| Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz. |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
|
15.09.06, 20:19
Osmanlı Devleti'nin kuruluşu, esasen bin yıllık çökmüş ve yozlaşmış, artık tarihin ilerlemesine ve en azından Ortadoğu coğrafyasında toplumsal ilerlemeye engel olan bir yapıyı, Bizans'ı tasfiye etmesi açısından köklü bir değişikliği ifade etmesiyle bir devrim niteliğinde tarihsel bir olaydır. Ancak 1243 tatar darbesini yemiş ve çökmüş olan Selçuk yönetiminin enkazı üzerinde birçok güçlü mahalli Türk devleti, yani beylikler birbirleriyle mücadele ederken ve böylesi müthiş anarşi ortamında çok daha eski bir toplum biçimi olan oymak/kabile ya da askeri demokrasi tarzındaki bir yapılanma sıyrılıp çıkarak yeni Türk devletini kurtma şansı olabilir mi? Yoksa Osmanlıların kökeni ve yapısal özelliklerinde bir şey mi atlanıyor acaba? Şimdiye kadar bu alanda bir çok yazı, inceleme, roman, öykü vb. eserler yazıldı, yayınlandı. Ancak bunların yüzde doksanlara varan büyük çoğunluğunu hamaset edebiyatına, siyasal amaçlı, istismar kaynaklı olarak bakmak gerekmektedir. Genellikle siyasal ajitasyon için siyasal gruplarca oynatılmış kalemlerin ürünüdür. Bilimsel içerikten yoksundurlar. Geriye kalan bir avuç eser ise Türkiye gibi aydınlanma devriminden geçmiş bir ülkeye yakışmayacak kadar az sayıdadır. Cumhuriyet'in ilk ateşli yıllarında, henüz daha Kemalist Devrim'in canlı olduğu yıllarda yetişen Tarihçilerimizden biri olan M. Fuad KÖPRÜLÜ'nün Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu adlı eseri bu bağlamda dikkate değer eserlerden biridir. Uzun yıllar bu eseri inceledim, araştırdım; notlar tuttum ve derlemeler yaptım. Kendi kültürel eklemeler ve yorumlarım oldu. Sonraki aşamalarda tartışma ilerledikçe bu çalışmayı parça parça bilgilerinize sunacağım. şimdi bilgi, düşünce, eleştiri, görüş ve önerilerinizi bekliyorum. Bu konu bizim en çok konuştuğumuz ve en çok araştırdığımız bir alandır. Sağlıcakla ve iyilikle. |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Sevgili hocam ifadelerinizden Osmanlı İmparatorluğu'nu ilgilendiren ne gibi bir soruç çıkarmalıyız. Osmanlı'nın siyasi askeri ve idari anlamdaki sistematiği üzerine nasıl yaklaşım da bulunuyorsunuz. Bizi değerli düşüncelerinizle aydınlatırsanız seviniriz. Belki de biz sizi değerli düşüncelerimizle aydınlatırız!! |
|
#3
| ||||
| ||||
| [code] Osmanlı devleti’nin Kuruluş Dönemi (Toplumsal, Siyasal, Ekonomik ve Kültürel Olaylar ve Koşullar) Giriş Epeydir, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarındaki somut durum ve koşullar konusundaki merakımı tatmin için yaptığım araştırma ve incelemeler sonucunda birçok not tutmuştum. Bahar bitmeden ilköğretim altıncı sınıflara son ünite olarak Osmanlı Devleti’nin Kuruluş dönemi anlatılacağı için yarıyıl tatilinde bu notları yeniden gözden geçirmek gereksinmesini duydum. Mademki, notlar yeniden incelenecekti, neden bir makale haline getirilmesindi? Böylece aşağıda okuduğunuz makale dizisi ortaya çıktı. Osmanlı tarihi, netameli bir tarihtir. Onu resmi tarih ve özellikle muhafazakâr milliyetçiler alabildiğine istismar etmişler, bir bakıma Osmanlı tarihini siyasal ve bir hamaset tarihine indirgemişlerdir. Osmanlı tarihi daima mehteran bölüğü ile yalın kılıç savaşa gider gibi öğretilmiştir. Bundan dolayı da yeni nesillerde Bir Osmanlı tarihi tiksintisi yaratılmıştır. Osmanlı tarihine bilimsel bir yaklaşım gösteremeyenler Osmanlı uygarlığına yeterli merak ve ilgiyi de yaratamamışlardır. Osmanlı’nın neden durakladığını, gerilediğini ve giderek çöktüğünü de kavrayamamış bir nesil yaratmışlardır. Ah bu Hıristiyan gâvurları! Bütün suç onlarda!.. Bir de “kanunu kadim”den uzaklaşılmasında! Osmanlı kültür ve uygarlığını, onun kuruluş koşulları ve etkenlerini öğrenmeden kavrayamayız. Eğer Osmanlı’nın kuruluş döneminin toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel durumu kavranmadan yaklaşım gösterilirse, varılacak nokta “400 çadırlık bir oymaktan imparatorluğa” diye bir hamaset ve övünme edebiyatı çıkarırız. *** Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini birkaç farklı yazı dizisi halinde hazırladık. En fazla yararlandığımız eser Sayın Köprülü’nün Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu adlı eseridir. Yazı dizileri aşağıdaki başlıkları taşımaktadır. • 12. ve 13. Yüzyıllarda Toplumsal Yapı • 13. Yüzyılın Büyük Siyasal Olayları • Anadolu Selçuk Dönemi Yaşamı • Kent Yaşamı • Uçlarda Yaşam Koşulları • Düşünsel Yapı *** TOPLUMSAL YAPI (SINIF VE TABAKALAR) 13. yüzyılın sonlarından başlayarak 14. yüzyılda devam eden bir sürekli süreç içinde, di-yarı Rum’u Bizans’tan temizleyen, “…Bizans’ı Batı Anadolu’daki son topraklarından da sü-rüp çıkaran Türk baskısını, (…) Osmanlı Devleti’nin kuruluşu gibi son derece karmaşık ta-rihsel bir süreci...” açıklayabilmek için, toplumsal yaşamın incelenmesine gereksinim var-dır. Göçebeler, Feodal Sömürü ve Baskıya Direnen En Önemli Toplumsal Sınıftı. Göçebeler... Başı dumanlı dağların yaylaklarında yazın; kışın ise düzde, kışlaklarda, hayvan sürülerinin peşi sıra ömür süren, zaptedilmez ruhlu, törelerin acımasız çemberinde reislerine, beylerine ölümüne bağlı insanlar… Kişisel tüketimleri için sınırlı olarak tarımsal üretimle uğraşsalar da, esasen geçimlerini hayvancılıkla sağlarlar. Gerçekten de toprağa sahip olmaktan, sahip olunan o toprağa bağlanmaktan, o toprağın kulu/ kölesi olmaktan nefret ederler. Yağma ve talan ekono-misi de törelerinin bir parçasını oluşturur. Henüz daha askeri demokrasinin çoğu gelenek ve alışkanlıklarını sürdürmektedirler. Yerleşiklerden, köylülerden ve kentlilerden hazzet-mezler... Onlardan uzak dururlar. Kız alıp vermezler, gönül bağı kurmaktan kaçınırlar. “Orta Asya’dan getirdikleri halıcılık sanatı ve nakliyecilik...”de başka önemli bir uğraş alanıdır. 13./ 14. yüzyıllar Anadolu’sunun ...”çok ünlü olan atlarını yetiştirenler, halılarını dokuyanlar bunlardır.” Yaylaklar ve kışlaklar arasında gidip gelirken yolları üzerindeki köylere, köylerin ekili tarlalarına, bağlarına bostanlarına zarar verirler; hatta bazen talan ederler; ayrıca zaman zaman aşiretler arası çatışmalar da cereyan ederdi. İşte asıl bu nedenden dolayı Selçuk devleti’yle başları belaya girerdi. Selçuk feodalizmi birkaç yüzyıl önce Süleyman Şah önderliğinde Türkistan’dan sular seller gibi, bir büyük kavim olarak kitleler halinde akıp gelen Türkmen Oğuz aşiretlerinin gücünü arkasına alarak, onların omuzlarına kurduğu zafer taklarından geçerek kurulan Selçuk aristokrasisi yerleşikliği, devlet düzenini kök-leştirmek, onları toprağa bağlamak ve serfleştirmek için çaba harcarken, askeri de-mokrasinin özlemi içinde toprakta özel mülkiyete karşı çıkan, otlakların ortaklaşa kul-lanımdan yana olan, hatta mücadelenin en yoğun noktalarında toplumsal eşitliğe yönelen göçebe aşiretlerle karşı karşıya geliyordu. Ve baskının yoğunlaşmasına paralel olarak sık sık isyan ateşleri yakılıyordu. Bir bakıma, 11./ 14. yüzyıllar Ön Asya Büyük ve Anadolu Selçuk tarihi, göçebe aşiretlerin, askeri demokrasinin feodal aristokrasiye karşı isyanları tarihidir. Anadolu’ya Moğol heyulasının ve dehşetinin önünden kopup gelen Türkmen aşiret kitle-lerinin yerleşimi iki şekil göstermektedir. İlki “uçlar” denilen sınırlara koruyucu ve sınır muhafızı statüsünde yerleştirilen göçebe aşiretler; diğeri de devlet sınırları içinde boş topraklara ve yerli halkın arasına yerleştirilenler... Bu iki farklı konum ve statüdeki aşiret topluluklarının askeri, ekonomik, toplumsal ve siyasal durumları ve koşullarında belirgin farklılıklar vardı. Bir kere, iç bölgelere yerleştirilen aşiretlerin, vergi mükellefiyetleri vardı. Bunlar yılda bir kez sahip oldukları sürülerin sayısı bazında belirli bir vergi ödemekle yükümlüydüler. Bu ayni bir vergiydi. Ancak askeri ve güvenlik amacıyla uçlara yerleş-tirilenler vergiden muaftı. Ancak bu kitlelerin de başka yükümlülükleri vardı. Bir kere bunlar, aşiret halkının tamamının silahlı olmasına dayalı bir güç olma özelliği vardı. Bu göçebeler savaşçıydı. Gerektiği koşullarda devletin talebi üzerine “...il başı denilen reis-lerinin yönetimi altında orduya katılırlardı. Kadınları ve çocukları da müsellah olan bu savaşçı aşiretler sınırlarda çok yararlılıklar gösteriyor: (Örneğin) Trabzon (Rum Pontus) İmparatorluğu’nun güney/ batısına yerleştirilmiş olan Çepni kabilesi, 13 yüzyılın son yarısında Trabzonluların Sinop’a bir saldırısını...” püskürtmüşlerdir. Öte yandan uçlar aşi-retleri, sürekli yağma ve talan isteği içinde olan savaşçı Alplara, Gazilere sahip oldukla-rından çoğu zaman sınırları aşıp düşman devletin topraklarına yağma ve talan saldırıları da yaparlardı. Askeri demokratik geleneklerini ve değerlerini nispeten sürdüren bu aşiretler, “... Ana-dolu Türklüğü’nün en temiz, en canlı bir unsurunu oluşturuyordu; ama devlet kavramına yabancı olan aşiret düzeni dışında hiçbir toplumsal düzen tanımayan, köylüye ve şe-hirliye karşı (istihfaf) besleyen bu disiplinsiz kitleler, yönetim mekanizmasının biraz gevşediği zaman hemen bir (iğtişaş) ve anarşi unsuru oluyor, açık (ve korumasız) köylere, iyi korunamayan şehirlere, tüccar kafilelerine saldırıdan, yağmadan, tahribattan geri durmuyordu.” Bu hareketlerin esastaki nedeni, “askeri demokratik” aşiret düzeninin öz değer yargıları ve hukuku olmakla birlikte, “...vergi memurlarının (açgözlülüğü, soygunculuğu ve vur-gunculuğu) ve suiistimali, bazen aşiret reislerinin hırs ve çıkarları, bazen de kuraklıklar ve başka nedenlerle (örneğin bir başka aşiretin yağma ve talanına uğramak gibi) sürülerin kırıma uğramasından ileri gelen ekonomik yoksunluklar...” gibi bazı dış neden ve etkenler de tetikleme yapabilmekteydi. Burada Sayın Köprülü’de burjuva milliyetçi tarihçi görüşleriyle, hâkim sınıfların her zaman halk kitlelerinin isyanlarından ödü kopan zihni-yetinin renkleri görülmektedir. Halk kitlelerinin hor görülmesi kompleksi de vardır. Ör-neğin “disiplinsiz kitle” deyişinde olduğu gibi... Oysa askeri demokrasi formasyonunun da bir iç düzen ve disiplini vardır. Sanırım burada dikkat edilmesi gereken nokta, feodal aristokrasinin, merkezi devleti kökleştirebilmek ve feodal düzeni yerleştirebilmek için aşiret topluluklarını parçalayan ve aşiret düzenini tasfiye etmeye çabalayan politikalarıyla, toplumsal eşitlikçi, toprakta ve yaylak ve kışlaklarda ortaklaşacı, yağma ve talanı temel değer alan bir anlayışın taşıyıcısı, toprağa yerleşmeye ve toprağa bağımlılaşmaya ve serfleşmeye, yani toprak köleliğine, feodal gelişmeye direnen aşiret düzeni arasındaki şiddetli çatışmaların tohumlarını taşıyan keskin ve uzlaşmaz çelişkidir. Anadolu Selçuki sultanlarının genel siyasetleri toprakta feodal mülkiyeti güçlendirmek ve kökleştirmekti. İktidarlarının geleceği buna bağlıydı. Bunun için de göçebelerin aşiret düzeninin dağıtılması ve demokratik geleneklerinin maddi zemini yok edilmeliydi. Selçuk hükümdarları bu politikalarını yaşama geçirirken iki taktik, iki yöntem kullanıyorlardı. Zor yöntemiyle yola getiremezlerse eğer, bu sefer havuç yöntemi, rüşvet yöntemi devreye giriyor; kendilerine suç ortaklığına alet etme yoluna gidiyorlardı. Aşiretlerin reislerine resmi ünvanlar, sosyal/ siyasal statüler veriyorlardı. Bir başka yöntem, aşiret reislerinin aile üyelerinden bazılarının, gerçekte bir rehine olmak üzere, sarayda görevlendirilmeleri şeklindeydi… Ne var ki, çoğu zaman bunların hiçbiri bir işe yaramıyor; aşiretler yağma ve talana devam ediyor, yaylak ve kışlaklar arasında gidiş/ gelişlerde köylere ve kentlere zarar verip duruyorlardı. Selçuk hükümdarlarının bu duruma karşı başka önlemleri de vardı. Bu da ana ti-caret yolları üzerinde ticaret kervanlarının ve tüccarların güvenliği ile ilgiliydi. ”… Merkezi yö-netimin en güçlü olduğu dönemlerin de bile işlek ticaret yolları üzerinde yapılan –güçlü savunma tertibatına sahip- kale gibi kervansaraylar, ticaret kafilelerinin sürekli müsellah (silahlı) güçlerle savunulmasına ve yollarda güvenliği korumakla görevli garnizonlar bulunmasına rağmen göçebelerin ani baskınlarına engel olmak için yapılıyordu.”(s.96 abç) Türklerin Müslümanlığı, 751 ile başlar. Bu başlangıç ta bazılarının uydurduğu gibi kılıçla değil, toplumsal ve ekonomik gelişim düzeylerine uygun olarak yeni bir ideolojik for-masyona gereksinim duydukları için Müslümanlığı benimsemişlerdir. Öncelikle de zaten sürülere sahip çıkmaya başlamış olan boy beyleri arasında yaygınlaşmıştır. Anadolu’daki Türk aşiretleri de esasen Müslüman’dırlar. Ancak yönetici sınıfın ideolojisi olan Sünniliğe daha başlangıçtan itibaren cepheden muhalif olmuşlardır. Müslümanlık aristokrasi arasında Sünnilik formasyonunda yaygınlaşırken, çoban halk kitleleri genellikle İslamiyet’in Batıni mezheplerinde toplanmışlardır. Sayın Köprülü bu konuda şöyle bir düşünce ileri sürmektedir: “Bu Türk aşiretleri genellikle Müslüman olmakla beraber, her türlü taassuptan azade, di-nin kendileri için çok muğlâk ve icra edilemez (uygulanamaz) hükümlerine uymaktan zi-yade eski kavmi geleneklerinin zahiri Müslümanlık cilasına boyanmış basit bir şekline salik, eski Türk Şamanlarının haricen İslamlaşmış bir devamından başka bir şey olmayan müfrit alevi ve heterodoks Türkmen babalarının manevi nüfuzu altındaydılar.” |
|
#4
| ||||
| ||||
OSMANLI DEVLETİ KURULDUĞU SIRADA ![]() 1)- ANADOLU: Anadolu Selçuklu Devleti 1243 Kösedağ savaşı yenilgisinden sonra yıkılma dönemine girmiş, Moğol İlhanlılara bağlı duruma gelmişti. Anadolu Selçuklu Sultanları İlhanlıların atadığı birer vali durumundaydı. Bu siyasi boşluk ortamında Anadolu da çok sayıda Türk Beyliği kuruldu. 2)- ANADOLU TÜRK BEYLİKLERİ: Karamanoğulları, Germiyan oğulları, Karesioğulları, Aydınoğulları, Menteşe oğulları,Saruhanoğulları,Candaroğulları, Hamit oğulları ve Osmanlı beyliği kurulmuştu. Bu beylikler de başlangıçta İlhanlılara bağlıydılar. Anadolu Selçuklu Devletinin yıklımasıyla bu beylikler arasında Anadolu hakimiyeti konusunda mücadele başladı. 3)- BİZANS: 13. yüzyıla girildiğinde sınırları küçülmüş, eski askeri ve ekonomik gücü kalmamıştı. Taht kavgalarının yarattığı istikrarsız bir dönemi yaşıyordu. Halk TEKFUR(Vali)ların ağır vergileri altında eziliyordu. 4)- TRABZON RUM İMPARATORLUĞU: IV. Haçlı seferi sonunda Haçlıların istanbul'u işgal etmeleri üzerine Bizans'tan kaçanlar tarafından Trabzon ve çevresinde kurulmuştu. 13. yüzyılda İlhanlı baskısı altındaydı. 5)- İLHANLI DEVLETİ: Cengiz İmparatorluğunun parçalanmasıyla İran'da kurulan TÜRK-MOĞOL devletidir. Dönemin en güçlü devletlerindendir. 6)- ALTINORDA DEVLETİ: Cengiz İmparatorluğu'nun parçalanmasıyla Karadeniz'in kuzeyinde kurulan Türk devletidir. 7)- BALKANLARIN DURUMU: Balkanlarda güçlü bir devlet yoktu. 13. yüzyılda Balkanlarda başlıca şu devlet ve beylikler vardı: Sırp,Bulgar, Macar devletleriyle; Arnavutluk, Bosna-Hersek, Eflak-Boğdan, Erdel beyliği 8 )- VENEDİK VE CENEVİZLİLER: Denizci olan bu İtalyan devletlerinin Ege, Akdeniz ve Karadeniz'de ticaret kolonileri vardı. OSMANLI DEVLETİ'NİN KISA ZAMANDA BÜYÜMESİNİN SEBEPLERİ 1)- Merkeziyetçi bir devlet anlayışına sahip olması (Ülke diğer Türk devletlerinden farklı olarak hanedan üyeleri arasında bölünmemiştir.) 2)- Bir UC BEYLİĞİ olması (Gaza sebebiyle diğer beyliklerden destek görmüştür, beylikler arasındaki mücadeleye başlangıçta katılmamıştır.) 3)- Bizansın, Balkanların ve Anadolunun karışıklık içinde bulunması 4)- Sürekli doğudan gelen Türkmen göçleriyle nüfusunun ve askeri gücünün artması 5)- Osmanlı Devlet adamlarının yetenekli olması ![]() Osmanlılar oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna mensuptular. Kayılar Malazgirt Zaferi'nin ardından Anadolu'ya gelmişler, Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından kendilerine yurtluk olarakverilen Ankara yakınlarındaki KARACADAĞ yöresine yerleşmişlerdir. Burada bir süre kalan KayılarErtuğrul Gazi yönetiminde Söğüt ve Domaniç yöresine yerleşmişlerdir. |
|
#5
| ||||
| ||||
| OSMANLI DEVLETİ KURULDUĞU SIRADA 1)- ANADOLU __________________________________________________ _ Sayın Metalurji, Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim. Ancak, Osmanlı'nın inşası yıllarının koşulları, ilişkileri, psikolojisi vs. her bakımdan yüzeysellikten kurtulup derinlere, daha derinlere inilerek kavranılabilir. Verdiğiniz bilgileri her ilköğretim okulu yedinci sınıfı ya da lise birinci sınıf öğrencisi ezbere bikmektedir. Daha çok araştırma yapmalı, daha çok inceleme yapmalıyız söz sahibi olacaksak. Değilse araştırma yapmayanın konuşmaya hakkı yoktur denilmiştir. __________________________________________________ ___ Toplumsal Yapı/ 2- Köprülülü’de açıkça saptamaktadır ki, 13. ve 14. yüzyıl Anadolu halk kitleleri, bir avuç Sünni ideolojiyi benimsemiş hâkim sınıflarının dışında hemen hepsi, batınidir; alevidir, vs… Ve bu akımlar tarih boyunca özgürlüğün taşıyıcısı olmuştur. Tutuculuğa karşı ilericiliğin, hoşgörünün, bir dönem için feodal özel mülkiyetçiliğe karşı, toprağa bağımlılığa ve serfleşmeye karşı demokrasinin, toplumsal eşitlikçiliğin ve kolektifçiliğin savunucusu olmuştur. Bu geleneğin 20. yüzyıla ulaşan köklerinden en büyük desteği de Gazi Atatürk almıştır. (İşte bundan dolayı Anadolu Müslümanlığı Arap Müslümanlığına benzemez; hele Suud Müslümanlığına hiç benzemez. Ayrıca Amerikancı ılımlı İslam cumhuriyeti projesi ile hiç yıldızı barışmaz./sonradan) Ama Sayın Köprülü, burada “…yerleşmiş halk ile aralarındaki bu ekonomik ve toplumsal ayrılıklardan dolayı dinsel zihniyetleri de onlardan çok farklı olan bu göçebe aşiretlerin, 13 yüzyılda yaptıkları en büyük kareket(in)” Babai isyanı olduğunu belirttikten sonra, ta-rihteki bütün hâkim sınıfların bakış açısıyla hareketi “korkunç” olarak nitelemektedir. Ayrıca Babailer’in, Kefersud ve Maraş’ta isyan ettikten sonra, “...yoğun göçebe kitleleri(nin), kadınları, çocukları, sürüleriyle, gözlerinde ganimet ve cennet hülyaları tüterek şehirlere, köylere saldır...”dıklarını, üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını birer birer altettikten sonra Malatya, Tokat ve Amasya’ya hâkim olduklarını, oralarda yaşayan Türk-men kitlelerinin Babailere katıldıklarını, sultanın Konya’da kendini güvenlikte hissetme-yerek Kubadiye hisarına sığındığını, hisardan isyancıların üzerine gönderdiği yeni bir Selçuk ordusunun da yenildiğini, ancak 1239/1240 yıllarında nihayet doğu sınırlarından hızla çağrılan ve “...çeşitli unsurlardan, (Frenk askerlerinden, devşirmelerden vs.) oluşturulmuş bir ordu, bu korkunç isyanı bastırabildi(ğini)” ifade etmektedir.(s. 97 abç) Niye ayaklanmış alevi göçebe aşiretleri? “…Gözlerinde ganimet ve cennet hülyaları tüterek…”mi? Yoksa toprak beylerinin gözü doymaz sömürü ve tefeci işkencesi nedeniyle mi?.. Selçuki sultanlarının toprakta tam hakimiyet sağlayabilmek ve merkezi aristokrasiyi geliştirip kökleştirmek için, Türkmenleri toprağa yerleştirmeye, onları serfleştirmeye, onları toprak kölesi yapmaya, onların binlerce yıllık demokratik geleneklerini ve yaşam tarzlarını değiştirmeye çalıştığından mı isyan yolunu tutmak zorunda kalmış Türkmenler?.. Baskının olduğu yerde mutlaka direniş de vardır. Ve halk, baskı ve sömürü dayanılmaz boyutlara ulaştığında direnme, isyan etme hakkına sahiptir. Öte yandan kabile toplumu, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletleriyle iki büyük darbe yemiştir ama 13. yüzyıl Anadolu’su, doğudan durmadan kopup gelen yeni Türkmen göç dalgalarıyla taze kan almış Anadolu bir zaman için göçebe kültürünün canlandığı bir coğrafya olmuştur. Ayrıca buna ek olarak Anadolu Selçukileri 1243 darbesini yiyince ve 1176 Miryokefalon’una dek inisiyatifi yitirince, Anadolu’da o müthiş kaosun içinde bir özgürlük havası esmiş, bir soluklanma olmuştur. Ayrıca toplumsal bilinçte geçmiş dönemlerin anıları daima yaşama alanı bulmaktadır. Toplumsal bilinç asla namakör değil, tam tersine vefalıdır. Halk kitleleri atalarının kahramanlıklarını, yiğitliklerini, baskı ve zulme direnişlerini asla unutmaz. Tarihteki şanlı direnişlerin izleri nesilden nesile toplumsal bilinçte bütün canlılığıyla aktarılagelir. Babai is-yanının da, geçmiş yüzyılların halk ihtilallerinden; Hurremi, Mazdaki, Babeki, Karmati ve Batıni ayaklanmalarından renkler taşıdığı tarihsel bir gerçektir. Sayın Köprülü, döne döne “…göçebe aşiretlerle yerleşmiş halk arasındaki ekonomik ve toplumsal tezat...”lardan bahsediyor. Göçebe yaşam tarzıyla yerleşik yaşam arasında mutlaka çelişki ve terslikler olacaktır. Anlayış farklıdır... Düşünüş farklıdır… Gelenek ve görenekler farklıdır... Kısacası kültürel, ekonomik, toplumsal, ideolojik tüm alanlarda ayrılıklar vardır. Ama 13./ 14. yüzyıllarda göçebelerle köylüler ve kentli halk kitlelerinin çıkarları tek bir noktada birleşmiştir. Bir yandan bıktırıp usandıran kaos ve anarşiden dolayı aşırı bir güven ve barış arayışı, bir yandan İlhanlı sömürüsü ve soygunu, diğer yan-dan Selçuk baskı ve sömürüsü sadece göçebe aşiretleri değil köylü ve kentli halkı da usandırmıştır. Bundan dolayı tarihsel kaynaklar göçebe aşiretlerle köylü kitlelerinin birleşerek isyan ettiğini gösteriyor. Burada Sayın Köprülü’nün bahsettiği “halk”, feodal aris-tokrasi olsa gerektir. Zira esas uzlaşmaz çelişkileri, serfleştirilmeye karşıdır göçebe aşiretlerin. Ve bu “...siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı” göçebe aşiretler, gene Sayın Köprülü’nün saptadığı gibi, “...Moğol hâkimiyeti devrinde Karaman oğlu’nun maiyetindeki Konya’yı istila eden Türkmenler(le) hatta 12. yüzyıldaki Horasan’da, Selçuklu imparatoru Sencer’e isyan eden Türkmenler...” ile aynı kökendendirler ve cümbür cemaat hâkim sınıflara inat Batıni mezheplerine mensupturlar. (SÜRECEK) |
|
#6
| ||||
| ||||
| Toplumsal yapı/3- KÖYLÜLER, Anadolu Selçuklusunda Bir Üst Aşamaya Sıçramış Olan Feodal Toplumun Temel Sömürülen Toplumsal Sınıfıydı. 12./14. yüzyıllar arasında Anadolu Türk toplum yapısı içinde, köylü kitleleri önemli bir topluluktu kuşkusuz. Köylü halk kitleleri, 8. yüzyıllardan, Uygurlardan beri Türkistan’dan başlayıp, Yakın ve Orta Doğu duraklarından geçerek Anadolu’da son bulan, göçebe aşi-retlerin gerek kendiliğinden, gerekse feodal hâkim sınıfların egemenliklerini pekiştirmek için sistemli bir şekilde uyguladıkları iskân politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan feodal toplumun sömürülen temel toplumsal sınıfıdır. Bu yüzyıllar Anadolu’sunda köylü sınıfı, nüfusun önemli bir kesimini oluşturuyordu. (s.99/ODK) Ancak Anadolu, Selçukluların ilk saldırıları sırasında fazlaca kalabalık bir nüfusa sahip değildi. Bizans’ın İran’la ve Müslüman Araplarla yüzyıllarca süren savaşlarında Anadolu insanı büyük kayıp vermiş, bundan dolayı oldukça tenhalaşmıştı. Anadolu hemen hemen baştanbaşa ilkel sınırsızlığı içinde ıssızlaşmıştı. Çeşitli etnik kökenlerden gelme gayrimüslim halk kitleleri, kalabalık olmamasına rağmen yerleşik düzende, kentli ve köylü olarak yaşamını sürdürüyordu. Ve bunların büyük çoğunluğu da savaşlar, çatışmalar ve anarşi koşullarından dolayı, genellikle daha güvenli yerlere, kaleler ve civarına kaçmışlardı. Selçuklular Anadolu’ya 11. yüzyılın başlarında geldiklerinde manzara işte böylesine içler acısıydı. Selçuklular buna çare olarak önlerinden ve arkaları sıra doğudan sel gibi akıp gelen göçebe Türkmen kitlelerini, aşiret reislerine Melikşah döneminde Vezir Nizamülmülk’ün icat ettiği küçük küçük iktalar şeklinde birkaç köylük topraklar vererek yerleştirmeye, onlara köyler kurdurmaya girişti. Böylece hem Anadolu’yu insanlaştırarak şenlendiriyor; gayrimüslim yerli halk arasında Türk nüfusu artırarak Anadolu’nun Türkleşmesini sağlıyor; hem de feodal devleti güçlendirmek amacıyla topraktaki egemenliğini sağlamlaştırıyordu. Zira fethedilen yerleri hemen miri mülkiyete geçirerek toprak ve ikta dağıtma yetkisini elinde tu-tuyordu. Anadolu’daki köy adları da bu görüşü kanıtlamaktadır. Burada şu tarihsel gerçeği belirtmek gerekir ki, Anadolu’ya akan göç dalgalarıyla gelenler sadece göçebe aşiretler değildi. “…Horasan’da Büyük Selçuklu saltanatının kurulmasıyla başlayan büyük göçlerin Anadolu’ya getirdiği unsurlar...” arasında, “...Orta Asya’da çok eski zamanlardan beri köy yaşamına, hatta şehir yaşamına geçmiş...” Türkler de vardı. Bu zümreler geldikleri yerlerde hemen köyler kuruyor, ya da kentlere yerleşiyorlardı. Tarihsel kaynaklara ve çeşitli toponimi incelemelerine göre, “...Selçuklularla akrabalıkları olan Türkistan hakanları sülalesine mensup bazı preslerin maiyetlerinde, Batı Türkistan’ın şehirli ve köylü unsurlarından oluşmuş güçlerle Anadolu’ya..” gelmişlerdir. Anadolu’nun şenlenmesine paralel bir şekilde cazibesi arttıkça başka Müslüman kavimlerden ve Hıristiyan unsurlardan da gelip yerleşenler olmuştur. Ama bunların yo-ğun Türk nüfus içinde zamanla erimiş olduğu bir gerçektir. (s.100) Ve Anadolu’da köylüleşme, önemli ticaret yolu boylarında, büyük kent ve kasabaların çevrelerinde, işletilen madenler civarında yoğunlaşıyordu. “Batı Türkistan’dan gelen Türk köylü sınıfı, İran’a olduğu gibi Anadolu’ya da eski tarım kültürleri(ni)...” taşıyorlardı. Köy adlarını taşıyorlardı. Dağlara, ovalara, vadilere kültür dağarcıklarındaki adları veriyorlardı. Hazır bulduklarıyla yetinmiyor; kendi kültürleriyle yerli olanı harmanlıyor; bir senteze varıyorlardı. Aslında göçebe aşiretler de aynı yolu tutmuşlardı. Ancak önemli miktarda bir topluluk olan göçebe aşiretler de, Selçuklu ve Osmanlı siyasetleri sonucu zorla ya da gönüllü yollarla yerleştirilmeyle kurdukları köylere kendi öz kültürlerinden çıkma adlar veriyorlardı. Kaldı ki, tarihin tekerleği, kabile toplumunun sönmesi yönünde dönmekteydi. Büyük Selçuk Devleti’nin kuruluşuyla ilk darbeyi yiyen askeri demokrasi (göçebe aşiretçilik), Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşuyla daha da derinleşen ve güçlenen feodal gelişme karşısında bir adım daha gerilemiş; en sonunda Osmanlı Devleti’nin kuruluşu onun için son darbe olmuştur. İlhanlı istilasının rüzgârlarıyla Anadolu birdenbire göçebe akınına uğramıştır. Sarı çekirgelerin önünden kaçıp gelen göçebe kitleleri Anadolu’yu adeta istila etmişler; köylülüğü ikinci plana düşürmüşlerdir. Bu göreceli durum İlhanlı istilasına bağlı geçici bir özellik taşımaktadır. Osmanlı düzeni ve egemenliği tutunca bu anakronik durum da tersine dönecek, askeri demokrasi son ve öldürücü darbeyi yiyecektir. (sonradan ekleme) (Sürecek) |
|
#7
| ||||
| ||||
| Toplumsal yapı/4- Köylülük “...Asla Mütecanis Bir Sınıf Değildi.” Köylü kitlelerini tahlile Sayın Köprülü bu sözlerle giriş yapıyor. Devlet söylemlerinden uzaklaşarak, bilim insanlığı etiğine bağlılıkla aşağıdaki alıntıdaki gibi bilimsel bir analiz yapıyor. “...Kendi malik oldukları toprakları işleyen çok sınırlı (sayıda) çiftçilerden başka, toprak sahibi olmaya(n), belirli bir ücret karşılığı rençberlik edenler, ya da başkasının toprağını kendi sermaye ve emeği ile işleyerek yarıcılık (yapanlar) vardı ki, köy halkının en büyük çoğunluğunu oluşturuyorlardı; bunlardan başka köy arazisinin büyük kısımlarını kendi ellerinde toplayarak onların bir kısmını rençberlerle işleten ve bir kısmını da yarıcılığa veren- her köyde sayıları çok az- bir köy aristokrasisi de mevcuttu. Bunlar köyün gerçek hâkimleriydi ve devlet örgütüyle halk arasında teması engelleyen bir tabaka işlevi görü-yorlardı. Bir de köy reis ya da kâhyaları vardı ki, adeta devletin ve özellikle devlet maliyesinin mümessili ve köyün ortak çıkarlarına ilişkin işlerin nazımı olmakla beraber, gerçekte, köy aristokrasisinin şerikleriydiler. Bazen bir köy ya da çeşitli köyler, bir ferdin malikânesini oluşturuyordu.” (s.102 abç) Anadolu’nun yukarı Ortaçağı’nda köylülük yukarıda da görüldüğü gibi, mütecanis bir blok oluşturmuyor; çeşitli toplumsal sınıf ve tabakalara ayrılıyordu. Çok az sayıda az topraklı köylüler vardı. Bunlar kendi topraklarını işliyor ve geçimlerini sağlıyorlardı. Köylülüğün esas kitlesini, gövdesini oluşturan tabaka ise, yoksul köylü kitleleriydi. Bunların ken-dilerine ait toprakları yoktu. Başkalarının topraklarında ücretli işçilik yapıyorlardı. Bu kitle aristokrasinin topraklarında karın tokluğuna çalıştığı gibi, çoğu zaman da büyük toprak sahiplerinin angaryalarına koşturuyor; bir de böyle karşılıksız emek yoluyla sömürülüyorlardı. Bir başka köylü tabakası, toprağı olmamakla beraber, aristokrasiden toprak kiralayarak ya da yarıcılık yöntemiyle, kendi sermayeleri ve emekleriyle kiraladıkları topraklarda çalışan köylülerdi. Ve köylülük içinde temel hâkim sınıf olarak, Sayın Köprülü tarafından “köyün gerçek hâkimi” olarak nitelenen, toprakların en büyük kısmını mülkiyetinde bulunduran, birkaç köyden oluşan iktaların sahibi bulunan feodal aristokrasi sınıfı, bütün diğer zümrelerin emeğini, alın terini sömüren, kan emici sınıftır. Bir de bunların yalakaları, yardakçıları, işbirlikçileri, “şerikleri” köy reisleri vardır ki, en dayanılmaz unsurlar da bunlardır. Anadolu Selçuk feodal devleti’nin esas sömürü yöntemi çeşitli vergiler yoluyla yapılıyordu. Müslüman köylü kitlelerinden öşür, gayrimüslim kitlelerden haraç adı altında temel iki vergi alınıyordu. Bunlardan başka, “arazi alımsatım vergisi, çeşitli mahsulât ve mamulâtı ziraiye vergi(leri) gibi birtakım köy vergileri (…) pazarlara getirilen mallardan yollarda –derbentlerde, köprülerde, ya da şehir kapılarında- (birtakım) resimler...” tahsil ediliyordu. (s. 102) Ve bu feodal vergi sömürüsü, İlhanlı istilasıyla katmerleşerek bir soygunculuk ve vergi terörü halini almıştır. Bunun böyle olduğu, köylü kitlelerinin siyasal ve ideolojik aykırılıklarla bir arada olamadıkları göçebe aşiretlerin isyanlarına katıldıklarından anlaşılmaktadır. (Sürecek) |
|
#8
| |||
| |||
| Fatih hocam bildiğim kadarıyla Osmanlı devletinin bütün padişahları dinimize çok bağlı olmalarına rağmen ( camiler, medreseler ve yaşam tarzı olarak) hiçbir padişah hac görevini yerine getirmemiştir.Sadece saç ve sakallarını gönderek bu görevlerini yerine getirdiklerini düşünmüşlerdir.Sadece bir tane padişahın haca gittiğini öğrendim oda ismi bulunamayan sadece Afganistana gittiği sürgünde bu görevi yerine getirmek için hac'a gitmiştir.Senin gibi bilgileriyle biz gibi gençlere ışık tutan hocamdan bu konu hakkında bildiklerini beklemketeyim... |
|
#9
| ||||
| ||||
| Surveyan arkadaş, Osmanlı sultanlarının kurdukları devletin her ne kadar teokratik bir yapısı varsa da kendileri, senin de bahsettiğin gibi, 21. yüzyılın Türkiye Müslümanları kadar fanatik değillerdir. Doğru dürüst bir haç görevleri bile yoktur çoğunun. senin bahsettiğin türünün tek örneği hangisiymiş ben de merak ettim doğrusu. Zira hiç duymamıştım. Ayrıca Anadolu Müslümanlığı, Arap Müslümanlığına benzemez. Anadolu Müslümanlığının kendine özgü, özgül bir tezahürü vardır. anadolu müslümanlığı mevcut iktidar sahiplerinin Vahhabi Müslümanlığından da farklıdır. Anadolu Müslümanlığında sevimli, değerli, tam da Türk'e özgü bir hümanizması vardır; tasavvuf insancıllığı yani... Avrupa'da Ortaçağ'ın fanatik karanlığı, hoşgörüsülüğü, engizisyon diktası, cadı avcılığı vahşet,i cereyan ederken Yunus Emre insancıllığı ve hümanizması, hoşgörürlüğü hüküm sürmekteydi. __________________________________________________ Toplumsal Yapı/5-__________________________________________________ _ 12./ 13. Yüzyıllar Anadolu’sunda Kent Yaşamı/A- İç Batı Anadolu’dan Maveraünnehir’e kadar olan yüzbinlerce kilometrelik geniş coğrafya’ da derin feodal parçalanma illetiyle muzdarip Büyük Selçuk İmparatorluğu’nda, hâkim sınıflar arasındaki şiddetli çatışmaların ateşleri içinden birçok bağımsız devlet ortaya çıkmıştı. Anadolu Selçuklusu’nda bağımsızlık, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’la birlikte geldi. İznik kentini Bizans’tan alarak ve bu kenti başkent yaparak bağımsızlığını ilan etti. “...Kutalmışoğlu sülalesi, göçebe Türkmen aşiretlerinin gücünü kullanarak bütün Anadolu’yu ele geçirdi. Bizans’ta zaten mevcut olan gelişmiş feodal temele dayanarak daha güçlü bir devlet kurdu. Bizans aristokrasisinden fethedilen toprakların hemen tamamı, miri mülkiyete geçirildi. 11. yüzyıla göre feodalleşmenin daha ilerlemiş olması, Anadolu’daki miri mülkiyetin yaygınlığı ile birleşince, sultanın otoritesinin artmasını ve merkeziyetçiliğin güçlenmesini sağladı. (…) Birkaç köyden oluşan küçük ikta usulü, Anadolu’(da) iyice yaygınlaştı. Merkeze bağlı subaşılar tarafından idare edilen eyaletlerin topraklarının çoğu, küçük iktalar halinde sipahilere dağıtıldı. Sipahi teşkilatının olgunlaşması ve sultanın bu küçük feodaller üzerindeki hâkimiyetinin sağlanmasıyla Osmanlı merkezi feodal devletine temel teşkil edecek olan sistem kurulmuş bulunuyordu.” (S.107 abç) Selçuk Anadolu’sunda canlı bir ticaret ve kent yaşamı vardı. Selçuklar Anadolu’yu kuzeyden güneye, doğudan batıya temel ticaret yollarını kale gibi inşa edilen ve korunan han ve kervansaraylarla, muhafız güçleriyle örmüş; böylece ticaretin gelişmesi için ulaşım şebekesinin ve güven ortamının belirleyiciliğinin farkında olduklarını göstermişlerdir. Özel-likle güvenlik ve huzurun bulunmadığı yere tüccarın ve paranın uğramayacağını saptamışlardı. Ayrıca devletin temel politikalarından biri de kuzeyde ve güneyde, Sinop ve An-talya ile Alanya’yı ele geçirerek Akdeniz ve Karadeniz’de ülke dışına birer pencere açmayı da başarmışlar, dış ticarete ve yabancı tüccara yönelmişlerdir. Bu çalışmalar ve gelişmeler kent yaşamını canlandırmış, Selçuklu kültür ve uygarlığını geliştirmiştir. Bütün bu tarihsel gerçekleri Sayın Köprülü de aşağıdaki gibi saptamıştır. “…Selçuklu hükümdarları 13. yüzyılda aktif bir ticaret politikası izliyordu: Önemli bir transit noktası olan küçük Ermenistan, ticaret kafilelerinin güvenliğini ortadan kaldırdığı için (hesabı görülmüş), bütün zararları ödemek zorunda kalmıştı. Antalya ve Alanya limanlarının önemi (Akdeniz’e açılan ihracat penceresi olması) nedeniyle (…orta ve batı kıyıları ele geçirilmiştir.) I. Keykubat Dönemi’ndeki Suğdak seferi, gerek Anadolu tüccarının, gerek İskenderiye/ Antalya/ Sinop yolunu daha güvenli bulan Mısır tüccarının Sinop merkez olmak üzere bugünkü Güney/ Rusya (Ukrayna/ Gürcüstan) ülkeleriyle yap-tıkları ticareti güvenlik altına almak amacıyla yapılmıştı.“ Anadolu Selçuk Devleti’nin coğrafi konumu ve stratejik yeri nedeniyle uluslar arası transit ticaret yolları buradan ge-çiyordu. “Diyarbakır ve Erzurum gibi doğunun büyük ticaret yolları üzerinde bulunan önemli merkezlerini de bulunduran ve bütün bu yollar üzerinde güvenliği (…) ve her türlü zarara karşı (…) bir çeşit devlet sigortası sağlayan bu devlet, transit ticaretini de elde etmeye çalışıyordu.” (s. 104/ ODK) İstanbul’un Latinlerin eline geçmesi sonucu oradan kaçıp Güneybatı Marmara’da İznik Devleti’nin kurulması, bilahare bu devletin “...bazı takı maddeleri üzerinde sınırlama ve baskı...” getirmesine rağmen, Selçuklar Rumlarla ticari ilişkileri gene de geliştirmişlerdir. Öte yandan, Akdeniz ve Karadeniz’de ticari faaliyetlere hâkim olan unsurlar İtalyan Cumhuriyetleridir. Selçuklular da Akdeniz ve Karadeniz’de büyük mücadelelerle ticaret limanları ele geçirmişler; dolayısıyla İtalyan Cumhuriyetleriyle ister istemez çeşitli düzeylerde ticari ilişki kurulmuştur. Bu ilişkilerin bir boyutu, bir dokusu Selçuk sultanlarının, “…Sinop ve Antalya fatihi I. Keyhüsrev ile onu izleyen I. Keykavus ve I. Keykubat (…) İtalyan cumhuriyetlerine (Venedik ve Ceneviz Cumhuriyet tüccarlarına) bazı imtiyazlar…” vermişlerdir. Bu olguyu, Alaaddin’in 122o tarihli fermanı kanıtlamaktadır. Ayrıca, Venedik cumhuriyeti 1228 yılında Alaaddin’e elçi göndermiştir. (s. 104/105) 1228 tarihli Alaaddin fermanında, “...Selçuklu sultanları, Venedik tacirlerinin hiçbir resme tabi olmadan değerli taşlar, inciler, sikke halinde olsun olmasın gümüş ve altın, bir de buğday ithal etmelerine izin veriyor (…) Ancak başka mallardan yalnız %2 resim alınacaktır.” Bu ferman, tarafların tacirlerinin kişi ve mal güvenliğini ve özgürlüğünü de içeren hükümlere sahiptir. Burada adli imtiyazlar da vardır. Selçuk Devleti, Venedik ve diğer Latin tüccarları arasındaki ticari uyuşmazlık ve sürtüşmelere müdahale etmeyecektir ama “...yalnızca sirkat veya cinayet” olaylarında hüküm Selçuk kadılarına ait olacaktır. Bu ferman yabancı tüccarlara ticaret özgürlüğü ve ayrıcalıkları anlamına gelmektedir. Anadolu’da ticari gelişimi sağlamaya yöneliktir. (s.105 – W. Heyd’in Histoire du Commerce du Levant au Moyen Age adlı esrinin 1. c.nin 301/ 304. sayfaları) L. de Mas Latrie’nin 1879 Paris basımlı I’ile de Chypre adlı eserinin 209/-210. sayfala-rında, Anadolu’yla Kıbrıs adası arasındaki transit ticareti Provençe’lılar yapardı. Bu tacirler, adaya “…deri, ham ipek ve ipekli mensucat” ithal ederlerdi, dendiği aktarılmaktadır. Gene G. İ. Bratianu’nun 1929 Paris basımlı Recherches sur le Commerce Gnois dans la Mer Noire au XIII e sicle adlı eserinin 165. sayfasında, İtalyan tacirlerinin Anadolu yarımadasındaki ticari faaliyetlerini kolaylaştıran etkenin, Selçuk ordusunun ücretli Latin askeri ve (“...doğu kaynaklarında bahsedilen mağribi mancınıklar” gibi) çeşitli savaş aletlerine gereksinimidir, şeklinde bir açıklama getirildiği belirtilmektedir. Ayrıca L. De Backer’in 1877 Paris basımlı Guiliaume de Rubrouck adlı eserinin 292/293. sayfalarında , “…Rubrouck, 1255’de Karakurum’dan gelirken, Konya’da Suriye’den gelmiş bir Cenevizli ile bir Venedikli’ye rasladı(ğını), bu tüccarların Selçuklu Devleti’nden Anadolu’dan şap ihracı tekelini aldık(larını) ve fiyatları istedikleri gibi düzenle(diklerini) belirtmektedir. (s. 105) (SÜRECEK) |
|
#10
| |||
| |||
| Hocam bilgilerin için çok teşekkürler ayrıca en doğrusuda Avrupa'da Ortaçağ'ın fanatik karanlığı, hoşgörüsülüğü, engizisyon diktası, cadı avcılığı vahşet,i cereyan ederken Yunus Emre insancıllığı ve hümanizması, hoşgörürlüğü hüküm sürmekteydi. Bu olsa gerek!.. :01 |
| Sponsorlar |
| |