| Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz. |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
Bunlara Baktınız mı?
06.03.07, 21:16
DARBELERİN KARANLIĞINDA KAYBOLAN DEĞERLERİMİZ Ülkemiz insanları tarafından kabul görülen milli değerler ile, Vahiy ilminin bize öğrettiği kutsal değerlerden elimizde ne kaldı. T.C Devletinin cebren kutsal saydırdığı ve üzerine de üç beş anıt diktirdiği kabirlerden başka elimizde hangi değerler kaldı. Birinci Dünya savaşından yorgun ve yaralı çıkan bir millet nasıl uyanmış, nasıl Milli mücadele saflarına katılmıştı? Asker toplamaya giden görevliler, “Yunan gavuru Kuran’ı parçalayıp abdesthane kağıdı yapacak, Dininizi ortadan kaldıracak, başınıza şapkasını koyacak! Vasilyu başınıza vali, komutan olacak!” demiş, bu sözler halkın hakimiyet hislerini kamçılamış ve manevi duygularını kabartmıştı. Karanlık güçler ve Karanlık darbeler nasılda yok etti değerlerimizi Ogünlerden bugünlere gelirken Hangi değerlerimizin karanlıklarda kaybolduğuna yanalım ve hangi birine ağlayalım. Şair fuzuli su kasidesinde şöyle der; “Ab gundur gunbedi devvar rengi bilmezem ya muhit olmuş gözümde gumbet devvara su” Yani; günlerdir ağlayan şu yaşlı gözlerle etrafa bakmaktan gökyüzünün rengini bilemiyorum. Gökyüzü gözlük camının rengini aldığı gibi yaşlı gözlerle bakıldığında da su rengini alıyor. Gerçi bazıları hala Başörtüsü de nereden çıktı, sünnet te ne demek, Muhammet de kim? Ne insanı, ne İnancı ne hakkı ne özgürlüğü? Demektedirler. Onlar şayet bu sözleri. Darvinin mirasına sahip çıkan ve haç’lıların soyundan oluşan kinle söylemiyorlarsa, onların hali kendisine bir bağ bağışlayan babasını beğenmeyen ve babasına bir salkım üzümü çok gören mirasyediye benzer ki bu gibi alçakların bahsini etmeye bile değmez. Görev esnasında hayatını kaybeden ordu mensubu subay ve astsubaylara şehitlik rütbesi verilerek Allah’tan (cc) rahmet dilenir. Ama aynı ordu mensubu subay ve astsubaylar sağlıklarında Allah’tan (cc) rahmet kazanmak gayesiyle namaz kıldığı, içki içmediği veya hanımı örtülü olduğu için neden yallah yallah tekerlemesiyle ordudan ihraç ediliyor anlamak mümkün değildir. Kürtçe çok güzel veciz bir söz vardır. “ger du mir, negge ğude bir.” Bu da şu demektir; eğer mir olursan, yani baş olursan, Türkiye’deki kıdem sırasına göre sayacak olursak kaymakam olursan, vali olursan, bakan, başbakan, danıştay, yök başkanı ve en büyük rütbede General olursan, bir olan Allah’ı (cc) unutma. Bütün ünvanlar ve üniformalar bu fani dünyada kalacaktır. Müşterek üniformamız ise kefenden başka bir şey değildir. Son ünvanımız ise “er kişi” dir. Sayın Prof.Dr Nevzat Tarhan beyin güzel bir veciz sözü vardır. “Haklarını aramaktan aciz olan insanlar, adaletin nimetlerin den faydalanamazlar” haklarını arayacajk olan insan Gücünün birlikteliğinden yani bir araya gelmesiyle insan hak ve özgürlükleri önündeki tüm engellerin aşılabileceğidir Sonuç olarak; Eğer biz bu darbecileri yargılamayıp onları vermiş olduğumuz vergilerle 500.000, 800,000 dolarlık villalarda besleyecek olursak 90 yaşındaki bu darbeciler değerlerimizi alaya alır, dalga geçer ve daha çok önümüze nü resimleri tutarlar. 25.02.2006 Şahin ÖZDAŞ ASDER ANKARA ŞUBE BŞK http://www.asder.org/turkce/konu_detay.aspx?id=73 |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| ||||
| ||||
| Hayati hem sana hemde Şahin Beye teşekkürler.. |
|
#3
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Derin devlet dedikleri... Birkaç tetikçi, birkaç huri değil, ama... Bir zamanlar benim için çok önemli bir zat şöyle demişti:" Türkiye'nin İnönü idaresindeyken tek partili sistemden çok partili sisteme geçmesindeki asıl saikleri bilmeden derin devlet denilen hukuk üstü ve hukuk dışı mekanizmayı anlamak oldukça güçtür." Aslında "derinliği" 1860'lı yıllara kadar götürebiliriz. Ancak bu şimdilik gereksiz. 1946'dan başlamak şimdilik daha uygun... Cumhuriyet ile birlikte yapılan düzenlemelerin çoğunun arkasında Osmanlı'nın zayıflaması ile birlikte Osmanlı ülkesinde oldukça etkin hale gelen bir kısım azınlıkların oluşturduğu bir yapı söz konusuydu. Şöyle söylemek mümkün: Osmanlı'dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsız bir yapı olduğunu söylemek çok fazla safdillik olur. Tek parti dönemi halk ile devletin ayrı olduğu dönemdir. Bu dönemde halka bütünleşme adına adım atan herkes bir şekilde ezildi ve sindirildi. Yakın silah arkadaşlarının "birdenbire ötekileştirilmesi" nin arkasında bu sebep olmalı. Osmanlı'nın son zamanlarından itibaren hayatımıza giren derin devlet yapılanması 1 Mart 2003 tezkeresinin reddine kadar hep etkin oldu. Perde arkasından bu süreçte sürekli etkin oldular ve sonuç aldılar. Asıl kırılma noktası 1 Mart tezkeresinin reddidir. Yakın tarihimizle ilgili gerçeklerin ortaya çıkarılmaması, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bir türlü yakın geçmişimizin aydınlık bir şekilde görülememesi, bu "ötekileştirme süreci"nin anlaşılması açısından önemlidir. Atatürk'ün ölümünden sonra ülkedeki tekelleşme iyiden iyiye arttı. Tek şef, tek tip millet, tek tip ideolojik yapıdan birden bire çok partili yapıya geçmek pek normal değil. O halde İnönü'nün ne tür bir gelecek kaygısı ile sistem değişikliğini okeylemesini anlamalıyız. Komünizmin çevremizi kuşatması bizi 1944'lerde ABD'nin nüfuz alanına soktu. Sonrası malum... NATO'ya ve batılı düzeneklere üyelikler... CHP'den "dörtlü takrir" ile ayrılan Adnan Menderes ve arkadaşları döneminde Türkiye NATO'ya girdi, Gladyo da Türkiye'ye... Demokrat Parti'nin yükselişi halkla kucaklaşması yine onları iktidara taşıyan güç tarafından alaşağı edilip kanlı bir sürecin başlatılması aynı eller tarafından tezgâhlanmıştır. Yoksa halkın büyük teveccühüne mazhar olmuş bir iktidarı dünyanın gözleri önünde kanlı bir şekilde yerinden edecek devlet memurlarının olduğunu söylemek aptalca geliyor bana. Demokrat Parti'yi tasfiye görevi de Süleyman Demirel'indir. Aynı Demirel 1971 sürecinin "demokrasi kahramanı" yapılmıştır. Sonrasında PKK belası ile ortaya çıktılar. Abdullah Öcalan'ın 12 Mart döneminde kollanıp kolmanmadığı henüz netleşmemiştir. En azından "APO'yu 1965'te fikir ajandasında görüyordum, orası MİT'e ait bir yerdi" açıklaması ciddi bir şekilde cevabını bulmadı. 12 Eylül... Sağcıların da solcuların da perde gerisinden tek elden yönetildiği zamanlar... Sağcıların "Biz şunları şunları öldürdük", solcuların da "Biz de şunları şunları öldürdük" dediği bir ortamda her iki grubunda birlikte "peki ya bunları kim öldürdü?" sorusunun sorulduğu dönemler... Türkiye'yi 12 Eylül'e getiren olayların kırılma noktası da İpekçi suikastidir Susurluk... Abdullah Çatlı'nın kazada ölmesinden hemen sonra Balıkesir Emniyeti'ni arayıp "Mehmet Özbey bizim arkadaşımızdır, ismi geçmese iyi olur" diyenler... Ülkemizde kurumlar üstü bir güç, kurumlar içi ve kurumlar dışı çeteler olduğu artık aşikar. Yoksa yaptıkları işlerin tek bir kişi ya da kurum tarafından yapıldığını söyleyemeyiz. Ve ülkemizde Anayasa'nın üstünde de bir anayasa vardır ve o da herkesin bildiği "Kırmızı Kitap"tır... Kırmızı kitabı alan herkes bir anda değişiverir. Tıpkı muhalefet lideri iken Çekiç Güç ve Olağanüstü Hal uygulamasına karşı çıkanların iktidara gelince bir anda bunları savunmaya geçmeleri gibi... Son kırmızı kitap Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, Mart 2006'da bakanlar kurulunda onaylandı, Resmi Gazete'de yayınlanmadı. Belgenin yürütmesinin durdurulması için Danıştay'a dava açıldı. Danıştay'da başbakanlıktan Kırmızı Kitap'ı istedi. Danıştay saldırısı bundan sonra gerçekleşti! Şimdi... Danıştay saldırısı ve Hrant Dink Cinayeti'nin bu derin mekanizmanın son eylemlerinden olduğunu ifade edelim. Yapılmak istenen ortalığın karıştırılmasıdır ve benzeri birçok cinayet de engellenmiştir. Anarşi oluyor, ardından ihtilal oluyor, anarşi bitiyor... 11 Eylül günü akan kanın 12 Eylül günü durması gibi... Derin Devlet'in harekât planlarını Kırmızı Kitap belirliyordu. Ama artık bu belgenin uygulanması zora girmiştir. Son birkaç yıldır ortaya çıkan çirkin ilişkiler ağı bu yapıyı gözler önüne sermiştir. Bugüne kadar bu yapı yüzünden sadece AK Parti değil, çok partili sisteme geçişten sonra gelen bütün iktidarlar muktedir olamamışlardır., Peki bugünkü durum nedir? Şöyle: Eski çamlar artık bardak oldu. Derin devlet dağıtılma sürecindedir. Resmi kurum içinde ve dışındaki bir kısım çeteler direniş gösteriyor. Bunlar tamamen temizlenene kadar huzursuzluk sürer fakat endişeye mahal yoktur! |
|
#4
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Tüm yazıları Artık sizin düdüğünüz ötmüyor, farkında değil misiniz! Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi bir tür askeri darbeler tarihidir. 28 Şubat bu darbeler içinde milletle "topyekun" savaşılan bir süreçtir. 28 Şubat darbelerin en sinsisi ve "fail-i meçhulleri" en fazla olan darbedir! Üzerinden 10 yıl geçti. 28 Şubat'ın yıktığı Necmettin Erbakan'ın arkadaşları hemen sonrasında yapılan ilk seçimde iktidar koltuğuna oturdu, hem de tek başına. Ne oldu, neye yaradı darbeniz? Her seferinde halk darbecilere gereken cezayı vermiştir. Onlara verilebilecek en büyük cezayla hem de. Darbenin mağdurlarına halk hep sahip çıktı. Onları hep baştacı yaptı. 28 Şubat'ın şiir okudu diye hapse tıktığı Tayyip Erdoğan bugün ülkenin Başbakan'ı ve Türkiye'yi parıltılı bir ülke yapacak kararların arifesinde bütün ipleri elinde tutuyor! İşaret edeceği adam iki ay sonra Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olacak! "İlhan abi" artık çok fazla duyulmayan ihtiyar sesiyle istediği kadar "Tehlikenin farkında mısınız" reklamları ile milleti isyana teşvik etsin. Kimin umurunda. Sizi kim dinler be... Zeminin altınızdan nasıl kaydığının bile farkında değilsiniz. Ya da bunlar son hamleleriniz.. Siz Cumhur'u temsil etmiyorsunuz ki, Cumhuriyet'i koruyacaksınız. Siz arkanızda cumhur olmayan marjinal, müdahale yanlısı, demokrasi karşıtı kişiler olmalısınız. Siz kendi marjinal cumhuriyetinizi bile koruyamıyorsunuz. Gazetenize atılan bombaların menşeini niçin araştırmıyorsunuz? Niçin olayın içyüzünü ortaya çıkarmıyorsunuz. Türkiye artık sıçrama rampasında... Fetbazlara bak, fetbazlara Cumhurbaşkanı seçimiyle birlikte Türkiye 100 yıl geriye gidecekmiş. Sizi gidi fetbazlar sizi... Gericilik sakızı artık çürüdü farkında değilsiniz. Siz 9 Mart'ta beceremediğiniz darbeyi mi yapmaya çalışıyorsunuz şimdi? Size İlhan Selçuk değil Hafız Esad demek geliyor içimden! Hatırlıyorsunuz değil mi 9 Mart'ta başarılı olsaydınız Türkiye Suriye olacaktı! Türkiye'ye layık gördüğünüz demokrasi Suriye tipi bir rejim ha... Yazıklar olsun! Türkiye artık eski Türkiye değil. Türkiye'de sizin düdüğünüz ötmüyor artık, farkında değil misiniz. |
|
#5
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Türkiye'de darbe olabilirmiş! Şu günlerde ne çok darbe haberi göze çarpıyor sağda solda. Genelkurmay komuta kademesindeki değişiklikten sonra bu tip haberlerde ciddi bir artış oldu. Bunlar "gerçek" ya da "gerçek dışı", hiç fark etmez, kesinlikle Türkiye'ye çok büyük zarar veriyor. Özellikle yabancı basın Türkiye'de bir şeyler olduğunu, askerin darbe yapabileceğini filan yazıyor. İstikrar ortamını baltalamak istiyorlar. Güya bunlar ciddi gazeteler. Fakat şu gerçek Türkiye konusunda hiçbir zaman ciddi ve objektif olmadılar. Hep çıkar hesabı ile yazıp çizdiler. En son Financial Times yazdı. Ekonomi çevrelerinin ciddi gazetesi. Saygın ekonomik politika gazetesi. "Türkiye'de ordu darbe yapabilir." Bu genel bir kanaat zaten. Türkiye tarihi biraz da askeri darbelerin tarihidir. Her zaman mümkün olan bir şeyden söz ediyorlar. Güya haberlerini Batılı diplomatların gözlemlerine dayanarak yazmışlar. Financial Times, "bazı Batılı diplomatların" gözlemlerine dayanarak, Türkiye'nin AB'den ret yanıtı alması halinde iç politikanın daha radikal bir İslami çizgiye yönelebileceğini, böyle bir durumda da ordunun tekrar bir darbe yapabileceğini öne sürdü." Peki darbe için gerekçe nedir, somut ne var darbe yapmak için. Ekonomi mi kötü, Türkiye bir iç savaşa mı gidiyor... Türkiye'nin AB'ye başvurusunun başarıyla sonuçlanacağı garanti değil, ama başarısızlıkla sonuçlanacağının garantisi de yokmuş. Avrupa'dan gelecek ret cevabı Türkiye'nin dış politikada Arap dünyasına dönmesine, iç politikada da radikal İslami çizgiye gitmesinden endişe ediliyormuş! İşte böyle bir durumda kendini laikliğin garantisi olarak gören ordu bir darbeye kalkışabilirmiş! ...muş, muş, muş... Yazık... Şu masabaşı yoruma bakın. Bu Avrupa'nın en ciddi gazetelerinden birinde yayınlanıyor! Mesela böyle bir yazıyı ben yazsam gazetem beni işten atar. Neden? Çünkü hiçbir somut bilgiye dayanmayan bir yazı bu. Belki de yazar Tayland yerine Türkiye yazmıştır! Dün bir darbe haberi Tayland'dan geldi. Tayland Başbakanı Birleşmiş Milletler toplantısı için Newyork'tayken ordusu yönetime el koymuş. Televizyona çıkmışlar. Ne kadar da bizim 12 Eylülcüleri andırıyordu görüntüleri! Ve bu haber ne kadar da çağdışı bir haberdi. Dünya'dan hâlâ asrkeri darbe haberleri geliyor. Ve dünya bize hâlâ "Türkiye'de darbe olabilir" gözüyle bakıyor! Yabancılara kızmak doğru değil, bu ayıp bizim galiba! Başka bir uyarı da Aydın Doğan'ın yeğeni Referans yazarı Yiğit Bulut'tan geldi. Bulut'a gore Asker 28 Şubat sürecine girmiş ama bunu piyasalar algılamıyormuş? "Piyasa algılamakta zorlanıyor, ama Türkiye, yeni bir 28 Şubat sürecine girdi. Bu süreçte finansal rahatlık içinde devam etmemiz mümkün değil... Aslında çıkarım çok zor değil; son aylarda verilen 100'e yakın şehit, Başbakan'ın askerlerimiz şehit olurken söylediği sözler ve halkın tepkisi, Söğüt'te yaşananların Başbakan'a fiili saldırı teşebbüsüne kadar dayanması, askerin uluslararası konularda hükümet ve TBMM'den önce yaptığı açıklamalar, vatandaşın "ne varsa satalım" noktasında sabrının taşmaya başlaması ve ısınan sokak denklemi çok net bir sinyal üretiyor; varolan siyasi iktidar çok yıprandı ve bu hali ile üzerinde önceden uzlaşma sağlanmamış bir cumhurbaşkanlığı seçimini kaldıramaz. Kaldırmadığı anda da "rakamların neden çok iyimser" olduğunu maalesef yaşayarak test ederiz." Demek ki, 28 Şubat süreci bilgisi şimdilik doğru değil. Çünkü böyle bir bilgi olsa, böyle bir hareket olsa bunu herkesten once piyasalar algılar. Piyasalarda sorun yok, o halde korkmaya da pek gerek yok! Ama... Şu ortamın da çok kırılgan olduğunu, bir kaç gün içinde Türkiye'yi istedikleri duruma getirebileceklerini de unutmamak gerek! |
|
#6
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Konuşun ama, AK Parti’nin 28 Şubat ürünü olduğunu unutmasanız iyi olur! Bak şu konuşana... Konuşan konuşana... Artık herkes konuştuğuna göre... Şimdi planı uygulamaya koyma dönemi! Bazı gazeteler, Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın konuşmasını, "Şifreleri çözdük" gibi komik başlıklarla manşete taşıdılar. Sanki Paşa, Sanskritçe konuştu da bunlar tercüme etti. Aslında ortada şifre falan yok. Her şey apaçık ortada. Planın 1. ayağı devrede. Her seçim dönemi yaklaştığında iktidarda muhafazakâr bir parti varsa zaten hep aynı Türkiye'yi kurtarma oyunu oynanır. Nedir bu oyun? İlk olarak; yetkili, yetkisiz herkes, Türkiye'nin büyük bir iç, dış ama daha çok irticai iç tehditlerin kıskacında olduğuna dair zehir zemberek açıklamalar yapar. Daha sonra basındaki zinde güçlerin şakşakçıları, bu açıklamaları, Tur Dağı'nda 12 emiri ilk kez duyan Musa şaşkınlığı içinde karşılar. Şakşakçının hangi gazetede yazdığı önemli değildir, çünkü hepsinin yorumu birbirinin aynıdır. "Paşa'dan sert sözler." "Çankaya'dan ateş gibi cümleler" vs. Anlı şanlı gazetelerin büyük yayın yönetmenleri, hemen Başbakan'a uyarılar döşenmeye başlarlar. Mesela şimdi bu uyarıların muhatabı Recep Tayyip Erdoğan'dır. Uyarı da şudur: "Çankaya'ya çıkma, fedakarlık yap." Nedense kimse, zehir zemberek (!) açıklamaları yapanları uyarmaz! "Yahu kardeşim, ülke hassas bir dönemden geçiyor, bu açıklamalar ekonomiyi tepe taklak edebilir, sorumluluk mevkiinde insanlar olarak, sizin ne söylediğiniz çok önemli, bu yüzden yerli yersiz konuşmayın" denmez ve dahi 2 tam, 1 yarım ve de 1 post modern darbe görmüş ülkemin hiçbir aydını, bu kadar cesur olamaz, olamamıştır da! İkinci aşamada ise devreye depderin entelektüel köşe yazıcılarımız girer. Hemen yeni formüller, mevcut iktidarın alternatifleri öne sürülür. Genelde öne sürülen bu isimler, ya 80'ine merdiven dayamış, siyasetçi eskisi ya da devr-i iktidarında her türlü köşe dönme çabasının içinde olmuş, siyaseten sınıfta kalmış ama "belki, millet bu kez yer" dürtüsüyle hareket eden tiplerdir. Bunlar da şu başlıklar altında duyurulur: "Kutsal ittifak". "İşte memleketi kurtaracak üçlü" , "Troyka düğmeye basıyor". Üçüncü aşama ise bildiktir. Genelde olan-biteni seyirci koltuğunda izlemeyi yeğleyen vatandaş, bu güdüleme, sürüyü yönlendirme bombardımanının ardından, şöyle bir elini cebine atar, cebindeki paraya bakar. Medyanın dünyayı kurtarma çabasına bir tarafıyla güldükten sonra yine oyunu bildiğine verir. Şimdi planın 1. aşaması bitti. Galiba konuşmayan kimse kalmadı. 2. aşama devreye sokuldu. Gazeteleri tararsanız, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Ama 3. perde, medya için hep hüsran olmuştur. Bu kez de farklı olması için bir sebep yok aslında! Arkadaşlar, Tayyip Erdoğan tek başına iktidarının 28 Şubat'ın ürünü olduğunu ya unutuyorlar, ya da günü kurtarma peşindeler! Son bir not.... Konuşanlardan Avrupa Birliği'ne salvo var da ABD'ye niçin tek kelime yok. Oysa Türkiye'yi bölen haritaları onlar çıkartıyor, askerimize onlar çuval giydiriyor değil mi ya Paşam! |
|
#7
| |||
| |||
| gülay göktürk Rejim tartışmasından siyaset tartışmasına Okadar çok kötü olay üst üste geldi, moralimiz o kadar bozuldu ki, iyi habere her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Deniz Baykal'ın Münih'te yaptığı son açıklamaları böyle bir ruh hali içinde okudum sanırım; okudum ve umutlandım... Baykal "Belli konulardaki tartışmaları geride bırakmamızın zamanı geldi; ülkeyi atağa kaldırmamız lazım" diyor. "Türkiye'de iktidar olanların, bir ortak vizyon oluşturması, kimlik sorununu aşması, inanç-mezhep-etnik kökencoğrafya- bölge ayırımı gözetmeden herkese eşit ve saygıdeğer olduğu bilincini aşılaması, cami-karakol-kışla-kahve-okulu ile el ele verebilmesi gerekiyor" diye de ekliyor. Bunlar yıllar var ki CHP'den işitmeye hasret kaldığımız sözler. Bilmem aşırı mı iyimserim ama ben bu sözleri CHP'nin nihayet rejim tartışmasından siyaset tartışmasına geçeceğinin bir işareti olarak algıladım. CHP'nin aşağı yukarı 28 Şubat'tan beri izlediği sert, bölücü, cepheleştirici üsluptan bir uzaklaşma olarak yorumladım. Bu sütunda çok yazdım; CHP uzun süredir muhalefetini "rejim tehlikesi" temeline oturtmuş durumda. Baykal, 28 Şubat sürecinden bu yana "kutuplaşmaya" oynadı; yükselişini kutuplaşmaya dayandırmaya, laiklik etrafında yaratılan gerilimi artırarak güç toplamaya çalıştı; pompalanan şeriat korkusunun ürküttüğü insanları daha da korkutup "sivil kurtarıcı" rolüne soyunmayı tek şansı olarak gördü. Bu çizgi onu bir yandan demokrasiden uzaklaştırıp ara rejim taraftarı bir parti haline getirirken bir yandan da milliyetçilikte MHP'yi aratmayan bir parti görünümüne soktu. Kırk yıllık sosyal demokrat CHP'yi neredeyse Kızıl Elma Koalisyonu'nun bir parçası haline getiren bu sürüklenme sadece Türkiye için değil, CHP için de büyük bir talihsizlik oldu. Parti ufaldıkça ufaldı. Türkiye'nin en eski partisi; ana muhalefet konumunda bulunan bir siyasi oluşum, hani neredeyse marjinal bir parti olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. İşte şimdi ben, Baykal'ın son açıklamalarını bu yanlıştan bir geri dönme işareti olarak okuyorum. "Belli konulardaki tartışmaları geride bırakmamızın zamanı geldi" lafından artık rejim tartışmalarını bir yana bırakmayı anlıyorum. İktidara karşı yürütülen muhalefeti "laiklik elden gidiyor" "Cumhuriyet tehlikede" "vatan satılıyor" "Türkiye bölünüyor" "Sevr horluyor" türü klişelerle yürütmekten vazgeçmek; onun yerine somut meseleler üzerinde siyasi tartışma yapmaya başlamak olarak yorumluyorum. Nitekim, Baykal da aynı konuşmasının devamında bunu yapıyor. Önümüzdeki dönemde önemli gördüğü beş temel nokta sıralayıp bu konularda kendi politikasının ana hatlarını özetliyor. AB ile ilişkilerde, Kıbrıs konusunda, farklı kimlikler konusunda, sanayileşme ve eğitim konularında yeni açılımlar yapıyor ve bunları tartışmaya açıyor. İşte böyle muhalefete can kurban! CHP'nin bu duruşu, milliyetçi tırmanışın korkutucu boyutlara ulaştığı bir dönemde özellikle saygıdeğer bir tutum. Düşünün, ya bir de "milliyetçilikte ekmek var" diye düşünüp yangına körükle gitmeyi seçselerdi, halimiz nice olurdu! Bu sözler CHP'nin önümüzdeki on ay boyunca seçim platformunda kullanacağı üslubun habercisi ise bundan hem CHP kazançlı çıkar hem de hepimiz. Şimdiye kadarki seçim sonuçlarını şöyle bir tahlil edin: Ne zaman ki bir parti sorumlu davranmış ve samimi olarak Türkiye için iyi olanın arayışına girmiş, o zaman kendisi de güçlenmiş. Seçim stratejisini kendi partisini güçlendirmek üzere kuranlar seçim kaybetmiş; Türkiye'yi güçlendirmeye çalışanın kendisi de güçlenmiş. Kimin kendini, kimin Türkiye'yi güçlendirmek için çalıştığını kim nasıl tespit etmiş, diye soracak olursanız, merak etmeyin; halk aradaki farkı hep görmüş, sezmiş ve notunu ona göre vermiş... |
|
#8
| |||
| |||
| Gülay Göktürk 12 Eylül’ü aklama gayretleri Aradan 26 yıl geçti ama 12 Eylül tartışması dinmiyor ve dinmeyecek de...Türk siyasetindeki böylesine önemli bir kırılma noktası hakkında toplum böylesine ikiye ayrılmışken bitmesi de imkansız. Bu tartışmayı kapamamız ancak darbeler konusunda-ayrım yapmaksızın- ortak bir görüşe varmamızla mümkün olacak, ki bugün öyle bir noktadan uzak görünüyoruz. Son birkaç olay ve birkaç yazı- özellikle de Eve Dönüş filmi üstüne yazılan bazı yazılar- aramızdaki şiddetli görüş ayrılıklarını bir kez daha su yüzüne çıkardı. Ferhan Şensoy'un yeni bir askeri darbeyi davul zurnayla karşılamak için sabırsızlıkla bekleyişi üzerine bir şey söylemeye gerek yok. Çünkü tipik değil. Bu kadar azgın bir demokrasi düşmanlığı Allah'tan ki sık sık çıkmıyor karşımıza. Darbeciliğin bu kadar müstehcen bir savunusuyla arada bir karşılaştığımızda da ciddiye almamak, gülüp geçmek en iyisi... Tabii, seçimde AK Parti yeniden iktidar olursa Şensoy'a verdiği intihar sözünü de hatırlatacak değiliz; o zaman da sadece gülüp geçeceğiz. Ama Eve Dönüş filmini bahane edip, lafı yine 12 Eylül'ün haklılığına getiren kimi yazarlar için aynı şey söz konusu değil. Eve Dönüş filmi, iddia edildiği gibi,12 Eylül'e aşırı sert karşı çıkışı yüzünden, aynı konuya daha yumuşak, daha "insancıl" bir yaklaşımı benimseyen Babam ve Oğlum filmi kadar seyirci ilgisine mazhar olamayacaksa, bundan çıkan sonuç "12 Eylül'ü sert eleştirmeyin, çünkü halk destekliyor" sonucu mudur? Bir kere, bu iki filmi neden karşılaştırıyorsunuz? Bütün aşk filmleri birbirine mi benziyor ki, darbe filmleri benzesin? Siz şimdiye kadar izlediğiniz yüzlerce Nazi aleyhtarı filmi birbiriyle kıyasladınız mı? "Bu Naziler'e çok acımasızca yaklaşıyor, öbürü daha insancıl yaklaşıyor, o yüzden ikincisi halk tarafından daha çok izlenir" diye bir değerlendirme yaptınız mı? Önemli tarihi olaylar yüzlerce filme, romana konu olurlar ve her biri de yazanın, yönetenin üslubuna, hassasiyetlerine göre farkı senaryolar içinde farklı şeyler anlatır. Ve kimse de, "insancıl" boyutu ön plana çıkarmış bir yönetmenin Naziler'e karşı daha hayırhah bir tutum içinde olduğu sonucunu çıkarmaz bundan. Yani sorun filmlerde değil, bizim kafalarımızda... Sorun, kimilerinin olur olmadık her şeyi fırsat bilip 12 Eylül'ü aklama çabasına girişmesinde. Kaldı ki, "halkın çoğunluğu 12 Eylül'ü haklı buluyor, nitekim darbe Anayasası'na da yüzde 92 evet oyu verdi" deyip 12 Eylül'ü aklamaya çalışanlar da çok iyi bilir ki, darbeler kamuoyu çoğunluğu ile meşruiyet kazanamaz. İsterse bir toplumun yüzde 99'u darbeci olsun, darbe yine suçtur, yine Anayasa ihlalidir. Çoğunluk desteği hükümet götürür, yeni hükümet getirir ama hükümet götürüp darbe getiremez. Kenan Evren'in bugün aramızda "akil adam" pozlarında dolaşması, "tonton dede" imajıyla halkın sempatisini kazanmış olması, filanca restoranda göğsünü gere gere yemek yiyebilmesi onun suçsuz olduğunu göstermez, sadece bizim toplum olarak hâlâ, demokrasi bilincimizin yerlerde süründüğünü gösterir. Tabii, bir de 12 Eylül'den beri yürütülen şu malum dezenformasyon kampanyasının hâlâ etkili olduğunu... Yazmaktan kalemimizde mürekkep, dilimizde tüy bitti: "12 Eylül ölümleri durdurdu, canımızı kurtardı, candan daha kutsal bir şey olur mu?" deyip darbeyi haklı çıkaranlar neden bir kez olsun, 12 Eylül'le birlikte çatışmaların şıp diye durmasından şüphe duymazlar? 12 Eylül'den sonra harekete geçen ve kısa zamanda duruma hakim olan güvenlik güçleri, 11 Eylül'deki güvenlik güçlerinin aynısı değil miydi? Demek ki istenseydi, daha önce de durdurulabilirdi. Ama durdurulmadı. Çünkü kışladan çıkmak için bahane arayanlara kaos lazımdı. |
|
#9
| |||
| |||
| Gülay Göktürk Darbecinin doğum günü Darbeci tam mumları üflerken "İyi ki doğdun" şarkısını da söylemişler midir acaba? Doğum günü partisine katıldıklarına göre söylemişlerdir elbette. Hem doğum günü partisine gidip hem de "keşke doğmasaydın" diyecek halleri yoktu ya... İyi ki doğdun Paşa! İyi doğdun da o darbeyi yaptın! Ali Şen'in Evren için düzenlediği 90. doğum günü partisinde kimler vardı bilmiyorum, çok da merak etmiyorum. Ben asıl, çağrılıp da "Ben bir darbecinin doğum gününe gitmem" diyen var mıydı, onu merak ediyorum. ••• Geçen gün Bodrum'da doğum günü kutlanan o paşa, bundan üç beş yıl önce, atv'de Ali Kırca'nın karşısında ve 70 milyonun önünde darbe yıllarında verdiği büyük katliam emrini açıklamıştı. Darbe liderlerinden birine karşı bir suikast yapılırsa, ellerindeki rehineler olarak gördükleri tutukluları topluca katlederek misilleme yapacaklarını; yani içlerinden birinin canı karşısında, hapisteki binlerce tutukluyu yok etmeye karar verdiklerini söylerken nasıl da büyük bir pervasızlık, korkusuzluk ve utanmazlık içindeydi. Düşünün ki, Yunanistan'ın hapiste çürüyen darbeci generallerinden hiçbiri şimdiye kadar böyle korkunç bir ifşaatta bulunmadı. Latin Amerika'nın en gaddar darbecileri bile hatıralarını anlatırken böyle hukuk ve insanlık dışı bir intikam operasyonunu ağzından kaçırmadı. Nedir bu pervasızlığın sebebi? Yaptıklarının hesabını hiçbir zaman vermek zorunda kalmadı ki isteyip de yapamadıklarını anlatmaktan korksun... 1.6 milyon kişinin fişlendiği, 650 bin kişinin gözaltına alınıp onbinlerce gencin işkenceden geçtiği ve 170 kişinin işkence sonucu öldüğü bir dönemin bir numaralı sorumlusu bugün aramızda büyük bir saygı ve sempati halesi içinde yaşamaya devam ediyor, şirin bir dede edasıyla resim yapıyor, eski bir devlet adamı olarak saygı görüyor, kendisinden çeşitli politik konularda görüş alınıyor. Aslında Anayasa'yı ihlalden yargılanması ve mevcut demokratik nizamı silah zoruyla yıkmaktan - o zamanlar ceza kanunumuzda hâlâ var olan- idam cezasıyla cezalandırılması gereken bir kişiye doğum günü partileri düzenlenip uzun ömürler dileniyor. ••• Sakın kimse bana kindar olduğumu söylemesin; bağışlamanın büyüklüğünden, erdeminden söz etmesin. Hayır, bağışlayıcılık değil bu yapılan. Bağışlamak için suçluda nedamet izleri görmeniz gerekir. Onda nedametin eseri yok. Baksanıza, yaptıklarını bir yana bırakmış yapamadığı katliamları anlatıyor büyük bir pişkinlikle... Bağışlamak değil bu; uzlaşmak... Onun suçuyla uzlaşmak. Darbeye karşı sözler dillerden düşmese de; içlerde, ta derinlerde bir yerlerde ona hak vermek; onun vatansever olduğunu düşünmek. Yaptığını, Türkiye'ye özgü demokrasinin kabul edilebilir cilvelerinden biri gibi görmek... Daha önce de defalarca yazdım: Bu ülkede yaşanan bütün askeri darbeler gücünü halkın içindeki güçlü totaliter eğilimlerden alıyor. Darbeciler, o eğilime güvenerek darbeye kalkışıyor ve o eğilim sonucu yargılanmak bir yana, yıllarca kahraman olarak ortada dolaşıyor. Siyasetçiler aynı eğilim yüzünden darbe Anayasalarını bir türlü değiştirmiyor. Darbeciler hakkında iddianame yazan savcılar bu yüzden görevinden alınıp hakkında dava açılıyor. Darbeci toplum vicdanında mahkûm olmadıkça, yargılanmak bir yana, doğum günleri partilerle kutlanıyor. Türkiye'nin önde gelen şahsiyetleri o partide "İyi ki doğdun Paşa" diye şarkı söylerken, Erdal Eren'in mezarında -kemik yaşı tutmayan- kemikleri sızlıyor. |
|
#10
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Artık ihtilal yapmak rakı içmek kadar kolay değil! Emekli Özden Örnek Paşa'nın internete düşen anıları bizzat Paşa tarafından yalanlandı. Paşa yayın yasağı getireceğini söylüyor. Ama anıları yayınlayan www.denizcilersitesi. com hâlâ yayında. Söz konusu sitede sadece Özden Örnek Paşa'nın anıları yok, eski oramirallerden Afif Büyüktuğrul'un da anıları var. Özden Örnek'inkiler güncel olması hasebiyle dikkat çekici olabilir. Ancak Afif Büyüktuğrul'un anıları da oldukça ilginç bilgiler içeriyor. Anılarında en fazla dikkat çeken söz 1960 İhtilali'nin önemli isimlerinden Cemal Madanoğlu'nun bir yemek sırasında söylediği şu söz: "İhtilal yapmak bir bardak rakı içmek kadar kolaymış" Tabii, Büyüktuğrul'un bahsettiği 1960 darbesi.. Tabii o köprülerin altından çok sular aktı. Artık darbe yapmak bir bardak rakı içmek kadar kolay değil! Ama... Anılara baktığınız zaman 1960 darbesi ile ondan sonra tezgahlanan darbelerin hazırlanışı açısından birbirine çok benzediğini görüyorsunuz. Cemal Madanoğlu'nun o sözleri şöyle geçiyor günlükte. " Madanoğlu diyor ki "İhtilal yapmak senin evinde bir kadeh rakı içmek kadar kolaymış... Ama biz ihtilalden sonra ne yapacağımızı düşünmedik ve tartışmadık. Çünkü profesörlerin bu işi teslim alacaklarına inanıyorduk. Hâlbuki onlar bu işi kabul etmediler. Temyiz mahkemesi reisini çağırdık. O da kabul etmedi. Askerler, bundan sonra ne yapacaklardı?" Doğrusu şimdiki askerlerin ihtilal konusunu Cemal Madanoğlu gibi gördüğünü sanmıyorum. Türkiye değişti, dünya değişti. Öyle bir bardak rakı içmek kadar kolay ihtilal yapılan devirler çok gerilerde kaldı. Gerçi insanlar hâlâ fişleniyor, hâlâ bir darbe sonrası için muhtemel hazırlıklar yapılıyor ama iç ve dış dengeleri darbe lehine bir arada yakalamak artık çok güç ve neredeyse imkânsız hale geldi. ... Geçtiğimiz hafta Nokta Dergisi'nin patlattığı andıç bombası medya organlarının Genelkurmay tarafından "karşıtlar-taraflar" şeklinde kategorize edildiğini ortaya koydu. Her şey bir tarafa, ilgili andıç içinde Genelkurmay Genel Sekreteri'ne sunulan bilgi notlarından birinde, gazetelerde "Şehitlik" kavramının bile tartışılmaya başlandığına dair bir şikâyet vardı. Bana bu not kategorizasyondan daha ilginç geldi. TSK'nın terörle mücadele yöntemlerinin sorgulanmasından şikâyet ediliyor. Şöyle; "Son dönemde: a. Profesyonel ordunun gerekliliği ve şehit olan askerlerin almış olduğu eğitimin yetersizliği, b. TSK'nın terörle mücadele yöntemi, devlet kuruluşları arasında ortak bir terör konseptinin olmayışı, c. Terör örgütüyle masaya oturularak müzakere sürecinin başlatma çabalarına ilişkin üstü örtülü mesajlar, ç. "Şehitlik" kavramının niteliği, d. Terörle mücadele sırasında meydana gelen kayıpların muazzaf ve zorunlu askerlik açısından karşılaştırılması, e. Üst düzey siyasetçilerin, iş adamlarının ve komutanların çocuklarının belirli bölgelerde askerlik yapmadıkları iddialarının kamuoyuna sunulduğu değerlendirilmiştir. Tepkisel bakış açılarını dile getiren şehit ebeveynlerinin, tepkilerini dile getirmeyenlerden daha fazla haber değeri taşıdığı için gündeme getirildiği; siyasal yelpazenin farklı kanatlarını temsil eden gazetelerin (Akşam, Milliyet, Hürriyet, Radikal, H.O. Tercüman, Sabah, Cumhuriyet, Gözcü, Posta, Takvim, Yeni Şafak, Zaman, G. Evrensel, Ü.Ö. Gündem, Vakit) teröre farklı açılardan yaklaşsalar dahi terörle mücadele yöntemini ve usullerini sorgular bir tutum sergiledikleri gözlenmektedir. ... Yukarıda sıralanan gelişmelerin sonucunda: a. Terör örgütünün vatani görevini yapan ve profesyonel olmayan askerlere yönelttiği terör eylemleriyle, TSK ile kamuoyu arasındaki güven bağını yok etmeyi hedefleyebileceği, b. Şehit ailelerinden gelen tepkilerin bölücü basın ve terör örgütü tarafından art niyetli olarak kullanılmak istenildiği, c. İslami basınca daha önce "ulvi" olarak kabul edilen şehitlik kavramının dahi tartışmaya açılarak gündeme getirildiği gözlenmektedir |
| Sponsorlar |
| |