Laiklik, demokratlık ve mutluluk
Başbakan son Avustralya, Yeni Zelanda gezisinde.
Bir ülkede başbakanların demokrasi ve din konusunda fikri derinliğe sahip olmaları bir gereklilik değildir. Ama iş, din ve demokrasinin varlık nedenini insanın mutluluğu ve huzuru için araç olarak tanımlamaya gelince, dur demenin zamanıdır
Laik ve demokratik bir ülkede bir başbakan demokrasi ve dinin ne işe yaradığı üzerine görüş belirtmeli midir? Türkiye'nin savruk fikri ortamına uyup Başbakan bunu yaptı diyelim. Demokrasi ve dini aynı amacı taşıyan iki yol, yöntem, araç (veya başka bir şey) olarak tanımladığında, hem demokrasi hem de din açısından çok sığ ve son derece faydacı bir anlayışa sahip olduğunun ipuçlarını bir kez daha ele vermiş olmaz mı? Bunu yaparken, hem demokrasinin hem de dinin içini boşaltmaz mı?
Bir ülkede başbakanların demokrasi ve din konusunda fikri derinliğe sahip olmaları bir gereklilik değildir. Ama iş, din ve demokrasinin varlık nedenini "insanın mutluluğu ve huzuru" için araç olarak tanımlamaya gelince, dur demenin zamanıdır. Çünkü din ve demokrasi dışında araçlarla bu amaca ulaşmanın mümkün olduğu iddia edilebilir. Bu yönde başarısız kalmış çabalar kadar, başarılı örnekler gösterilebilir. Huzur ve mutluluk gibi tanımı herkese göre değişen bir konuda, din ve demokrasiyi araç olarak görmek, sonuçta bu amaca ulaşmak için her ikisinin veya bunlardan birinin bir kenara bırakılmasının daha uygun olduğu sonucuna götürebilir.
Laikliğe aykırı
Din ve demokrasinin zararlı addedildiği Sovyetler Birliği deneyimini burada bir kez daha hatırlatmaya gerek yok. Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkelerinde, orta ve daha üzerindeki yaşlarda azımsanmayacak miktarda insan, bugünkü duruma nazaran demokrasi ve dinin yasak olduğu dönemde daha fazla huzur ve mutluluk tattıklarını iddia ediyor. Kira ödeme, iş bulma, çocuğunu okula yollama ve genel olarak gelecek kaygısı olmadan yaşamanın huzur ve mutluluğunu özlediklerini söylüyorlar. O "mutluluk ve huzur" Tayyip Erdoğan'ın anladığı mutluluk ve huzurdan farklı bir şey olsa gerek.
Laik bir ülkede bir başbakanın kamu önünde din konusunda görüş beyan etmesi sakıncalıdır. Aslına bakarsınız sadece sakıncalı değil, laiklik ilkesine aykırıdır. Laik bir ülkenin başbakanının, din ile devlet işlerinin, din ile siyasetin birbirinden ayrılması ilkesini benimsemiş olması beklenir. Bunun doğrudan sonucu, dinin ne olduğu, ne olması gerektiği konusunda başbakanın görüş beyan etmemesidir. "Bu konularda mürekkep yalamış" dahi olsa, dinin amaç mı araç mı olduğu, amacının ne olduğu türünden tartışmalara laik bir ülkenin başbakanı katılmaz. Katılmadığı gibi, böyle bir tartışmayı kendisi ortaya hiç atmaz. Ama kabul etmek gerekir ki, yakın tarihte böyle bir yolu açan Tayyip Erdoğan değil, örneğin devlet başkanlığı sırasında Kur'an'dan tefsirler eşliğinde inciler yumurtlamayı ihmal etmeyen darbeci general Kenan Evren'dir. Ne var ki bu geleneğin yerleşmiş olması, yanlışın tekrarını meşru kılmaz. Hele ki değişim iddiası taşıyan ve siyasal İslamcı kimliği konusunda kamuoyunda hâlâ şüphelerin geçerli olduğu bir siyasal akımın liderinin, bu ilkeye çok daha fazla riayet etmesi beklenir.
İçki huzursuzluğu
Dinin amacının ne olduğu sorusunu, bu konu üzerine kafa yoranlara bırakalım. Demokrasinin esas amacı, insanların mutluluğu ve huzurunu sağlamak değildir. Demokrasi, her şeyden önce, siyasal yönetimin, bir zümrenin, bir ailenin, bir kişinin tekelinde olmasına karşı verilen bir mücadeledir. Yönetenlerin yönetilenler tarafından serbest biçimde seçilmesini, dolayısıyla siyasal yönetim kademelerinde halkı temsil eden kişilerin bulunmasını hedefler. Demokrasi, bir kişi veya grubun diğer kişiler üzerinde tahakküm kurmasına veya kurma eğilimlerine karşı alınan önlemlerden oluşur. Amacı, "mutluluk ve huzur" değil, "eşitlik ve adalettir".
Mutluluk ve huzura, eşitlik ve adalet yoluyla ulaşılabilir de, ulaşılmayabilir de. Sokağında içkili lokanta bulunmasından huzursuzluk duyanların, huzura kavuşmak için yasaklama yöntemlerini benimsemeleri ve bunu "halk sağlığı" veya "AB müktesabatı" bahanesi ardına gizlemelerinin her geçen gün artışına şahit oluyoruz. Kalıplaşmış doğrulara aykırı söz söylendiğinde huzursuzluk duyanların, bu aykırı söz sahiplerini ceza davalarıyla yıldırtarak huzur aramalarını artan bir endişeyle izliyoruz. Toplumun homojen tek bir kimliğe sahip olması dışında mutlu bir varoluş tasarlamayanların huzursuzlukları artıyor. Onların mutlu ve huzurlu olmasının ne anlama geldiğini, bunun bedelinin ne olduğunu biliyoruz. Yurttaşlık haklarının hepsine eksiksiz sahip olması gereken bir genç kızın üniversiteye, hatta bazı kamu binalarına, velev ki simge amacı taşıyor olsun, baş örtüsüyle girmesinden huzursuzluk duyanlar, huzuru yasaklamada bulabiliyorlar. Kadının aile içinde ve toplumsal hayatta özgürleşmesinden endişe eden, böyle bir gelişmeden fevkalade huzursuz ve mutsuz olan kitlenin Türkiye'deki ürkütücü çoğunluğunu hatırlatarak, örnekleri sıralamaya son verelim. Huzuru karısını dövmekte, karısını başkasının gözünden kaçırmakta, kızını eve kapatmakta bulanlar, demokrasi ilkelerinin topluma nüfuz etmesinden huzur ve mutluluk duyabilirler mi?
Başbakanın aile içini bilmeyiz, ama kendisinin parti içinde huzur ve mutluluğu demokraside aramadığının somut bir örneği, partisinden çıkan muhalif seslere karşı tavrıdır. En son örnek, Balıkesir milletvekili Turhan Çömez'in AKP politikalarına yönelttiği ağır eleştirilerin hemen ardından, Başbakanın yurtdışından devreye girmesi ve Çömez'in ihraç istemiyle parti disiplin kuruluna sevk edilmesi emrini vermesi veya yurda dönüşte bu işlemi başlatacağını bildirmesidir. Demek ki parti içi huzur, parti yönetimine parti içinden yöneltilen eleştirilerin bastırılması, yasaklanması ve bunlar yetmeyince eleştirenlerin kovulmasıyla sağlanabiliyor. Dolayısıyla parti içi demokrasinin değil, parti içi diktatörlüğün huzur ve mutluluk getirdiğine Tayyip Erdoğan'ın inandığı söylenebilir. Demokrasi, tam da bu nedenle, mutluluk ve huzuru değil, eşitlik ve adaleti amaçlamasının yanında, çoğulculuğu kabul etmeyi, mutlak doğrunun olmadığı inancını benimsemeyi ve kendi erdem anlayışını başkalarına empoze etmemeyi gerektirir. Dinin emredici kurallarına tabi olmayı kabul ederek bir insan kendi iç dünyasında huzur ve mutluluğa kavuşabilir. Ama başkalarını onlara rağmen erdemli kılmaya çalışanlar, demokrasi yöntemleri içinde genellikle mutsuz olurlar.
Buyrun cenaze namazına
Türkiye'de din ve demokrasinin değil, laiklik ve demokrasinin birbiriyle ilişkilendirilmesine ihtiyaç var. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının ortak kimliğimiz olarak tanınması ve "milleti hakime" geleneğine son verilmesi için yapılması gereken, toplumun yüzde 99'nun Müslüman olduğu iddiası üzerine ortaklığın kurulabileceğinin ima edilmesi değil, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının çoğul kimlikleri içerdiği iddiasının somut politikalarla hayata geçirilmesi. "Türkiye'de Türkler yaşar" veya "Türkiye Türklerindir" türünden sloganların yerini, yüzde 99'unun Müslüman olduğu iddiasından hareketle, "Türkiye'de Müslümanlar yaşar" türünden bir sloganın alması, birçok Müslümanı belki mutlu ve huzurlu kılabilir. Bazıları Türkiye'de Kürt sorununun çözümünü burada arayabilirler. Ama bunun da bugünkü sorunlu tekil kimlik anlayışından özünde bir farkı olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya Aleviler kendilerinin Müslüman olarak tanınmasını istemiyorlarsa? Gayrimüslimleri bir kenara bırakalım, hiçbir dine ait olmayan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları bu durumdan mutluluk ve huzur duyabilirler mi?
Demokrasi ve dinin varlık nedenleri huzur ve mutluluk arayışına indirgenemeyeceği gibi, bunlar ne birbirlerini tamamlarlar ne de taban tabana zıttırlar. İnsanların kendi kendilerini yönetmeleri, yurttaşların siyasal alanda eşit olmaları, insanların hayat tarzlarını seçme ve yaşamakta özgür olmaları ilkelerini içeren demokrasi, insanların geliştirip benimsedikleri bir yönetim ve insan ilişkileri ilkeleri yaklaşımıdır. Şimdi sayın Başbakan kalkıp "din de öyledir" der mi, buyrun cenaze namazına!
ahmetinsel







