|
#1
|
|
08.03.07, 17:31
Gülay Göktürk Dört ay sabır Şükürler olsun ki sadece dört ay kaldı cumhurbaşkanlığı seçimlerine. Mayıs'ı sayamazsak sadece dört ay... Sonrası inşallah "Siyasette İkinci Normalleşme Dönemi" olarak anılacak. Malum, 1. Normalleşme Atılımı'nı 3 Kasım seçimlerinde yapmıştık. Aradan geçen dört yılda Türk siyaseti Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığını da, Ak Parti gibi dini duyarlılıkları güçlü bir partinin iktidar olmasını da hazmetti. Onlar da doğrusu bu süre içinde halkın bir kısmının yüreğine çöreklenen endişeleri gidermeyi, şeriat filan getirmeye niyetli olmadıklarına inandırmayı becerdiler; bu anlamda siyaset normalleşme- tabiileşme (doğal mecrasında akma) yönünde ciddi bir gelişme kaydetti. Şu anda karşı karşıya olduğumuz Cumhurbaşkanlığı seçimini çoğunlukla iç sıkıntısıyla hatırlıyoruz, biliyorum. Yaşanması muhtemel siyasi gerginlikler, toplumsal kutuplaşmalar, rejim krizi korkuları, malum üstü kapalı darbe tehditleri, bütün bunlar resmen boğuyor içimizi, ruhumuzu karartıyor. Ama düşünün ki, eğer bu seçimi de krizsiz, kazasız belasız atlatabilirsek; yani geleneksel olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine baskı yapmayı adet edinmiş kimi kurumlar seçimden uzak tutulabilirse; antidemokratik baskılar Meclis tarafından göğüslenir ve Anayasa hükümlerinin eksiksiz işlemesi sağlanabilirse, siyasette normalleşmede önemli bir adım daha atmış; antidemokratik bir gelenekten daha kurtulmuş olacağız. Ben şahsen oldukça iyimserim. Aylar ilerledikçe, cumhurbaşkanlığı seçiminin ciddi bir krize yol açmadan, kazasız belasız gerçekleşeceğine daha çok inanmaya başladım. Sezgilerim bana, Ak Parti'nin hukuken mümkün olanla siyaseten doğru olan arasındaki ayrımı doğru çizeceğini, gereksiz gerginliklere yol açabilecek bir isimle ortaya çıkmayacağını söylüyor. Ama doğrusu ben bu yazının ilk cümlesini yazarken; yani "şükürler olsun ki sadece dört ay kaldı seçime" derken, aslında başka bir şey kastetmiştim. Farkındaysanız, Meclis yeni bir cumhurbaşkanı seçecek ama bu cumhurbaşkanının tek bir vasfı dışında hiçbir şeyini tartışmıyoruz. Yeterince "laikçi" olsun, karısının başı açık olsun da isterse çamurdan olsun! Oysa, AK Parti'nin yaşadığı dört yıllık iktidar deneyimi, hem ona, hem de hepimize Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişinin değişen Türkiye'nin karşısında nasıl bir tıkaç olabileceğini öyle bir gösterdi ki, ben asıl bu sebepten "şükürler olsun ki 4 ay kaldı" diye seviniyorum. Yani dört ay sonra bu tıkaçtan kurtulacağız. Çağ dışı bir laiklik anlayışına sahip; eski komünist ülkeleri bile şaşırtacak kadar devletçi ve içe kapanmacı; çağının gerçeklerini hiç anlamayan bir zihniyetin devletin tepesinde oturduğu bu dört yıl hepimiz için zor oldu. Ama özellikle de Ak Parti için çok zor oldu. Bu dört yıl boyunca binbir emekle hazırlanan nice reform tasarısı, bu barikata çarpıp darmadağın oldu. Kimi kadük edildi, kimi bütünlüğü bozulup işe yaramaz hale getirildi. Cumhurbaşkanı bir yandan; büyük ölçüde Cumhurbaşkanı'nın iradesiyle oluşan diğer bürokratik kurumlar -Anayasa Mahkemesi, Danıştay, YÖK- bir yandan, Ak Parti Hükümeti'ni mefluç hale getirmek için ellerinde geleni ardına koymadılar. Eğer bugün dünya basınında Ak Parti'nin gerçekleştiği bir "Sessiz Devrim"den söz ediliyorsa, bilelim ki hükümet bu devrimi Sezer'e rağmen; Sezer'in ve onun güdümündeki diğer bürokratik kurumların engelleme çabalarına rağmen gerçekleştirdi. Zaten, yapılan açıklamalardan da görüyoruz ki kendileri de bu "misyonu" inkar etmiyorlar. Bütün dünyanın takdir ettiği o reformları devrim değil, "karşı devrim" olarak gördükleri için engellemeye çalışmaktan da gurur duyuyorlar. Neyse, biz geçmişe değil, geleceğe bakalım artık... Benim lafı getirmek istediğim nokta şu ki, "Kim cumhurbaşkanı olsun" sorusuna cevap ararken, adayların eşlerinin kafalarına gösterdiğimiz dikkatin birazını da seçeceğimiz kişinin bizzat kendi kafasına versek iyi olur. 1930 model bir kafayla beş yıl daha baş başa kalmamak için yani... BUGÜN GAZETESİ :: Gülay Göktürk :: |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Ahmet Necdet Sezer konusunda nasıl aldatıldığımızın resmidir! Ahmet Necdet Sezer için geri sayım sürüyor! Köşk'ü terk etmesi için şafak, iki haneli sayılar... Toplumun hemen her kesiminde Ahmet Necdet Sezer'in objektif olmayan ve bütün Türkiye'yi kucaklamayan bir Cumhurbaşkanı olduğu konusunda mutabakat var. Sadece İlhan Selçuk ve Tuncay Özkan böyle düşünmüyor. Geçmişte yazdığım yazılardan bugün baktığımda pişman olduğum, hatta yazdığım için utandığım yazılar olmuş mudur? Elbette var. Hemen hemen bütün aklı selimin yanlış yaptığı bir konuda ben de yanlış yapmışım. Herkesle gelen düğün bayram demiyorum. Elbette pişmanım. Bakın ne yazmışım: "Ahmet Necdet Sezer ismi üzerinde büyük bir mutabakat var. Sadece iktidar ve muhalefet partilerinin "ortak adayı" şeklinde belirlenmesinin ötesinde, "Sezer" ismi toplumun hemen hemen her kesimine "sıcak" geliyor." Oysa biz bunları yazarken Mehmet Bekaroğlu bizi uyarmıştı. "Bakın bu adamı iyi tanıyanlar onun tam bir tek parti dönemi CHP'li kafası olduğunu söylüyorlar. Yanlış yapıyorsunuz... " demişti. O sıralarda böyle konuşanların sayısı fazla değildi. Hakikaten Sezer üzerinde bir mutabakat görünüyordu. Sadece Vakit Gazetesi ve Aydınlık Dergisi Sezer ismine itiraz ediyorlardı. O zaman da yazmışım. Gerçekte bu iki yayın organı birbirlerinin 180 derece zıddı yayın ilkelerine sahip olmalarına rağmen, Sezer'e muhalefette birleşiyorlar. Ancak her ikisinin muhalefet gerekçesi farklıydı. Akit'e (Vakit) göre "Sezer bir demokrat değil tam bir yasakçı". Onların tabiri ile "örtü yasakçısı": "On binlerce başörtülü yavrucağın tahsil hayatını bitiren ve istikballerini karartan yasağın altında imzası olan Sezer'i Çankaya'ya çıkarmanın vebali ağır olur." Aydınlık Gazetesi'nin gerekçesi ise daha farklıydı: "Devletin başına milli egemenlik karşıtı bir kişi seçiliyor." Akit'in gerekçesini anlayabilirdik. Çünkü Sezer ismine karşı çıkarken onun antidemokratik bir kısım kararlara imza attığını söylüyorlar. Her sahada son derece özgürlükçü olduğu iddia edilen bir ismin, iş "İslami inanışlar" noktasına geldiğinde nasıl "yasakçı" kimliğe bürünebileceğine dikkat çekiyorlar! Fakat, Aydınlık'ın gerekçeleri çok fazla uçuk. Devletin başına milli egemenlik karşıtı bir isim seçiliyormuş! Bilderbergci liderler, Ulusal devleti yıkma programını hayata geçirmek için Sezer'i Çankaya'ya gönderiyormuş. Aydınlık, Sezer'i kimlerin desteklediğini de şöyle kategorize ediyor: "Fethullahçıların içinde bulunduğu "hoşgörücüler", 500. Yıl Vakfı, masonlar, Marmara Grubu, Fazilet'in yenilikçi kanadı, HADEP. Bunların hepsinin de tepesinde ABD var." DSP'li milletvekillerine "Ahmet Necdet Fethullahçıdır. Ona oy vermeyin" diye faks çekenlerin nereden ilham aldıkları bu satırların ışığında bir nebze açığa çıkıyor! 28 Şubat'ın en önemli destekçilerinden İşçi Partisi ve Aydınlık Dergisi ile 28 Şubat'ın en şiddetli muhaliflerinden Akit Gazetesi'nin Sezer ismine muhalefeti gerçekten çok ilginç bir "buluşma noktası" nı da beraberinde getiriyordu. Bu iki gazetenin dışındaki bütün yayın organları Necdet Sezer'in ne kadar demokrat ve özgürlükçü olduğunu, kırmızı ışıkta bile durduğunu, alışverişini kendisinin yaptığını yazıyordu. Oysa bizim için böyle bir cumhurbaşkanının, yani kırmızı ışıkta duracak kadar ve alışverişini kendisi yapacak kadar bol vakit sahibi bir cumhurbaşkanı olacağını anlamamız için onunla birlikte yedi yıl geçirmemiz gerekecekti. Vah bana vah ki bana... Dış basın da Sezer ismine odaklanıyordu. Mesela 1 Mayıs 2000 tarihli Newyork Times Sezer için şöyle yazıyordu: "Türkiye Parlamentosu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Necdet Sezer'i cumhurbaşkanı seçerek ülkenin politik geleceğine ümit verici sinyaller gönderebilir. Türkiye'nin politik sisteminde cumhurbaşkanı az da olsa başbakandan daha güçlü bir konumda. Cumhurbaşkanı bu konumuyla politik yaşamın tonlarını kurmak için başbakana ve Parlamento'ya yardım edebilir ve Sezer bunun için son derece mükemmel bir seçimdir." Biz bütün bu propaganda ortamında nasıl da yanılmış, ne biçim aldatılmışız. Hatta Necdet Sezer isminin son anda ortaya çıktığını ve adam yokluğunda Cumhurbaşkanı seçildiğini bile düşündük! Oysa bu da yanlışmış. Sık sık bu konuları konuştuğum oldukça derin birisi bana "Sezer'in Cumhurbaşkanı olacağı bir yıl önceden belliydi" demesin mi? İşte bu benim ve bütün Türkiye'nin bu konuda nasıl da aldatıldığının ve gaza getirildiğinin resmidir. Meğer, Akit'in ve Aydınlık'ın da kendi cephelerinden Necdet Sezer'e karşı çıkmaları bile bir taktikmiş! |
|
#3
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı Sezer’inkine göre daha meşru olur Şu işe bakın. Ahmet Necdet Sezer'i cumhurbaşkanı seçen koalisyon hükümeti ve de bunlardan oluşan Meclis sonraki ilk seçimlerde siyasi tarihin çöplüğüne doğru seyahate çıkarılmışlardı, halk tarafından... Ama o Meclis'in seçtiği Cumhurbaşkanı yedi yıl milletin tepesinde kaldı. Şimdi ise neredeyse bu durumun tersi mevcut. Meclis cumhurbaşkanını seçtikten birkaç ay sonra seçime gidecek. Yeni cumhurbaşkanını seçen Meclis yine cumhurbaşkanının arkasında olmayacak. Demek ki bu sistemde bu durum sürekli karşımıza çıkıyor, çıkacak da. O halde ya bu duruma razı olacağız ya da cumhurbaşkanlığı seçimleri ile milletvekili seçimlerini aynı anda yapacağız. Bu da sistem değişikliğini gerektiriyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz o halde: AK Parti'nin seçeceği bir cumhurbaşkanı -ister Tayyip Erdoğan olsun isterse bir başkası- 2002'de halk tarafından tasfiye edilenlerin seçtiği Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'den daha meşrudur. Çünkü, cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yapılacak milletvekili seçiminde AK Parti'nin oy oranı düşse de yine Meclis'in en büyük partisi olarak geleceği görülüyor. Eğer meşruiyeti anayasanın dediğinde değil de Meclis desteğinde arayacaksak, işte buyurun, söyleyin şimdi, kim daha meşru? Gelelim sine-i millet tartışmalarına... Her seçim öncesi, kimi siyasiler - ki bunların başında CHP'liler gelmektedir- tumturaklı cümlelerle hükümeti, "sine-i millet"e dönmekle tehdit ederler. Son 1 yılda, biri Danıştay saldırısının ardından, diğeri de son günlerde olmak üzere iki kez bu konu gündeme geldi. Hoş, ne onlar sine-i millete dönecektir, ne de dönseler vatandaş, büyük bir arzu ve iştiyakla onları bağrına basacaktır. Bugün oy oranı bir önceki seçimden bile daha düşük seyreden CHP'nin sine-i millete dönmesi, bu partinin intiharı olacaktır. Bunu pekâlâ Deniz Baykal da çok iyi bildiği için, hemen "sine-i millet"e dönmek gibi bir niyetlerinin olmadığını açıkladı! Peki, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, sine-i millete dönebilir mi? Bugünlerde bu tarz bir sorunun gündeme gelmesi bile Sezer'in konumunun nasıl tarafsızlıktan çıkıp siyasallaştığının bir göstergesidir. 2000 yılında hasbelkader cumhurbaşkanı olan, daha doğrusu başına devlet kuşu konan bir Cumhurbaşkanı Sezer. Sezer'in arkasında bir halk desteği olduğunu söylemek çok zor. Halk desteği olmadığı gibi Meclis desteği de yok. Sezer'i seçen üç partili koalisyonun bütün tarafları, 2002 seçimlerinde bertaraf edildi, Meclis dışında kaldı. Demek ki neymiş, aslında bu Meclis'in seçeceği cumhurbaşkanının değil halen görevde olan Sezer'in meşruiyeti tartışmalıymış. Hal böyleyken, AKP'nin seçeceği cumhurbaşkanı, meşru olamaz diyenlerin, Sezer'in meşruiyetini nereye dayandırdığını izah etmeleri beklenir. Tabii demokrasinin doğru dürüst işlediği bir ülkede... 2000'li yılların şartlarında gözlerini karartarak sıradan bir kasaba bürokratından daha öte bir vizyonu olmayan, dahası Türkiye'yi ne içte ne de dışta temsil yeteneği olmayan birine, Çankaya Köşkü'nü hediye edenler, bunun vebalini nasıl ödeyecekler acaba? Şimdi, Sezer'in CHP'ye geçeceği konuşuluyor. Deniz Baykal "gelsin, başımızın üzerinde yeri var" diyor. Ama elbette bu sözleri siyaseten söylüyor Sayın Baykal. Yoksa bugün nerede olduklarını bilinmeyen eski süperbürokrat taifesinin sandıkta nasıl kaybolduğunu en iyi Deniz Baykal bilir. Nerede Vural Savaş'lar, Yekta Güngör Özden'ler ve diğerleri. Ahmet Necdet Sezer'in, bu saydığım isimlerden farkı ne? O da marjinal gazeteleri okuyup, marjinal televizyon kanallarının gecelerine katılan, halktan kopuk biri değil mi? Sezer, CHP'ye katılsa Baykal onu, seçilemeyecek bir yerden aday gösterecektir. Çünkü Çankaya zırhından arınmış, kameraların spotları önünde bir Sezer'in, siyasette hiçbir işe yaramayacağı derhal ortaya çıkacaktır. Bu durumu Sayın Cumhurbaşkanı da fark etmiş olmalı ki, yakın çevresine emeklilikten sonra Ankara Gölbaşı'ndaki villasında dinleneceğini buyurmuş. Artık bol bol, İlhan Selçuk ve Tuncay Özkan'la bir araya gelir, memleketi kendi anlayışlarına göre kurtarma planları yaparlar. |
|
#4
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş 7 yıllık yalnızlık! Ne zaman Çankaya ile ilgili bir haber görsem aklıma hemen bu cümle takılıveriyor; "7 yıllık yalnızlık." Hani Nobel'li Gabriel Garcia Marquez'in o meşhur "Cien anos de Soledad / Yüzyıllık Yalnızlık" adlı romanı vardır ya... Belki birileri bir gün artık "Lame Duck / Topal Ördek" durumunda olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in izole Çankaya günleriyle ilgili bir kitap yazarsa herhalde en uygun başlık bu olur: "Yedi yıllık yalnızlık." Sezer'in kendini Türkiye'den, dünyadan, kısacası Cumhuriyet Gazetesi ve onun yazarları hariç her şeyden tecrit eden yaklaşımı, yıllardır her kesimden insanın tepkisini çekiyordu. Ancak tepkiler, kimi iç dengelerin hatırına hasıraltı ediliyor, Sezer'in kusurları görmezden geliniyordu. Artık geri sayım başladı. Sezer'in günleri sayılı. Haliyle ilk top atışı da Amiral Gemisi'nden geldi. Hürriyet yazarı Fatih Çekirge, özetle cumhurbaşkanının 7 yılı tamamen boş geçirdiğini, Demirel ve Özal ile kıyaslandığında onun Köşk'ü dünyaya kapattığını gayet sarih biçimde anlatan uzun bir analiz yaptı! Çekirge'nin bu çıkışı çok anlamlı. Zira Sezer'i görev süresi boyunca eleştirenler, bu eleştirilerine destek bulamamıştı. Çoğunlukla da muhalif medya oldukları için eleştirileri güme gitmişti. Bu eleştiriler, Sezer'in görev süresi dolarken daha da artacaktır, buna emin olun. 2001 yılında yaşanan ekonomik krizdeki Sezer'in tetikleyici rolü mesela... Devletin bir bakanına karşı asabi ve çocuk azarlayan tavırları sözgelimi. Onun 7 yıl boyunca sergilediği, "vizyonu olmayan küçük kasaba bürokratı yaklaşımının" ülkeye nasıl zararlar verdiği ise görev süresinin ardından daha da net ortaya çıkacak. Sezer, Köşk'ten ayrıldıktan sonra ise bu eleştiriler ikiye, hatta belki beşe ona katlanacak. Çünkü şu anda verdiği kararlar yönünden "sorumsuz" olan Sezer, Cumhurbaşkanlığı zırhını çıkarmış olacak. Cumhuriyet tarihinde ilk kez piyangodan kendisine Cumhurbaşkanlık çıkan biri olarak, milletin kendisine verdiği bu yetkiyi neden halkın bütününü kucaklayacak şekilde kullanmadığının hesabı sorulacak ona! Bir Cumhurbaşkanı'nın yaptıkları kadar, yapmadıkları da elbette tartışılacak, eleştirilecektir. Sezer, tarihe yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla geçecek. Ve tabii ki onu en iyi yargılayacak olan gelecek nesiller olacak. |
|
#5
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Yeni bir Sezer daha seçmeyelim, tahammül edemeyiz! Cumhurbaşkanlığı seçimleri için takvim resmen olmasa da fiilen işlemeye başladı. Belki de dünyanın başka hiçbir ülkesinde yetkileri sınırlı bir mevki için bu kadar tantana yapılmamıştır. Ama Türkiye böyle bir ülke işte... Aslında şimdiden bu kadar gürültünün kopmasını ülkenin daha çok demokratikleşmesine de bağlayabiliriz. Neticede, sadece demokrasinin olduğu ortamlarda tartışmalar olacaktır ve bu tartışmalar sonrasında siyasi sistem, bir dengeye ulaşacaktır! Türkiye Cumhuriyeti, 83. yıldönümünü kutladı geçenlerde. Bu süre içinde 10 cumhurbaşkanı görev yaptı. Belki birçoğumuz bu cumhurbaşkanlarından pek azının gerçekten seçimle işbaşına geldiğini bilecektir. 1. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk’tü. Atatürk vefatına kadar tam 15 yıl cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Peki bu süre içinde 4 kez seçim yapıldığını biliyor muydunuz? 29 Ekim 1923, 1 Kasım 1927, 4 Mayıs 1931 ve 1 Mart 1935 Atatürk için yapılan seçimlerdi. 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü içinse 1938, 1939, 1943 ve 1946 yıllarında tam 4 kez seçim yapıldı. Bunlar bugünkü anlamda bir seçim sayılmazdı tabii. Yine de tek partili dönem içinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri kitabına uygun olarak yapıldı. 6. Cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk gerçek anlamda demokratik kurallarla seçilen belki de ilk Cumhurbaşkanımız oldu. Meclis’teki seçimler tam 15 tur sürdü. Nihayet 15. turun sonunda 557 vekilin 365’inin oyunu alarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu Korutürk. 7. Cumhurbaşkanımız ise 12 Eylül sonrasında kendini zorla ve referandumla Çankaya Köşkü’ne oturttu. Zaten kimsenin ona karşı çıkmaya cesareti de yoktu, demokratik bir ortam arayışı içinde olan da yoktu o yıllarda. Gerçek sivil seçim süreci ise Rahmetli Turgut Özal’la başladı. 3 tur oylamanın ardından seçilen Özal’ın Çankaya’ya çıkmasına o dönem, birçok insan çeşitli sebeplerden karşı çıkmıştı. Bu sebeplerin içinde onun sivil ilk cumhurbaşkanı olması yoktu. Belki o yıllarda Cumhurbaşkanlığı, sivillere layık bir makam olarak görülmüyordu. Birçok sosyal demokrat, “Alışamadım” kampanyasıyla Özal’ı protesto etti. Süleyman Demirel de 3 turun ardından 9. Cumhurbaşkanı oldu. Ve nihayet 5 Mayıs 2000 yılında Cumhuriyet tarihinin en tuhaf uzlaşmasıyla şimdiye kadar ki Cumhurbaşkanlarından çok farklı bir siyasi geçmişe ve yetersiz bir profile sahip biri, Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, Köşk’e oturan isim oldu. Şimdi yeni bir seçim süreci başladı. Artık Türkiye ne 1950’lilerin, ne de 1980’lerin atmosferinde yaşıyor. İnsanların beklentileri de, dünyanın gittiği yön de çok değişti artık. Bugünün çocukları, internetin, küreselleşmenin, kapitalizmin göbeğinde doğuyor. Onlara, dünün tartışmalarını anlatmak gerçekten de çok zor. Belki geçmişte yapılan metazori Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de anlamayacaktır yeni nesil. Bu yüzden en azından 2007’de yapılacak seçim, gerçek anlamda demokrasinin test edileceği bir seçim olacak. Bu seçimde işbaşına gelecek olan kişi, 2014 yılına kadar görevde kalacak. Dünya 2014’e kadar daha çok değişecek, Türkiye’nin bölgesel ve uluslar arası konumu da çok farklı bir noktaya ilerleyecek. Bu yüzden, seçeceğimiz ismin, çağı ve milletini taşıyabilecek bir isim olması çok önemli. 2000’li yılların kısır tartışmalarının nihayetinde seçilen şimdiki Cumhurbaşkanımızın ülke için çok da yararlı olmadığı ortada. İnşallah bu kez aynı hata tekrarlanmaz. Ülkenin yeni bir Sezer’e daha tahammül edebileceğini sanmıyorum! |
|
#6
| |||
| |||
| Nuh Gönültaş Siyasetin geleceğini 2007 Mayıs Cumhurbaşkanı seçimi belirleyecek! Çok ilginç! Türkiye’de atmosfer ısınıyor. Kimilerine göre yeni bir 28 Şubat sürecine girildi bile. Bunun en önemli sebebi elbette 2007 Mayıs’ında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Bu sebeple geçen yaz ortaya çıkan siyasi oluşum arayışları değişik şekiller alarak önümüzdeki günlerde de sürecektir. Türkiye’de yaşanan bütün ekonomik ve siyasi krizlerin tamamının planlı, projeli ve güdümlü olduğunu söylersek yanlış söylemiş olmayız. 2001 krizinde Türkiye’nin önüne Kemal Derviş ve İsmail Cem önderliğinde bir siyasi oluşum konulmuştu. Tutmadı. Bu yıl içinde denenen güdümlü siyasi oluşum da tutmadı. Yeni siyasi oluşum arayışlarının en önemli hedefi elbette 2007 Mayıs’ında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Cumhurbaşkanlığı koltuğunu kaptırmak istemiyorlar. O yüzden bütün imkânlarını seferber ederek bu koltuğa kendi istedikleri birini getirmek istiyorlar. Ama bu defa öyle görünüyor ki, hiçbir komplo gerçekleşemeyecek. Dikkat ediniz. Geçtiğimiz aylarda sıkça dile getirilmeye başlanan erken seçim istekleri de şimdilik durmuş görünüyor. Şimdi... 2007 Mayıs’ında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar geçecek sürede hem dış güçler hem de dış aktörlerin içerideki maşaları katı sistemin savunucuları, elbirliği ile siyaseti ve idareyi germeye ve halkı sindirmeye çalışacaklar. Bunların ilk işaretleri alındı bile. Cumhurbaşkanı Sezer’in günleri sayılı. Günleri azaldıkça ilginç beyanatlar veriyor. Cumhurbaşkanı Sezer’in İslamiyet, bazı okullar ve Kur’an kursları ile ilgili açıklamalarının Papa’nın açıklamalarından sonra gelmesi asla tesadüf olamaz! Cumhurbaşkanının bu konudaki sözleri Papa’nınki kadar yaralayıcıydı. Halkı Hristiyan olan Fransa’nın Devlet Başkanı bile sözlerinden ötürü Papa’yı uyarırken, bizim cumhurbaşkanımızın sözleri oldukça yaralayıcı oldu. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Türkiye, yeni bir seçimin, milletvekili seçimlerinin sath-ı mailine girecek. Yani havanın soğumasına müsaade edilmeyecek. Hareket sürecek. Bu durumda; 2002 Kasım seçimlerinde barajı aşmış olanlar en azında yerlerini muhafaza etmek isteyecek, barajın altındakiler de üste çıkmak için büyük çaba harcayacak. 2007 Kasım’ında yapılacak genel seçimler AK Parti’yi yeniden iktidara getirecek gibi. Ama; AK Parti’nin grubu yenilecek, bugün milletvekili olanların çoğu yerini yeni kişilere bırakmak zorunda kalacak. Bununla birlikte AK Parti de büyük değişime uğrayacak,. İktidar olmak beraberinde bir yıpranma getiriyor. Oyları azalsa da yeniden iktidara gelecek AK Parti ülkenin dönüşümü ve AB’ye giriş sürecinden dolayı ciddi yaralar alacak. Ve seçimden iki yıl sonra kadar iktidarı bırakmak zorunda kalacak... Eğer Tayyip Bey Köşk’e çıkarsa büyük hata edecektir. Çünkü bu durum onun partisini dağılma durumuna getirir. Diğer yandan köşke çıktığında partisini Abdullah Gül’e bırakacağını düşünenler yanılacak. Çünkü başbakanlığı Abdullah Gül’e vermeyecek Tayyip Bey. Başbakanlık Mehmet Ali Şahin’e verilebilir mesela. Bir tür yeni Akbulut formülü... 2007 Kasım seçimi lidere dayalı lider karizmasına dayalı siyasi parti dönemini kapayacaktır. Lider parti dönemi hızla kapanırken, ciddi, güdümsüz kurumsal partiler ve siyasi kadrolar ön plana çıkacak! |
|
#7
| |||
| |||
| Gülay Göktürk Erdoğan cumhurbaşkanı olsun mu? İsterse olabilir. Buna gücü ve yasal hakkı var. Ama bir şeyin yasal olmasıyla siyaseten doğru olması arasında da fark var. Bugün Türkiye'de asıl tartışma Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasının meşru ya da gayrı meşru olduğu noktasında yaşanmıyor; siyaseten doğru olup olmadığı noktasında yaşanıyor. O yüzden de Erdoğan'ın bu soruyla her karşılaştığında, "Mesele mevcut yasalar çerçevesinde çözülür" demesi pek bir şey ifade etmiyor. Bence Başbakan Erdoğan bu konudaki nihai kararını verirken, -siyaseten doğru olup olmadığını anlamasına yardımcı olacağı için- bir de TESEV Araştırması'nın ilgili bölümüne göz atsa iyi olur. İlgili bölüm dediğim, özellikle kamuoyunun AK Parti'yle ilgili duygu ve düşüncelerinin yansıdığı soru ve cevaplar... Araştırma gösteriyor ki, kamuoyunun yaklaşık yüzde 30'luk bir kesiminde, yaşanan dört yıllık deneyime rağmen, laik rejim konusunda ciddi kuşkular, korkular var. İster haklı ister haksız, ister yerli ister yersiz bulun; bu bir gerçek. Hem de politika oluştururken AK Parti tarafından ciddiyetle göz önünde tutulması gereken bir gerçek. Bir toplumun yüzde 30 gibi önemli bir kesimi, hâlâ rejim konusunda endişeler taşıyorsa, istikrar isteyen bir iktidar partisinin de, mevcut sistemin dengelerini fazla sarsmamaya, rejime yönelik endişeleri arttırıcı davranışlara girmemeye daha çok özen göstermesi gerekir. Hatırlayın, Türkiye 2003 yılında "Erdoğan gibi bir figürün bu ülkede Başbakan olması hayal bile edilemez" noktasından, bugün AK Parti'nin meşruiyetinin asla sorgulanmadığı; Erdoğan'ın başbakanlığının içe sindirildiği bir noktaya geldi. Bu, siyasetin normalleşmesi açısından büyük bir ilerlemedir. Ama bu tabloyu tamamen içe sindirenlerin bile, yasamasıyla, yürütmesiyle ve devlet başkanlığıyla bütün iktidarların tek partide toplanması noktasında endişesi var. Böyle bir tablonun sistemin kendi kendini kontrol mekanizmasını felce uğratmasından, dengelerini bozmasından endişe duyuluyor. Bu endişeyi anlamak lazım. Bu endişeyi anlamak ve siyasetin sorun çözücü, istikrar sağlayıcı özelliklerini bu endişeyi gidermek için devreye sokmak lazım. Aslında TESEV Araştırması'nın bazı sonuçları, muhafazakar tabanın önemli bir kesiminin bu endişeyi AK Parti'den daha iyi anladığını gösteriyor. Yoksa, kendisi de başı örtülü olan kadınların; ya da ailesindeki kadınların başı örtülü olan erkeklerin bir kısmının bile "Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişinin eşi başı örtülü olmamalıdır" demesi başka nasıl yorumlanabilir? Bence buradan çıkan asıl mesaj, "gerginlik yaratmayın" mesajıdır. Bu mesaj, sadece bu soruya verilen cevapta değil, daha başka cevaplarda da ortaya çıkıyor. Bir kısmı da AK Parti'nin tabanı olan yüzde 60'lık muhafazakar kesim, AK Parti'nin gerginlik yaratmamaya, uzlaşıcı ve birleştirici olmaya dikkat etmesini istiyor. Aslında sağduyu ve akıl da bunu gerektiriyor. O yüzden bana kalırsa, AK Parti, Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusu her açıldığında "Anayasa ve yasalar neyi gerektiriyorsa o olur" diye tekrarlayıp durmanın ötesine geçerek, seçime kadar geçen dönemin bir kriz ve gerginlik dönemi olmasını önleyecek siyasetler oluşturmaya başlasa çok hayırlı olur. Zaman, yıllardır dillerden düşürülmeyen "konsensüs"ü hayata geçirmenin zamanı.. |
|
#8
| |||
| |||
| Gülay Göktürk Siyasetin normalleşmesi AK Parti'nin teorisyenlerinden Yalçın Akdoğan Yeni Şafak'ta Mehmet Gündem'le yaptığı söyleşide önemli şeyler söylüyor. En dikkat çekici noktalardan biri, "siyasetin normalleşmesi" ile ilgili söyledikleri... Benim geçen seçim kampanyası günlerinde ısrarla vurguladığım ihtiyaç da buydu aslında. Neredeyse bütün basının ve siyasi liderlerin el ele verip "Tayyip'in önünü kesmek" üzerine strateji geliştirdikleri ve bunu bir tür "vatanseverlik" görevi gibi lanse ettikleri günlerde; Türkiye'nin, kimi partilerin öz evlat, kimi partilerin üvey evlat muamelesi gördüğü bir ülke olmaktan çıkması; yasalara göre faaliyet gösteren bütün partilerin meşru ve "rejim içi" partiler olduklarının kabul edilmesi hayati önem taşıyordu. AK Parti Hükümeti'nin uzun bir süreden sonra beş yılını doldurabilecek tek hükümet olduğuna bakılınca, "normalleşme" babında epey bir yol aldığımız görülüyor. Türkiye dört yıldır AK Parti yönetiminde, ciddi hiçbir rejim kriziyle karşılaşmadan, istikrarlı ve huzurlu bir dönem yaşadı. AK Parti'nin de her parti gibi başarıları ve başarısızlıkları var. O da her iktidar gibi, iktidar olmanın doğal sonucu olan yıpranmaları yaşadı; bazı kesimler tarafından sevildi, bazı kesimler tarafından sevilmedi, bazı kesimleri memnun etti, bazı kesimlerin taleplerine cevap veremedi. Zaman zaman protestolara uğradı, çoğu zaman alkışlandı. Bütün partiler gibi o da kadrolaşmaya çalıştı ve bu kadrolaşma çabaları her zaman olduğu gibi tepkilere yol açtı. Ama önemli olan şu ki, "tek başına iktidar olursa mahvoluruz" denilen o parti koskoca dört yıl boyunca tek başına iktidar oldu ve rejimimize hiçbir şey olmadı! Türkiye İran'a dönmedi! Bırakın şeriatın gelmesini, Türkiye demokratikleşme yönünde çok büyük adımlar attı. Siz bakmayın Baykal'ın siyasi mücadelede fena halde altta kalınca muhalefetini yine "rejim elden gidiyor" temasına dayamaya çalıştığına.. Bu vaveylaya kimse kulak asmıyor artık. Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir rejim krizi üretmeye çalışanlar da avuçlarını yalayacak, göreceksiniz... Türkiye bu kez cumhurbaşkanını, rejim korkularıyla değil; yasal prosedürü izleyerek, güçler dengesini gözeterek, kah mücadele ederek, kah uzlaşarak, yani siyasetin sorun çözme gücünü kullanarak seçecek. Bu arada hala "takiye" iddialarını ortaya atanlar da kendilerini komik duruma düşürüyor yalnızca... Eğer bir parti "gizli ajandasını" yürürlüğe sokmak için en güçlü olduğu dönem boyunca parmağını kıpırdatmamışsa, ne zaman kıpırdatacak, demezler mi adama? Daha kaç seçim dönemi bekleyecek "sinsi emellerini" gerçekleştirmek için? O gizli program tek başına iktidara sahip olduğu koca bir dört yıl boyunca gündeme gelmediyse koalisyon ortağı olunca mı gelecek? Eğer hep "gizli" kalacaksa, bu ajandanın AK Parti'ye ne faydası olacak? *** E vet, şükürler olsun ki, bu defa ki seçimlere siyasetin normalleştiği koşullarda gidiyoruz. Şeriat korkutmacalarının, darbe tehditlerinin sökmediği, serbest siyasi yarışın yapılacağı bir alan olacak seçim alanı. Herkes eteğindeki taşı dökecek, söyleyeceğini söyleyecek, yaptığını koyacak ortaya ve halkın hakemliğini isteyecek. Açıkçası bu nokta, seçimde kimin kazanacağından çok daha önemli... 2002-2007 dönemi, Türk siyasi hayatı açısından 1950-54 döneminden sonraki en önemli dönem olarak geçecek tarihe. Türkiye'nin rejim korkularından kurtulduğu, siyasetin normal mecrasından akmaya başladığı güzel bir dönem... |
|
#9
| |||
| |||
| Bize, şeytanla bile masaya oturacak Cumhurbaşkanı lazım! Nuh Gönültaş Cumhurbaşkanı Sezer, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı'na randevu vermemiş. Gerekçe ise Kuzey Irak'la ilgili Irak Cumhurbaşkanı Talabani'ye kızgınlığını bu yolla göstermesiymiş. Hatta Talabani, terör örgütü PKK'ya destek verdiği için ona da randevu vermiyormuş. Ne kadar arkaik bir tavır. Böylesi ancak bizimki gibi bir vizyonu olan ya da vizyonu olmayan bir Cumhurbaşkanı'na yakışır. Talabani'den ya da Barzani'den nefret edebilir ya da bu kişileri çok sevebilirsiniz. Birey olarak buna hakkınız var. Ancak bütün Türkiye'yi temsil eden bir makamda oturuyorsanız, Türkiye'nin dış politikasını duygularınıza göre yönlendiremezsiniz. Celal Talabani, Irak Cumhurbaşkanı'dır. Tıpkı KKTC'nin cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat gibi. Biz, nasıl dünyada bizden başka kimsenin tanımadığı KKTC Cumhurbaşkanı Talat'a, Türkiye'ye geldiğinde devlet başkanı muamelesi yapıyorsak, aynı şekilde ister ABD tarafından atanmış olsun, ister ayak oyunlarıyla bu makama gelmiş olsun fark etmez. Irak Cumhurbaşkanı titrini taşıyan bir insanı, geri çevirmeye, onunla görüşmemeye hakkımız yok. Gerekirse çağırırsın Talabani'yi, kendi hükümetinin bakanına değil, ona atarsın fırçanı. Tepki böyle verilir. Görüşmeyerek, konuşmayarak tepki olmaz. Türkiye'yi temsil edenler, milletin menfaati öyle icap ettirirse şeytanla bile pazarlığa oturmak mecburiyetindedir. Artık bu soğuk savaş dönemi taktiklerini bir kenara bırakmak lazım. Şimdi gazetelerde Talabani ile teröristbaşı Öcalan'ı birlikte gösteren fotoğraflar yer alıyor. Bu da, Talabani'nin PKK'ya destek verdiğinin bir göstergesiymiş. Acaba İşçi Parti genel başkanı Doğu Perinçek'in APO'yla kol kola çekilmiş fotoğrafları bu durumda neyin göstergesi oluyor? O adam Türkiye'de Siyasi Partiler Yasası'na göre kurulmuş bir siyasi partinin lideri... http://www.aksiyon. com.tr/haberfotograf.php?id=34 Ve belki de siz onu pek seviyorsunuz. O fotoğrafı bulamayanlara biz bir kez daha hatırlatalım. Objektife sırıtan, kendinden emin bir teröristbaşı ve onun uzattığı gülü alan İşçi Partisi Genel Başkanı Perinçek... Hatırladığım kadarıyla bu fotoğraf ortaya çıktığında Perinçek hakkında ne bir dava açıldı, ne de bir soruşturma... Belki doğru yapılan, Perinçek'e soruşturma açılmamasıydı. Çünkü herkes, herkesle görüşebilir, bunun önünde bir engel yok. Perinçek'in yaptığı ahlaken, toplumun moral değerleri açısından kabul edilemez bulunabilir ama bunda bir suç unsuru olmadığı da kabullenilebilmeli. Soğuk savaş döneminde kalan zihniyetle ülke yönetmeye kalkanlar, çevrelerinde olup bitenleri göremiyor. Kuzey Irak'ta özerk bir yönetim oluşmuş bile. İsterseniz Irak'ın Kuzeyi deyin, isterseniz Kuzey Irak, isterseniz yok sayın. Orada on binlerce Türk firması iş yapıyor. Daha düne kadar Komünist Çin'i tanımayan ABD, Tayvan'ı muhatap alıyordu. Ancak işler değişip, Çin'de Amerika'nın büyük menfaati olduğu ortaya çıkınca Tayvan unutuldu, Pekin yönetimi muhatap kabul edildi. Tayvan'la ticaret ise eskisi gibi devam ediyor. Terörle mücadele ne kadar Türkiye'nin ali menfaatleri için şartsa, ticaret de o kadar elzem. Talabani'yi dize getirmenin yolu, ona küsmekten değil, onunla ilişkileri sürdürmekten geçiyor! Kaldı ki Türkiye bir zamanlar Talabani ve Barzani'ye kırmızı pasaport verip dünyayı dolaştırırken şimdi ne oluyor da "görüşmem de görüşmem" oyun havasını çalıyorsunuz. Türk devleti birkaç yıl öncesine kadar Talabani ve Barzaniye kırmızı pasaport verirken bunu ileride bir daha görüşmemek için vermiş olabilir mi? Komik çok komik bir tavır bu! |
|
#10
| |||
| |||
| Zeynep Dağı - Cumhurbaşkanlığı seçimi: 'Eş'e göre makam tahsisi Seçim sürecini 'kriz'e endeksleyen bakış açısı, toplumda çatışma ve gerginliğin tırmanmasından da medet ummaktadır. Bu noktada, 'kadınlar' gerginliği tırmandırmada da bir sömürü aracı olarak kullanılmaktadır. Medya kadınlara başörtüsü kriterine göre meşruiyet kimliği tanımakta ve bu anlayışın kadınlar arasında kökleşmesine hizmet etmektedir. Son zamanlarda cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler nedeniyle Türkiye'de seçim atmosferi ağırlığını hissettirmeye başladı. Siyasi ortamın ağırlaşması için Cumhurbaşkanlığı seçiminin bir 'kriz' üretim noktası olarak ele alınması artık doğallaştı medyada. Seçim krizinin düğümlendiği temel nokta ise aday olacak kişilerin 'eş'leri. 'Kadın' üzerine odaklı krizde ise kadınlar sessiz. Bu sessizlik dün yapılan Kadınlar Günü kutlamalarında da hakimdi. Cumhurbaşkanlığı seçimini ve aday olacak kişileri 'eş'leri üzerinden tartışmanın rasyonel olmadığı kadar, insan ve kadın haklarını ihlal ettiği gündemde yeterince yer almadı. Kutlamalarda klişe söylemler egemendi ve bizzat kadınlar arasındaki ayrımcılığa karşı çıkan özgürlükçü bir duruş sergilenemedi. Her seçim döneminin kadın hakları sorunlarının tartışılmasına 'olumlu' katkı sağladığı kadar istismarına da zemin hazırladığı dikkatlerden kaçar. Hiçbir seçim döneminde 'kadın' konusunun bugünkü kadar istismar edilmediğini de vurgulamakta yarar var. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili tartışmalar irdelendiğinde belki de ilk kez 'kadın' olgusunun neredeyse tek başına belirleyen bir etki kazandığı görülmekte. Bu etkinin kadının gücüne ve hakkına yapılan vurgudan değil, bizzat rejimi koruma refleksinden kaynaklanması, kadın haklarına bakıştaki 'ikircikliği'n somut kanıtıdır. Bir yanda kadın haklarının bayraktarlığını yaparak çağdaş görünüm sunanlar, öte yandan kadını şekil şartlarına göre toplumsal ve siyasal sürecin dışına itmekte bir sakınca görmeyenler. Bu bağlamda, cumhurbaşkanlığına aday olacak kişilerin yeterliliğinin değil, 'eş'lerinin başının açık olup olmamasının tartışılması da, kadının bu konuya çirkin bir şekilde alet edilmesine neden olmaktadır. Ayrıca, adayın 'eş'inin 'başörtüsüne' endeksli bakış açısı seçim sürecini daha baştan 'irrasyonel' hale getirmektedir. 'İşe göre adam' ilkesini öne çıkarmak gerekirken, seçim tartışmalarında görüldüğü gibi 'eşe göre makam' tahsis etmek her türlü mantığa terstir. Bu mantıkta hem kadın hakları ihlal edilmekte, hem de 'eş'in konumuna göre görev biçilmesi seçim sürecine ve adaylara da zarar vermektedir. Demokratik kuralların işlediği Batı toplumlarında, parti mekanizmalarında ve seçim süreçlerinde kadın ya da erkek o görevi yapacak 'birey'ler ön plana çıkar. 'Eş'e göre konumlanmış bir perspektifin, aday olacak 'birey'in yetkinliğini ve gücünü sıfırlayan bir anlayışı dayattığı dikkatlerden kaçmamalıdır. Rejimi koruma refleksi rasyonel düşünme ve tartışmanın önüne geçerek, cumhurbaşkanı olabilecek adaylarda seçilebilmenin tek kriterini 'eş'in başının açık olup olmadığına indirgeyebilmekte. Bilindiği gibi refleksler istemsiz denilen gayri iradi davranışların bir sonucudur. Seçim tartışmalarını 'reflekslere' kurban etmek bir başka talihsizlik. Demokratikleşme ve kadın hakları sorununda kısmen mesafe almış bir ülkede tartışmaların 'reflekslerle' değil, 'rasyonel' bir çerçevede yapılmasını beklemek hepimizin hakkı. Pek çok Batı ülkesinden önce kadınlara 'seçme ve seçilme hakkı' tanınmasına rağmen, ülkemizde kadına bakış açısındaki ikircikliğin aşılamaması çifte standartların kaynağını oluşturmaktadır. Kadının toplumsal ve siyasal alana katılımı, kadın hakları söyleminde öne çıkarılması gerekirken, kadınlar arasında bile buna şekil şartları getirilmektedir. Kadınlar arasında kutuplaşmayı körükleyen bu durum, kadın hakları söyleminin de içini boşaltmaktadır. Çağdaşlık adı altında şekil şartlarının dayatılması, hem kadının toplumsal yaşamın dışına itilmesine hem de aşağılanmasına zemin hazırlamaktadır. Kadın haklarında şekil şartları Bu bağlamda, 'eş' üzerinden yapılan cumhurbaşkanlığı seçim tartışmalarında görüldüğü gibi kadını aşağılayan mantığa karşı feminist çevrelerin ve genel olarak kadınların sessiz ve duyarsız kalması kadınlar arasındaki bölünmüşlüğün de bir kanıtı. Kadınlar arasındaki bu bölünmüş yapı sadece cumhurbaşkanlığı seçimine değil, genel seçimlere de yansıyacak maalesef. Bir yanda, kadın-erkek eşitliğine yapılan vurgular artacak, öte yandan kadının Meclis'te olabilmesine dair şeklî şartlar dikte ettirilecek. Dolayısıyla, AK Parti'de bile, yaşamını siyasete adamış, bu uğurda emek harcamış ve dolayısıyla seçilme hakkını kazanmış başörtülü kadınlar değil, şeklî şartları yerine getiren kadınlar Meclis'e girebilme fırsatı yakalayacak. Emeğe saygı gereği hak eden kişi/kadınların Meclis'e kazandırılması konusunda bizzat kadınların da ısrarcı olması gerekir. Özellikle de başörtülü kadınları siyasal süreçten soğutan bu sürece kadınların (başı açık ya da kapalı) karşı çıkmasının kadın hakları konusundaki en önemli kazanım olacağı unutulmamalıdır. Kadın hakları söyleminde kadın/erkek eşitliğine yapılan vurgunun, her türlü şeklî şarttan arındırılmış olarak öncelikle kadınlar arasında yapılması gerekir. Kadınların arasında eşitliğin öncelenmediği bir mantıkta kadın siyasette 'demokratik ve çağdaş' bir vitrin nesnesi olmaktan kurtulamayacaktır. Seçim sürecini 'kriz'e endeksleyen bakış açısı, toplumda çatışma ve gerginliğin tırmanmasından da medet ummaktadır. Bu noktada, 'kadınlar' gerginliği tırmandırmada da bir sömürü aracı olarak kullanılmaktadır. Medya kadınlara başörtüsü kriterine göre meşruiyet kimliği tanımakta ve bu anlayışın kadınlar arasında kökleşmesine hizmet etmektedir. Bu anlayışın doğal sonucu olarak, kadınlar hemcinslerini öncelikle 'birey' olmanın ötesinde, karşı kutbun bir üyesi ve yaşam adacıklarına karşı 'tehdit' olarak algılamaktadırlar. Karşılıklı olarak 'empati'nin gelişmesine engel olan bu kutuplaşma, ideolojik kışkırtmalarla rahatlıkla nefrete dönüşebilmektedir. Oysa öncelikle bir birey olarak kadının eş, anne ve vatandaş gibi çoğul kimlikleri ile özel ve kamusal yaşamda toplumsal barışın inşasında çok önemli sorumluluklar üstlendiği/üstlenmesi gerektiği gözden kaçmaktadır. Bu bağlamda, Meclis'te yaşanan şapka/türban gerginliğini bir kenara bırakarak, kadınların kendi aralarında dışlayıcı değil, kapsayıcı bir 'barış' dili geliştirmeleri 'özgürlüklerin' geniş yorumlanabilmesi için oldukça önemlidir. Sonuç olarak, kadının çoğul kimliğinin ve enerjisinin çatışma için değil, toplumsal barış için kullanılması demokratik açılımlarımıza ivme kazandıracaktır. Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle siyasette ve kadın hakları sorununda özgürlükçü/bütüncül bir perspektifle 'birey', 'bireyin hakları' ve 'bireyin yetkinliği' çıkış noktası olmadıkça, hem kadın hakları ihlal edilmeye devam edecek hem de demokratik mekanizmalar etkin bir şekilde işletilemeyecektir. Günlük yaşamda kadını aşağılamada sıklıkla kullanıldığı gibi, 'demokrasimiz' de 'eksik' kalmaya mahkum olacaktır. Zaman, 9 Mart 2007 |
| Sponsorlar |
| |