iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 01:11 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » Türkiye çıkış yolları haritası

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 16.07.07, 13:57
Standart Türkiye çıkış yolları haritası

16.07.07, 13:57



Türkiye Çıkış Yolları Haritası

'Radikal Fikir Platformu' İstanbul Hilton Oteli'nde gerçekleştirildi. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Radikal'in bir araya getirdiği 66 aydın, Türkiye'nin sekiz temel sorununa çözüm önerileri sundu
15/07/2007 (3571 kişi okudu)
SUNUŞ

Çorbaya bir tutam tuz
Radikal Fikir Platformu, basit ama temel bir arzunun ifadesi olmak üzere kuruldu: Siyasi partilerimiz, bazı projeler geliştiriyor olsa bile, vatandaşlara ulaşmasına pek önem vermiyorlar. Hal böyle olunca, partilerimiz iktidara geldiklerinde bizi nasıl bir Türkiye'ye götüreceklerini bilemiyoruz. Kaldı ki, proje sahibi parti iktidara gelince projesini unutabiliyor, göz ardı edebiliyor.
Partilerin bize bir şey söylememesi, Türkiye'nin sorunlarından kurtulmak ve daha ileriye gitmek için projelere ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez kuşkusuz.
Biz bir siyasi parti değil, gazeteyiz. Bir gazetenin, işi gücü bırakıp ülke sorunlarına çözüm önerileri derlemesini yadırgayanlar çıkacaktır, onlara kısmen de olsa hak vermekle birlikte, bunu yapmanın en basitinden yurttaşlık ödevi olduğunu da düşünüyoruz.
Radikal Fikir Platformu, bu ödev bilinciyle doğdu biraz da. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi ve 'ARAMA' yönteminin sahibi, aynı isimli şirketin kurucusu Prof. Dr. Oğuz Babüroğlu ve ekibi bize bu ödevimizi yerine getirmede yardımcı oldu, onlarsız Radikal Fikir Plarformu aynı şey olmazdı. 'ARAMA'nın yöntemi sayesinde altı saati biraz aşan bir süre içinde 66 kişilik üst düzey bir topluluktan Türkiye'nin önde gelen sekiz sorun alanı ve tek tek bu sorun alanları hakkında da çözüm önerilerini alabildik. Yöntemin başarısı bir kez daha kanıtlandı.
Öte yandan, 66 katılımcımızın gönüllü katkısı olmasa zaten ortada ne 'fikir' olurdu ne de 'platform.' O yüzden, sıcak bir yaz gününde bir salona kapanıp altı saatini veren ve yandaki sütunlarda tam listesini bulabileceğiniz katılımcılarımıza çok büyük bir teşekkür borçluyuz.
Son olarak, Radikal Fikir Platformu'nun ortaya koyduğu ve bugünden itibaren okuyabileceğiniz fikirlerin hiçbir hakkının saklı olmadığını, dileyen siyasi parti veya hükümetin bunları kullanabileceğini hatırlatmak isteriz. Amacımız, ülkemizin daha iyi günlere ulaşmasını sağlamak için çorbaya bir tutam olsun tuz koymak. Bu yolda yürümeye devam edeceğiz, önümüzdeki aylarda da Radikal Fikir Platformu'ndan haberler alacaksınız.

* * * * *
Açılış konuşmasını İsmet Berkan yaptı

Amaç, ortak akıl yaratmak
Benzer bir Türkiye hayal eden insanlar, bazı temel politika konularında önümüzdeki dört yılda uygulanabilir ve hayata geçirilebilir nitelikte politika önerilerini Radikal aracılığıyla kamuoyuyla paylaşsın istedik


Katıldığınız için, bu yaz sıcağında ve iş gününde değerli zamanınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkürler.
Türkiye çok ilginç bir seçim döneminden geçiyor. Neredeyse gündemi olmayan, daha doğrusu ortak gündemi olmayan bir seçim yaşıyoruz.
İktidar partisine soracak olursanız seçimin gündemi, demokrasinin, halk egemenliğinin kendisi. Onlar, seçimi bir çeşit ölüm kalım mücadelesine, referanduma çevirmeye çalışıyor.
Muhalefet partilerine soracak olursanız seçimin gündemi, ülkeyi bir felakete sürüklediğini düşündükleri iktidardan kurtulmak. Onlar da, sanki bu seçim Türkiye'nin son seçimi, bir ölüm kalım seçimi olacakmış izlenimi veriyor ve seçimi bir referanduma çevirmeye çalışıyor.
Bu gündemlere inanırsınız, inanmazsınız. Partilerin bu konulardaki söylemlerini benimsersiniz, benimsemezsiniz, ama herhalde bir hakkı teslim edersiniz: Türkiye daha çok seçim yaşayacak, Türkiye'de iktidarlar hep seçimlerle el değiştirecek. Bu seçim bizim ne ilk ne de son seçimimiz olacak. Hatta şöyle söyleyeyim, sadece birkaç ay sonra bir kez daha sandık başına gideceğiz ve ekim ayı sonunda cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören anayasa değişikliklerini kabul edip etmemeyi oylayacağız.
Partilerimiz kendi diledikleri, seçtikleri yöntemlerle oy isteyebilir, bazılarımızı sadece 12 gün sonra yapılacak seçimin ilk veya son seçim olduğuna inandırabilir ama bir gerçek değişmez: Biz seçimlerde, izleyen dört veya beş yılda ülkeyi yönetecek iktidarı belirliyoruz. Ve bu müstakbel iktidarın da bazı sorunlarımıza çözümler getirmesini, bizi bugün sahip olduğumuz Türkiye'den daha iyi bir Türkiye'ye götürmesini istiyoruz.
Türkiye'nin eğitimden güvenliğe, ekonominin dönüştürülmesinden dış politikaya, yoksullukla mücadeleden sağlığa çözüm bekleyen bir dizi ciddi sorunu var. Gönül isterdi ki, bu seçim döneminde bütün sorun alanlarında olmasa da en önemli beş on başlıkta ciddi ve verimli tartışmalar yapılsın, projeler ortaya konsun, seçmen olarak bizler de bu projeleri nihai değerlendirmemize dahil edebilelim. Ama maalesef, liderlerimiz neredeyse bir aydır seçim meydanlarında bu temel konulara bırakın derinlemesine eğilmeyi, temas dahi etmiyor.
Bu toplantıyı yapma, bir ortak akıl arama, bir fikir platformu oluşturup Türkiye'nin sorunlarına çare arama fikri, seçim kararı alındıktan kısa bir süre sonra oluştu. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi, partilerimizin bizden oy isterken kendilerini bize fikirleriyle ve projeleriyle değil de hamasetleri ve temel kimlik özellikleriyle beğendirmeye çalışacakları, seçimi bir ölüm kalım savaşına çevirecekleri tahmin ediliyordu.
O zaman kendi içimizde biraz tartıştıktan sonra dedik ki, üç aşağı beş yukarı benzer şeyler düşünen, üç aşağı beş yukarı benzer bir Türkiye hayal eden insanlar, ne siyasi ne mali bir çıkar beklentisiyle, hatta kendi değerli vakitlerini bu uğurda harcayarak neden bazı fikirler, projeler geliştiremesin, neden bazı temel politika konularında, mesela 10 başlıkta, önümüzdeki dört yılda uygulanabilir ve hayata geçirilebilir nitelikte politika önerilerini Radikal aracılığıyla kamuoyuyla paylaşmasın?
Biraz sonra sevgili Oğuz Babüroğlu'nun da değerli zamanını vererek yöneteceği arama toplantımızın sonunda elde etmek istediğimiz sonuç işte bu.
Oğuz'un alanına tecavüz etmek, onun uzmanlığına girmek istemem ve o herhalde birazdan nasıl bir yöntem izleyeceğimizi bize anlatacak ama benim başlamazdan önce sizlerden bir ricam var. Üzerinde fikir üreteceğimiz, projeler geliştireceğimiz politika başlıklarını seçerken, çok geniş, çok kapsamlı şeylerden kaçınmaya çalışalım. Sizi yönlendirmeye çalışıyor değilim, sadece örnek vererek ne demek istediğimi anlatmaya çalışacağım.
Örneğin eğitim bizim çok önemli bir sorun alanımız. Ama eğitim başlı başına çok geniş bir konu. O yüzden 'Eğitim Politikaları' demek yerine sorunu parçalara ayırıp çözüm arayabiliriz ve mesela 'Okul Öncesi Eğitim' diyebiliriz veya 'Yetişkinlerin Meslek Eğitimi' diyebiliriz veya 'Mesleki Eğitimden Üniversiteye Geçiş' diyebiliriz veya 'Din Eğitimi' diyebiliriz.
Aynı şekilde, 'Ekonomi' demek yerine, mesela 'İstihdam Dostu Büyüme Politikaları' diyebiliriz veya 'Sürdürülebilir Borç Dinamiği' diyebiliriz vesaire...
Zamanınızı ve zamanımızı çok almak istemiyorum, bir kez daha katıldığınız, bu iş gününde zamanınızı ayırdığınız için gerçekten çok ama çok teşekkür ediyorum. Verimli bir toplantı olmasını diliyorum.

Eğitim Grubu'nun üyeleri: Haluk Arığ, Hanzade Doğan Boyner, Üstün Ergüder, Ayla Göksel Göçer, Eser Karakaş, Latif Mutlu, Türkan Saylan, Burhan Şenatalar, Gürel Tüzün.


* * * * *

KATILIMCILARIN LİSTESİ
BEKİR AĞIRDIR
HAMDİ AKIN
HALUK ARIĞ
ZÜHTÜ ARSLAN
MUSTAFA AYSAN
İDRİS BAL
ÖZGÜR BAŞYİĞİT
İSMET BERKAN
FATMAGÜL BERKTAY
İBRAHİM BETİL
HANZADE DOĞAN BOYNER
ÜMİT BOYNER
CAN BUHARALI
AHMET BULDAM
NAZAR BÜYÜM
AYDIN CINGI
ERGİN CİNMEN
AZİZ ÇELİK
FARUK ECZACIBAŞI
YUSUF ENGİN
TARHAN ERDEM
SELÇUK EREZ
ÜSTÜN ERGÜDER
MARKAR ERSAYAN
TUNÇ EVCİMEN
AYLA GÖKSEL GÖÇER
AYDAN GÜLERCE
UĞUR GÜRSES
NAZİK IŞIK
YUSUF IŞIK
HALUK İNANICI
MEHMET KABASAKAL
İBRAHİM KABOĞLU
MİKDAT KADIOĞLU
ERSİN KALAYCIOĞLU
ESER KARAKAŞ
ATTİLA KARAOSMANOĞLU
BÜLENT KORMAN
TAVİT KÖLETAVİTOĞLU
MELTEM KURTSAN
NASUH MAHRUKİ
NURAY MERT
TÜRKEL MİNİBAŞ
LATİF MUTLU
GÜLSEREN ONANÇ
ALTAN ÖYMEN
FUNDA ÖZKAN
KEMAL PARLAK
SAMİR SALHA
OĞUZ KAAN SALICI
ŞERİF SAYIN
TÜRKAN SAYLAN
ORHAN SİLİER
AYŞE SÖZEN
HALUK ŞAHİN
BURHAN ŞENATALAR
TOSUN TERZİOĞLU
BİNNAZ TOPRAK
FİKRET TOKSÖZ
NEJAT TUĞCU
EROL TUNCER
İLTER TURAN
GÜREL TÜZÜN
FİKRET ÜNLÜ
BAŞAR YALTI
AYŞE YÜKSEL

* * * * *
Davet mektubu
Ülkemizin geleceği için...
Türkiye geleceğini arıyor.
22 Temmuz'da yapılacak genel seçimlerde belirleyeceğimiz temsilcilerimiz aracılığıyla aslında geleceğimizi seçeceğiz, önümüzdeki dört yıl boyunca kimin, hangi programla Türkiye'yi yöneteceğine karar vereceğiz.
Hep birinci çoğul şahısla 'biz' diye konuşuyorum ama 'biz'i siyasette kim temsil ediyor? Kime 'İşte bu benim istediğim program' diyerek gönül rahatlığıyla oy verebiliriz?
Maalesef 'biz', yani;
- demokrasinin kurum ve kurallarıyla yerleştiği,
- hukukun üstünlüğünün bir temenni değil gündelik hayatın basit bir gerçeği olduğu,
- insan haklarına saygı ve ifade özgürlüğünün gerçekleştiği,
- hayatın her alanında Avrupa Birliği vatandaşlarının sahip olduğu tüm standartların yaygınlaştığı, hatta yerleştiği,
- hayat tarzı, kültürel, etnik veya dini farklılıkların kavga konusu değil zenginlik ve övünç konusu olduğu, sözde değil özde hoşgörünün içselleştiği,
- 'Kürt sorunu'nu 'ayrılıkçı terör sorunu'ndan ayırabilen ve her iki soruna da samimiyetle çözüm arayan,
- laikliğin demokrasinin altyapısı olduğu temel kabulünü paylaşan,
- laiklik ve dinin siyasete alet edilmesiyle ilgili tartışmaları siyasi alanda ve hep demokratik hukuk devleti çerçevesinde çözmeye çalışan,
- 'sosyal devlet' ilkesinin, aynen 'laiklik', 'hukuk devleti' ve 'demokrasi' gibi, Anayasamızın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek temel unsurlarından biri olduğunun farkında olan,
- 'sosyal devlet'i çağdaş piyasa ekonomisi şartlarına da uyarak hayata geçirmeye çalışan,
- eğitim sistemini, fırsat eşitliğini gözeterek çağdaş normlara uydurmuş, eğitimli işgücünü sanayi ve hizmet sektörlerinin emrine sunmayı başarmış,
- yetişkinlerin meslek eğitimine ağırlık vererek mesleksiz kitleleri iş sahibi yapmanın altyapısını hazırlamış,
- vergi gelirlerinin yarıdan fazlasını KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerden değil, gelir vergisi tabanını genişleterek elde edilen gelirler üzerinden almayı başarmış, 'kayıt dışı'lığı en alt düzeylere indirmiş,
- sektör bazında ciddi strateji ve politika öncelikleri belirlemiş, istihdam dostu büyümeye yönelmiş,
- 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesini, öncelikle sınır komşularıyla gerçek sağlam dostluk politikalarıyla hayata geçirmeye kararlı,
- 'Muasır medeniyetlerin seviyesine ulaşma' hedefini AB'nin eşit ve onurlu bir üyesi olmak hedefiyle bağdaştırmış bir Türkiye arayanlar, siyasette bu netlikte temsil edilmiyoruz.
Amacımız bir siyasi parti kurmak olmadığına göre, belki 'biz' özlediğimiz Türkiye için önümüzdeki dört yılda uygulanabilir nitelikte bir dizi siyaset önerisini ortaya çıkarabilir ve bu önerileri yararlanmak isteyen herkese sunabiliriz.
Geleceğin Türkiye'si için 'sivil çözüm'ler aramak, bunları Radikal gazetesinde art arda yayımlanıp isteyen herkesin kullanımına sunulabilecek birer politika belgesi şeklinde oluşturmak üzere 3 Temmuz 2007 Salı günü İstanbul Hilton Oteli'nde yapılacak toplantımıza katılıp bu projemizde bize varlığınız ve emeğinizle destek vermeniz bizim için ve ülkemizin geleceği için çok önemli.

Katılım haberinizi bekliyoruz.

Saygılarımla
İsmet Berkan
Genel Yayın Yönetmeni


Yönetim danışmanı Oğuz Babüroğlu:

Katılımlı demokrasiden yola çıktık
'Radikal Fikir Platformu' bir katılımlı demokrasi projesi. Katılımlı demokrasi, diyalog, kurallar ve yöntemle her katılımcıdan gelen farklı sesleri paylaşma, birleştirme, bütünleştirme ve ayrıştırma işi. 'Arama Katılımlı Yönetim Danışmanlığı' katılımlı demokrasi yöntem ve teknolojilerini geliştirip Türkiye ve uluslararası kapsamda, son 17 sene içerisinde yaklaşık 450 farklı ortamda, katılımlı yöntemleri 200'den fazla kurum için uygulamış bir katalizör danışmanlık kuruluşudur. ARAMA strateji ve politika geliştirme, işbirliği ve yenilik yaratma, değişim ve dönüşüm süreçlerinin katılımlı yönetilebilmesi ve tüm iddia sahiplerinin akıl potansiyelini kullanmak üzere çoğunlukla kendisinin geliştirdiği ve uyguladığı bir 'know how' sunar.
ARAMA, 'Radikal Fikir Platformu' için 'açık alan toplantısı' diye adlandırılan bir yöntem uyguladı. Açık alan toplantısı katılımlı ve demokratik diyalog ortamının oluşmasını sağlamak için şu kuralların uygulanmasını zorunlu kılıyor: Toplantı hiyerarşisiz bir ortamda unvan ve resmiyet ağırlıklı olmayan bir şekilde gerçekleştirilir. Katılımcılar belirli perspektifleri ve iddiaları taşıdıkları için davet edilirler ancak katkılarını temsilen değil kendi adlarına yaparlar. Katılımcıların ürettikleri ortak önerileri takip edip eyleme dönüştürmek üzere bir sorumluluk içerisinde olmaları beklenir. En temel prensibi uyuşmazlığı iknayla çözmek olan açık alan toplantısı, arama konferansında olduğu gibi katılımcıları "ortak akıl" bulmaya doğru hareket ettirmeyi amaçlar. Her türlü farklı fikre saygı gösterilir. Katılımcılar önceden hazırlanmış ve dikte edilen başlıklar üzerinde çalışmak yerine açık ve serbest bir şekilde kendi belirledikleri konular üzerinde fikir belirtir, konu başlıklarını belirler ve kendi oluşturdukları takımlarda çalışırlar.
Radikal gazetesi için ARAMA tarafından düzenlenen açık alan toplantısı, Türkiye'nin değişimiyle ve ülkenin nasıl yönetilmesiyle ilgili sistematik görüş üretmiş olan aydın niteliğindeki kişilerin katılımıyla oluşturuldu. Fikir platformunun davetlileri oluşturulurken farklı kurum ve kuruluşların perspektiflerini bilen, çeşitlendirilmiş bir liste yapılmasına özen gösterildi.
Tüm katılımcılardan kendileri için en önemli, en öncelikli somut politika önerisi istendi. Katılımcılar TBMM'ye girecek ve hükümeti oluşturacak partilerin kim/kimler olacağından bağımsız olarak Türkiye'nin önümüzdeki dört yıllık geleceği için uygulanabilir politika önerilerinde bulundu. Öneriler doğrultusunda sekiz küme belirlendi ve katılımcılar hangi fikir kümesinde daha çok katkı sağlayacaklarını düşünüyorlarsa o fikir kümesinde çalışmak için gönüllü olup kendi çalışma gruplarını oluşturdular. Eğitim reformu ve vizyonu, ayrımcılık ve iç barış, siyasal sistem, kurum ve kültürün yeniden şekillenmesi, yurttaşlık ve hukuk devleti, ekonomi, istihdam ve vergi sistemi, devletin yeniden yapılanması, çevre sağlık ve güvenlik, AB ve dış politikalar konu başlıkları altında oluşturulan fikir kümelerinde, somut politika önerilerinin detaylandırma çalışması yapıldı. Grup çalışmaları katılımcıların kendi gönüllü oldukları kümeleri dışında diğer fikir kümelerine de gidip katkı sağlayabilecekleri ve öğrenebilecekleri şekilde düzenlendi. Uyguladığımız açık alan toplantı yöntemi farklı fikirler olmasına rağmen altı saat içerisinde uzlaşılmasını ve her siyasi partinin kullanımına açık öneriler üretilmesini sağladı.
'Radikal Fikir Platformu' iki tip sonuç üretti. Birincisi, devletin temellerindeki kurgu hatalarını düzeltmeyi içermektedir. Anayasa'nın özellikle Siyasi Partiler Kanunu'nun değişmesi, her türlü ayrımcılığın kaldırılarak her alandaki iç barışın sağlanması için yurttaşlık ve temel özgürlüklerin yeniden tasarlanması gerekmektedir. Bu dönüşümü sağlamak için bir yandan yeni yasalar, diğer yandan ortak menfaatlerde uzlaşmaya çalışan yaygın katılımlı bir mutabakat süreci gerekmekte.
İkinci tip sonuç, öncül kalkınma ve gelişim alanlarını kapsamaktadır. Ekonomide üretkenliğin, etkin kamu ve risk yönetimin sağlanması, Avrupa Birliği'ne giriş sürecinin hem iç hem de dış politikada yapılanmanın aracı haline getirilmesi yönünde öneriler getirildi. Her iki tip öneride de bu değişimin ancak seferberlik yaratılarak gerçekleştirilebileceği vurgulanmıştır.

* * * * *

Önümüzde 'fırsat penceresi' var, bir vizyon ve seferberlikle eğitimde önemli avantaj sağlayabiliriz
2015'te AB ülkelerinde 15 yaş ve altı nüfusun toplam nüfusa oranı yüzde 15, Türkiye'de ise yüzde 25 dolayında olacak. Doğru eğitim politikaları bu tabloyu avantaja çevirebilir
1997'de sekiz yıllık eğitimle başlayan reform atağı hızlandırılarak sürdürülmeli. Devlet kaynakları söz konusuysa öncelik erken çocuk eğitimi, temel eğitim ve ortaöğretime verilmeli


Türkiye, önümüzdeki 20 yıl içerisinde kaçırmaması gereken bir 'fırsat penceresi' ile karşı karşıya. Demograflar Türkiye'nin genç nüfusunun 2000 ile 2025 arasında mutlak olarak önce duracağını, bir dönem sonra ise hem mutlak olarak, hem de toplama oranla azalmaya başlayacağını öngörmekte. Açıkçası Türkiye 2025 yılından sonra genç nüfuslu bir ülke olmaktan çıkacak.
Önümüzdeki 20 yılın diğer bir önemi, hemen hepsi daha yaşlı bir nüfus yapısına sahip AB ülkeleriyle demografik karşılaştırmalarda ortaya çıkmakta. 2015 yılında AB ülkelerinde 15 yaş ve altı nüfusun toplam nüfusa oranının yüzde 15, Türkiye'de ise yüzde 25 dolayında olması beklenmekte. Bu durum, özellikle eğitimde gerekli politikalar uygulandığı takdirde, ülkemize önemli avantajlar sağlama potansiyeline sahip.
O halde Türkiye'nin 2000 ile 2025 yılları arasındaki 'fırsat penceresi'ni etkin biçimde değerlendirmesi, eğitim çağındaki nüfusun nitelikli eğitimiyle mümkün olabilecek. Dikkat edilirse demografik projeksiyonların yapıldığı 2000 yılından bugüne kadar yedi yıl geçmiş bulunmakta ve her geçen gün bu 'fırsat penceresi'nin biraz daha kapanmasına neden olmakta. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda partilerimizin ve işbaşı yapacak hükümetlerimizin eğitim sorununu bir 'seferberlik' aciliyeti içinde ele almaları, 1997'de sekiz yıllık eğitimle başlayan reform atağını hızlandırarak devam ettirmeleri gerekmekte, çünkü hızla alınması gereken yol hayli uzun. Bazı göstergeler verecek olursak:
İlköğretim çağındaki 10 çocuğumuzdan biri okula gitmiyor.
Ortaöğretim çağındaki iki çocuğumuzdan biri okula gitmiyor.
Beş kadından biri okuryazar değil.
BM'nin 'Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne (Millennium Development Goals) 2015'te ulaşamayabiliriz.
Uluslararası öğrenci değerlendirme çalışmalarının hepsinde başarı listesinin en alt çeyreğindeyiz.
Eğitimde seferberliği başlatabilmek için bir vizyon çerçevesinde uzun ve kısa vadeli hedeflerin iyi tespit edilmesi ve bütün imkânların bir plan çerçevesinde sabırla uygulamaya konulması gerekmekte.
Bu vizyonun ana unsurlarının aşağıdaki gibi olması gerektiğine inanıyoruz:
Eğitim sistemi birey ve toplumumuzu uluslararası veya küresel alanda rekabet edecek becerilerle donatacak ortamı sağlamalı.
Sorgulama, yaratıcılık, eleştirel düşünmeye teşvik ve saygı, insan haklarına duyarlılık, çoğulculuk bu vizyonun en önemli eksenleri olmalı.
OECD, Dünya Bankası, UNICEF gibi kuruluşların yaptığı karşılaştırmalı araştırmalar ülkemizde bir 'fırsat eşitliği' sorununa işaret etmekte.
Aynı araştırmalar temel ve ortaeğitimde önemli bir kalite eşitsizliği sorununa da işaret etmekte. Az sayıdaki bazı okullarımızın uluslararası standartlarda eğitim vermesine karşılık, okullarımızın çoğu bu standartları yakalayamadığından, öğrencilerimizin ortalama performansı karşılaştırmalı araştırmalarda çok gerilerde çıkmakta. Fırsat eşitliği çerçevesi içerisinde 'herkese kaliteli eğitim' ilkesi de hayati öneme sahip.
Kanımızca yukarıda ana hatları özetlenen vizyon çerçevesinde aşağıda tespit ettiğimiz 15 başlık uzun vadeli bir 'seferberlik' politikasının ana başlıkları olmalı. Ayrıca devletin tahsis ettiği kaynaklar söz konusu olduğunda önceliğin erken çocukluk eğitimi, temel eğitim ve ortaöğretimde olması gerektiğini düşünüyoruz. Aşağıda özetlenen 15 başlığın ilk beşini öncelikli görüyoruz ve yeni hükümetin bunları vakit geçirmeden bir 'seferberlik anlayışı' içinde ele alması gerektiğine inanıyoruz.
  1. 1. Öğretmenlere, yukarıda özetlenen vizyondan yana bireyler yetiştirmeleri için, gereken donanımın kazandırılması amacıyla, 2008-2012 yılları 'Öğretmen Beş Yılı' ilan edilmeli. Bu bağlamda öğretmenlerin statülerinin güçlendirilmesine, kaliteli insan gücünün eğitim sektörüne katılmasına, profesyonel gelişiminin sağlanıp eğitim sisteminde tutulmasına yönelik öğretmen politikaları, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerin de katılımıyla en geç iki yılda geliştirilip uygulama süreçleri başlatılmalı.
    2. Beş-altı yaş arası çocuklarımız erken çocukluk eğitimi çerçevesinde 2008 yılında zorunlu eğitim kapsamına alınmalı.
    3. Ortaöğretim zorunlu hale getirilmeli.
    4. Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin öncelikli alanlar doğrultusunda daha verimli kullanılmasını sağlamak üzere gerekli düzenlemeler yapılmalı ve bütçe kademeli olarak artırılarak önümüzdeki beş yıl içerisinde merkezi yönetim bütçesinin yüzde 20'si hedeflenmeli.
    5. Kız ve erkek tüm çocukların kaliteli ilk ve ortaöğretime ulaşabilmeleri amacına yönelik stratejik eylem planı 2008 yılı sonuna kadar hazırlanmalı ve bu amacı sağlamak üzere tüm sosyoekonomik, fiziksel ve cinsiyete dayalı engellerin kaldırılmasına yönelik 'olumlu ayırımcılık' politikaları oluşturulmalı.
    6. Müfredat reformu, ders kitapları reformuyla birlikte yukarıda özetlenen eğitim reformu vizyonu çerçevesinde muhakkak gerçekleştirilmeli.
    7. Öncelikle ilköğretim okullarında altyapı iyileştirilmeli ve okul yönetimlerindeki yaratıcı çözüm bulma potansiyelini harekete geçirebilmek amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden tespit edilecek bir tutar doğrudan okullara tahsis edilmeli. Bu kaynağın doğru hedeflere yönelik harcanıp harcanmadığının denetiminin, yöneticileri teşvik edici, özendirici ama kesinlikle bezdirici olmayan yöntemlerle yapılması, performansın ölçülüp değerlendirilmesi sağlanmalı.
    8. Milli Eğitim Bakanlığı, merkeziyetçiliği azaltmak, yerel yönetim ve sivil toplum kuruluşlarının potansiyellerinden yararlanmayı gerçekleştirmek üzere yeniden yapılandırılarak esnek bir yapıya kavuşturulmalı.
    9. Temel ve ortaöğretimde yabancı dil eğitimi, en az bir dil olarak, etkinleştirilmeli.
    10. Meslek liseleri güçlendirilmeli ve çağdaş bir düzeye kavuşturulmalı. Bu amaçla, meslek eğitimi reel sektörle entegre edilmeli ve dolayısıyla çağımızda reel sektörde hızla meydana gelen değişime duyarlı hale getirilmeli.
    11. Ortaöğretim Kurumları Seçme Sınavı ve Yükseköğretim Öğrenci Seçme Sınavı'yla (ÖSS) ilgili yapılacak değişiklikler öğrencilerin okullarda öğrenme süreçlerini teşvik edecek bir şekilde yenilikçi bir yaklaşımla tasarlanıp uygulanmalı. Ortaöğretim ve yükseköğretimin kesiştiği yerde yer alan ÖSS'nin yeniden tasarlanması için Milli Eğitim Bakanlığı ile YÖK yapıcı bir diyalog içinde olmalı.
    12. Yükseköğretim sistemi, üniversite sayısının 115'e yükseldigi günümüzde, çağa uygun olarak çeşitliliğe olanak sağlamalı. 1982 yılında ve 29 üniversite için, biraz da 'tek tip' üniversite modeliyle tasarlanmış sistem, esnek ve kurumsal üniversite özerkliğini ön plana çıkaran bir yapıya kavuşturulmalı. YÖK yalnız eşgüdüm ve planlamadan sorumlu olmalı ve kesinlikle, YÖK bünyesi dışında bağımsız bir kalite değerlendirme kuruluşu kurulmalı. Üniversitelerimizin uluslararası düzeyde yarışabilmelerini sağlamak üzere uluslararası akreditasyon ve kalite süreçlerine başvurmaları özendirilmeli.
    13. Devlet, öğretim üyesi yetiştirme programları tasarlamalı. Yurtiçinde ve yurtdışında öğretim üyesi yetiştirme konusu kapsamlı bir atılım programı çerçevesinde düşünülmeli ve bu konuya yeterli kaynak ayrılmalı.
    14. Kamu kaynaklarının bir seferberlik anlayışıyla özellikle erken çocukluk ve temel eğitime tahsis edilmesini önerdiğimizden, yükseköğretimin kendi finansmanına katkısını artırmak için bazı düzenlemelere gidilmeli. Bu amaçla üniversitelerin;
Gelir yaratmasını sağlayacak düzenlemeler (döner sermaye gibi) özendirici ve esnek hale getirilmeli,
Sivil toplum kaynaklarından yararlanabilmelerini için teşvik edici yasalar (vergi gibi) çıkarılması sağlanmalı.
Öğrenci katkı paylarının fırsat eşitliğini engellemeyecek biçimde gerçekçi düzeylere getirilmesi ve burs ve kredi olanaklarının artırılmasıyla birlikte ele alınarak sosyal adalet ilkesi zedelenmeden üniversitelere ek gelir imkânları yaratılmalı.
  1. 15. Din eğitimi zorunlu olmaktan çıkarılmalı, isteğe bağlı hale getirilmeli. Örgün eğitim içindeki din kültürü ve ahlak bilgisi eğitimi devletin her dine ve mezhebe eşit uzaklıkta durduğu bir laiklik anlayışı temeline oturtulmalı.
Bu önerilerin önemli bir bölümü Eğitim Reformu Girişimi'nin Seçim Bildirgesindeki önerileriyle örtüşmektedir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 16.07.07, 13:58
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: Türkiye çıkış yolları haritası

Türkiye Çıkış Yolları Haritası

'Radikal Fikir Platformu'nda her kavram ciddi tartışmalarla ele alındı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Ülkemizdeki her türlü ayrımcılık Türkiye'nin yargısından ekonomisine, siyasetinden eğitimine değin geniş bir alanı sürekli olarak tahrip etmekte. Bu geniş tahribat, ancak iç barışı yaşamsal sorun öngören bir demokratik zihniyet değişimiyle giderilebilir
16/07/2007 (1390 kişi okudu)
2- Ayrımcılık-İç Barış
Suikastlar, çeteler, şehit cenazeleri, Cumhurbaşkanlığı tartışmaları ve müdahalelerle manipüle edilen zorlu bir süreç eşliğinde, toplumun tüm eğilimlerinin siyasi partilerce temsil edileceği demokratik bir seçim yerine, sivil siyasetin dışından dayatılmış, ülkeyi iki kutba ayıran bir nevi referandumda oy vermeye hazırlanıyoruz. Siyaset alanının bu kadar daraltılması ve tahrip görmesi nedeniyle olsa gerek, partiler, seçmene ayakları yere basan ve Türkiye'nin gerçek ihtiyaçlarına çözüm öneren programlar sunmak yerine, 'idam cezasının yeniden yürürlüğe konulacağı', 'mazot'un 1 YTL olacağı' ve 'Irak'a ivedilikle girileceği' vaatleriyle rasyonellikten kopmayı ima eden muğlak bir alana kaymış durumda.
İşte bizler, gelecekteki aydınlık Türkiye'yi yaratmaktaki bu vizyonsuzluğa bir nebze olsun dikkat çekmek ve buna yönelik 'sivil' çözüm önerileri sunmak üzere 'Radikal Fikir Platformu' bünyesinde toplandık. Türkiye'nin sorunlarını sekiz ana başlık altında grupladıktan sonra 'Ayrımıclık ve İç Barış' başlıklı fikir kümesinin raporunu yazmayı üstlendik ve bu alanda birtakım somut politika önerileri getirdik.

Giriş:
22 Temmuz seçimleri sonrasında seçilecek partiye politika önerisi yapmak öncelikle var olan problemlerin kaynağını doğru tanımlamayı gerektiriyor. Müslüman, Sünni ve Türk erkekler, cennet vatanımızda Kürtlerin, Alevilerin, gayrimüslimlerin ve kadınların 'kendileri' gibi eşit şartlarda yaşadığı şiarıyla hareket eder. Bunun tersini dillendirmek bile ülkeyi bölmeye çalışmaktır ki, böyle durumlarda ülke askeri, polisi ve 'hassas' yurttaşlarıyla bu tehlikeye karşı topyekûn teyakkuza geçmelidir.
'Ayrımcılık ve İç Barış' grubunun çoğunluğu Türkiye'de kimlikler üzerinden ayrımcılık yapıldığı, bunun son zamanlarda karşılaşılan en büyük problem olduğu ve iç barışı tehdit ettiğini düşünmekte, bunun için alternatif politikalar önermekte. Öncelikle 'ötekiler' ya da 'diğer kimlikler' kimleri kapsıyor bunun tanımını yapmakta fayda olduğunu düşünüyoruz; kadın, Kürt, Alevi, gayrimüslim gibi, başat yönetsel kesim içerisinde yer almayan kimliklerle, eşcinseller, engelliler, eski hükümlüler ve yoksullar gibi ülkenin eşit vatandaşlık haklarından diğerlerine göre daha az yararlanmak zorunda bırakılan kesimler 'ayrımcılığın' hedefi olan kesimler.

Somut öneriler 1: Vatandaşlık kavramı
Vatandaşlık kavramının Anayasa'nın 66. maddesindeki hukuki tanımı, 'Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür' şeklinde. Kanımızca bu tanım, çözüm önünde bir engel oluşturmakta. Bu maddeyle vatandaşlık etnik aidiyetle sınırlanmıştır. Bu tanımın 'Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türkiye vatandaşıdır' şeklinde değiştirilmesini öneriyoruz. Ayrımcılık Anayasa'da suç sayılmalı, ortadan kaldırılması için ihlaller sürekli izlenmeli, devlet düzeyinde sürekli bir kurum oluşturulmalı, başta ordu ve polis olmak üzere güvenlik güçleri ayrımcılığa karşı eğitilmeli ve ihlaller cezalandırılmalı.
Eğitim materyalleri ayrımcılıktan arındırılmalı, eğitimciler eşitlik bilinçlendirilmesinden geçirilmeli. Ortak geçmiş özgürce tartışılmalı, tarih eğitiminde bağnazlıktan uzaklaşılmalı. Kamu kurumlarında da ayrımcılığa karşı duyarlılık eğitimi verilmeli.

Öneri 2: Laik Türkiye
Seçimden sonra hükümet ve muhalefet olacak olan partilerin laiklik kavramının içini dolduracak ve laikliğin günümüz Türkiyesi'nin halk yapısını zedelemeyecek yeni bir düzenlemeye yönelmesi beklenmekte. Devlet bütçesinden önemli bir pay alan Diyanet İşleri Başkanlığı eğer laik olduğu iddia edilen bir ülkede varlığını hâlâ sürdürecekse, salt Sünni Müslümanlara değil, Aleviler ve gayrimüslimlere de hizmet verecek ve tüm din ve mezheplere aynı mesafede duracak şekilde yeniden yapılandırılmalı. Nüfus kâğıtlarındaki 'din' hanesi kaldırılmalı, zorunlu din dersleri de isteğe bağlı olmalı. Gayrimüslimlerin kamuda çalışması önündeki 'fiili' engeller ve Vakıflar Kanunu'ndaki azınlık vakıflarını 'yabancı' sayan niteleme ve ayrımcı uygulamalar kaldırılmalı. Heybeliada Ruhban Okulu sorununun da, laikliğin yeniden ve gerçekçi bir biçimde tanımlanmasına bağlı olarak çözülmesi talep edilmekte. Türkiye zengin tarihi ve toplumsal yapısıyla kendi ayağına kurşun sıkan bu tip sorunlarını çözme kabiliyeti ve özgüvenine sahip bir ülke.

Öneri 3: Cinsiyete dayalı ayrımcılık
Türkiye'de kadınlara karşı her alanda yaygın ve derin bir ayrımcılık uygulanmakta. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle güçsüzleştirilirken; fırsat ve kaynaklardan eşit yararlanamamakta. BM Kalkınma Programı'nın (UNDP) 2006 yılı insani kalkınma raporundaki 'Cinsiyet Güçlendirme Endeksi'ne göre Türkiye 75 ülke arasında, Mısır, Suudi Arabistan ve Yemen'in önünde ancak 72. sırada. Bu durumunun iyileştirilmesi gereği, Anayasa'nın 10. maddesi ve AB eşitlik müktesebatının da gereği. Bu doğrultuda TBMM'de 'Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Daimi Komisyonu' kurulmalı. Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı önlemek amacıyla zaman hedefli ve sorumlu kurumları işaret eden beş yıllık bir 'Kadın Politikaları Eylem Programı' hazırlanmalı.
Türkiye'de kadınların siyasette temsil krizi var. Gerekli yasal değişiklikler yapılarak delegelik ve seçim aday listelerinde en az yüzde 33 oranında kadın temsilini sağlayacak 'Toplumsal Cinsiyet Kotası' uygulaması yasal zorunluluk haline getirilmeli. Türkiye'de kız çocukları erkeklerle aynı düzeyde eğitim görme imkânını bulamamakta. Yetişkin her beş kadından biri okuma-yazma bilmiyor. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bu oran yüzde 50'ye ulaşmakta. Bölgesel farklılıkları gözeten -kırsal kesim kadınlarını da kapsayan- kadınların beceri eğitimlerini artırmaya ve müteşebbislik alanında maddi destek sağlamaya yönelik kampanyalar düzenlenmeli.
AB'de kadının iş yaşamına katılımı yüzde 60 olmasına rağmen, Türkiye'de yüzde 25. Bu oran Mısır ile eşit düzeyde. Kadınlara istihdam alanları yaratmak üzere kapsamlı bir 'Kadın İstihdam Politikası' oluşturulmalı, kadın girişimciliğinin önündeki engeller kaldırılmalı.
Kadına yönelik şiddet, töre ve namus cinayetleri artarak devam etmekte. Hükümet olan parti/partiler namus cinayetlerini kadına karşı her türlü şiddeti cezalandırmak üzere yasal düzenlemeleri yapmalı ve kadına karşı her türlü şiddete karşı sıfır toleransla hareket etmeli. Kadın ile erkek arasındaki eşitlik sürekli bir devlet politikası olmalı. Buna bağlı olarak, 'cinsel yönelim'in ceza kanunumuzda yer almayan bir ayrımcılık türü olduğu hatırlanmalı, bu tür ayrımcılıklar Ceza Kanunu'nda yer alarak kadın ve erkek dışındaki tüm cinsel yönelimlilere yönelik ayrımcılıklar cezaya tabi olmalı

Öneri 4: Sivil siyasi çözümler
İç barışın sağlanabilmesi için dinsel, ırksal, cinsel, kişisel cinsel tercih, engellilik, kültürel, etnik farklılıkları zayıflık olarak görmeyen bir anlayışın eğitime ve hayatın her alanına yerleştirilmesi gerekmekte. Türkiye'de özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ekonomik uçurum mevcut. Bölgelerarası eşitsizliğin ortadan kaldırılması yolunda ekonomik teşvikler tasarlanmalı. Medya, iç barışın sağlanması yolunda önemli bir araç. Bu doğrultuda farklı diller için iletişim geliştirilmeli ve medyada eşitliğe duyarlı yayınlar teşvik edilmeli. RTÜK bu konuda duyarlılaştırılmalı, ayrımcılığı cezalandırma mekanizması kurmalı.
Yukarıda sıralananlarla sınırlı kalmayan ayrımcılık farklı cinsel tercihi olanlar, engelliler ve eski hükümlüler için de geçerli. İşyerlerinin zorunlu çalıştırma yüzdeleri olmasına rağmen buna uymamanın 750 YTL cezası olmasından dolayı yaptırım gücü yok. Ayrımcılığa maruz kalan tüm gruplara 'pozitif önlemler' özendirilmeli. Son olarak, tüm bu önerilerin her birinin, çok geniş ve titiz bir biçimde araştırılması gereken önemli toplumsal sorunlara sadece birer giriş niteliği taşıdığını eklemek istiyoruz. Eklemek istediğimiz diğer önemli bir husus ise, kâğıt üzerinde kalacak, uygarlığa doğru kırılan bir zihniyet değişimine işaret etmeyecek hiçbir çalışmanın şüphesiz sürekli ve etkili olamayacağı. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Bu yazı, M. Kemal Parlak, Ergin Cinmen, Orhan Silier, Fatmagül Berktay, Selçuk Erez, İdris Bal, Tosun Terzioğlu, Bülent Korman, Binnaz Toprak, Gülseren Onanç ve Markar Esayan'ın yer aldığı çalışma grubunun görüşleri doğrultusunda oluşturulan önerilerle, toplantıya katılanların yaptıkları katkılar ışığında Gülseren Onanç ve Markar Esayan tarafından kaleme alındı.

* * * * *
3- Siyasal Sistem-Kurum-Kültür

Siyasi partiler ve seçim yasaları değişmeli, siyasi kültür yenilenmeli
Siyasi Partiler Kanunu değişirken, parti içi demokrasi güvenceye alınmalı. Siyasetin finansmanına ilişkin ilkeler yenilenmeli. Kadınlar için geçici bir önlem olarak kota uygulanmalı. Seçim barajı hiç değilse yüzde 5'e inmeli. Seçmen, adaylar arasında da tercih yapabilmeli

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türkiye'de siyaset kurumuna ve siyasetçilere duyulan güvenin, başka ülkelere kıyasla çok daha düşük düzeylerde olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Halk, mevcut siyasal sistemi, kendisinin dışlandığı, yurttaşa katılım imkânı tanımayan bir liderler demokrasisi olarak görüyor. Etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz olması gereken parti-yurttaş ilişkisi, genel olarak her ikisinin de bir diğerine yabancılaştığı bir süreç yaşıyor. Oysa, ülkenin sorunları her geçen gün çeşitleniyor, boyutları büyüyor. Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurları olan siyasal partilerin tam da bu noktada, halkın katılım ve katkısıyla ülke ve toplum sorunlarına çözümler üretmesi gerekirken bu yapılmıyor, yapılamıyor. O nedenle, halkın siyasete daha yoğun ve aktif katılımını sağlamak, parti içi demokrasiyi geliştirmek ve böylece siyasal kurumlara ve siyasetçilere duyulan güveni de artırmak için köklü reformlar yapma ihtiyacı ortaya çıkıyor.
Bu amaç doğrultusunda, öncelikle Siyasi Partiler ve Seçim kanunlarının parti içi demokrasiyi geliştirecek ve siyasal katılımı artıracak yönde düzenlenmesi gerekiyor. Siyasal yaşamı yapaylıktan kurtarmak, toplumun kendi geleceğine de, bunu sağlayacak partilere de güvenle bakmasını sağlamak için her iki yasada da bir dizi yeni düzenlemeye ihtiyaç bulunmakta.

Siyasi Partiler kanununda yapılması gereken değişiklikler
Siyasi Partiler Kanununda düzenlemeler yapılırken, bazı hususlar kesinlikle gözetilmelidir. Birincisi, yasada mutlak yer alması gereken temel prensipler ile neleri gerçekçi olarak düzenleme olanağının bulunduğudur. İkincisi, katılımı ve parti içi demokrasinin işleyişini güvence altına almaya yönelik düzenlemelerdir. Üçüncüsü ise, mevcut kanunumuz modern demokrasilerdeki düzenlemelerle karşılaştırıldığında çok yetersiz kalan Türkiye'de siyasetin finansmanı konusunun birkaç ana ilke çerçevesinde düzenlenmesidir.
Siyasal yaşamın temel kurumları siyasal partilerdir. Çıkarları birleştirmek, yurttaşlarla devlet yönetimi arasında bağ kurmak, ülke ve toplum sorunlarına çözümler üretmek, devletin siyasal karar organlarını yönetmek ve siyasal kadrolar yetiştirmek gibi önemli işlevleri vardır. Ancak partilere hayat veren üyeleridir.
Öncelikle, siyasal hayat tabiileşmeli, düşünce inanç, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Herkes siyaset yapabilmelidir. Partilerin, tüzüklerinde belirttikleri koşulları yerine getiren yurttaşları, yaş, cinsiyet, meslek ve coğrafya ayrımı gözetmeksizin üye kaydedebilmeleri imkânı sağlanmalıdır. Üye kayıtları, tüm üyelerin inceleme ve denetimine açık ve saydam olmalı, böylece yığma kayıtlara imkân tanınmamalıdır.
Partiler, üyelerini hangi yolla belirliyor olurlarsa olsunlar, üyelerinin haklarını gözetmelidirler. Parti üyeliğinin sürekliliği sağlamalı, parti içi iktidarla birlikte ya da iktidara karşı siyaset yapmak, kayrılma veya dışlanma nedeni olmamalıdır. Üyelerin hukukunu korumak amacıyla, üye kayıtları sağlıklı hale getirilmeli ve yargı denetimi altına alınmalıdır.
Siyasetin yalnız belirli bir kesimin uğraşı olmaktan çıkarılması ve tüm yurttaşların günlük yaşamlarını sürdürürken mahallelerinden ve köylerinden başlayarak her düzeyde ülke yönetimine katılabilmesi için, siyasal partilerin, mahallelerde, köylerde, iş yaşamında ortamın farklı ihtiyaçlarına göre örgütlenmelerine imkân sağlanmalıdır.
Bu doğrultuda, mevcut yasadaki tek tip örgütlenme koşulu kaldırılarak, partilere kendi tüzüklerinde belirtecekleri şekilde örgütlenme olanağı tanınmalıdır.
Parti içi demokrasinin gelişmesine katkı sağlamak üzere, parti üst organlarının, bağlı alt birimleri görevden alma yetkisi kısıtlanmalı, kongreler yönetimlerin güdümünde olmamalı.
Aday belirlenmesinde tüm kayıtlı üyelerin oy kullandığı önseçim sistemi uygulanmalı, Merkez yönetiminin siyasette birikiminden yararlanılacak uzmanlar için belirli oranda kontenjan kullanması esas alınmalıdır.
Nüfusun yarısını oluşturan kadınların çağın gereklerine de uygun biçimde siyasal yaşamda daha yoğun, adil ve etkin temsili için geçici bir önlem olarak cinsiyet kotası uygulanmasına gidilmelidir.
Siyasetin finansmanı denetlenmeli, bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Bağışlara sınır getiren uygulama yeniden gözden geçirilmeli, partilere yapılan bağışların her yıl Resmi Gazete'de ilan edilmesi sağlanarak, siyasetin ve siyasal partilerin finansmanına saydamlık getirilmelidir. Partilere devlet yardımı yeniden düzenlenmelidir.
Partilere yapılan devlet yardımının yarısının, milletvekili sayısına göre illerdeki, seçmen sayısına göre de ilçelerdeki yerel örgütlere dağıtılması sağlanmalıdır. Yeterli kaynak aktarılarak parti içindeki kadın ve gençlik kolları gibi örgütlenmelerin de kendi bütçelerini oluşturmaları özendirilmelidir.
Siyasetin bilgiye dayalı olarak yapılması, parti içi demokrasinin geliştirilmesi, siyasette kalitenin yükseltilmesi için Hazine yardımlarının bir bölümünün parti içi eğitim amacıyla kullanılması zorunlu hale getirilmelidir.
Siyasi partiler kanunu, ilke olarak ülkede demokrasiyi geliştirip pekiştirecek unsurları içermeli, kısıtlayıcı unsurlardan arınmalı, her düzeyde katılımı özendirmelidir.

Seçim Kanunlarında yapılması gereken değişiklikler
Siyasette istikrar sağlamak amacıyla temsilde adaleti göz ardı eden Seçim Kanunumuz, mevcut haliyle bizatihi istikrarsızlık nedenidir. Mevcut seçim kanunlarımızda siyasal katılımı kısıtlayıcı, temsili sınırlayıcı hükümler ivedilikle ayıklanıp değiştirilmeli. Bu çerçevede,
Partilerin TBMM'de temsili için ülke genelinde yüzde 10 olarak uygulanan baraj kaldırılmalı, en azından yüzde 5'e indirilmelidir.
Milletvekili sayısı gözden geçirilmeli ve milletvekillerinin illere dağılımı, mevcut uygulamanın neden olduğu temsil adaletsizliğini gidermek üzere yeniden düzenlenmelidir.
Milletvekili seçimleri dört yılda bir olmalı.
Siyasal yaşamda uzlaşma kültürünün de gelişmesine katkı sağlayabilecek partilerarası seçim işbirliğine imkân tanınmalıdır.
Büyük illerdeki seçim bölgeleri biraz daha daraltılarak, seçmenin kendi bölgesinin temsilcisi olan milletvekillerini tanıması sağlanmalı.
Seçimlerde yurttaşlara, sadece partiler arasında değil, oy pusulalarında yer alan adaylar arasında da tercih yapma imkânı getirilmelidir.
Yurtdışındaki vatandaşlarımıza, Anayasa'nın da gereği olan kendi temsilcilerini seçme imkânı sağlanmalıdır.
Siyasi partilerin ve adayların seçim harcamalarının denetimi için mekanizmalar oluşturulmalıdır. Kamu yönetimine aday olanların ve görev alanların malvarlıkları şeffaf olmalı ve kamuoyuna ilan edilmelidir.

Yeni siyasal kültür
Siyasal yaşamımızda gerek yasal düzenlemelerden gerek yerleşik siyasal kültürün olumsuz yönlerinden kaynaklanan pek çok sorun alanı bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen özellikle Siyasi Partiler ve Seçim kanunlarıyla ilgili öneriler, siyasal iradenin olması durumunda çok kısa sürede kolaylıkla sonuçlandırılabilecek somut çözümleri içermektedir. Yeni ve sivil bir anayasanın yapılması, devlet-birey ilişkilerinin ve siyasetin sivil toplumla ilişkisinin yeniden düzenlenmesi, milletvekillerinin yapamayacakları işlerin belirlenmesi ve dokunulmazlığın sınırlandırılması gibi siyasal reform ya da siyasetin yeniden yapılanması başlığı altında incelenecek başka pek çok konu bulunmaktadır. Belki de, yukarıda sayılan yasal düzenlemeler kadar önemli bir konu, siyasal kültür sorunudur.
Bugün siyasal yaşamımıza egemen olan siyaset anlayışı ve siyaset yapma biçimi yerine, siyasetin öncelikle ülke ve toplum yararını gözeterek ve bilgiye dayalı olarak yapılması için siyasal kültürün bu yönde oluşmasına çaba harcanmalıdır. Bu doğrultuda, katılımcı demokrasiyi parti içinde de ülkede de etkin kılmak için yeni bir yönetim anlayışına ve yapısına ihtiyaç bulunmaktadır. Yeni yönetim anlayışı,
Yurttaşa güvenen, insanların kendi sorunlarına çözümler üretecek yetkinlikte olduğunu kabul eden,
Sivil topluma dayalı katılımcı demokrasiyi egemen kılmak isteyen,
Yerinden demokratik yönetime ağırlık veren bir anlayış olmalıdır. Bu anlayış yönetimde de siyasette de etkin olmalıdır. Bu yönetim anlayışı, siyasal kültürün olumlu yönde değişmesine de değerli katkılar sağlayacaktır.
Bu yazı, eski Ulaştırma Bakanı iktisat profesörü Mustafa Aysan, eski CHP Genel Başkanı gazeteci yazar Altan Öymen, eski İmar ve İskân Bakanı TESAV Vakfı Başkanı Erol Tuncer, İ. Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlter Turan, planlamacı Nazik Işık, anayasa hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. Zühtü Arslan ve Okan Üniversitesi siyaset bilimi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Kabasakal'ın yer aldığı çalışma grubunun görüşleri doğrultusunda oluşturulan önerilerle, toplantıya katılanların yaptıkları katkılar ışığında Dr. Mehmet Kabasakal tarafından hazırlanmıştır.

'Radikal Fikir Platformu'nun tamamı CNN Türk'ten izlenebilecek. 'Eğitim' başlığındaki tartışmalar bugün saat 15.00'te CNN Türk'te.

'Radikal Fikir Platformu'nda tartışılan alanlara ilişkin görüş ve yorumlarınızı 100 kelimeyi geçmemek kaydıyla yorum@radikal.com.tr adresine gönderebilirsiniz.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 17.07.07, 16:21
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: Türkiye çıkış yolları haritası

Türkiye Çıkış Yolları Haritası

Prof. İbrahim Kaboğlu, grup çalışmalarında sunum yapan isimlerdendi. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
'İnsan haklarına dayalı, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti'ni hedefleyen anayasa, 'haysiyet-eşitlik-özgürlük' üçlüsünden hareketle, 'ülke-insan-devlet' sıralaması üzerine inşa edilen bir metin olmalı. Anayasada öncelikle insan hakları güvencelenmeli; sonra devlet organlarının 'yetki sınırları' çizilmeli
17/07/2007 (1427 kişi okudu)
4 - Hukuk Devleti-İnsan Hakları-Yurttaşlık-Demokrasi

Hukuk yoluyla demokrasi için anayasal öncelikler
Türkiye'nin en önemli güncel sorunu nedir? İşsizlik, yoksulluk, gelir dengesizliği, istikrarsızlık, katılımcı demokrasi eksiği, kadın hakları başta olmak üzere insan hakları (İH) eksiği, eğitimsizlik, çevre yağmalanması... Fakat, 'hukuki güvenlik', her kesimin üzerinde birleşeceği ortak yanıt değil mi? Hukuk güvenliğinin bulunmayışı, hukuk kurallarının 'ortak iyilik' ereğinde hazırlanmadığı/yürürlükteki kuralların herkese eşit olarak uygulanmadığı/bazılarına ise hiç uygulanmadığı yolunda toplumda yaygın bir kanaatin varlığıdır.
Hukuk devletini (HD) kurabilir miyiz? İki koşulla, evet. İlkin, devlet kademeleri, askeri kesim, toplumun tüm katmanları dahil, herkesi hukuka bağlayıcı irade ve inancın yaratılması; ikincisi ise 'devlet'i erkler ayrılığı, 'hukuk'u ise normlar hiyerarşisi ekseninde yapılandırmak.
Hukuka inancın yaratılması, mekanizma ile birlikte hukukun içeriğine de bağlı. Kamu makamlarının 'yetki, görev ve sorumluluk'larını ve yurttaşların 'hak, özgürlük ve ödev'lerini saptayan kurallar, insan onuru temelinde, ortak yarar ereğinde, nesnel düzenlemeleri yansıtmalı. Bu nitelikte hukuk, 'seri imalât' tarzı yasa yapımı ile değil, demokratik yöntemle yaratılabilir. HD, ancak belli bir İH ve demokrasi anlayışından hareketle açıklanabilir. İşte HD'nin bu iki temel dayanağı, çağdaş bir anayasanın da çerçevesini belirler. HD sorunsalı, bunların yanı sıra, zihniyet ve inanç öğeleriyle birlikte dört başlık altında sistematize edilecek.

I) Nasıl bir İH anlayışı?
Haklar toplumu, ancak 'insan haysiyeti' temelinde kurulabilir. Modern dünyanın 'yeni ideoloji'si olarak İH, herkese eşit biçimde, bütüncül, gelişmeci ve dayanışmacı yaklaşımla tanınmalı. Şu iki dengesizlik ve çarpıklık kaydedilmeli: İlişkiler yönünden; sadece yurttaş-devlet değil, yatay ilişkiler (insan-grup, insan-kurum, insan-çevre, insan-iktisadi faaliyetler) düzleminde de İH ihlâllerini önleme gereği var. Hak ve özgürlük kategorileri açısından; siyasal haklar üzerindeki katı tutum ve kültürel haklara ilişkin ürkeklik esnetilmeli; iktisadi sektörde düzen başıboşluğun yerini almalı.

II) Nasıl bir demokrasi?
Rejimin demokratikleştirilmesi öncelikli sorun: seçim ve siyasal partiler reformu, çift meclis tercihi, yarı-doğrudan demokrasi araçları (halk girişimi, halkın vetosu, yasama referandumu), 'katılımcı ve müzakereci demokrasi' için önkoşuldur. Bu süreçte, sivil-siyasal toplum, merkez-çevre yakınlaşmasını sağlayıcı araçlar tartışmaya açılmalı. Merkeziyetçilikten sıyrılmak, yerel yönetimlerin yetkilerini artırmak ve yerel demokrasiyi güçlendirmek, iki açıdan yaşamsal: anayasal fren-denge mekanizmaları; kültürel haklar ve etnik kimlikler.

III) Nasıl bir anayasa?
İlk iki başlıkta değinilen ön belirlemeler, bu soruya verilecek yanıtın çerçevesini çizmiş bulunuyor. 1982 Anayasası neden yetersiz? Kuşkusuz 20 yılda yapılan değişiklikler yadsınamaz. Bununla birlikte, Anayasa'nın temel felsefesi, devlet-birey ilişkileri ve kurumlar arası dengeyi sağlamaya elverişli olmadığından, 'birlikte yaşam sözleşmesi' niteliğine sahip yeni bir metne ihtiyaç var.
Peki, hangi yöntemle ve hangi içerikle?
1) Anayasal yurtseverlik: Anayasa, toplum için hem 'ortak pakt', hem ortak kimliği ifade etmeli. 'Her yurttaşın kendisinden bir pay bulabileceği bir metin' olarak Anayasa, bu özelliğiyle, 'ulusal kimlik belgesi'dir. Etnik köken, inanç, sosyo-mesleki aidiyet, yaşanan coğrafya vb. açılardan çok farklı kişilerle 'aynı metne tâbi olma duygusu' önemli...
2) Demokratik yöntemle hazırlanan bir anayasa, yurttaşlarda bu hissi yaratabilir. Bunun için, sivil ve siyasal örgütlerin önerileri yeterince tartışılmalı; halkoyu ile oluşturulacak bir kurucu meclisce tek metne dönüştürülmeli; ret durumunda yenisinin yazım olanağını içerecek biçimde, halkın onayına sunulmalı.
3) Etik temel: 'İnsan haklarına dayalı, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti'ni hedefleyen anayasa; 'haysiyet-eşitlik-özgürlük' üçlüsünden hareketle, 'ülke-insan-devlet' sıralaması üzerinde inşa edilen bir metin olmalı.
Anayasa, bir 'özgürlük tekniği' olduğuna göre, önce İH güvencelenmeli; sonra devlet organlarının 'yetki sınırları' çizilmeli.
4) İH bakımından; hak ve özgürlükler listesinin ucu açık tutularak, ortak güvence ölçütleri saptanmalı, sınırlama nedenleri hak-özgürlük türüne göre farklılaştırılmalı.
Yaşam hakkının dokunulmazlığı yeniden tartışmaya açılmaksızın, kişi özgürlüğü ve güvenliği pekiştirilmeli. Düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlükleri, demokratik toplumun vazgeçilmezleri olarak güvencelenmeli; bilimsel araştırma özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmalı. Siyasal haklar bakımından, 'Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı', kapsayıcı ve farklılıklara olanak tanıyıcı kimlik olarak tanınmalı.
İktisadi, sosyal ve kültürel haklar, ayrı ayrı, ama dengeli bir bütünlük içinde düzenlenmeli. 'Kültürel, dinsel ve dilsel değerlere ve çeşitliliğe saygı' esas alınarak, toplumsal zenginliğimizi yansıtan açılımlara yer verilmeli. (Bu alandaki uluslararası İH belgeleri onaylanmalı, gereksiz çekinceler kaldırılmalı).
'Dayanışma' hakları (çevre, gelişme ve barış), 'sürdürülebilir gelişme' hedefinde düzenlenmeli. Usuli güvenceler olarak; hak arama özgürlüğü önündeki engeller kaldırılarak, yargısal, idari ve siyasal düzlemde etkili başvuru yolları öngörülmeli. Mesela, ihlâl durumunda devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkını düzenleyen, ancak hiç uygulanmayan Anayasa m. 40 vb. usuller, somut kurallarla etkili kılınmalı.
5) Siyasal örgütlenme bakımından; üç klasik devlet organı, erkler ayrılığı ilkesi ışığında yeniden yapılandırılmalı, kurumlar arası denge arayışında iktidar, 'buyurma'dan çok, 'yönetişim' anlayışına dayanmalı.
Yürütme-yasama ilişkisinde 'bağımlılık' yerine 'işbirliği' ilkesi geçerli kılınmalı, milletvekilleri hükûmetin güdümü dışına çıkarılmalı.
Yasama dokunulmazlığı, hukuk önünde yöneten-yönetilen eşitsizliği yaratmayacak eşiğe çekilmeli; sorumluları hesap vermeye zorlayacak somut ve etkili kurallar öngörülmeli.
Yargı erki, kurumsal güvence ve bağımsız statü ile, tarafsız, hızlı ve adil yargıyı gerçekleştirebilecek biçimde yeniden yapılandırılmalı; sivil-askeri yargı ikiliği terk edilmeli.
Değişik sektörlerdeki uzman-özerk nitelikli düzenleyici ve denetleyici kurumlar, amaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılmalı; resmi ama gönüllü çalışan, ne var ki Hükûmet'çe dağıtılan İH kurulları, Anayasal güvenceye kavuşturulmalı. Üniversiteler, özerklik temelinde demokratik bir şekilde yapılandırılmalı.
Üniter devlet şekli korunarak, katı merkeziyetçi yapıdan uzaklaştırıcı ve yereli güçlendirici bölge yönetimini de öngören düzenlemelere gidilebilir. Bu konudaki yetki kullanımlarının -Avrupa devletlerindeki gibi- anayasallık denetimine bağlanması ise olası kaygı ve saptırmaları ortadan kaldırır. Merkezi iktidar için önemli bir denge mekanizması olarak bu tür bir yapılanma, devletin 'ülke' öğesinin de anayasa yoluyla korunmasına katkıda bulunacaktır.
Ulusal ve ulusal-üstü hukuk ilişkisi açıkça düzenlenerek, HD, 'hukukun üstünlüğü' boyutuyla pekiştirilmeli. Böylece HD, iç barışa katkısı yanında; 'ulus-devlet'in milliyetçi saplantılardan sıyrılarak yeniden yorumlanmasını sağlayan bir çatı olarak tasarlanabilir.

IV) Bilgi-zihniyet-inanç
Belli temel değerler (İH) ve bunu gerçekleştirmeye en elverişli siyasal sistem (demokrasi) üzerinde devleti inşa etmek için, değinilen kurallar, kurumlar ve usuller vazgeçilmez; ama uygulamaya geçirmek için, zihniyet reformu da gerekli. Bunun ilk koşulu ise, okul-öncesinden başlayan nitelikli bir eğitim ve bilgilenme süreci. Seçilmişler başta gelmek üzere, kamu yararı ereğinde konan kurallara ayrım gözetmeksizin herkesin uyması, aksi halde hiç kimsenin hukuki yaptırımdan sıyrılamayacağı yönünde 'güçlü ve genel bir inanç' yaratılmalı. Özetle, 'hukuki güvenlik' yoksunu bir toplumda, diğer bütün eksikler, 'yoksulluk' ve 'yoksunluk'lar göreceli kalır. Unutmayalım ki, HD'nin kurulamadığı bir ülkede, 'hukuk toplumu' yalnızca bir özlem olarak kalacaktır...
Raportör: İbrahim Ö. Kaboğlu; Üyeler: Aydın Cıngı, Aziz Çelik, Başar Yaltı, Haluk İnanıcı, İbrahim Betil, Nazar Büyüm, Nuray Mert, Tavit Köletavitoğlu, Ümit Boyner, Yusuf Engin.

* * * * *
5 - Ekonomi Dönüşümü-İstihdam-Vergi Sistemi-Rekabet

Ekonomide sihirli formüller olmaz
Katma değer artışını sağlamak için bilim ve teknolojiye ve 'inovasyon'a ağırlık vermeli. Yöresel rekabet ve üretim merkezleriyle, köyden kente göçün sosyal maliyeti azaltılabilir. Kapsamlı vergi reformu şart, vergi ombudsmanlığı oluşturulmalı. Mali disiplin sürmeli, iç tasarruf artırılmalı.

Türkiye ekonomisi bundan beş veya on yıl öncesine göre farklı meydan okumalarla karşı karşıya. Ülkemizin onlarca yıldır geliştirmeye çalıştığı sanayileşmesinde bir tıkanıklıkla karşı karşıyayız. Üretim ve yönetimde bilgi ekonomisine dönüşememek geleceği kısıtlıyor. Son yılların başlıca makroekonomik tehdidi, yükselen cari açıklar. Bu açığı güvenli sınırlara çekmenin sihirli formülü yok, bunu başarmanın ve sürdürmenin yolu yaratılan katma değeri artırmaktan geçiyor.
Katma değer artışı, hele hele milli gelirimizin yüzde 7'sini aşan cari açığı azaltacak ölçüde katma değer artışı bugünden yarına bir günde başarılabilecek bir şey değil. Bunun için ciddi bir stratejiye ve yatırım alanlarının farklılaştırılmasına ihtiyaç var.
Bilim-Teknoloji: Katma değer artışını sağlamak için bilim ve teknolojiye, yeni teknolojiler geliştirmek ve yeni patentlere sahip olmak anlamında 'inovasyon'a ağırlık vermek şart.
Bu amaçla, grubumuz ilk olarak 'inovasyon' alanında yapılması gerekenleri tartıştı.
Başlangıç olarak Türkiye'nin hem ülke genelinde hem de şehir şehir mukayeseli rekabet avantajına sahip sektörleri belirlemesi ve her sektör için ayrı ayrı stratejiler oluşturması şartı üzerinde duruldu. Bu amaçla halen başlangıç aşamasında olan ve Avrupa Birliği ile açılan 'Sanayi Politikaları ve İşletmeler' başlığının kapanış kriteri olarak belirlenen rekabet avantajı strateji belgesi konusunun önemi üzerinde duruldu. Aynı şekilde inovasyonu ve yeni teknolojileri destekleyen Avrupa Birliği 7. Çerçeve Programı'na katılımın daha fazla teşvik edilmesi tartışıldı. Türkiye'nin ulaşılabilir hedeflere odaklanmasının önemi üzerinde duruldu ve örnek olarak da, 10 yıl içinde Türkiye'nin bir teknolojide dünya lideri olması ve/veya 10 yıl içinde en az bir Türk şirketinin kendi sektöründe dünyada ilk beşe girmesi önerildi.
İleri teknolojilere sahip olmak için kamu desteği şart. Bu desteğin, başlangıçta büyük yatırım gerektiren ve kârlı olmayabilen ama gelecekte büyük katma değer sağlayacağı kesin olan nano teknoloji, biyo teknoloji ve bilişim teknolojileri gibi alanlara, kurulacak araştırma enstitüleri aracılığıyla aktarılması konuşuldu.
Bu araştırma enstitüleri başta olmak üzere, her türlü Ar-Ge faaliyeti için yurtdışında yaşayan veya çalışan genç Türk bilim insanlarının Türkiye'de veya Türkiye için çalışmasını sağlayacak aktif teşvik önlemlerinin alınması gereği üzerinde duruldu.
Önce bir 'teknoloji yoğun yatırım' tarifi yapılarak, bu tarife giren her türlü (kamu veya özel sektör) yatırımında yerli katkı için bir minimum oran belirlenerek bu oranın artırılması için aktif önlemler alınması önerildi. Kamunun halen yapmakta olduğu Ar-Ge katkısının başlangıçta söylenen rekabet avantajlı sektörler stratejisiyle ve daha da önemlisi eğitim politikalarıyla uyumlu hale getirilip daha yüksek verim alınmasının sağlanması konuşuldu.
İstihdam politikaları: Türkiye, son beş yılda hatırı sayılır bir ekonomik büyümeyi yakalamış olsa da, bu büyümenin yeterince istihdam yaratmadığı, işsiz sayısında belirgin bir düzelme olmadığı gözleniyor. İşsizliğin azalmamasının sebepleri yakından incelendiğinde, iki temel etmenin bu gelişmeyi engellediği görülüyor. Bunlardan ilki, köyden kente göçün son yıllarda hızlanmasıyla, nüfus artışının getirdiğinin ötesinde bir istihdam baskısının oluşması. İkincisi ise kayıt dışı veya kaçak istihdamı teşvik eden veya kayıtlı çalışmayı engelleyen yasal ve mali zorluklar.
Burada en önemli konu olarak; başta, toplam istihdam içinde yüzde 10'un üzerinde bulunan ücretsiz aile işçileri olmak üzere, tarımdan kopan nüfusun, yine kendi yöresindeki cazibe merkezi haline getirilecek kentlerde istihdam edilebilmesi öne çıktı. Kurulacak veya geliştirilecek yöresel rekabet ve üretim merkezleri, köyden kente göçün sosyal maliyetini azaltır.
Mutlaka hayata geçirilmesi gereken bir diğer öneri, Türkiye'deki her Organize Sanayi Bölgesi'nin (OGSB) özellikle kırdan kente göçenler için ama onun ötesinde mesleksiz kitleler için, birer 'Yetişkin Meslek Edindirme Okulu' açmakla yükümlü tutulması. Bu okulların maliyetinin yarısı OGSB'ler, geri kalan yarısı ise İşsizlik Sigortası Fonu tarafından karşılanabilir. Bu yolla her yıl bir milyondan fazla insan meslek sahibi yapılabilir. Benzer şekilde, özellikle Anadolu üniversitelerinin, kendi bulundukları yörenin özelliklerine ve önceliklerine uygun yöresel eğitim verebilmesinin önündeki engeller de kaldırılmalı. Bu da yetişmiş insan gücü potansiyelini artıracaktır. Konunun diğer ayağında, istihdam üzerindeki sosyal güvenlik primleri dahil vergi yükü yer alıyor. Bu vergi yükü mutlaka ve mutlaka azaltılarak kayıt içi çalışma özendirilmeli, kayıt dışılık ise caydırılmalıdır. Bu caydırıcılık için, örneğin sosyal güvenlik prim kaçakları çok ağır biçimde cezalandırılabilir ve işverenlerin bu primi kaçırmaya teşebbüs etmeleri anlamsızlaştırılabilir.
Vergi reformu gereği: Kapsamlı bir vergi reformu birincil öncelikli bir hedef olmalıdır. Toplumdaki gelir dağılımının düzeltilebilesimesi için; yoksul kesimlere başta eğitim ve sağlık gibi yeterli sosyal destek sağlanabilmesi için, sürdürülebilir bütçe olanaklarına ihtiyaç vardır. Bunun sürekliliğinin sağlanabilmesi için, adaletsiz vergi yapısı değiştirilmelidir. Toplumdaki tüm bireyler, kazançları ölçüsünde vergi ödemeli, istisna ve muafiyetler azaltılmalıdır. Dolaylı vergilerin ağırlığı azaltılmalıdır. Böylelikle, üretimde, kamu kesiminden gelen dolaylı vergiler gibi ilave maliyetlerin azaltılması ve uluslararası düzeye çekilmesi de olanaklı hale gelecektir.
Türk ekonomisinin çok uzunca bir zamandan beri en önemli yapısal sorunlarının başında kamunun gelirleri ile giderleri arasındaki dengesizlik geliyor. Geçmiş yapısal reformlarda kamunun giderlerini sınırlayıcı ve ekonomik akla uygun yapılmasını sağlayıcı bir dizi önlem alındığı halde kamu gelirlerini artırıcı sürdürülebilir önlemlerin alınamadığı bir gerçek.
O yüzden vergi sisteminde, kayıt dışılığı azaltacak, hatta zaman içinde marjinalize olmasını sağlayacak önlemler şart. Vergi tabanının yayılması hemen hemen her siyasi iktidar tarafından vaat edildi ama bir türlü gerçekleşemedi. Oysa, toplam vergi gelirleri içinde KDV ve ÖTV gibi dolaylı ve haksızlık yaratan vergilerin payının azaltılıp yerine gelir vergisi gibi doğrudan vergilerin payının artmasını sağlamanın yegâne yolu bu. KDV ve ÖTV oranlarını düşürebilmenin yegâne yolu da bu. Vergi sisteminin yeterince şeffaf olmaması önemli bir sorun. Sistem şeffaflaşmalı. Vergi ile ilgili kuralların herkese eşit uygulanması sağlanmalı. Bir vergi ombudsmanlığı oluşturulmalı, ombudsmanın işlemleri şeffaf olmalı.
Rekabetin önündeki engeller: Gerek ekonomik gelişme ve gerekse enflasyonla mücadele için hayati önemdeki konuların başında rekabetin önündeki engellerin kaldırılması geliyor. Geçmişe göre çok mesafe kaydedilmiş olmasına, son 12 yıl içinde ülkemizde bir rekabet hukuku oluşmuş olmasına rağmen bu alanda hâlâ ciddi eksiklerimiz var.
Devletin tam rekabet koşullarının oluşması için aktif katılımcı olması ve bunu aktif düzenleyici kurumlar yardımıyla yapması şart. Küçük ve orta ölçekli işletmelerimizin rekabetçi bir yapıya sahip olabilmesi için de aktif önlemler alınmalı. Rekabetçiliğin özendirilmesi, küçük ve orta ölçekli işletmelerin uluslararası rekabete hazır hale gelmesi, katma değerli üretim boyutuna geçiş için temel bir zorunluluktur.
Kaynakların verimli kullanımı: Kamunun toplam borç yükünün milli gelire oranı azalıyor olsa bile Türkiye hatırı sayılır bir iç borç yüküyle ve daha da önemlisi hatırı sayılır bir reel faiz yüküyle karşı karşıya.
Borç yükünü ve buna ödenen reel faizi azaltmak için kimsenin sihirli bir formülü yok. İşin bir bölümü kamu mali dengesinin açık vermemesini sağlamak kuşkusuz. Bu amaçla mali disiplinin kesintisiz devamı gerekiyor. Bunun yanı sıra sosyal güvenlik açıklarının kontrol altına alınması için aktif önlemler almak da şart. Ama madalyonun öteki tarafında da iç tasarrufların yetersizliği yer alıyor. İç tasarrufları özendirecek yeni yöntemler üzerinde mutlaka durulması gerekiyor.

* * *
Bu yazı, İsmet Berkan, Hamdi Akın, Oğuz Kaan Salıcı, Faruk Eczacıbaşı, Attila Karaosmanoğlu, Uğur Gürses, Yusuf Işık, Ahmet Buldam, Türkel Minibaş'tan oluşan ekonomi çalışma grubundaki görüş ve öneriler doğrultusunda, İsmet Berkan tarafından kaleme alındı.

* * *
'Radikal Fikir Platformu'nun tamamı CNN Türk'ten izlenebilecek. Platformdan konular ve konuklar bugün saat 15.00'te CNN Türk'te.

* * *
'Radikal Fikir Platformu'nda tartışılan alanlara ilişkin görüş ve yorumlarınızı 100 kelimeyi geçmemek kaydıyla yorum@radikal.com.tr adresine gönderebilirsiniz.


* * *
Düzeltme Radikal Fikir Platformu'nun ilk gününde Markar Esayan'ın adı hataen Markar Ersayan olarak; dünse Dr. Mehmet Kabasakal'ın adı, sayfadaki fotoğrafın altında 'Orhan Kabasakal' olarak yer aldı. Düzeltir özür dileriz.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 18.07.07, 16:35
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: Türkiye çıkış yolları haritası

Radikal Fikir Platformu

Reform tasarlamak ve uygulamak sadece kanun ve yönetmelik hazırlamak değildir. Kamu yönetim reformların yönetilmesi gereken bir süreç olduğunu dair bir anlayış siyasetçide reformu yönetecek bir beceri de bürokraside yoktur
18/07/2007 (928 kişi okudu)

Devlet reformu: Süreci yönetecek politikacı gerek
HEDEF 1: Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kurumsallaşması
Sorun: Devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirini dengelemesi ve denetlemesini öngören kuvvetler ayrılığı yeteri kadar kurumsallaşmadığından, anayasa seçilenler -politikacılar- üzerinde atananların (cumhurbaşkanının koordinasyonunda) vesayetini öngörmüştür. Siyasi temsilin kısıtlandığı, yürütmenin göreli olarak çok güçlendiği ve fren ve denge mekanizmalarının etkisizleştiği rejim demokratik bunalım üretmektedir.
Yeni dengeyi bazı siyasi partiler cumhurbaşkanını halka seçtirerek oluşturmaya çalışmaktadır. Bu, yanlış değil ancak eksik bir yaklaşımdır. Asıl çözüm otoriter yöntemlerle tepki anayasaları yazmak değil demokratik platformlarda katılımcı ortamlarda yeni bir anayasa oluşturmaktır.
Çözüm önerileri: Yeni anayasa kuvvetler ayrılığı ilkesini kurumsallaştırmalı ve etkin fren ve denge mekanizmaları oluşturmalıdır. Bir tarafta yargı erkini idari ve mali olarak yürütme erkinden bağımsızlaştıracak diğer tarafta yasama erkininin yürütme erkini etkin bir şekilde denetleyebilmesini sağlayacak anayasal ve yasal değişiklikler toplumsal uzlaşma ile hayata geçirilmelidir.
Yasama ve yürütme erklerini birbirinden biraz daha ayrıştırmak için aşağıdaki öneriler tartışılabilir:
Başbakan ve Bakanların Millet Meclisi üyelikleri hükümetin güvenoyu alması ile düşürülerek yürütme ve yasama erkleri arasına bir mesafe koymak.
Milletvekilini parti başkanına sadakatten kurtarıp temsil ettiği vatandaş kitlesine yakınlaştıran düzenlemelere siyasi parti ve seçim kanunlarında yer vermek.
Yasamanın yürütme üzerindeki mali denetimini şeklen değil gerçekten sağlayabilmek için kılmak için Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığı'nı anamuhalefet partisine verecek ve Sayıştay denetimini etkinleştiren düzenlemeler.

HEDEF 2: Devleti milletin hizmetinde bir yapı olarak tanımlayan ve devletin kamu hizmetini en etkin biçimde sunmak üzere örgütlenmesine elverecek şekilde Anayasa'yı değiştirmek
Sorun: Mevcut Anayasa devleti millete hizmet veren bir kurum olarak öngörmemekte ve ağırlıkla milletin devlete itaatini amaçlamaktadır. Haliyle, son derece merkezi ve katı bir devlet yapısı kurulmuştur.
Çözüm Önerileri: Yeni bir anayasa ile vatandaş-devlet ilişkisi yeniden tanımlanmalı ve hizmetin yerinden sunulması ilkesine göre yerel ve ulusal yönetim katmanlarının görev ve yetkileri yeniden belirlenmelidir.
Yerinden hizmet ilkesine göre hangi hizmetin hangi katman tarafından nasıl sunulacağını, hizmet/işlev analizi sonucunda belirlenebilir. Bu analizi yapma becerisi DPT'de inşa edilir ve en geç bir sene içinde tüm hizmetler için yapılır ve kamuoyuna sunulur. İkinci sene bu tartışılır ve üzerinde anlaşılan hizmetler merkezi birimlerden yerel yönetimlere devredilir, gerekiyorsa bölgesel yönetimler oluşturulur ve bununla birlikte yerel yönetimlere idari ve mali özerlik sağlanır.
Merkezde yerel yönetimleri hem yönlendiren ve destekleyen hem de onların kurallara uygunluğunu ve performansını izleyen ve denetleyen etkin bir yapı oluşturulmadır. İçişleri Bakanlığı maalesef bu görevi hakkıyla yapamamaktadır.
Merkez tarafından yapılan 'dikey' denetim ve izlemenin yanısıra hizmet alanlar tarafından da "yatay" denetim veya kamuoyu denetimi de katılım mekanizmaları oluşturularak teşvik edilmelidir.

HEDEF 3:Yolsuzlukları azaltmak için yargı içinde yolsuzluklarla mücadeleye odaklanmış etkin bir yapı oluşturmak ve yürütme erkinin denetim ve teftiş mekanizmaları yeniden düzenlemek.
Sorun: Her ne kadar devlet çok çeşitli denetim, teftiş ve kontrol mekanizmaları ile örülmüş olsa da, bu mekanizmalar yolsuzlukla mücadelede etkin olmamakta ve kol kırılıp yen içinde kalmaktadır. Kamu görevlilerinin dokunulmazlık zırhı, teşhis edilen az sayıdaki yolsuzluğunun soruşturulmasını ve yargı erkinin yavaşlığı ve siyasi etkilere maruz kalması yargıya intikal eden nadir yolsuzluk davalarının sonuçlanmasını engellemektedir. Böylece her iktidar dönemi boyunca yürütme erkini kontrol eden partilerin örgütleri ve onların işbirlikçileri yolsuzluklardan elde edilen rantları yönlendirmeye ve paylaşmaya odaklanmaktadır.
Çözüm önerileri:
Yargı erki içinde, tercihen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı başkanlığında (Yargıtay Genel Kurulu tarafından seçilen beş üyeden oluşan) bir Yolsuzlukla Mücadele Kurulu kurulmalı ve bu kurul yargı erkini bu mücadelede etkin kılacak önlemleri almalıdır.
Seçilenlerin ve memurların dokunulmazlığı sınırlandırılmalıdır.
Sayıştay içinde, özellikle ihale denetimi yapan birimlerin yolsuzluk denetimi de yapacak şekilde yönlendirilmeleri ve Sayıştay'ın Yargıtay'da oluşturulan kurulla yakın işbirliği içinde olması çok yararlı olur.
Başbakanlık Teftiş Kurulu yürütme içindeki denetim ve teftiş birimlerini yolsuzlukla mücadeleye odaklayacak bir koordinasyon birimi haline gelmelidir. Yargıtay ve Sayıştay ile yoğun işbirliğinde olmalıdır.
Belediyelerin ve işletmelerinin ciddi bir dış denetim altına alınması gerekmektedir. Her ne kadar mevcut yasal çerçeve Sayıştay'ı bu konuda görevlendirse de, Sayıştay'ın bunu yapacak kapasitesi yoktur, inşa edilmelidir.
KİT'ler ve kamu bankaları üzerinde sağlıklı ve bağımsız bir dış denetim yoktur. Sayıştay'ın bunu yapacak kapasitesi yoktur, inşa edilmelidir.
Halk denetçiliği (ombudsman) kurumu yeni anayasada yer almalıdır.

HEDEF 4: Yürütme erki içinde politika (siyasa) tasarımı, etki analizi, fayda-maliyet analizi, uygulama izleme ve politika değerlendirme becerilerini geliştirmek.
Sorun: Yürütme erkinin merkezinde bu beceri ve yetenekler maalesef olmadığından, siyasa tasarımı gibi bir devletin ana becerisi olması gereken anahtar işlevler Avrupa Birliği ve Dünya Bankası gibi kuruluşların iteklemesi ile ve onların güdümünde pek de anlaşılmadan isteksizce yapılmaya çabalanmaktadır. Bu şekilde oluşan siyasalar bir taraftan reform diye vatandaşa yutturulmaya çalışılmakta diğer taraftan ne siyasetçi ne de bürokrasi tarafından benimsenmedikleri için hiçbir zaman amaçlanan sonuçlarına erişmemektedir. Bu beceriler geliştirilmeden ne hükümetler milletin sorunlarına özgün çözümler oluşturabilir, ne de uygulayabilir.
Çözüm önerileri: Politika (siyasa) tasarımı, etki analizi, fayda-maliyet analizi, uygulama izleme ve politika değerlendirme gibi beceriler devlette olmadığı gibi maalesef Türkiye'nin üniversitelerinde, özel sektöründe ve sivil toplum kuruluşlarında da yoktur. Ama bu alanda dünyada bilgi, yöntem ve deneyim vardır, bunların Türkiye'ye (kamu sektörüne, üniversitelerine ve sivil toplum kuruluşlarına) akması kurumsallaşmalıdır.

HEDEF 5: Mali disiplini sağlayan, kamu kaynaklarının ulusal önceliklere yönlendiren, kamu hizmeti sunanlardan yüksek performans bekleyen, saydamlık ve hesap vermeyi sağlayan bir mali yönetim sistemin devletin bünyesine yerleştirmek.
Sorun: 2001 krizi sonrasında uluslararası kuruluşların iteklemesi ile 2003 yılında yukarıdaki hedefleri kurumsallaştırmak üzere yeni bir yasal çerçeve hazırlandı: 5018-Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu. Mecliste neredeyse oybirliğiyle kabul edilen bu kanunun uygulanması savsaklandı. Durmadan kırpılan, bu haliyle kırtasiyeciliği artıran yasanın ruhu unutturuldu.
Çözüm önerileri:
Temel ilke gerek yerel gerekse merkezi yönetimde kaynak dağılımı sürecini etkin kılmaktır. Bunun başında kaynak dağılımı kararlarını oluşturan, izleyen, yöneten ve raporlayan birimleri mümkün olduğunca birleştirmektir.
Meclis (Plan ve Bütçe Komisyonu) kanunun hemen ve şeklen değil ruhen uygulanmasını hükümetten talep etmeli ve uygulamanın takipçisi olmalıdır.
Bu kanun yürütmenin tüm birimleri etkilemektedir, dolayısıyla uygulama yürütmenin merkezinde Başbakanlık tarafından koordine edilmelidir.
2008 yılında uluslararası kabul gören muhasebe ilkelerine uygun bir devlet bilançosu yayımlanmalı ve Sayıştay uluslararası kabul gören denetim ilkelerine göre bu bilançoyu denetlemelidir.
Yeni yönetim şekli için bürokraside yeni bilgi ve beceriler geliştirilmelidir.

HEDEF 6: Başbakanlıkta kamu yönetimi reformlarını tasarlayan, tüm ilgili kesimlere anlatan, uygulanmasını yöneten, izleyen ve destekleyen bir birim oluşturulmalı.
Sorun: Reform tasarlamak ve uygulamak sadece kanun ve yönetmelik hazırlamak değildir. Kamu yönetim reformların yönetilmesi gereken bir süreç olduğuna dair bir anlayış siyasetçide reformu yönetecek bir beceri de bürokraside yoktur.
Bu yazı Şerif Sayın, Fikret Toksöz, Fikret Ünlü, Tarhan Erdem, Emin Dedeoğlu ve Bekir Ağırdır'dan oluşan çalışma grubundaki tartışma ve öneriler ışığında, üyelerin de katkılarıyla Şerif Sayın tarafından kaleme alındı.

Devletin Yeniden Yapılanması
Radikal Fikir Platformu'ndaki çalışma gruplarından biri de 'Devletin Yeniden Yapılanması' başlığı etrafında toplanmıştı. Grupta sunumu yapan Şerif Sayın (ortada), tartışmalar ışığında sonuç raporunu da kaleme aldı.
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN




AB-Dış Politikalar

Dış politikada da katılımcılık esas olmalı
Merkeziyetçi değil, katılımcı bir dış politika gerekli. Klişeleşmiş yaklaşımlar bitmeli. Uluslararası örgütlerde etkinlik artırılmalı. AB tercihinin bir uluslararası örgüte üye olmaktan ziyade çoğulculuk, demokrasi, şeffaflık ve insan hakları ilkeleri doğrultusunda bireylerin yaşamlarını etkileyeceği Türk toplumuna en iyi şekilde aktarılmalı

Dünyamız ve özellikle bölgemiz son derece çetrefilli, zor ve kaygı verici bir süreçten geçmektedir. Bu süreç içerisinde uluslararası hukuk ilke ve prensipleri yerine, güce ve 'de facto' yaklaşımlara dayalı yöntemlerle çözüm üretmek isteyen zihniyetler arasında ciddi bir kutuplaşma yaşanmaktadır. Kuşkusuz bu yeni durum, ülkemizi hem içeride hem dışarıda olumsuz etkilerle karşı karşıya bırakacaktır. Bundan dolayı Türkiye, dış politikasında yıllardan beri benimsenen barış, diyalog, hakkaniyet ve ahde vefa gibi prensip ve ilkeleri sürdürmek ve bu denklemin içerisindeki yerini uluslararası hukuktan yana belirlemek zorundadır.
'Radikal Fikir Platformu' bünyesinde 10 Temmuz 2007 Salı günü gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda 'Dış Politika' masası Türkiye'nin değişen dünyadaki dış politika hedeflerini birkaç şemsiye başlık altında ortaya koymuştur. Gerek dünya ülkeleriyle olan ilişkileri ve uluslararası örgütlerdeki üyelikleri açısından; gerekse sekiz tane sınır komşusuna sahip ve bölgesinde etkinliği olan bir ülke olarak Türkiye'nin değinilecek pek çok dış politika konusu mevcuttur. Ancak bu çalışma birincil olarak Türkiye'nin küresel dış politika hedefini, ikincil olarak da AB ile ilişkilerinde ve bölgesel stratejilerinde yenilik ve gelişim ortaya koyabilecek dış politika hedeflerini ve nasıllarını masaya yatırmıştır.
Bu bağlamda Türkiye, küresel gelişmeleri takip ve teşhis ederek bu gelişmelere gerekli uyumu sağlayabilen reaktif değil proaktif, istikrarlı, süreklilik arz eden ve güven veren bir dış politika hedefine sahip olmalıdır. Bu noktada Türk dış politikasının gelişmeler karşısında statik ve reaktif kalmasının önüne geçilerek, esnek ve gelişmelere duyarlı bir politika kurgulanması temel bir amaç olarak benimsenmeli.
Bu ana hedefe ulaşmak Türk dış politikasının ve bu politikaya etki eden tüm unsurların tartışılacağı platformların artırılması ve katılımcı bir dış politika ortamının oluşturulmasıyla mümkündür. Katılımcı Dış Politika, dış politikayı belirleyen devletin klasik öğelerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşlarının, stratejik araştırma merkezlerinin, think tank'lerin aktif katılım ve katkıları ve lobi faaliyetlerinin artırılması ile sağlanabilir. Ayrıca bu faaliyetlerin etkinliğinin çoğaltılması ve mali anlamda desteklenmesi katılımcı dış politikayı güçlendir eceği gibi Türk dış politikasına daha geniş vizyonlu bir perspektif ve proaktif bir yapı kazandıracaktır.
Küresel boyuttaki ilişkilerinin yanında Türkiye'nin dış politikasında öncelikle yer alması gereken iki ana mesele: Cumhuriyetimizin kuruluşundan bugüne muasır medeniyetler seviyesine ulaşma projesi de denilebilecek olan Avrupa Birliği üyeliğimiz ve içinde bulunduğumuz coğrafyada tarih, kültür, dil ve soy bağlılıklarımızın olduğu bölgesel ilişkilerimizdir. Bu iki meseleye şu aşamada ilişkileri güçlendirme ve genişletme bağlamında somut olarak ne yapılabilir önerileriyle yaklaşacağız.
Tam üyelik
AB ile ilişkilerimizde ilk hedef AB'ye tam üyeliğin gerçekleşmesi olmalıdır. Bu noktada her ne kadar ülkemize yönelik birtakım dayatmalardan bahsedilmekte ve konu dış politika süreci içerisinde değerlendirildiğinde ulusal çıkar ve egemenliğe yönelik kaygılar gündeme gelmekteyse de AB üyeliğinin ortak arayışları ve ortak yaşam standartlarını beraberinde getireceği tartışılarak bu sürecinin salt bir dış politika meselesi olmaktan çıkartılıp toplumsal süreçteki yeri dikkate alınmalıdır. Bu bakımdan söz konusu hedefin gerçekleştirilmesi ve AB'nin toplumsal ilerleme ve gelişim sürecinin bir aracı olarak kabul edilmesi şarttır. Bu amacın hayata geçirilmesi için öncelikli önerimiz 50 yıldan beri inişli çıkışlı bir süreçten geçmesi ve yaşanan yetki karmaşası da dikkate alınarak hem ikili ilişkilerde hem de kurumlar arasında ortaya çıkan koordinasyon eksikliğinin giderilmesi için bir Avrupa Birliği Bakanlığı kurulmasıdır.
Bilindiği gibi AB'ye üyelik hedefi çevre politikalarından, tüketici haklarına kadar çok geniş bir alanı dolayısıyla bireylerin hayat standartlarını doğrudan etkileyen bir konudur. Özellikle Türkiye'nin AB'ye aday ülke statüsünden katılımcı ülke statüsüne geçmesiyle başlayan süreçle Avrupa Birliği, bir dış politika hedefi olmaktan çıkmış ve toplumsal kalkınma projesinin bir aracına dönüşmüştür. Bu bakımdan söz konusu hedefin salt dış politika aktörleriyle değil toplumun geniş kesimlerine anlatılabilmesi için yeni bir yapılanma ile başarılması gerekmektedir. Bu bağlamda kurulacak olan AB Bakanlığı, Birliğin ülkemizde, ülkemizin ise söz konusu teşkilatın tüm platformlarında ve Avrupa kamuoyunda tanıtılmasını ve daha doğru bir biçimde anlatılmasını sağlayarak, karşılıklı korkunun kırılması, başta egemenlik ve toprak bütünlüğü olmak üzere duyulan kaygıların giderilmesine karşılıklı olarak güven inşasının tesisine hizmet edecektir.
Belirtmiş olduğumuz tüm bu hedefler büyük bir önemi haiz olmakla birlikte, Türkiye'nin bölgesindeki gelişmelere duyarsız kalması ve komşularıyla olan ilişkilerinde etkisiz kalması düşünülemez. Bu bakımdan ülkemizin bölgedeki lider rolüne ters düşecek çekimser adımların yerine daha aktif bir dış politika izlemesi büyük önem taşımaktadır. Diğer bir ifadeyle ülkemizin tüm dış önceliğinin Batı eksenli olduğu yönündeki eleştiriler dikkate alınarak jeopolitik ve jeostratejik konumundan kaynaklanan büyük avantajlara sahip olduğu; bu çerçevede başta komşu devletler olmak üzere bölge ülkeleriyle olan diyaloğunu geliştirerek bu ülkelerle arasındaki tarihsel husumetleri bir an evvel çözüme kavuşturması gerektiği kanaatindeyiz. Böyle bir hedefe ulaşmanın yolu kısa vadeli günlük dirsek temasları ile sağlanamaz. Bu hedefe ulaşmanın yolu daha derin politikalar gerektirmektedir. Yüzyıllardır sahip olduğumuz tarihi ve kültürel bağlarımız, akrabalık ve dil bağlarımız bölgedeki hedeflerimiz açısından büyük bir avantaj sağlamaktadır. Ve bölge ilişkilerimizde hem kalıcı çözümler üretmeye hem de lider rolü üstlenmeye katkı sağlayacak uzun vadeli hedefler bu bağların güçlendirilmesiyle mümkündür. Bunun yolu ise, ticari ve ekonomik ilişkilerin, akademik temasların, ortak proje ve faaliyetlerin, kültür ve sanat alışverişinin geniş kapsamlı bir düzeye oturtulması suretiyle ilişkilerin çeşitlendirilmesinden geçmektedir.
Bu hedefin gerçekleştirilmesinde atılabilecek en somut adım önerimiz Dışişleri Bakanlığı'nda bölge ülkelerinin dillerine ve kültürlerine hâkim uzman personelin sayısının ve bakanlık bünyesindeki ülke masalarının çoğaltılmasıdır. Özellikle Avrupa dilleri ve bölgelerine hâkim çok sayıda meslek uzmanına sahip olan Dışişleri Bankalığı'nda Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya bölgelerinin uzmanların arttırılması hem diplomatik, hem siyasi hem de kültürel bağların güçlendirilmesine katkı sağlayacak önemli bir çalışma olacaktır. Ayrıca bölge ülkeleriyle aramızda oluşturulacak kültür-sanat faaliyetleri, akademik temaslar, sivil toplum örgütlerinin ilişkilerine devlet tarafından yapılacak teşvikler bu çalışmalara ivme kazandıracaktır. Bu teşvikler mali destekler, kültür ve sanat alanlarının kullanılmasının ve vize işlemlerinin kolaylaştırılması gibi teşvikler olabilir.
Sonuç itibarıyla:

Geniş vizyonlu hedefler doğrultusunda merkeziyetçi değil, katılımcı bir dış politika izlenerek ve geçmişten beri süregelen birtakım klişeleşmiş yaklaşımlara son verilerek çıkarlarımızı temel alacak bir biçimde, uluslararası etkinliğimizi artırma fikrinin ön plana çıkarılması,
BM başta olmak üzere ülkemizin uluslararası örgütlerdeki etkinliğinin artırılması,
AB tercihinin bir uluslararası örgüte üye olmaktan ziyade çoğulculuk, demokrasi, şeffaflık ve insan hakları ilkeleri doğrultusunda bireylerin yaşamlarını etkileyeceğinin Türk toplumuna en iyi şekilde aktarılması,
Suriye, Irak, İran ve Ermenistan gibi ülkeler olmak üzere komşu devletlere ilişkin politikaların değişen dünya konjonktürü göz önünde bulundurularak yeniden düzenlenmesi,
Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin önünde duran ve ivedi olarak çözüm bekleyen Akdeniz ve Ege'deki kıta sahanlığı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın daha aktif bir kuruluş haline getirilmesi, uluslararası su sorunlarının çözülmesi ve Kyoto protokolü dahilinde bir dış çevre politikası oluşturulması,
Elçilikler ve konsolosluklardan azami verim sağlanmasına önem verilerek ve yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının sorunlarına sahip çıkılarak ülkemizin tanıtımının yapılması ve etkinliğinin artırılması gerekmektedir.
Bu yazı Samir Salha, Özgür Başyiğit, Can Buharalı, Funda Özkan, Nejat Tuğcu ve Ayşe Sözen'den oluşan çalışma grubundaki görüş, öneri ve tartışmalar ışığında, Samir Salha tarafından kaleme alındı.

'Radikal Fikir Platformu'nun tamamı CNN Türk'ten izlenebilecek.
Platformdan konular ve konuklar bugün saat 15.00'te CNN Türk'te.

'Radikal Fikir Platformu'nda tartışılan alanlara ilişkin görüş ve yorumlarınızı 100 kelimeyi geçmemek kaydıyla yorum@radikal.com.tr adresine gönderebilirsiniz.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 19.07.07, 15:44
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM