymak zorunda” denildi. Yani onların dini ne diyorsa diyebilir ama bizim koyduğumuz yasaların dışına da kimse çıkamaz . İslam dininde ve geleneğinde böyle bir tavır yoktur deniliyor ise de biz bunu kabul etmiyor ve İslam dini de bizi hiç ilgilendirmiyor. Türkiye’deki Masonlar da Fransa’daki Büyük Loca’dan izin alarak ve onun gösterdiği yolda giderek İslam dinine yönelik eleştiriler yapıyorlar. Öyleyse Türkiye’deki Masonlar kendilerine özgü bir masonluğu yoktur; yabancı masonların Türkiye’deki işbirlikçileri olarak faaliyet göstermektedirler.
Hangi dine inanıyorlar
Fransa ve ABD’deki Mason localarında yemin törenleri Tevrat’a el basılarak yapılır. Diğer kitaplar yoktur. Bunun nedeni olarak ise İslam’ı bir din olarak kabul etmedikleri, İslam diye bir din olmadığını sadece bir Cihad, bir başkaldırma ve terör ideolojisi olduğunu söylerler. Bu durumda Türkiye’deki masonların zaman zaman açıklamalar yapıp ’efendim biz dindarız veya Allah’a inanıyoruz” demelerinin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bağlı oldukları ve kabul edildikleri yer bunları kabul etmiyor. Bir diğer konu Türkiye’deki mason localarının kuruluş belgeleri ve mason aidatları. Masonluğa girmiş olanların listesi Fransız Büyük Locası ve İskoç localarından onay, patent numarası almadan Mason yapılamaz. Bu patenti alabilmek için de Türkiye’deki mason locaları üyelerinin ‘tanrı tanımaz değil, ama dinsiz’olduklarını beyan ve kabul etmek zorunda.
Avrupa Birliği sömürgeleştirme planı
Son olarak Türkiye’nin AB’ye üyeliğiyle ilgili neler söyleyeceksiniz...
Avrupa Birliği’nin 73 milyonluk Türkiye’yi sömürgeleştirme planı olduğunu görmek istemiyorlar. Türkiye’deki yalaka profesörler ve liboş gazeteciler, patronlarının alacakları ihalelere göre yazılar yazarak ’efendim bunlar komplo teorisidir’ diyorlar. ‘Şimdi şu anda bugün AB’ne üye olduğu için bölünen ülke var mıdır?’ diye yazılar yazan takkeli liboşlara ve din fikirli profesörlere soruyorum: AB’nin merkezi olan Belçika bölündü mü bölünmedi mi? İtalya’da Milano önderliğinde bir hareket başlatıldı mı? Fransa’da Korsika bağımsızlığı için çalışan güçler iki ay önce Sarkozy’yi Korsika’dan kovdular mı kovmadılar mı? Bu olaylar sırasında dokuz bomba patladı. ’Burası Korsika ve geldiğin yere geri dön’ diyerek Yahudi diye sokmadılar. İspanya’da BASK bölücü bir hareket mi değil mi? Kimler tarafından destekleniyor. İngiltere’de İskoçya ayrılarak bağımsız devlet olacak mı olmayacak mı?
yeni çağ(nuveforum parpali dan alıntı)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #49  
Alt 13.07.07, 22:10
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araştırma masonluk

Masonlar amaçlarının “barış, kardeşlik ve insan sevgisi” olduğunu söylerler. Ancak ilk bakışta olumlu gibi duran bu kavramların altında, mason felsefesinin dine olan düşmanlığı gizlenmektedir.
Masonluk, hakkında en çok soru işareti bulunan ve insanların merakını en çok çeken konulardan biridir. Çünkü örgütün çalışmaları gizlidir, gerçek felsefesi ve amaçları hakkında da çok farklı yorumlar yapılmaktadır. Masonlar kendilerini tanıtırken “insan sevgisi, hoşgörü, evrensel kardeşlik, akıl ve bilim yolu” vs. gibi çoğu insanın kulağına hoş gelen kavramlar kullanırlar. Buna karşılık, masonluk çoğu insanın gözünde son derece karanlık bir örgüttür; en temel özelliği ise dinsiz, hatta din karşıtı olmasıdır.
Olayın en ilginç yanı ise, aslında masonların kendilerini tanıtırken kullandıkları kavramlarla, onlar hakkında yaygın olan “dinsizlik” suçlaması arasında pek bir fark olmamasıdır. Bir başka deyişle, masonluğun özü olarak gösterilen “insan sevgisi, hoşgörü, evrensel kardeşlik” gibi kavramlar, zaten örgütün dine karşı bir felsefeye sahip olduğunun üstü kapalı ifadesidirler.
“Peki neden?” diye sorulabilir bu noktada. Çünkü bu kavramların hiç biri gerçekte zararlı gibi görünen kavramlar değildirler. İnsanların birbirlerini sevmeleri, hoşgörülü olmaları, ve buna benzer diğer tüm “Hümanist” kavramlar, çoğu insana ilk başta dine ve vicdana aykırı kavramlar gibi gelmezler. Hatta çoğu insan “zaten din de bu tür ahlaki meziyetleri öğretiyor” şeklinde düşünür.
Oysa önemli olan bu kavramların içlerinin nasıl doldurulduğudur.
Marksizm bu konuda iyi bir örnektir. Marksistler, komünizmi, insanlara barış ve huzur getirecek, toplumdaki tüm sömürüleri, adaletsizlikleri ortadan kaldıracak, herkesin ihtiyacını karşılayıp, fakirleri koruyup gözetecek bir sistem olarak tanıtırlar. Bu tarifin içinde yanlış bir şey de yokmuş gibi gözükür. Ama Marksizmin gerçek mahiyeti, dine olan bakış açısı incelendiğinde ortaya çıkar. Çünkü bu ideolojiye göre üstte tarif edilen “sınıfsız toplum”un önündeki en büyük engel dindir ve bu hedefe ulaşmak için dini yok etmek gerekir.
İşte masonik felsefenin kulağa hoş gelen kavramları da Marksizmin bu süslü kavramları gibidir.
“İnsan Sevgisi”nin Masonlara Göre Anlamı
Masonlar her zaman tüm insanların kardeşliğinden, evrensel barıştan, hoşgörüden söz ederler. Tüm insanların birbirlerine karşı sorumlu olduklarını söylerler. Bunlarda bir sorun yoktur; insanlar arasındaki ilişkileri geliştirmeye yönelik sözlerdir. Peki ama insanın Allah’a karşı olan sorumluluğu ne olacaktır? Masonik felsefenin gerçek yüzü, bu soru karşısında ortaya çıkar. Çünkü bu felsefenin sözünü ettiği “insan sevgisi”, insanların hepsinin Allah’ın kulu olduğunu bilmekten-ve Yunus Emre’nin dediği gibi “yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmekten”-kaynaklanan dini bir sevgi değildir. Aksine, tüm insanların güya Yaratıcı olmadan kendi kendilerine bir evrim süreci içinde oluştuklarını iddia eden bir kavramdır. Masonik felfesenin “tüm insanların yardımlaşması” derken kast ettikleri anlayış, insanların dünyada tesadüfen var olmuş bir tür olduklarını ve türlerini devam ettirip geliştirebilmek için birbirlerine destek olmalarını savunan anlayıştır. Bu ise tam anlamıyla Allah’ı inkardır.
Kısaca “hümanizm” olarak tanımlanan ve masonluğun temelini oluşturan bu felsefe, insanların Allah’ı değil, birbirlerini önemsemelerini ve sevmelerini öngörür. Türk mason localarının 1923′de yayınladığı “Meşrik-i Azam İçtimai Zabıtları”nda, bu sapkın felsefe şöyle ifade ediliyor:
“Biz artık Allah’ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz bir gaye yarattık. O gaye Allah değil, beşeriyettir”
Bir başka masonik kaynakta ise şöyle denmektedir:
“İptidai cemiyetler, acizdiler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı.” (55 Selamet Mahfilinde Üç Konferans, s. 51)
Masonluğun temelini oluşturan hümanizmin tanımı, bu felsefenin doğrudan din aleyhtarı bir kimliğe sahip olduğunu gösterir. 20. yüzyıldaki hümanist felsefe akımının öncüsü olan Julian Huxley, Darwin’in evrim teorisini rehber kabul ederek “Evrimsel Hümanizm” adı altında yeni bir din kurmuş ve bunun anlamını da şöyle ifade etmiştir:
“Ben “hümanist” kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki ya da hayvan gibi, doğal bir varlık olduğunu kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu, doğa üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, her hangi bir doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.” (American Humanist Association tarafından dağıtılan tanıtım broşüründen)
Huxley’in yolunu izleyen John Dewey adlı Amerikalı filozof, 1933 yılında bir “Hümanist Manifesto” yayınlamıştır. Manifesto’da vurgulanan temel düşünce, İlahi dinlerin ortadan kaldırılmasının zamanının artık geldiği ve bunlar yerine, insanoğlunun bilimsel ilerleme ve sosyal işbirliğine dayalı yeni bir çağa girmek üzere olduğudur. 1973 yılında yayınlanan II. Hümanist Manifesto’da ise insanlığı tehdit eden sorunlar anlatıldıktan sonra bu felsefenin Allah’ı nasıl inkar ettiği şöyle özetlenir: “Bizi kurtaracak bir Yaratıcı yoktur, kendimizi biz kurtarmalıyız.” (American Humanist Association. “Humanist Manifesto II”. The Humanist 33 Eylül/Ekim 1973)
İşte masonik felsefenin temelindeki hümanizm de budur. Bu felsefede kulağa hoş gelen tüm süslü sözler de aldatıcıdır. Çünkü Allah’tan yüzçevirildikten sonra “insanlar arasında sevgi, barış, kardeşlik” vs. gibi kavramların bir kıymeti kalmaz. İnsanoğlunun varoluşunun amacı, Kuran’ı Kerim’in “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) ayetinde bildirildiği gibi, Allah’a kulluk etmektir. İnsan bu görevini terk edip Allah’a isyan ettikten sonra hiç bir şekilde kurtuluşa eremez.
Kaldı ki, insan Allah’a iman edip O’nun yoluna uymadıktan sonra, diğer insanları da gerçekten sevemez. Masonların sık sık vurguladıkları “insan sevgisi” bir aldatmacadır; inkara dayalı sistemler insanın ruhundaki kötülükleri körükler ve dolayısıyla sadece kan ve zulüm doğurur. 20. yüzyılda komünizm, faşizm gibi din-dışı ideolojik sistemler ya da bu sistemler arasındaki çatışmalar nedeniyle yüzmilyonlarca insan katledilmiş, milyarlarca insan da baskı ve zulüm görmüştür. Masonların gerçekleştirdiği Fransız İhtilali’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganıyla başlatıldığını, fakat ihtilal boyunca onbinlerce insanın giyotine gönderildiğini hatırlamak gerekir.
“Bilim ve Akıl Yolu”nun Anlamı
Masonluk, nasıl “insan sevgisi” kavramını Hümanizm çerçevesine alıp bir inkar aracı haline getirdiyse, “bilimsellik” ve “akılıcılık” kavramlarını da yine din-dışı ve hatta din aleyhtarı bir biçimde yorumlamıştır.
Bir müslüman için bilim Allah’ın yarattığı evreni tanımak ve O’nun yaratışındaki sırları kavramak için kullanılacak bir araçtır. Akılcı düşünce ise, Kuran tarafından emredilen bir ibadet ve bir iman alametidir. Oysa masonik terminolojide bu iki kavramla kast edilenin tamamen farklı şeyler olduğu görülür. Bu düşünceye göre, bilim Allah’ın yarattıkları incelemek için kullanılacak bir araç değildir. Aksine, bilime inanmak ateist olmakla eş anlamlı gibi gösterilmeye çalışılır. Bilim adı altında, Darwinizm gibi aldatmacalar topluma empoze edilir. Aslında bizzat bilim tarafından reddedilen Darwinizm aldatmacasıyla, dine karşı sinsi bir mücadele yürütüyor. Türk masonlarının bir yayın organında, dinsizliği “bilim” maskesi altında yaymanın masonların en büyük görevi olduğu şöyle ifade edilmektedir:
Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir.
Ernest Renan’ın şu sözleri çok önemlidir:
“Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır.” Lessing’in şu sözleri de bu düşünüyü destekler: “İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır.” (Dr. Selami Işındağ. “Olumlu Bilim-Aklın Engelleri ve Masonluk”. Mason Dergisi, yıl 24, sayı 25-26 [Aralık 76-Mart 77])
İşte masonluğun dine yaklaşımı budur. Masonların “biz Allah inancı olmayanları aramıza almayız, hepimiz Allah’a inanırız” şeklindeki sözlerinin de sadece bir kamuflaj olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim masonik kaynaklara bakıldığında Allah inancının örgütün içinde aşamalı bir şekilde ortadan kaldırıldığı görülebilir. Bir masonik metinde şöyle denir: ” Sizler Allah’ı, kader, tabiat, kanun, kuvvet gibi zeka ve ruhunuzun temayülüne, inanç ve idrakinize göre herhangi bir isimle adlandırabilirsiniz.” (Mimar Sinan Dergisi, 1982, Sayı. 45, s.34)
Oysa ki Allah, kaderi de, tabiatı da, kanun, kuvvet ve zekayı da yaratmış olan sonsuz kudret sahibidir. Bu en büyük hakikatten gaflet içinde olan masonluk, kendi gafletini topluma yayma çabası içindedir.
Önlüksüz Masonlar
Sonuç olarak denebilir ki, masonik felsefe, insanların Allah’ı inkar etmesini hedeflemekte, ancak bu inkarı, insan sevgisi, bilimsellik, akılcılık gibi süslü sözlerle üstü kapalı bir şekilde yapmak istemektedir.
Bu gerçek fark edildiğinde, masonluğun aslında son derece yaygın ve etkili bir örgüt olduğu da kendiliğinden anlaşılmaktadır. Çünkü sözkonusu inkar yöntemi, toplumun farklı kesimlerinde pek çok insan tarafından ısrarla savunulmaktadır. Dinsizliği savunurken bunu “çağdaşlık”, “modernlik” vs. adına yaptıklarını söyleyenler; dinle bilimin çatıştığını iddia edenler; insanın, Kuran’ın yol göstericiliğine gerek olmadan doğruyu bulabileceğini savunanlar, tüm bu insanlar gerçekte birer masondurlar. Bazıları masonların ifadesiyle “önlüklü” masondur, yani mason localarına kayıtlı birer fiili üyedirler. Daha büyük bir kısmı ise “önlüksüz” masondur, yani localara kayıtlı olmasalar, hatta masonluğu tanımasalar da masonik felsefeyi benimsemiş kişilerdir. Onları bulmak içinse uzağa gitmeye gerek yoktur. Gazete sayfalarında ya da televizyon kanallarında biraz gezinmekle yüzlercesine rastlanabilir.
Peki bu masonların-önlüklülerin ve önlüksüzlerin-amaçları nedir?
Basit: Amaçları, tamamen dinsiz bir dünya kurmak ve gerekirse bunun için dindarları tasviye etmektir. Bu amaçla Kuran’da haber verildiği gibi, “gece ve gündüz