| Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz. |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
|
16.07.07, 14:52
Statülerin tutsakları Sayın Güzel, bir çocuğun aynı evde yaşadığı ninesiyle konuşacağı ortak bir dilin olmayışı, ne anlam ifade eder, bilir misiniz? 08/07/2007 (400 defa okundu) BERNA MÜKÜS KAYA Sayın Hasan Celal Güzel'in 21.06.2007 tarihli Radikal'deki yazısı bana kısa bir 'daydream' yaşattı. Çocukluğum ve gençlik yıllarım Van'da geçti. Babam sosyoloji, annem ilkokul öğretmeni olarak çalışıyordu. İlkokulu, annemin öğretmenlik yaptığı okulda okudum. Annesinin ya da babasının öğretmenlik yaptığı okula gidenler, örnek çocuk olmak zorunda oldukları için boyuna azap çekerler. Okulumuz, toprak evlerin oluşturduğu sıcak mimari yapıya hiç uymayan, gri, beton bir soğukluğa sahipti. Sabahlar bütün okul bu griliğin önünde toplanır, özgüveni artsın diye öne çıkarılan siyah önlüklü bir öğrencinin, boğazını yırtarcasına, ruhunu teslim edercesine bağırarak okuduğu 'Andımız'ı hep bir ağızdan tekrarlardık. Türktük, doğruyduk, çalışkandık. Bana bu metnin bir kısmı zaten yalan geliyordu. Doğru konuşma konusunda iyi bir örnek olmadığım kesindi. Çalışkanlık için çabalamıyor değildim kendimce, ama nafileydi. Türklük konusuna gelince, evde Kürt olduğumuzu söylüyorlardı. Okulda Türk. Annem bir taraftan okulun ne mukaddes, ne mübarek bir yer olduğundan dem vuruyor, öbür taraftan evde, söylediği her şeyi yalanlarcasına Kürt olduğumuzu söylüyordu. Türklükle Kürtlük arasındaki mesafe, okulumuzla evimiz arasındaki birkaç metreden ibaret olduğu için, bazen eve gelene kadar Kürt olabilme hızını gösteremiyor, televizyonun açılışında dalgalanan albayrağın altında söylenen İstiklal Marşı'na ve ay yıldıza olan hürmetimi göstermek için, televizyonun karşısında saygı duruşuna geçerek, nefes almadan, bir Türklük abidesi gibi morarıncaya kadar bekliyordum. Okulun örnek çocuğu olmak için çabalarken, yıllar sonra yaşadığım çatışmaların ruhumda açtığı tahribatın farkına varmaya başladım. Evimizin en büyüğü Cevahir Nine hiç Türkçe bilmezdi. Evimizin küçüğü bendeniz, örnek çocuk olarak hiç Kürtçe bilmezdim. Sayın Güzel, bir çocuğun aynı evde yaşadığı ninesiyle konuşacağı ortak bir dilin olmayışı, çocuğun psikolojik gelişiminde ne anlam ifade eder bilir misiniz? Bunu anlayabilmek için ille de psikoloji eğitimi yapmış olmak gerekmiyor diye düşünüyorum. Asli unsur? "Bulgaristan'da Türkler azınlık statüsü içindedirler, Türkiye'de Kürtler azınlık değil, tek milletin asli unsurudur" diyorsunuz. Azınlıklar kadar bile hakkı olmayan asli unsur!.. "Hürriyetler rejimini, milli-manevi değerleri, sosyal adaleti savunan bir gazeteci" olarak, benim ve benim gibi binlerce insanın, çocukluklarında yaşadıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Nesiller arasındaki iletişimi baltalayan bu anlayışı nasıl buluyorsunuz? Yanlış anlaşılmasın. Ben Kürtler için bir azınlık statüsü istemiyorum. Aksine statülerin ve kategorilerin insan hürriyetini daralttığını düşünüyorum. Ayrıca bunları yaralı Kürt kimliğimin bir haykırışı olarak da algılamayınız lütfen. Kimliğim birçok farklı kültürden beslendiği için, kendimi bir tek etnik gruba dahil hissetmiyorum. Bundan da çok mutluyum. Söylemek istediğim, çocuklarımızın sağlıklı bir kişilik ve kimlik gelişimi için gerekli zemini, kategorilerin ve statülerin esiri olmadan, esnek düşünerek de oluşturabileceğimizdir. Kürt'ün, kimliğini özgürce yaşayabilmesi için, Türkiye'de 15 asır hüküm sürmesini beklememize gerek olmadığı inancındayım. Başbakan'ın statüleri kıran yaklaşımının ve eğer bunu hata olarak kabul ediyorsanız, bu tür hatalarının artmasını temenni ediyorum. Size biçilen Andıç statüsünden kurtulmanız, aklanmanız için yazdığınız bu tür yazıların, amacınız için doğru, fakat toplumsal uzlaşı için etik olmadığını düşünüyorum. Almanya'da, okullarda çok kültürlü yaşamı destekleme amaçlı Bremen Üniversitesi tarafından yapılan bir projenin yöneticisiyim. Burada Alman olmayan çocukların, (bunların arasında çoğunluğu Türk çocuklar oluşturuyor) okullarda benim çocukken yaşadıklarımı bir parça bile olsun yaşamamaları için çabalıyorum. Birçok kültürün buluşma noktası olan eğitim kurumlarında, farklılıkların hoşgörü temelinde yaşayabilmesi için uğraşıyorum. Benzer projelerin artık Türkiye'nin renkli kültürel coğrafyasına taşınması dileğiyle... BERNA MÜKÜS KAYA: Uzm. psk. |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Modern zamanların tehcir mağdurları Güneydoğu'da zorunlu göçe tabi olup geriye dönenleri bekleyen sadece yokluk, işsizlik, açlık değil. Sayıları hâlâ 57 bin olan maaşlı korucular da, her yıl onlarca kişinin canını alan üç milyon kara mayını da var. Ve sayılara dökülemeyecek nice dertler 08/07/2007 (959 defa okundu) AYŞE HÜR PKK'nın 1984 Eruh baskınından 1999'da Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesine kadarki dönemde, Avrupa'nın en büyük, dünyanın 6. büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 20 bin civarındaki PKK üyesini etkisiz hale getirmek için 300 bin askerini ve 67 bin korucuyu seferber etti. 14 ilde 1987-2002 arasında "Olağanüstü Hal" (OHAL) ve sıkıyönetimler ilan edildi. Bunlar tam 57 kez uzatıldı. 24 kez sınır ötesi operasyon yapıldı. 14 yılda 96 milyar dolar harcandı. (Dışişleri Bakanlığı adına Büyükelçi Uluç Özülker'in açıklaması, 14 Kasım 1998, Hürriyet). Bazıları bu rakamın 400 milyar dolar olduğunu söyledi. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e göre 5,555'i güvenlik gücü 5,302'si sivil halktan olmak üzere 10,857 şehit verildi, bir o kadar kişi yaralandı. 23,938 PKK üyesi ya da sempatizanı öldürüldü, 11,746'sı sağ ele geçirildi. (28 Aralık 1998, Cumhuriyet) Sekiz yıl kulağımızın üstüne yattık. Sonuç: Yine "terör"ü konuşuyoruz. Bu kafayla daha çok konuşuruz. Çünkü asıl konuşmamız gerekenleri konuşmuyoruz. Bunlardan biri "zorunlu göç" (tehcir) mağdurları. Yıllar önce Süleyman Demirel'in ifşa ettiğine göre, bir gün Cumhurbaşkanı Turgut Özal, kendisine gizli bir yazı göndermiş ve şöyle demişti: "Sorunlu bölgeler, köyler ve dağlık bölgelerdeki mezralardan başlamak üzere bölge kademeli olarak boşaltılmalıdır. En fazla 150-200 bin kişi arasında olduğu tahmin edilen PKK destekçilerinin ülkenin Batı bölgelerine dikkatli bir şekilde yerleştirilmesinden sonra, PKK'nın lojistik desteği kesilecek, göç ettirilenlerin de yaşam standartları yükselecek. Bu gruba iş vermede öncelik tanımak lazım. Dağlık bölgelerin boşaltılması ile terörist örgüt izole olacak. Güvenlik güçleri derhal harekete geçmeli ve bu bölgeleri kontrol altına almalı. Bu kişilerin bölgeye dönüşlerinin önlenmesi için, bölgeye büyük barajların yapılması bir diğer alternatiftir..." (Turkish Daily News&Turkish Probe, 16 Kasım 1993) Zamanın Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, köylerin boşaltılması kararını doğrulamış ve bunu PKK'ya karşı bir askeri strateji olarak tanımlamıştı. (Turkish Forces Change Tactics Against Rebel Kurds, Reuters, 30 Temmuz 1994) Anlaşılan "pragmatik" Özal, Osmanlı'dan beri her başı sıkışan yöneticimizin başvurduğu tehcirde büyük hikmet görmüştü. Hele de, bu kişilere gittikleri yerlerde belli avantajlar sağlanırsa, entegrasyon (hadi olmadı asimilasyon) mümkün olamaz mıydı? Olurdu belki ama bakın neler oldu... Milyonlar 26 Ekim 1994'te Başbakan Tansu Çiller, Tunceli ilinden gelen muhtarlar, askerlerin köylerini yaktıklarını ve helikopterlerin operasyonları desteklediğini anlattığında şöyle demişti: "Devletin köy yaktığını gözümle görsem bile inanmam. Her gördüğünüz helikopteri bizim sanmayın. PKK helikopteri olabilir. Hatta Rus, Afgan veya Ermeni helikopteri de olabilir." (28 Ekim 1998, Cumhuriyet) Halbuki bugün biliyoruz ki, OHAL bölgesindeki köyler önce "güvenilmez" ve "güvenilir" diye ikiye ayrılmış, "güvenilmez" olanlar bazen açık şiddet, bazen tehdit, bazen yıldırma, bazen de ikna yoluyla köylerinden çıkarılırken, "güvenilir" köylerin eli silah tutanları "korucu" yapılmıştı. 4 Nisan 1985'te 3175 sayılı Köy Kanunu'na yapılan bir ekleme ile 57 bin korucuya asgari ücretten maaş bağlandı. 12 bin civarında da "gönüllü korucu" vardı. (Bu kadro öyle kaliteli (!) idi ki, resmi rakamlara göre bile 1985-2006 arasında suça karışan korucu sayısı tam 5,129'du.) Bu "güvenilmez" nüfus önce Batman, Diyarbakır, Hakkari, Şanlıurfa ve Van gibi en yakın şehir merkezlerine gitti. Bazıları OHAL dışında kalan Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Mersin'e göçtü. Böylece, 1990'da 151 bin olan Van'ın nüfusu, 1997'de 500 bine, Batman'ın nüfusu 149 binden 400 bine, Şanlıurfa'nın nüfusu 226 binden 700 bine, Gaziantep'in nüfusu 627 binden 1,5 milyona, Diyarbakır'ın nüfusu 400 binden 1 milyon 400 bine çıktı. Daha gözü kara olanlar Ankara, Antalya, Bursa, İstanbul ve İzmir'de şanslarını denediler, biz Beyaz Türkler'in tüylerini diken diken ettiler. Bu kişilerin sayısı hep sır olarak kaldı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği 2 milyon, BM Helsinki Komisyonu 3 milyon dedi. TBMM Araştırma Komisyonu, TMMOB, Göç-Der ve TESEV raporlarında 1 milyon ila 3 milyon arasında değişen rakamlar verildi. Ağustos 2005'te İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu 355,803 kişi dedi. Devletin siparişi üzerine Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü (HÜNEE) tarafından Temmuz 2004-Haziran 2006 arasında yapılan ama sonuçları nedense ancak Aralık 2006'da açıklanan araştırmaya göre ise "zorunlu göç" eden sayısı 953,680 ila 1,201,200 arasında idi. Rakam, konuyla ilgilenen ciddi kuruluşları tatmin etmedi ama İçişleri Bakanı'nın yanıldığı ya da yanılttığı ortadaydı. (Raporun ayrıntılı değerlendirmesi için: Dilek Kurban'ın 31.12.2006 ve 7.1.2007 tarihli Radikal İki'lerdeki yazıları.) Bir de şu sayılara bakalım: Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) sıralamasında OHAL bölgesindeki 14 ilden Adıyaman 68., Ağrı 80., Batman 70., Bingöl 77., Bitlis 78., Diyarbakır 63., Elazığ 53., Hakkari 76., Mardin 71., Muş 79., Siirt 72., Şırnak 51., Tunceli 56. ve Van 75. sırada. Göç-Der'in 2001 yılında Diyarbakır, Batman, Van, İstanbul, İzmir ve İçel'e göç eden 2139 Güneydoğulu aile arasında yaptığı araştırmaya göre, görüşülenlerin yüzde 52,7'si ayda 100 YTL'den az, yüzde 29,5'u 101-200 YTL arası, yüzde 4,6'sı 201-300 YTL arasında aylık düzenli gelire sahip, yüzde 13.3'ünün ise düzenli bir geliri yok. Yüzde 42,3'ü okuma-yazma bilmiyor, yüzde 11,4'ü okuryazar, yüzde 35'i ilkokul mezunu iken sadece 11, 3'ü ortaokul ve daha yüksek eğitime sahip. Ezici bir bölümü ciddi bedensel ve ruhsal sağlık sorunları çekiyor. Bu gariban nüfus, hem şehirlerin çeperlerinde hem de merkezlerdeki çöküntü bölgelerinde, onlardan gayri kimsenin razı olmayacağı, mutfağı ve banyosu olmayan, yarı harabe konutlarda, bir odaya 9-10 kişi sığışarak yaşamaya çalışıyor. Çocuklarını okula göndermiyorlar. Sadece çocukların ve velilerin yetersiz Türkçesi yüzünden değil. Bu "zorunlu göçmenler" hayata tutunmak için bütün fertleriyle çalışmak zorunda, okula vakit yok. Elbette meşru, gayri meşru, bulabildikleri hangi iş olursa... Hal böyleyken, hastalıklar, bunalımlar, intiharlar, şiddete başvurmalar, suça karışmalar hiç şaşırtıcı olmasa gerek. Sorunu kabul etmek Türkiye bu sorunu, ilk kez 2002 yılında BM Yerinden Edilmiş Kişiler Temsilcisi Francis Deng'in raporu üzerine kabul etti. AB'nin konuyla 2003'te ilgilenmeye başlaması ile daha ciddi adımlar atmaya başladı. Nitekim, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'ya göre Haziran 2005'te 125,539 kişi "güvenli" biçimde köylerine döndü. Gerçi, Kasım 2005'te bölgeye ziyarette bulunan Helsinki Human Rights Watch (İnsan Hakları Örgütü) dönüşle ilgili devletin rakamlarının doğru olmadığına dair onlarca durum tespit etti, ama diyelim ki, devlet doğru söylüyor, peki geri dönenler ne buldu? TBMM Araştırma Komisyonu raporuna göre bu 14 yıl içinde, bölgede evler, ambarlar, bahçeler, tarım alanları, meralar, hatta ormanlar, "terörle savaş" kapsamında gerek bizzat devlet tarafından, gerekse PKK tarafından, gerekse taraflar arasındaki çatışmalarda onarılmaz biçimde tahrip edilmişti. Terörden doğan zararların giderilmesi için 17 Temmuz 2004'te çıkarılan 5233 Sayılı Yasa, son derece dar kapsamı olduğu için, şikayetlerin iletileceği komisyonlar devletçe oluşturulduğu için, izlenecek prosedür çok karmaşık olduğu için, etkili bir temyiz mekanizması olmadığı için ve daha onlarca neden yüzünden yaralara merhem olmadı. HÜNEE raporuna göre, yerinden edilmiş kişilerin yüzde 46,6'sı bu yasadan haberdar bile değil. TESEV'in tespitlerine göre geri dönenlerin yüzde 88,5'i, devletten bugüne kadar herhangi bir yardım almamış. TBMM raporuna göre, Temmuz 2005 itibarıyla Diyarbakır'da yapılan 18,240 başvurudan sadece 369'u, Batman'da 5,847 başvurudan 328'i, Bingöl'de ise 14,105 başvurudan sadece 124'ü kabul edilmiş. Edilenlere ödenen tazminatlar ise komik düzeylerde. (Zarar Tespit Komisyonları'nın sorunları nasıl çözdüğünü (!) merak edenlere: Human Rights Watch 2006 Türkiye Raporu, hrw.org/turkish/backgrounder/2006/turkey1206/turkey1206tuweb.pdf) Ama geriye dönenleri bekleyen sadece yokluk, işsizlik, açlık değil. Sayıları hâlâ 57 bin olan maaşlı korucular da bekliyor. Gönüllüleri bilmiyoruz. Bir de her yıl onlarca kişinin canını alan üç milyon kara mayını. Ve sayılara dökülemeyecek nice dertler. Bu insanlar ise büyük bir sabırla fark edilmeyi ve elbette sorunlarının çözülmesini bekliyor. Kandil Dağı'nda konuşlanmış sabırsızları saf dışı edersek mesele hallolur diyenler ya çok saf ya da hesapları başka... |
| Sponsorlar |
| |