iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 05:50 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #11  
Alt 14.03.07, 17:51
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Laiklik, demokratlık ve mutluluk

Başbakan son Avustralya, Yeni Zelanda gezisinde.

Bir ülkede başbakanların demokrasi ve din konusunda fikri derinliğe sahip olmaları bir gereklilik değildir. Ama iş, din ve demokrasinin varlık nedenini insanın mutluluğu ve huzuru için araç olarak tanımlamaya gelince, dur demenin zamanıdır
Laik ve demokratik bir ülkede bir başbakan demokrasi ve dinin ne işe yaradığı üzerine görüş belirtmeli midir? Türkiye'nin savruk fikri ortamına uyup Başbakan bunu yaptı diyelim. Demokrasi ve dini aynı amacı taşıyan iki yol, yöntem, araç (veya başka bir şey) olarak tanımladığında, hem demokrasi hem de din açısından çok sığ ve son derece faydacı bir anlayışa sahip olduğunun ipuçlarını bir kez daha ele vermiş olmaz mı? Bunu yaparken, hem demokrasinin hem de dinin içini boşaltmaz mı?
Bir ülkede başbakanların demokrasi ve din konusunda fikri derinliğe sahip olmaları bir gereklilik değildir. Ama iş, din ve demokrasinin varlık nedenini "insanın mutluluğu ve huzuru" için araç olarak tanımlamaya gelince, dur demenin zamanıdır. Çünkü din ve demokrasi dışında araçlarla bu amaca ulaşmanın mümkün olduğu iddia edilebilir. Bu yönde başarısız kalmış çabalar kadar, başarılı örnekler gösterilebilir. Huzur ve mutluluk gibi tanımı herkese göre değişen bir konuda, din ve demokrasiyi araç olarak görmek, sonuçta bu amaca ulaşmak için her ikisinin veya bunlardan birinin bir kenara bırakılmasının daha uygun olduğu sonucuna götürebilir.
Laikliğe aykırı
Din ve demokrasinin zararlı addedildiği Sovyetler Birliği deneyimini burada bir kez daha hatırlatmaya gerek yok. Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkelerinde, orta ve daha üzerindeki yaşlarda azımsanmayacak miktarda insan, bugünkü duruma nazaran demokrasi ve dinin yasak olduğu dönemde daha fazla huzur ve mutluluk tattıklarını iddia ediyor. Kira ödeme, iş bulma, çocuğunu okula yollama ve genel olarak gelecek kaygısı olmadan yaşamanın huzur ve mutluluğunu özlediklerini söylüyorlar. O "mutluluk ve huzur" Tayyip Erdoğan'ın anladığı mutluluk ve huzurdan farklı bir şey olsa gerek.
Laik bir ülkede bir başbakanın kamu önünde din konusunda görüş beyan etmesi sakıncalıdır. Aslına bakarsınız sadece sakıncalı değil, laiklik ilkesine aykırıdır. Laik bir ülkenin başbakanının, din ile devlet işlerinin, din ile siyasetin birbirinden ayrılması ilkesini benimsemiş olması beklenir. Bunun doğrudan sonucu, dinin ne olduğu, ne olması gerektiği konusunda başbakanın görüş beyan etmemesidir. "Bu konularda mürekkep yalamış" dahi olsa, dinin amaç mı araç mı olduğu, amacının ne olduğu türünden tartışmalara laik bir ülkenin başbakanı katılmaz. Katılmadığı gibi, böyle bir tartışmayı kendisi ortaya hiç atmaz. Ama kabul etmek gerekir ki, yakın tarihte böyle bir yolu açan Tayyip Erdoğan değil, örneğin devlet başkanlığı sırasında Kur'an'dan tefsirler eşliğinde inciler yumurtlamayı ihmal etmeyen darbeci general Kenan Evren'dir. Ne var ki bu geleneğin yerleşmiş olması, yanlışın tekrarını meşru kılmaz. Hele ki değişim iddiası taşıyan ve siyasal İslamcı kimliği konusunda kamuoyunda hâlâ şüphelerin geçerli olduğu bir siyasal akımın liderinin, bu ilkeye çok daha fazla riayet etmesi beklenir.

İçki huzursuzluğu
Dinin amacının ne olduğu sorusunu, bu konu üzerine kafa yoranlara bırakalım. Demokrasinin esas amacı, insanların mutluluğu ve huzurunu sağlamak değildir. Demokrasi, her şeyden önce, siyasal yönetimin, bir zümrenin, bir ailenin, bir kişinin tekelinde olmasına karşı verilen bir mücadeledir. Yönetenlerin yönetilenler tarafından serbest biçimde seçilmesini, dolayısıyla siyasal yönetim kademelerinde halkı temsil eden kişilerin bulunmasını hedefler. Demokrasi, bir kişi veya grubun diğer kişiler üzerinde tahakküm kurmasına veya kurma eğilimlerine karşı alınan önlemlerden oluşur. Amacı, "mutluluk ve huzur" değil, "eşitlik ve adalettir".
Mutluluk ve huzura, eşitlik ve adalet yoluyla ulaşılabilir de, ulaşılmayabilir de. Sokağında içkili lokanta bulunmasından huzursuzluk duyanların, huzura kavuşmak için yasaklama yöntemlerini benimsemeleri ve bunu "halk sağlığı" veya "AB müktesabatı" bahanesi ardına gizlemelerinin her geçen gün artışına şahit oluyoruz. Kalıplaşmış doğrulara aykırı söz söylendiğinde huzursuzluk duyanların, bu aykırı söz sahiplerini ceza davalarıyla yıldırtarak huzur aramalarını artan bir endişeyle izliyoruz. Toplumun homojen tek bir kimliğe sahip olması dışında mutlu bir varoluş tasarlamayanların huzursuzlukları artıyor. Onların mutlu ve huzurlu olmasının ne anlama geldiğini, bunun bedelinin ne olduğunu biliyoruz. Yurttaşlık haklarının hepsine eksiksiz sahip olması gereken bir genç kızın üniversiteye, hatta bazı kamu binalarına, velev ki simge amacı taşıyor olsun, baş örtüsüyle girmesinden huzursuzluk duyanlar, huzuru yasaklamada bulabiliyorlar. Kadının aile içinde ve toplumsal hayatta özgürleşmesinden endişe eden, böyle bir gelişmeden fevkalade huzursuz ve mutsuz olan kitlenin Türkiye'deki ürkütücü çoğunluğunu hatırlatarak, örnekleri sıralamaya son verelim. Huzuru karısını dövmekte, karısını başkasının gözünden kaçırmakta, kızını eve kapatmakta bulanlar, demokrasi ilkelerinin topluma nüfuz etmesinden huzur ve mutluluk duyabilirler mi?
Başbakanın aile içini bilmeyiz, ama kendisinin parti içinde huzur ve mutluluğu demokraside aramadığının somut bir örneği, partisinden çıkan muhalif seslere karşı tavrıdır. En son örnek, Balıkesir milletvekili Turhan Çömez'in AKP politikalarına yönelttiği ağır eleştirilerin hemen ardından, Başbakanın yurtdışından devreye girmesi ve Çömez'in ihraç istemiyle parti disiplin kuruluna sevk edilmesi emrini vermesi veya yurda dönüşte bu işlemi başlatacağını bildirmesidir. Demek ki parti içi huzur, parti yönetimine parti içinden yöneltilen eleştirilerin bastırılması, yasaklanması ve bunlar yetmeyince eleştirenlerin kovulmasıyla sağlanabiliyor. Dolayısıyla parti içi demokrasinin değil, parti içi diktatörlüğün huzur ve mutluluk getirdiğine Tayyip Erdoğan'ın inandığı söylenebilir. Demokrasi, tam da bu nedenle, mutluluk ve huzuru değil, eşitlik ve adaleti amaçlamasının yanında, çoğulculuğu kabul etmeyi, mutlak doğrunun olmadığı inancını benimsemeyi ve kendi erdem anlayışını başkalarına empoze etmemeyi gerektirir. Dinin emredici kurallarına tabi olmayı kabul ederek bir insan kendi iç dünyasında huzur ve mutluluğa kavuşabilir. Ama başkalarını onlara rağmen erdemli kılmaya çalışanlar, demokrasi yöntemleri içinde genellikle mutsuz olurlar.

Buyrun cenaze namazına
Türkiye'de din ve demokrasinin değil, laiklik ve demokrasinin birbiriyle ilişkilendirilmesine ihtiyaç var. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının ortak kimliğimiz olarak tanınması ve "milleti hakime" geleneğine son verilmesi için yapılması gereken, toplumun yüzde 99'nun Müslüman olduğu iddiası üzerine ortaklığın kurulabileceğinin ima edilmesi değil, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının çoğul kimlikleri içerdiği iddiasının somut politikalarla hayata geçirilmesi. "Türkiye'de Türkler yaşar" veya "Türkiye Türklerindir" türünden sloganların yerini, yüzde 99'unun Müslüman olduğu iddiasından hareketle, "Türkiye'de Müslümanlar yaşar" türünden bir sloganın alması, birçok Müslümanı belki mutlu ve huzurlu kılabilir. Bazıları Türkiye'de Kürt sorununun çözümünü burada arayabilirler. Ama bunun da bugünkü sorunlu tekil kimlik anlayışından özünde bir farkı olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya Aleviler kendilerinin Müslüman olarak tanınmasını istemiyorlarsa? Gayrimüslimleri bir kenara bırakalım, hiçbir dine ait olmayan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları bu durumdan mutluluk ve huzur duyabilirler mi?
Demokrasi ve dinin varlık nedenleri huzur ve mutluluk arayışına indirgenemeyeceği gibi, bunlar ne birbirlerini tamamlarlar ne de taban tabana zıttırlar. İnsanların kendi kendilerini yönetmeleri, yurttaşların siyasal alanda eşit olmaları, insanların hayat tarzlarını seçme ve yaşamakta özgür olmaları ilkelerini içeren demokrasi, insanların geliştirip benimsedikleri bir yönetim ve insan ilişkileri ilkeleri yaklaşımıdır. Şimdi sayın Başbakan kalkıp "din de öyledir" der mi, buyrun cenaze namazına!


ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #12  
Alt 14.03.07, 18:01
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Kürt sorununda çözümsüzlük ittifakı

Diyarbakır'daki olaylarda, çocuk ve gençler önemli bir sayı oluşturuyordu.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Öcalan'ı Kürt sorunu konusunda resmi ve asli muhatap olarak kabul etmesini talep etmek, çözümsüzlüğü kasıtlı biçimde pekiştirmek anlamı taşır
PKK, Türkiye'deki Kürtlerin, yegane olmasa bile, asli veya hegemonik siyasal örgütü kalmak mücadelesine odaklanmış durumda olan, Kürt sorununu bu amacı gerçekleştirmek için araçlaştıran bir örgüttür. Öcalan'ın "Kürt iradesinin" bütünüyle şahsında toplandığı yegâne temsilci olduğunun kabul ettirilmesi, bugün bu araçların en önde geleni.
PKK, Öcalan'ın yakalandığı gün olan 15 Şubat'ın, özellikle belediye başkanlarının DEHAP/DTP'li olduğu yerleşim yerlerinde, "Kürt ulusal mücadelesinin şahlanış günü" olarak kutlanması çağrısında bulunmuştu. 15 Şubat'ta, özellikle Diyarbakır'da hemen hemen hiçbir şey olmadı. Kepenkler indirilmedi. Bu durum, bilahare, PKK yönetimi tarafından eleştirildi. Özgür Gündem gazetesinde yer alan bir haber-yazıda bu "sorumsuzluğun" nedeni yerel yönetimden soruldu.
"Önderlik referandumu"
PKK, siyasal güç gösterisinin geleneksel günlerinden birine dönüşen Nevruz öncesinde de, benzer bir çağrıda bulundu. Bu kutlamalar da, küçük gerginliklerin dışına taşmadan, olabildiğince sakin ve göreli kalabalık bir katılımla yapıldı. Yer yer PKK bayrağı açılmasına, Öcalan posteri gösterilmesine rağmen, buna güvenlik güçlerinin anında müdahale etmemeleri, gösterilerin bir kez daha çatışmayla sonuçlanmasını engelledi.
Artık KKK adı altında faaliyet gösteren PKK yönetimi, 13 Mart 2006'da yayımladığı bildiride, "Newroz'u Önderlik referandumunun zirveleştiği serhildan haline dönüştürelim" çağrısında bulunmuştu. Ardından, 21 Mart'ta yayımladığı bildiride bunu "Önderlik Newrozu" olarak ilan etti. PKK ve onun diliyle konuşan çevreler, imha politikaları olarak tecrit koşullarında hapis cezasını çeken Öcalan'ın durumunu kast ediyorlar. Türkiye'de Kürt sorunu, PKK'nın ve onun hegemonyası altında kalan çevrenin dilinde ve belki de zihin dünyasında Öcalan'ın durumuyla özdeşleşmiş halde. Sadece bu durum, Türkiye'de Kürt sorununun çözümsüzlüğünün sorumluları arasında, olağanüstü rejim ve ulusal güvenlik devletiyle hayat bulanlar, milliyetçilik konusunda bayrak yarışına girenler kadar, Türkiyeli Kürtlerin siyasal tasarımları adına konuşanların yer aldığını açıkça gösteriyor.
Bugün Öcalan'ın sosyolojik olarak Türkiye'de Kürtlerin tahayyül dünyasında işgal ettiği yerden hareket ederek, bunu araçlaştırarak, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Öcalan'ı Kürt sorunu konusunda resmi ve asli muhatap olarak kabul etmesini talep etmek, çözümsüzlüğü kasıtlı biçimde pekiştirmek istemek dışında bir anlam ifade etmez. Çünkü böyle bir talep, bazı kulaklara hoş gelse de, Türkiye'de devletin tüm kurumlarıyla kendini inkar etmesini istemek anlamına gelir. Çözümün değil, çözümsüzlüğün yoludur.

Siyasal aidiyet
Nevruz'un olaysız geçmesi, belli ki çözümsüzlüğün sorumlularını tatmin etmedi. Bunun ardından askeri bir baskın olduğu izlenimi veren bir operasyonda, 14 PKK militanı öldürüldü. O bölgede yaşayanların verdikleri bilgiler, bu 14 PKK'lının öldürüldüğü kampın, bir yıldan fazla bir süreden beri var olduğu ve güvenlik güçlerinin burayı yakından izledikleri yönde. Eğer bu bilgi doğruysa, neden güvenlik güçleri daha önce veya daha ileri bir tarihte bu baskını yapmadı sorusu akla geliyor. Böyle bir baskının öldürme amaçlı değil de, yakalama amaçlı yapılmasının mümkün olup olmadığı sorusunun hukuk devleti olmanın olmazsa olmaz koşulu olduğunu da hatırlatalım.
PKK'lıların cenazelerinin kaldırılmasının, Nevruz'da yaşanan göreli sakin ortamı yok edecek bir gelişmeye yol açacağını önceden kestirmek zor değildi. Üstelik bu gelişmenin, "15 Şubat'ta neredeydin?" sorusunu yönelterek, PKK'nın itham ettiği yerel yöneticileri, "siyasal aidiyetlerini ilan etmek" konusunda sıkıştıracağı bir fırsat vereceği rahatlıkla öngörülebilirdi. Cenaze törenlerinin ardından olaylar beklendiği gibi gelişti ve üç kişi daha hayatını kaybetti.
Cenaze törenlerini izleyen olaylarda yeni bir olgu ortaya çıktı. Özellikle Diyarbakır'da, daha sınırlı biçimde diğer kentlerde siyasal-toplumsal denklemin bir parçası olan bu olgu, çocuklukla gençlik yaşları arasındaki bir kitlenin varlığı ve bunların nihilist özellikleri ağır basan tahayyül dünyasıydı.
Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Diyarbakır'daki olaylarda asıl kalabalığı oluşturan ve klasik kitlesel şiddet eylemlerine her an kaymaya hazır bekleyen kitlenin "1980'lerin sonunda, 90'ların başında bu ortama doğmuş çocuklar" olduğuna dikkat çekip, bunun, "yoksulluk, çaresizlik ve çözümsüzlüğün içine doğulan" ortam olduğunu hatırlatıyor. Aile ilişkileri son derece zayıflamış, hem bireysel olarak hem de topluluk olarak kendilerini dışlanmış ve yenilmiş olarak gören bu çocuklar ve gençlerin, "toplanıp, ellerine taş aldıklarında kendilerini güçlü hissettiklerine" dikkat çekiyor. O anda, bu çocuklar gerçekten güçlüler. Ayrım gözetmeden esnafın vitrinini kırabilir, malları yağmalayabilir, yenilme veya dışlanmanın sorumlusu olarak gördükleri simgelerin binalarını taşlayabilir, ateşe verebilirler.
Panzere karşı taş atmanın ele verdiği o derin çaresizliği, farklı çevreler harekete geçirebilir. Bu kâh PKK olur, kâh olağanüstü rejim için ortam hazırlayanlar. Ya da Şemdinli'deki gelişmeler sonrası gündeme gelen, devletin geçmiş politikalarındaki yanlışlar konusunu gündemden silmek, yegane çözümün güç yoluyla PKK'nın tasfiyesi olduğunu Türkiye toplumuna bir kez daha dayatmak isteyenlerin başka bir gün kullanabileceği bir kitle bu. Örneğin, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir insanları yatıştırmak için konuşurken, oradaki gençlere "ona taş at!" diye öğüt veren veya verenlerin kim ve hangi taraftan olurlarsa olsunlar, zımni ama nesnel bir ittifakın unsurları olduğunu söyleyebiliriz. Herkesin, her türlü kötü niyetle kullanabileceği bu pimi çekilmiş el bombası benzeri toplumsal durumun her patlamasında enkaz daha da büyüyecek ve başta o çocuklar olmak üzere, istisnasız herkes bu enkazın altında daha fazla kalacaktır.

Yalnız Diyarbakır mı?
Diyarbakır'da karşımıza çıkan bu devasa sorun, bu kente özgü değil. Türkiye'de büyük kentlerin varoşlarında özünde benzer durumda olan büyük bir gençlik kitlesi var. Diyarbakır'da, Batman'da, başka kentlerde "serdilhan"ı bu çocuklar, bu gençler üzerinden hayata geçirmeyi tasarlayanlar olduğu gibi, İstanbul'da, İzmir'de, Adana'da "ulusal şahlanışı" bu gençler üzerinden sahneleyecekler de olacak. Diyarbakır olaylarının bir gün sonrasında, Adapazarı'nda izinli afiş asmak isteyenlere yönelik linç girişiminin aktörleri, benzer yaş grubundan gençler değil mi? Gençlerin içinde şiddet tapınmasına kapılanların anlamlı bir oran oluşturması, Türkiye toplumunun yakın geleceği için kurulmuş müthiş bir saatli bombadır. Bu sosyolojik değişimi dikkate alabilecek bir siyasal irade, bir toplumsal tasarım yok bugün Türkiye'de.
Dikkate alınması gereken ikinci olgu, şiddet ve terör yöntemlerini benimseyen dünyadaki tüm örneklerde olduğu gibi, PKK'nın da büyük ölçüde kendi sesinin ve varlığının cazibesiyle büyülenmiş durumda olmasıdır. "14 kişilik bir gerilla grubunu imha etmek bir yiğitlik değildir; bununla övünmek hiçbir insani erdem ve meziyet sahibi olmamakla açıklanabilir" derken, kendisinin örgütlediği her bombalı tuzak, her silahlı baskın sonrasında ölen güvenlik gücü sayısını bire beş katıp abartarak, bununla övünen PKK adına bildiri yayımlayanlar değilmiş gibi konuşabilmektedir. Uzaktan kumandalı bombayla eylem yapmak, nasıl bir yiğitliktir diye kendisine Türkiyeli Kürtlerden kitlesel bir tepki gelmedikçe, PKK'nın bu otistik tavrı derinleşebilecektir. Bugün Türkiye'de "insanlık dışı şiddet kullanımı konusunda tavır sahibi" olma çağrısı yapmaya yüzü olanların içinde PKK en ön değil, en son sıralarda yer alır.
Türkiye toprakları veya herhangi bir modern devlet toprakları üzerinde güvenlik güçleri dışında, elinde silahla dolaşmak, bu silah patlamasa bile, devletin yasal şiddetine maruz kalmayı gerektirir. Düğünde tabanca sıkan maganda için olduğu gibi, dağdaki veya kentteki PKK militanı veya başka "sol" ya da "sağ" veya "köktendinci" örgüt militanı için de bu ilke geçerlidir. Türkiye'de devletin demokratik meşruiyet eksikliği, ona karşı silahlı direnişe girilmesini zorunlu kılan biçim ve içerikte değildir. Bu durumda PKK'nın ve gönüllü ya da zorunlu biçimde onun ağzından konuşanların ifade ettiği, devletle PKK'nın karşılıklı "barış görüşmesi" yapmasını önermek, vahim bir akıl tutulmasına işaret ediyor. Ya da bunu dile getirenlerin, olayı iki aşiret arasındaki kan davasının çözümü olarak algıladıklarını gösteriyor ki, bu da akıl tutulmasının başka bir tezahürüdür.
Bugün PKK'nın Türkiye toprakları üzerinde silahlı mücadele vermesinin yegane tutarlı amacı olabilir, o da bağımsızlık talebidir. Çünkü ancak bu amaç, bulunduğu yörede kendisini meşru şiddet kullanmaya yetkili, oluşum-halinde-devlet olarak görmeyi mümkün kılar. Ama bilinmelidir ki, böyle bir amaç, devletin silahlı güçlerinin şiddet yöntemleriyle bu tür bir ayrılıkçı ayaklanmayı bastırma girişimlerini meşrulaştırır. Bunun sonucunda bir kazanan ve bir kaybeden çıkar.
Kürt sorununun demokratik çözümü Türkiye Cumhuriyeti devleti bünyesi içinde aranacaksa, bunun olmazsa olmaz ve ön koşulsuz şartı, yasadışı silahlı güçlerin ortadan kalkmasıdır. Bu aynı zamanda çözümün, "kazananı ve kaybedeni olmayan bir çözüm" olmasını mümkün kılabilecek olmazsa olmaz ön koşuldur.
ahmetinsel


Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 14.03.07, 18:07
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Fikir özgürlüğü nedir?
Bir yayınevinin yazarla sözleşmesini yenilememesini fikir özgürlüğünün çiğnenmesi olarak algılayanların, "fikir özgürlüğü"nden nasıl hiçbir şey anlamamış olduklarını tespit etmek insanı dehşete düşürüyor
Gazete yazılarında insanların işgal ettikleri sütunları şahsi konularla doldurmalarından haz etmem. Bunun fikir ve konu fukaralığının örtüsü olmasının yanında, güçlü bir ego şişmesinin de tezahürü olduğunu bilirim. Ama bu kez, doğrudan taraf olduğum bir olaydan konuya gireceğim. Nihat Genç'in eserlerinin bir kısmını yayımlayan İletişim Yayınları, bu işbirliğine devam etmeme kararı aldı. Bunu yayınevine karşı başlatılan protesto ve hakaret kampanyası izledi. Yayınevi, geçtiğimiz günlerde yaptığı basın açıklamasında duruma yeterince açıklık getirdi.
İletişim Yayınları yayın kurulu üyesi olarak, bu kararın alınmasını destekledim. Bu nedenle, bir gazetecinin keskin zekasıyla "naylon demokrat" olarak tanımladığı kişilerden biriyim. Nihat Genç'in adıyla bundan birkaç ay önce karşılaşsa, şarkıcı mı, "reality show"lardan birinde yarışmacı mı, yoksa açılış resepsiyonuna yakında gittiği barın sahibi mi olduğu konusunda karar kılamayacak başka engin bilgili şahısların, dudaklarını dehşetle büzerek, bir yazarı sansürleyen fikir özgürlüğü düşmanları olarak tanımladığı kişilerdenim aynı zamanda.
12 yıl önce, Nihat Genç'in roman ve hikâyelerini basma kararı alındığında, geniş bir çevre İletişim'i kınamış, "tescilli bir faşisti" basmanın yayınevine yakışmadığını çeşitli fırsatlarla ifade etmişti. Bu kişilerin bir kısmı bugün Nihat Genç'in "yayınevinden kovulmasını" fikir özgürlüğünün savunulması adına şiddetle kınıyor. Nihat Genç, bu insanların İletişim Yayınları'yla kurduğu sevgi-nefret ilişkisinin konu mankeni olmaya devam ediyor. Bu ilgiyi hasetle tanımlamak mümkün. Cehaletle de. Beni haset tarafı değil, cehalet tarafı ilgilendiriyor. Fikir özgürlüğü kavramının bu yolla ayağa düşmesi ilgilendiriyor.
Bir iki olguyu kısaca hatırlatmakta fayda var. 12 yıl önce, İletişim yayın kurulunda Nihat Genç'in kitaplarını basma kararını, fikir özgürlüğü adına değil, bu eserlerin roman ve hikâye olarak değerli olduklarına inandığımız için almıştık. 2002 yılına kadar, Genç'in esas olarak roman ve hikâyelerini ve bazı yazılarını bastık. Kitapların editörlüğünü yapan arkadaşlar, birçok yazıyı onun onayını alarak derleme dışı bıraktılar. 2002'den beri, Nihat Genç'in yeni bir kitabını basamadık. O tarihten bu yana bir başka yayınevi Nihat Genç'in beş yeni kitabını yayımladı. Genç, mizah dergilerinde yazmaya devam etti. Televizyonda programcı oldu. Bir gazetede düzenli yazı yazma işine girişti. Medyanın Nihat Genç'e biçtiği medyatik figürün üslubu, yayınevinde artan bir rahatsızlık yaratıyordu. Bardağı taşıran son damla, İletişim Yayınları'nın yayın kurulu üyelerini, editörlerini de dolaylı biçimde hedef alan, hakaret dozu yüksek bir aşağılama yazısı yayımlaması oldu. Nihat Genç'in bu yazısında tepki duyulan savunduğu fikir değil, benimsediği üslup ve hedef aldığı kişilere giydirmeye çalıştığı elbiseydi.
Entelektüel dedikodu fırsatı
Nihat Genç'le yayın kurulu üyelerinin arasında kurulmuş olan arkadaşlık ilişkisine uygun bir üslupla, yayımcı-yazar ilişkisinin devam edemeyeceği kendisine bildirildi. O da bunu gazetede köşesinde "kovuldum" diye yazdı. Hürriyet gazetesinde entelektüel dedikodusu avlamak için eli tetikte bekleyenler işi tetiklediler. Gerisi, kendisinin perşembe günkü Akşam gazetesinde ironik biçimde anlattığı gibi gelişti. Kitaplarının satışı açısından gayet olumlu bir sonuç verdi bu kampanya. Kitapların İletişim'den yapılan baskıları tükendiğinde, onu basmak için bekleyen yayınevleri gayet kârlı bir iş yapacaklar. Genç'in roman ve hikâyelerinin köşede kalmış bir yayınevi tarafından değil, çok satan kaliteli kitaplar basmakla övünen, önde gelen yayınevlerinden biri tarafından basılması beklenir. İletişim Yayınları'nın kararını kimileri ticari basiretsizlik olarak da yorumluyorlardır!
Nihat Genç'le olan ilişkiye İletişim Yayınevi riyakâr bir biçimde son verebilirdi. Kitaplarının mevcudu tükendiğinde tekrar baskı için sözleşme önermeyerek, yazarı oyalayarak, hiçbir şey demeden yazarın kendisinin başka bir yayınevine gitmesini sağlardı. Türkiye'de kitap yayımlama konusunda tekel durumu söz konusu olmadığı için, Nihat Genç de kendine hemen başka bir yayınevi bulurdu. Yayınevi ile yazarın ilişkisinin her kitap ve her baskı için yenilenen bir sözleşme ilişkisi olduğunu, yayınevinin yazarı, esir satın alır gibi ömür boyu satın almadığını, nevi şahsına mahsus fikir özgürlüğü savunucularının bilmiyor olmasına şaşırmak safdillik olur.
Nihat Genç'le yazar ve yayınevi ilişkisine son verilirken, bu riyakâr yöntem benimsenmedi. Kendisine kitaplarının tekrar baskılarının neden yapılmayacağı samimiyetle anlatıldı. Örneğin ben kendisinden, devletin, siyasi parti liderlerinin, medyanın kahir ekseriyetinin, organize grupların, toplum içinden çıkan aykırı bir cılız sesin dile getirmeye yeltendiği düşüncelere karşı şiddetle saldırıya geçtikleri bir ortamda, saldıranların tarafında yer almamasını, onların duruş ve söylemine bayraktarlık yapmamasını beklerdim. O ise, bu koroya katıldı. İçeriğini zerre kadar değiştirmeden, o korodan farklı bir biçimde eleştirisini dile getirebilirdi. Sonuç olarak, siyasi duruş ve etik farklılık da, gün gelir, somut olarak böyle ölçülür.
Nihat Genç'in fikirlerini ifade etmesini İletişim'in engellemesi gibi bir niyet olamayacağı gibi, bunu somut olarak gerçekleştirebilecek hiçbir araca da yayınevi doğal olarak sahip değildi. Genç'in dergilerde çıkan yazılarından yapılan derlemeler İletişim Yayınları dışında zaten basılıyordu. İletişim Yayınları'nın salt ticari bir kuruluş olmadığını, siyasi, etik, edebi ilkeleri olduğunu bilen, bu nedenle kitaplarının bu yayınevinde basılmasına önem verdiğini her fırsatta söyleyen Nihat Genç, bu karardan büyük üzüntü duyduğunu ama kararı özünde anladığını bize ifade etti. Kendisi bunu yayınevi editörlerine, çalışanlarına yolladığı mektupta dile getiriyor:

Genç'in mektubu
"(...)Beni yayınevinize alırken de saygıdeğer davrandınız, kovarken de... Geçen 12 yıl boyunca hiçbir nezaketsizlik görmedim. Ben de size kurum ilişkisinin çok ötesinde ağbim, büyüğüm gibi saygılı davranmaya özen gösterdim. Sanırım asıl özeni bundan sonra göstermem gerekiyor. İtirafta kuvvet vardır. Bu allahaısmarladık bahanesiyle birkaç laf edeyim. Sonunda biz de büyüdük ve yaşımız elliye dayandı. Yani, azarlanmayacak, hizaya sokulamayacak, eşek büyüklüğündeyiz. Ve insanın öğrendiği fikirlerin neşesi uçup gitmiyor. Hastalığa varan bir fikir ateşi bedenimi terk etmiyor. (...) Yaralıyıcı, düşmanca, tek söz etmemek için dudaklarımı kıstım. Ama sizler, ben aklınıza geldikçe, yüzünüz kısılmasın, kaslarınız gerilmesin istiyorum... Bu yüzden, hakkınızı helal edin(...)"
Nihat Genç'in İletişim Yayınları'ndan çıkan kitaplarının çoğu, Türk edebiyatında yeri ve anlamı olan kitaplar olmaya devam edecek. Belki bundan sonra daha da fazla satılacaklar. Buna karşılık, fikir özgürlüğü gerçekten ayaklar altına alınırken, kitap yakma kampanyaları düzenlenirken, bir mülki idare amiri kitap imha emri verirken, savcılar bir yazar hakkında soruşturma açarken yapılanları, bir yayınevinin yazarla sözleşmesini yenilememesini vesile ederek, aynı kavramla, fikir özgürlüğünün çiğnenmesi olarak sunanların fikir özgürlüğü kavramından bugüne kadar nasıl hiçbir şey anlamamış olduklarını tespit etmek insanı dehşete düşürüyor. Fikir özgürlüğü devlet güçleri ve organize çevreler tarafından gerçekten ayaklar altına alınırken, tedbirli biçimde başlarını öte yana çevirenlerin, bu kez ucuz tarafından fikir özgürlüğü mücahitliğine soyunmalarına insan sadece acıyarak bakabiliyor. Bugün Nihat Genç'e karşı yürütülen bir toplumsal imha kampanyası yok. Tersine onun bir ulusal kahraman mertebesine yükseltildiği bir medya kampanyası söz konusu.
Fikir özgürlüğü nasıl savunulur derseniz, anlatayım. Nihat Genç'in başına, kitaplarının toplatılması, yakılması, lanetli ilan edilmesi durumu bir gün gelirse, kitapları yayımlanamaz olursa, İletişim Yayınları olarak, Genç'in bugüne kadar bastığımız kitaplarını yeniden basmaya talip olacağımızın güvencesini vererek, fikir özgürlüğü savunulur. Bu sadece Nihat Genç için değil, bastığımız ve basmaya devam edeceğimiz tüm yazarlar için geçerli bir teminattır.

ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 14.03.07, 18:12
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Elleri kolları bağlı mı?

Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında toplantı halinde.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde suçlu bulunmasına veya dostane çözümü kabul etmesine yol açan davaların ezici çoğunluğu, olağanüstü yetki kullanımıyla ilgili değil midir
Sadece Türkiye'de değil, demokrasinin iyi kötü yürürlükte olduğu bütün ülkelerde, güvenlik güçleri hukuk kurallarıyla ellerinin kollarının bağlanmasından şikayet ederler. Yakaladıkları zanlıları hakimler serbest bırakır. Arama yapmak veya şüphelendikleri kişilerin görüşmelerini izlemek için savcıdan izin almak zorundadırlar. Gözaltına alma süresinin yetersizliğinden şikayet ederler. Ellerindeki maddi olanaklar ve personel yetersizdir. Bazı durumlarda hayatlarını tehlikeye atarak görevlerini yapmak zorunda olan güvenlik güçleri, bu fedakârlıkları karşısında toplumun kendilerine bir tür sınırsız yetki vermesini beklerler. Toplumun güvenliği için çalıştıklarına göre, onlara gözü kapalı güvenilmelidir.
Polis devletlerinde, diktatörlüklerde güvenlik güçleri bu tür şikayetleri pek dile getirmezler. Ya iktidar onların elindedir ya da iktidar esas olarak onlara dayanıyordur. Buna karşılık demokratik bir yapılanma içinde güvenlik güçlerinin güvensizlik üretme potansiyeli bir o kadar önem kazanır. Güvenlik güçlerinin şikayetleri, bu potansiyelin sınırlandırılması için alınan önlemlerle ilişkilidir.
Olağanüstünü savunmak
Türkiye'de de durum özünde farklı değil. Güvenlik güçlerinin asker ve polis kanatları, adi asayiş vakalarından anarşi ve terör olayları adını verdikleri olaylara kadar uzanan geniş bir yelpazede, birey hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması için ellerindeki yetkilerin göreli sınırlanmasına her zaman şiddetle tepki gösterdiler. Örneğin 1961 Anayasası'nda genişletilerek daha güçlü güvence altına alınan hak ve özgürlüklerden ve buna bağlı olarak, güvenlik güçlerinin faaliyetlerini daha katı hukuk kuralları içinde yürütecek olmalarından doğan huzursuzluk, güvenlik güçleri içinde hiçbir zaman eksik olmadı. 1971'de yapılan anayasal düzenlemelerin felsefesi ve 1982 Anayasası'nın belkemiği, güvenlik güçleri perspektifinden algılanan bir temel hak ve özgürlükler anlayışına dayanıyordu. Türkiye devlet geleneğinde güçlü biçimde varolan topluma karşı devleti koruma refleksinin de katkısıyla, güvenlik devleti rejiminin kurum ve pratikleri demokratikleşme hamlelerine rahatlıkla göğüs gerebildi.
1990'larda Kürt sorunundan kaynaklanan ve çok büyük can kayıplarına yol açan çatışmalar, güvenlik devleti pratiklerinin toplumun çeşitli katmanları tarafından göreli olarak hoşgörüyle kabul edilmesine yol açtı. Aynı zamanda, güvenlik güçleri bünyesinde bu olağanüstü halin verdiği yetki genişlemesine alışıldı. Bu yetkilerin olağan halde de devamını elzem gören bir güvenlik güçleri lobisi oluştu. PKK'nın başlattığı silahlı ayaklanma hareketinin 1990'nın ikinci yarısında kısmen denetim altına alınmaya ve bastırılmaya başlanması sırasında kullanılan yöntemler, güvenlik güçleri lobisinin medyadaki temsilcileri tarafından "anarşi ve terör eylemlerini etkisiz kılma kapasitesi sınanmış yöntemler" olarak sunuldu. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda, Ceza Kanunu'nda, Terörle Mücadele Yasası'nda temel hak ve özgürlüklerin daha güçlü biçimde güvence altına alınması girişimleri bu çevre tarafından sürekli eleştirildi. "Polisin insan hakları" fikri, insan hakları anlayışının karşı tezi olarak geliştirildi. Demokratikleşme reformları, anarşiyi, bölücülüğü, terörü örtülü biçimde destekleme hiyanetinin ya da bu tehlikeleri küçümseyerek, Cumhuriyet rejimini ve toplumsal birliği tehlikeye atma gafletinin delilleri olarak sunuldu. 1999 sonrasında yaşanmaya başlanan göreli huzur ortamının sağlanmasında güvenlik güçlerinin olağanüstü yetkilerle donanmış olmalarının olumlu etkisi sürekli vurgulandı.


Kasıtlı yorumlar
Geriye dönüp bir değerlendirme yapmakta yarar var. PKK ayaklanmasının bastırılmasında esas etkenlerden biri, dağlık arazide ve kısmi bir yerel halk desteğiyle yürütülen silahlı mücadeleye karşı asker ve polis güvenlik güçlerinin, bu mücadele türüne uygun yeniden organizasyonudur. 90'ların ikinci yarısında sonuçları görülmeye başlanan bu yeni yapılanmanın yanında ikinci etmen, 1999'da PKK'nın şefi Öcalan'ın Kenya'da Türk güvenlik güçlerine teslim edilmesi ve Öcalan'ın silahlı mücadeleye son verme çağrısında bulunmasıdır. Üçüncü ve en önemli etmen, Helsinki zirvesini takiben Türkiye'nin AB üyeliğinin gündeme gelmesi ve bu hedef çerçevesinde gerçekleştirilen reformlardır. Bunları dikkate almadan, 2000'lerin ilk yıllarında Türkiye'nin gündeminden Kürt sorunuyla ilgili şiddet eylemlerinin düşmesinin esas nedenini güvenlik güçlerinin o dönemde olağanüstü hal yetkileriyle donanmış olmasına bağlamak kasıtlı bir yorumdur.
İhmal edilmemesi gereken başka bir yan, olağanüstü yetkilerle donanmış güvenlik güçlerinin 90'larda temel hak ve özgürlükleri hatta can güvenliğini yaygın biçimde ihlal etmeleri ve yerel halkın buna tepkisinin, PKK ayaklanmasına bazı gençlerin katılımını hızlandırmış olduğudur. Daha da geri gidersek, Kürt sorununun ayaklanma ortamını kolaylaştıracak kıvama gelmesinde, bu bağlamda PKK'nın propaganda ve mobilizasyon gücünün pekişmesinde devletin kadim güvenlik politikasının katkısı unutulmamalıdır. Ne de olağanüstü durumdan beslenen sorumsuz yetkili konumundaki çevrelerin bu yetkilerini aşma konusunda bazen gösterdikleri fütursuzluk, olağanüstü hal durumunun bazı çevreler için zümre rantına dönüşmesinin yarattığı cazibenin sonuçları bir kenara bırakılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde suçlu bulunmasına veya dostane çözümü kabul etmesine yol açan davaların ezici çoğunluğu bu olağanüstü yetki kullanımıyla ilgili değil midir?
Türkiye'de bazı siyasal ve kültürel temsil kanallarının tıkalı olmasının, hatta bazı dönemlerde bunların bütünüyle kapanmasının getirdiği, buna ilaveten toplumda yaygın biçimde var olan şiddet pratiklerinin katkıda bulunduğu ve esas olarak baskı-tepki ilişkisinden beslenen özgül bir şiddet sorunu var. Kürt sorunuyla ilişkili bu şiddet pratiğini, Türk Hizbullahı veya El Kaide'nin yerli şubelerinin şiddet yöntemleriyle bir tutmak yanlış olur. Daha meşru bir şiddet yöntemi oldukları için değil, onu besleyen kaynaklar farklı olduğu için bu ayrımı yapmak, etkili çözümler bulmak için elzemdir.
Son günlerde güvenlik güçlerinin ellerindeki yetkilerin kısıtlanmasından yeniden şikayet ettiklerini görüyoruz. Öcalan'ın PKK'ya silahlı mücadele yöntemlerine yeniden ağırlık verme emrini vermesinin ardından, mayınlı tuzak ve bombalı suikast eylemlerine yönelen bu örgütün etkisiz hale getirilmesinin sadece terörle mücadele sorunu olmadığını güvenlik güçleri sözcüleri de pekala biliyorlar. Ama kendilerinin devredışı kalacağı bir sivil çözüm paketi yerine, bir iç güvenlik sorununu ister istemez akutlaştıracak, baskı-tepki dinamiğini yeniden canlandıracak yöntemlerin benimsenmesi için bastırıyorlar. Daha da önemlisi, esas olarak bir iç güvenlik sorunu olan Türkiye sınırları içinde dağdaki silahlı PKK varlığının ve onunla ilişkili olduğu konusunda güçlü karinelerin bulunduğu kentlerdeki bombalı suikastlerin bastırılmasında, sivil otoritenin, mülki amirin, yargının koordinasyon ve denetleme yetkilerinin güvenlik güçleri lehine azaltılmasını talep ediyorlar.
Bu çerçevede, terörle mücadele gerekleri kisvesi altında Türkiye'de bir yetki paylaşımı mücadelesinin verildiğini görüyoruz. Yargı gücüne tabi olmak istemediği için, adli polis teşkilatı kurulmasına polis karşı çıkıyor. Askeri güvenlik güçleri, valilerin koordinasyon ve karar yetkilerine tabi olmayı içlerine sindiremiyorlar. Dış güvenlik konularında kimseyle paylaşmadıkları yetkilerini, iç güvenlik konularında paylaşmayı bir tür itibar kaybı olarak algılıyorlar.
Türkiye'de yasal toplumsal muhalefet kanallarının daha fazla açılmasından rahatsız olan çevreler kimlerdir diye bakın. Birbirine düşman olduğunu bildiğimiz çevrelerden dolaylı biçimde benzer değerlendirmeler dile getirildiğini, bu bağlamda güçlü bir zihniyet ortaklığının var olduğunu göreceksiniz. Güvenlik devleti rejimini ayakta tutan esas etmen de zaten bu zımni ittifak. Kürt sorununun terörle mücadeleye indirgenmesini isteyenler sadece Türk milliyetçileri ve devlet güvenlik güçleri safında yer almıyor. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının farklı etnik, kültürel ve dini kimlikleri içinde, birbiriyle barışık biçimde yaşamasını istemeyenler, terörle mücadele ve silahlı mücadele ikilemi dışına çıkılmasına direniyorlar.
Türkiye'de Kürt sorununun çözümünde yol almaya devam etmek, bu şiddet ve karşı-şiddet sarmalı etrafında oluşan zimni ittifakın geniş bir toplumsal anlaşma zemini karşısında gerilemesi ve dayandığı toplumsal çevreler nezdinde siyasal-toplumsal meşruiyetini kaybetmesiyle mümkün olacaktır.
ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 14.03.07, 18:23
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Kürt sorununda yeni sayfa açmak

Ailesi ve yakınları, İstanbul'da Öcalan ve PKK lehine yapılan yürüyüşte öldürülen Atilla Geçmiş'in mezarının başında.

Kürt sorununun çözümü yolunda adım atmak için devletin özel bir muhatap aramasına gerek yok. Türkiye Cumhuriyeti devletinin muhatabı kendi yurttaşlarıdır. Kürt sorunu hepimizin sorunudur

Demokrasi talep edenler, insanlık onuruna uygun bir yaşam isteyenler bilmelidir ki, bu hak sadece kendisi için talep edildiğinde bir hak olmaktan çıkar, bir ayrıcalık olur. O ayrıcalık, gün gelir askıya alınır. Demokrasi, yurttaşlar topluluğunun dayanışması ve o topluluk üyelerinden hiçbirini boynu koparılması gereken unsurlar olarak görmemeye, hiçbir yurttaşa "sözde yurttaş" gözüyle bakılmamasına dayanır. Bugün operasyonlarda ölen askerler, polisler, korucular yüreğimizi sızlatıyorsa, vurulanlar da yüreğimizi bir o kadar sızlatmalıdır. İnsanların dağa çıkarak, silaha sarılarak sorunlarını ifade etmek zorunda bırakılmalarında Türkiye toplumunun tüm üyelerinin az veya çok sorumluluğu yok mu?
Önemsiz haberler
Geçen pazar günü İstanbul'da, Öcalan ve PKK lehine yapılan, Valilikçe yasaklanmış bir yürüyüşte, güvenlik güçleriyle çatışan 19 yaşındaki Atilla Geçmiş, polis arabalarından açılan ateş sonucunda öldürüldü. Türkiyeli Kürt çevrelerinin yayın organları, Bağcılar'da Kandil sokakta (bu rastlantı da dramın bir parçası) birkaç arkadaşıyla birlikte molotof kokteyli atarken vurulduğunu yazdılar. Ailesi ise, "Elinde ne silah vardı, ne taş ne sopa" diyor. İzinli bir yürüyüşte bile olsa, molotof kokteyli atan bir kişi yasalara karşı suç işlemiştir. Ama bu onun olay yerinde öldürülmesini hiçbir biçimde meşru kılmaz. Öldürmek için ateş eden güvenlik güçlerinin söz konusu durumda hayatlarının tehlikede olduğunu kim söyleyebilir? Bu tür şiddet kullanımını makul yollarla etkisiz kılmayı güvenlik güçleri bilmiyorlarsa eğer, ki gayet iyi bildiklerini başka vesilelerde gördük, o zaman adı güvenlik olan güçler de güvensizliğin bir kaynağı olurlar. Güvenlik güçlerinin molotof kokteyli atan birine uzaktan nişan alıp, onu öldürme yetkileri yoktur. Bunu yapanlar hakkında bir soruşturma açıldığını duydunuz mu? Ya da büyük basında bunu kınayan bir iki haber gözünüze ilişti mi?
Tunceli Dernekler Federasyonu Başkanı yaptığı basın toplantısında, Munzur Şenlikleri'nin iptalini izleyen dönemde, çok ciddi bir insan avı operasyonu başlatıldığını söyledi. 29 Eylül günü Hozat'a bağlı Haceli köyünün ormanlarıyla birlikte yakıldığını iddia etti. Eğer bu haber doğruysa, yüreğinde bir nebze insanlık taşıyan bir Türkiye yurttaşı, nasıl hâlâ borsanın tavan yapması haberleriyle zil takıp oynamakla yetinebilir? Bu konuda büyük basından, muhalefet partilerinden endişeli bir ses çıktı mı?
Gene Türkiyeli Kürtlerin haber ağlarında dolaşan bir başka haber: "Bitlis'in Tatvan İlçesi'nde bir süre önce kafası kesik şekilde ölü bulunan 12 yaşındaki Mehmet Kaçar isimli çocuğun, kendisine adını ve anlamını soran özel tim olduğu ileri sürülen maskeli kişilere, 'Adım Hogir. Hogir, Apo'nun askeri demektir' dediği için öldürüldüğü iddia edildi." Olayın tanığı iki çocuğun sustuğu, susturulduğu, rivayet mi, kasıtlı bir iftira mı, yoksa cinayetin gerçekten bu nedenle mi işlendiğini bilemediğimiz bir elim olay daha. Velev ki bu cinayet başka saiklerle işlenmiş bile olsa, geniş bir Türkiyeli Kürt kamuoyunda bu cinayetin böyle gerçekleştiği kanısının çok güçlü biçimde yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Sorun da tam burada zaten. Basının görevi bu tür rivayetlerin aslını araştırmak, doğru bilgiyi insanlara ulaştırmak değil midir?
Gene aynı haber ağlarında dolaşan başka bir haber: "Van'ın Gürpınar İlçesi'ne bağlı Otbiçer köyünde bir eve düzenlenen baskın sonucunda yaşamını yitiren HPG gerillası Şerif Kaya'nın gözlerinin oyulduğu, kulak ve boğazının kesildiği, çene kısmının tamamen parçalandığı ortaya çıktı. Kaya'nın askerlerce sağ yakalandıktan sonra işkenceyle öldürüldüğü ileri sürüldü." Suriye uyruklu Kaya'nın cesedi belki otopsi nedeniyle de kesilmiş olabilir. Ama birkaç güvenlik gücü elemanının çatışmalarda ölenlerin başlarına ayaklarıyla basarak çekilmiş fotoğraflarının Kürt internet sitelerinde dolaştığı bir ortamda, söz konusu çevreye bunun aksine inandırmak için, güvenilir çevrelerden, güçlü savlar sürebilmeleri gerekir. Susarak, herhangi bir olay yokmuş gibi davranarak alınacak yolun ne olduğunu bu konuda artık çok uzun yıllara dayanan tecrübemizin bize öğretmiş olması gerekir. Büyük basın, muhalefet partileri ve "mutlu Türkiye" bunlar yokmuş gibi davranarak, bu bilgilerin Kürtlerin arasında artarak dolaşmasını engellemiş olmuyor. Acıya ortak olmayı beceremediği gibi, gerçeğin abartı ve rivayetlerden arındırılarak insanlara sunulması görevini de yerine getirmiyor.

Duyma, konuşma
Mazgirt'in Çangal köyü mezrasında evi sabaha kadar kurşunlanan ailenin travmasını uzun uzun anlatmayacağım. Türkiyelilerin büyük çoğunluğunun duymadığı, duymak için bir çaba göstermediği gündelik olaylardan bir iki örnek bunlar. Bir kısmı belki propaganda amacıyla kısmen tahrif edilmiş de olsa, toplumun büyük çoğunluğunun bu duymama, konuşmama tavrını benimsemesinin Türkiyeli Kürtlerin önemli bir bölümünde radikal bir dışlanma duygusunu pekiştirdiğini görmekten de mi aciziz? Bu ilgisizlik de sorunun başka bir kaynağı değil mi? İnsana, yakınındakinin duyarsızlığı onun nefretinden de daha ağır gelir.
İnsan hakları bir bütündür ve bu o hak alanı içindeki tüm kişileri kapsar. Tutuklular da, mahkumlar da insan haklarının koruması altındadırlar. Abdullah Öcalan'ın özel bir durumu da olsa, askeri güvenlik rejiminde cezasını çekmesi bir sorundur. Ama asıl sorun, mahkumun temel haklarından olan ailesiyle, yakınlarıyla görüşme hakkının kısıtlanması, askıya alınmasıdır. 20 Eylül'de Adalet Bakanı, "Öcalan'ın avukat-müvekkil ilişkisi bitmiştir" buyurdular. Ardından Başbakan, "Artık hukuken avukatlarının İmralı ile görüşme yapması mümkün değil" demiş. Bildiğimiz kadarıyla Öcalan'ın AİHM'de davaları sürdüğü gibi, Türkiye'de de yeniden yargılanması ilke olarak kabul edilmişti. Davası devam eden bir mahkumun avukatlarıyla görüşme hakkının elinden alınmasına bir adalet bakanı, bir başbakan nasıl karar verebilir? Bu hangi hukuka uyar? Soruyu kendisine yönelttiğimiz ünlü bir ceza hukukçusunun, durumun yanlış olduğunu kabul ederken ifade ettiği gibi, "iç hukuka" mı? İç devletin iç hukukuna mı? Kendine özgü iç hukuku olan bir devlet, bu hukuka göre insan hakları ihlallerini mazur gören bir devlet, barış içinde birlik ve beraberliğin güvencesi olabilir mi?
Kürt sorununun çözümü yolunda, Kürtçe'nin eğitimi ve kullanımı, Kürt kimliğiyle siyaset yapmak isteyenlere siyasal alan açılması ve her şeyden önce bu menfur baraj sisteminin değişmesi yönünde girişimlerde bulunmak gibi adımlar atılamıyorsa, bunda PKK sorununun kanayan bir yara olarak ortada durmaya devam etmesi belki en büyük etmendir. Silahlı mücadele gücünü kaybettiği belli olan, sıkıştığı alanda varlığını sürdürme uğraşı içinde olan PKK'nın dağdaki kadroları da bu toplumun üyeleridir. Eğer yeni bir dönemden bahsediyorsak, içine düştükleri kapandan onların onurlu biçimde çıkmalarını sağlayacak bir girişimin hükümetten gelmesi beklenir. "Teröristi bire kadar kırarız, işi çözeriz" demek hem büyük bir palavradır hem de Türkiyeli Kürtlerin önemli bir kısmının potansiyel düşman olarak görülmeye devam edileceğinin ifadesidir.
Kürt sorununun çözümü yolunda adım atmak için devletin özel bir muhatap aramasına gerek yok. Türkiye Cumhuriyeti devletinin muhatabı kendi yurttaşlarıdır. Kürt sorunu hepimizin sorunudur. Bu sorunun aşılması için atılacak adımlar geciktikçe, yurttaşlığın temelinde olan topluluğa güven ve ona bağlılık duygusunun giderek yitirildiğini Osmanlı'nın dağılma sürecinin yeteri açıklıkta bize öğretmiş olması gerekir.
Kulaklarımızı tıkayıp, gözlerimizi kapatarak, bugün Türkiye'de çok ciddi bir kimlik yarasıyla kıvranan Kürtleri, çocukları çatışmalarda ölmüş ya da hâlâ dağlarda olan binlerce Kürt ailesini, ölülerinin cesetlerini bulamamış insanların azalmayan ıstırabını ve temel haklardan mahrum yaratıklar olarak görülerek aşağılandığı inancıyla bilincini öfke sarmış insanları bu toplumdan silmiş olmuyoruz. Hiçbir barış, bir tarafın mutlak tahakkümü diğer tarafın mutlak yok oluşu üzerine kalıcı biçimde inşa edilemez. Barış için el uzatmak durumunda olan tarafın bunu kendi tarihinden bilmesi gerekir.

ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 14.03.07, 18:29
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Mülklüler demokrasisi

Friedrich Hayek'e göre, özel mülkiyet rejimi özgürlüğün en büyük güvencesi.

Liberaller mümkün olduğu kadar yönetimden elini çekmiş, sadece güvenlikle ilgilenen bir hukuk devletini tercih eder, demokratlar ise mümkün olan en fazla biçimde yönetimin yurttaşların elinde olduğu bir devlet yapısını arzular
20. yüzyıl liberal düşününün en önemli isimlerinden biri olan Friedrich von Hayek, general Pinochet'nin hükmettiği yıllarda bir Şili gazetesine verdiği demeçte, "Liberal bir diktatörlüğü liberal olmayan bir demokratik hükümete şahsen tercih ederim" diyordu. Liberalizmle demokrasi arasındaki büyük iç gerilimi bundan daha özlü biçimde dile getirmek zordur. Muhafazakâr liberal düşünün bu güçlü sesi liberalizmin birbiriyle çelişkili iki cephesinden birini tercih ettiğini belirtirken, liberalizmin tarihi kökenlerine de o kadar aykırı düşmüyordu. Ne de liberalizmin 20. yüzyılın son çeyreğinden itibar dizginsiz biçimde sergilenen pratiklerine ters düşüyordu.
Liberalizm, tarihi olarak, bireyin diğer toplumsal kerte ve iktidar noktalarından önce geldiğini kabul eden bir doktrindir. Doktrinin bu yönüne bakıldığında, siyasal olarak demokrasinin olmazsa olmaz birkaç niteliği öne çıkar. Düşünce, vicdan ve söz özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü vb. gibi temel özgürlüklerin bir kısmını liberalizm savunur. Bu liberalizmin siyasal yüzüdür. Bir de iktisadi yüzü vardır. Orada ise liberalizm, "Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler" ilkesinin üstünlüğüne, piyasanın görünmez elinin en etkin ve bu nedenle en doğru düzenleyici mekanizma olduğuna inanır. Bir de özel mülkiyetin kutsal niteliğine...
Esaret yolu
Liberalizmle demokrasi arasındaki iç gerilimin en önemli kaynağı özel mülkiyetin toplumsal yaşamdaki yeri ve rolüyle ilişkilidir. Hayek, "Esaret Yolu" başlıklı kitabında, özel mülkiyet rejiminin özgürlüğün en büyük güvencesi olduğunu iddia eder. Ona göre, bu güvence yalnız mülk sahiplerinin özgürlüğünü değil, mülksüzlerin özgürlüğünü de kapsar. "Çünkü, üretim araçlarının denetimi, birbirinden bağımsız hareket eden bir yığın insan arasında dağıtılmıştır ve bu nedenle kimse kimsenin üzerinde nihai iktidar yetkisine sahip değildir. Bu sayede ne yapmak istediğimize kendimiz karar veririz".
Gerçekten de liberal düşünün babası Adam Smith'ten başlayarak, iktisadi gücün bir veya birkaç elde yoğunlaşmasına karşı liberal düşün fikir düzeyinde sürekli tepkili oldu. Liberal düşüne göre, toplumsal kötülüklerin kaynağı tekeldir. İktisadi alandaki tekel, siyasal alandaki despotizmin ikiz kardeşidir. Bu durumda, neden Hayek, Pinochet'yi yani despotizmi liberal olmayan bir demokrasiye tercih eder? Bu sorunun yanıtı, özel mülkiyet rejimine yaklaşımda yatar.
İngiltere'de 18. yüzyılın ikinci yarısında mülkiyet haklarının özgürce kullanımı talebiyle kralın mutlak otoritesine karşı parlamentoyu savunan mülk sahipleri, hem mülklerini hem de onların emrinde çalışanları karışanı görüşeni olmadan, serbest biçimde kullanma hakkını talep ediyorlardı. Bunun anlamı, en güçlünün serbest piyasa mekanizması içinde en zayıfı kendi çıkarına en uygun biçimde kullanabilmesiydi. Liberalizmin bugün emek piyasasının esnekleştirilmesi, sermaye hareketlerinin bütünüyle serbest bırakılması, piyasanın üzerinden sosyal güvenlik yükünün kaldırılması talepleri, 18. yüzyıl İngiliz mülk sahiplerinin demokrasi istemleriyle aynı ufku paylaşıyor.
Liberaller, çok uzun bir dönem, düzenin temel çivisini yerinden oynatacağı endişesiyle herkese eşit oy hakkına karşı çıktılar. Endişenin kaynağı mülkiyet rejimiyle ilgiliydi. 18. yüzyıl ortasında Cromwell'in karargâhından bir subay, "Eğer senyör ve hizmetkârı eşit oy hakkına sahip olursa, mülk eşitliğini ilan eden bir kanunun oylanmasını ne engelleyebilir?" diye soruyordu (Aktaran S. Bowles ve H. Gintis, Demokrasi ve Kapitalizm, Ayrıntı Yayınları, 1996). 19. yüzyıl muhafazakâr-liberal düşünürü Tocqueville de, "Feodaliteyi yıktıktan ve kralları yendikten sonra, zenginler ve burjuvazi karşısında demokrasinin geri çekileceği düşünülebilir mi?" sorusuyla endişesini dile getiriyordu. Bu anlayışa göre, demokrasi ancak mülklüler arasında geçerli olduğunda rejimin orta direğini yıkmazdı. Bu nedenle, seçim hakkı bir yüzyıl boyunca mülk sahipleriyle veya vergi verenlerle sınırlandırıldı.


Liberaller ve despotlar
20. yüzyılda herkese seçim hakkının toplumsal mücadeleler sonucunda yaygınlaşması, birçok yerde, rejimin temel direğinin yıkılması endişesi taşıyan mülklüleri despotluk lehine demokrasiden vazgeçmeye götürdü. Hayek'in Pinochet Şili'si için ifade ettiği tercihi, İtalya'da Mussolini faşizmi, Almanya'da Nazizm, İspanya'da Franko, Portekiz'de Salazar, Yunanistan'da Metaksas diktatörlüklerinin arkasında duran liberaller boyunlarını büküp, dile getirdiler. Demokrasiyi kurban vererek özel mülkiyet rejimini kurtarmanın gerektiği türünden bir özürü günümüzde dile getirmek kolay olmadığı için, bunu özgürlük tiradlarına sarıp sarmalayıp, öyle sundular.
Kapitalizmle demokrasinin çatışmasını aşmak için liberal demokrasinin bulduğu çözüm, toplumun mümkün olduğu kadar çok çıkar grubu arasında bölünmesi ve böylece mülksüz çoğunluğun azınlığa hakim olmasının önüne geçilmesiydi. Tehlikeli çoğunluğun çıkar ve ideal birliğinin parçalanması, çıkar ve ideal birliği ortaklığını doğal olarak gerçekleştiren mülklü azınlığın gerçek egemenliği elinde tutmasını sağlayacaktı. Hükmetmek için bölmek yönteminin yeni bir tezahürüydü bu. Jefferson'dan sonraki dördüncü ABD Başkanı Madison bu yaklaşımı benimsedi.
Günümüzde neoliberaller de Madison yaklaşımına dönüşü temsil ediyorlar. Toplumun her alanında, ailede, işyerinde, devlette hiyerarşinin düzenleyici gücüne atfettikleri önemle, sosyal güvensizliği yeniden tesis ederek toplumsal disiplini sağlama amacıyla (bkz. Robert Castel, Sosyal Güvensizlik, İletişim Yayınları, 2004) ve genel oya dayalı seçim sistemiyle oluşmuş parlamentoları fiilen devreden çıkarıp, onun yerine teknokratların, uzmanların veya bir bilenin tespit ettiği normların yürürlüğe girmesini tercih etmeleriyle ayırt ediliyorlar. Bir kez daha kapitalizmi demokrasiden uzaklaştırıyorlar. Bu kez etkinlik adına...
İtalyan düşünür Bobbio, "Liberalizm ve Demokrasi" adlı kitabında, liberallerin mümkün olduğu kadar yönetimden elini çekmiş, sadece güvenlikle ilgilenen bir hukuk devletini tercih ettiklerini, demokratların ise mümkün olan en fazla biçimde yönetimin yurttaşların elinde olduğu bir devlet yapısını arzuladıklarını belirtir. Bunun ardından ilave eder: Genel olarak yukarıdakiler birinci seçeneği, alttakiler ikinci seçeneği tercih ederler.

Türkiye'nin şamatacıları
Bugün Türkiye'de de birinci seçeneği tercih eden gürültücü bir kesim var. Bunların bir kısmı iktisadi etkinlik amacıyla siyasetin devreden çıkarılmasını, reformların bir siyasal müzakere yükünden kurtarılarak, hazır olan şablonun olduğu gibi uygulanmasını öneriyorlar. AB müktesabatının bütününü Türkçeye çevirip, bunun olduğu gibi ve bir çırpıda yasalaştırılmasının en kestirme ve en etkin yöntem olduğunu iddia ediyorlar. Müktesabatın içindekilerin toplumsal açıdan arzulanır veya arzulanmaz olan yönlerini bir kenara bıraksak da, bu yöntemin demokrasi ilkesiyle temelden çeliştiğini, o çok eleştirdikleri "halk için, halka rağmen" anlayışının farklı bir tezahürü olduğunu görmüyorlar. Ya da görüyorlar ve belki de Hayek gibi düşünüp, "Şahsen, AB müktesabatı otoriterizmini müktesabata uymayan bir demokrasiye tercih ederim" diyorlar. İşin en düşündürücü yanı, galiba bunu gerçekten söylüyor olmaları.
ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 14.03.07, 18:31
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Milli Güvenlik dersleri de sorundur

Ortaeğitimde Din Bilgisi dersi gibi zorunlu ve bir o kadar sorunlu başka bir ders daha var: Milli Güvenlik Bilgisi dersi
Laik Türkiye Cumhuriyeti'nde, 1982 yılından beri Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi ilk ve orta eğitim programlarında zorunlu ders olarak yer alıyor. Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, laik bir devlette tüm ilköğretim ve ortaeğitim kurumlarında böyle bir dersin, üstelik zorunlu olarak ve birçok defa yer almasının laiklik ilkesini açık biçimde ihlal ettiği kendilerine hatırlatıldığında, bunun İslâm dinini öğretme dersi değil, genel bir ahlâk ve din kültürü dersi olduğunu iddia ediyorlar. Gerçekten bu derslerde genel bir din tarihi ve ahlâk bilgisi eğitimi de yer almakla birlikte, bunların hepsi İslâmi bakış açısından değerlendirildiği gibi, programların önemli bir bölümü İslâm dinin gereklerinin öğretildiği, bundan da öteye Sünni ilmihal olarak tanımlanacak nitelikte. Dolayısıyla gerçeğin hiç de böyle olmadığını, bu dersin kitaplarına, programlarına, uygulamalarına baktığımızda çok açık biçimde görmemize rağmen, bu yalanı gözümüzün içine bakarak söylemekte yetkililer ısrar ediyorlar.
Halbuki Talim ve Terbiye Kurulu'nun Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi programıyla ilgili tebliğinin 4. maddesi, bu derslerin aynı zamanda dini pratik dersleri olduklarını hiçbir kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta gösteriyor: "Azınlık okulları dışındaki okullarımızda öğrenim gören T.C. uyruklu Hıristiyanlık ve Musevilik dinlerine mensup öğrencilere; kelime-i şahadet, kelime-i tevhid, besmele, amentü, ayet, sure ve namaz duaları ezberletilmeyecek, namaz, oruç, zekat ve hacca ait uygulamaya yönelik bilgiler öğretilmeyecektir. Dolayısıyla söz konusu öğrenciler aynı konulardan ölçme ve değerlendirme açısından sorumlu tutulmayacaklardır." İstisna kapsamı dışında olmayan öğrencilere bütün bunların öğretileceği ve öğrencilerin bu konularda bilgilerinin sınanacağını tebliğ dolaylı ama açık bir ifadeyle belirtiyor.
Sünni içerikli, ilmihal
Sonuçta bir ilmihal görünümünde olan bu ders, aynı zamanda Sünni yorumu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde benimseyen bir içeriğe de ayrıca sahip. Ders müfredatlarında yer alan ünitelere bakıldığında, bu ünitelerin işlenme örneklerinin yer aldığı kaynaklara (örneğin www.dindersi.com) bakıldığında, bu olgunun hâlâ nasıl yetkili makamlar tarafından inkar edilebildiğine insan hayret ediyor. "Namazın Birey ve Toplum Üzerine Etkileri" ünitesi için bir öğretmenin hazırladığı örnek ders programında şöyle bir özet var: "Namaz, günlük hayatın akışını beş kez durdurup düzenleyen, vakti en verimli biçimde kullanmayı sağlayan bir hayat ilkesidir. İnsana planlı, programlı ve düzenli olma alışkanlığı kazandırır". Namazın bu bir tür pozitivist anlatımını yorumsuz bırakıp, "Emir ve Yasaklar" ünitesi için başka bir öğretmenin önerdiği standart içeriğe de göz atabiliriz: "Farz ve hükümleri; Farz-ı Ayın; Farz-ı Kifaye; Vacib; Sünnet; Müstehab; Mübah; Haram; Mekruh ve onun iki türü Kerhet-i Tahsimiyye ve Kerahet-i Tenziyye; Müfrid".
Sorulan sorulara bakıldığında da bu dersin, en azından öğretmeninin fıtratına göre, bir dinin ve onun Türkiye'de çoğunluğun benimsediği yorumunun, Sünni-Hanefi yorumunun ilke ve pratiklerinin sadece öğretilmediği, bu bilgilerin sınandığı da net bir açıklıkta görülüyor. Örneğin bir 9. sınıf sınav sorularından üçü: "- Sinagog hangi dindendir, neyi ifade eder?; -Bütün namazlara başlarken Fatiha'dan önce okunan duayı yazınız;- Abdestin alınışını kısaca yazınız". Bu örnekleri, daha uç örneklerle desteklemek mümkündür. Genel bir din ve ahlâk bilgisi dersi değil, bunların da bir miktar yer aldığı ama esas olarak ilmihal niteliğindeki bir ders, Tevhidi Tedrisat Kanunu çerçevesinde, Türkiye'de azınlık okulları dışında tüm okullarda zorunlu olarak okutuluyor. Ayrıca bu derslerin branş öğretmenlerinde aranan nitelikler haliyle din eğitimi almış olmayı, İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olmayanların en azından Eğitim Fakülteleri içinde son dönemde açılan ilgili programlara devam etmelerini zorunlu kılıyor. Bu ders, sonuç olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, dolayısıyla dinin ilk ve ortaeğitim bünyesi içinde yer almasını sağlayan bir köprü başıdır.
Türk-İslam sentezi anlayışından medet umarak devletin bekasını sağlamaya çalışan 12 Eylül rejimi kuramcıları ve pratisyenlerinin eğitim sistemimizde bıraktığı bu miras, tüm güç ve etkisini korumaya devam ediyor. Böyle bir dersin ilk ve ortaeğitim programlarından bütünüyle kaldırılması yönünde, toplumdan bazı talepler, özellikle Alevi çevrelerinden gelse de, bu taleplerin bu hükümet tarafından hayata geçirilmesini beklemek gerçekçi değil. Türban ve İmam Hatip konusunda vaatlerini tutamamış bir hükümetten, zorunlu din derslerini kaldırması beklenebilir mi?


Milli Güvenlik dersleri
Bugün ortaeğitimde zorunlu ve bir o kadar sorunlu başka bir ders daha var: Milli Güvenlik Bilgisi dersi. 1926'dan beri var olan, önceleri adı Askerlik Dersi olan bu ders, daha sonra şimdiki adını aldı. 1979'da yayımlanan Milli Güvenlik Bilgisi Öğretim Yönetmeliği, son yapılan 1998'deki değişikliklerle bugün hâlâ yürürlükte. Bu yönetmelikte dersin amaçlarından biri, "Türkiye Cumhuriyeti'ni her türlü koşullar altında her çeşit saldırıya karşı daima artan bir kudret ve kuvvetle korumak ve yüceltmek için Türk gençliğinin tümünde doğal olarak bulunan milli güvenlik bilincini topyekun harbin isteklerine göre pekiştirmek"tir olarak belirtiliyor. Önceleri daha çok silahlı kuvvetler ve askerlikle ilgili bilgilerin yer aldığı bu derste, 1998'den sonra bu tür konular çok daha az işlenmeye başlandı. O tarihten beri, dersin ağırlık merkezini "Atatürk İlkeleri ve Milli Birlik ve Beraberlik" ve "Türkiye Cumhuriyeti Üzerine Oynanan Oyunlar" olarak iki ana bölüm oluşturuyor.
Türkiye'de Milli Güvenlik Bilgisi dersleri üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış olan Ayşe Gül Altınay, bu dersleri eğitimin militarizasyonu aracı olarak değerlendiriyor (bkz. Altınay'ın "Türkiye'de Ordu" kitabı içindeki yazısı). Öğretmenlerinin muvazzaf subay, bunların olmadığı durumlarda emekli ve mustafi subay olduğu, bunların ilgili garnizon komutanı tarafından atandığı, ders programının, bu dersin hangi sınıflarda okutulacağının ve nasıl işleneceğinin, haftada kaç saat okutulacağının Genelkurmay Başkanlığı'nca tespit edildiği, ders kitabının Genelkurmay Başkanlığı'nda özel bir komisyonca yazıldığı bir ders bu.
Tebliğler Dergisi'nde yayımlanan ders programına bakıldığında, dersin esas olarak bir endoktrinasyon amacıyla ortaeğitim içinde yer aldığı görülüyor. Türkiye ile sorunlu komşuların, dolayısıyla hemen hemen hepsinin ayrı bölümlerde ve tehdit unsuru penceresinden ele alındığı, Lozan Antlaşması'ndan bugüne azınlıklar, bölücülük ve irtica gibi güncel konuların işlendiği bu ders, gençlerin beyinlerine Türkiye'nin etrafının düşmanlarla çevrili olduğu ve bu durumun bazı "iç tehdit" unsurlarını tetiklediği dogmasını zerk etmeyi çok açık biçimde amaçlıyor. Bu dersi de Genelkurmay Başkanlığı'nın ortaeğitim kurumları içindeki aktif varlığının köprüsü olarak tanımlayabiliriz. Ama ne hikmetse, bu dersin de ne seçmeli ne de zorunlu olarak çağdaş ve demokratik bir devlet yapısı içinde yerinin olmadığı, bir an önce kaldırılması gerektiği konusunda pek ses çıkmıyor. Bu konuda çıkan sesler yankı uyandırmıyor.
Türkiye Bilimler Akademisi ve Tarih Vakfı'nın iki yıllık bir çalışma sonunda hazırladığı, "Ders Kitaplarında İnsan Hakları" araştırmasının sonuçları geçtiğimiz şubatta Milli Eğitim Bakanlığı'na sunuldu (bkz. Tarih Vakfı web sayfası). Raporda, ulusal kimliğin bir tehdit algısı üzerinden kurulmasının, herhangi bir yolla ezelden ebede değişmeyen dost ve düşman tanım ve imalarının varlığının geliştirilmeye çalışılan barış kültürünü engellediğinin altı çiziliyor. Bu bağlamda, Milli Güvenlik dersinin yerini Barış Eğitimi dersinin alması öneriliyor.
Raporda dikkat çekilen, ders kitaplarında cinsiyet, kültürel kimlik, dil, siyasal görüş açısından ayrımcılık yapan ifadelerin Milli Güvenlik Bilgisi dersleri için de geçerli olduğunu biliyoruz. Bunlara ilaveten bu ders, askerliğin toplumsal değerini mutlaklaştırma amacı taşıyıp, askerliği bir kültürün uzantısı olarak öğrencilere aşılamayı hedefliyor ("Her Türk Asker Doğar!") ve sonuçta itaatkâr, edilgen, sorgulamayan, tehditlerle bilinci dağlanmış bireyler oluşmasına aktif katkıda bulunuyor. Eli sopalı hassasiyetlerin kaynağını aramak için çok uzaklara bakmaya gerek yok.
Üstelik Milli Güvenlik Bilgisi dersi tüm ortaeğitim kurumlarında, üniforması üzerinde bir subay tarafından bir güncel politika dersi olarak işleniyor. Bu da ilk ve ortaeğitimin din gibi, güncel siyasetten de uzak tutulması ilkesini öneren ve bu anlamda laikliği tamamlayan demokratik devlet ilkesini fütursuzca çiğnemiyor mu?
Türkiye'de herkes sorunlarımızın kaynağının eğitimsizlik olduğunda neredeyse hemfikirdir. Her yıl milyonlarca genç insanın beynine Türk eğitim sistemi tarafından boca edilen dersleri, -ki tarih, coğrafya gibi dersler de daha az sorunlu değildir,- gözden geçirdiğinizde, sorunun eğitimsizlikten mi, yoksa Murat Belge'nin işaret ettiği gibi eğitimliler ve eğitimden mi kaynaklandığını kestirmek zorlaşır. Ama gayet açık olan bir şey varsa, halihazırdaki Din Bilgisi ve Milli Güvenlik Bilgisi derslerinin yer aldığı eğitim yapısı, ne laik ne de demokratik bir toplumun bilinçli yurttaşlarını yetiştirme iddiasında bulunabilir. Bu derslerde öğretilenlerin çocukların bir kulağından girip diğer kulağından çıktığını düşünüp, tahribatın olması gerekenden daha az olduğunu düşünenlere ise, bunun da son tahlilde beyni bilgi tutmaktan aciz bir vatandaş profiline tekabül ettiğini hatırlatırız.
ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #18  
Alt 14.03.07, 19:02
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Münazara
Demokrat olma gibi bir derdi hiç olmamış insanlarla halk önünde demokrasi adına tartılırken hep havada kalıp çırpınan olmak kaçınılmaz
Konuşan Türkiye patlamasının hayatımızın hangi ergen düşkırıklığı sonrasına rastladığını hatırlayanımız çoktur. 12 Eylül'ü hazmedip artık bu konuda bir şey yapamayacağımızı anladığımız, aynı zamanda yaralı ama gururlu bir halk olarak başı dik, üstelik uygar bir duruşla kavgayı bir yana bırakıp tartışmaya karar verdiğimiz bir noktada buluştuk o arenada.
Bu kararı verenin kendimiz olduğundan kuşku duyduğumuz anlar olmuyor muydu, elbette oluyordu, lâkin işte artık her şeyi canımıza kast edenlerle açık seçik tartışıp halkın önünde boy ölçüşebilirdik. Siyaset Meydanı ve ondan mülhem bütün programlarda sabahlara kadar uzun uzun konuşuyorduk. Maç seyri kadar heyecanlı, maç seyri kadar zevkli bir hale geldi münazara. O gün bugündür Türkiye konuşuyor.
Bu arada 'ağzı olan konuşuyor' savsözüyle münazara atmosferini tiye alanlar haksız sayılmazdı.
O arenada fikir çalıma, hakikat stratejiye, hayatımızın açmazları eğlenceli bir seyirliğe dönüşüvermişti. Yanına kolay şöhret ile yıka-çık demokratlığı da kattığınızda berbat bir kakofoni ile klişeler savaşından başka bir şey kalmıyordu. Ama Türkiye artık konuşuyordu. Hepimiz konuşmanın şehvetine kapılmış gidiyorduk.
Geçenlerde çok sevgili bir çocukluk arkadaşımla yemeğe oturduğumuzda üniversiteli oğlunun münazara 'şampiyonasında' olduğunu söylemesiyle içim ürperdi. Kendi çocukluğumda kaldığını sandığım münazara ve benzeri müsamerelerin hâlâ genç dimağları çağırmakta olduğuna nedense şaşırdım. Oysa tam zamanı. Siyasetin tükendiği çoktan ilan edildi. Fikir çatışmasının inançsız laf ebeliği, bir strateji oyunu olarak tanımı artık kimseyi şaşırtmamalı.
Geçen gün televizyonda kimi değerli katılımcılarıyla insanı cezbeden bir münazara izledim. Konu, sığını görmüşüz gibi yine derin devletti. İzlediğim program da insanı derin bir bezginlik hissine gömüyordu.
Değerli ve demokrat bir profesör ezcümle linççi olmayan milliyetçiliğe saygı duyduğunu, ancak aynı saygıyı onlardan da beklediğini dile getiriyordu. Özenle, uzlaşmaya barışmaya yatkın bir duruş sergiliyordu. Daha geçen gün şaibeli partisini yeterince şahin bulmayarak fanfar eşliğinde daha da şaibelisine katılmış en yiğit milliyetçilerden eski kültür bakanı ile çatışmadan anlaşmaya çalışıyordu. Çoktan hacir altına alınması gereken yaşlı MİT'çiye de resmi faili meçhullerde ve ASALA ile yurtdışında sürdürülen suikast yarışmasında neden katil, kirli isimleri kullandınız, devletin onca asker polisi beklerken, diye soruyordu. Seyirci, puanını verirken profesörün bu eylemlere değil de kullanılanların şahsiyetine itirazı olduğunu düşünecekti.
Profesör mutlaka öyle düşünmüyordu. Ama münazaraya çıkmış olduğu için stratejik duruş belirliyordu. Alttan alıyordu. Karşısındaki kanlıları faka bastırmaya çalışıyordu.
Büyük hayranlık duyduğum bir başka yazar-akademisyen, başbuğ adayı siyasetçinin yanında oturmuş sükunetini korumaya çalışıyordu.
Bu arada inceden 'bakalım kimin vatanseverliği en uzağa gidecek' havası da oluşuverdi.
Akademisyenlerin bir süredir, hangi konu tartışılırsa tartışılsın soğukkanlı bir reel politika diline sıkı sıkıya sarılmakta olduğunu görüyorum. Kimse kimseyi incitmek istemiyor. Demokrasinin şefkatli kollarında katil şebekelerinin önde gelenleriyle memleketin menfaati için bir tartışma zemininde buluşmayı hazmedebilmek aklın, demokrasi ve insanlık mücadelesinin kaçınılmaz adımı olarak değerlendiriliyor. Onlara demokrasi telkininde bulunuluyor.
Vahşiler de saygıdeğer ve soğukkanlı akademisyenlerin karşısında poz vererek meşruiyetlerine meşruiyet katmış oluyor.
İyiniyetli demokratların kanımca yeterince sorgulamadıkları gerçek şu: Bir tarafına oturdukları tahterevalli hileli. Demokrat olma gibi bir derdi hiç olmamış insanlarla halk önünde demokrasi adına tartılırken hep havada kalıp çırpınan olmak kaçınılmaz.
Dolayısıyla birbirleriyle, asıl Müslüman benim, asıl milliyetçi benim diye itişen döküntü Meclis siyasilerine dönme tehlikesi bekliyor, akla hizmet ettiğini sanarak zorbalığın açık ideologlarıyla tartışmaya kalkanları.
Üstelik kendi mahremine sadık, hiçbir konuya kişiselleştirerek yaklaşmama çabasındaki akademisyen karşısında kendini ve inançlarını olduğu gibi ortaya koyuveren vatan öztürkleri münazarayı kazanıyor. Soğukkanlı siyaset uzmanı gazeteciler ve akademisyenler ilkeler üstünde tartışadursun, ekran kısa zamanda zorbaların gözü dönmüş propaganda aracına dönüşüveriyor. Orada oturup uzun uzun saygıyla o propagandayı dinlerken 'bir yerde yanlış yapıyoruz' hissine kapılan yok mu acaba?
Uzlaşma misyonuyla tartışırken tabuları belirleyen, tehdit ve tazyikle dokunulmazlığını kazanmış olanların çizdiği çerçeveden dışarı adım atılamıyor.
İslam konuşulurken herkes inançlı, milliyetçilik tartışılırken herkes vatansever oluyor.
Kürt sorunu tartışılırken Kürtlerin bir kısmı kurucu unsur olma peşinde yırtacağını sanıyor.
Dikkat ederseniz kimse çıkıp ben Müslüman değilim, kaldı ki bütün dinlerin insanlığa derin zararları olduğuna inanıyorum diyemiyor. Buna rağmen türban hakkını savunuyor olmam şu anlama geliyor diye bağlamıyor meseleyi. Türk doğmuş olmakla asla ve hiçbir zaman gurur duymadım. Gurur duymak aklıma bile gelmedi. Sevdiklerimi, dostları, birlikte eylediklerimi seçerken milliyetlerini sorgulamak aklıma bile gelmez. Kaldı ki sek Türk olduğunu iddia edene de güler geçerim. Ermeniler de, Süryaniler de, Pontuslular da bu topraklarda Türklerden çok eski. Demek mümkün değil mi?
Taha Parla, iki hafta önceki olağanüstü önemli ve her zamanki gibi acımasızca berrak yazısında şöyle diyordu: "İyi niyetli birçok insan çeşitli hegemonik bagajları esaslı ölçüde atamadıkları için empatili fakat paternalist, hamiyetli ve elitist, moralist-hümanist tutumlarda, bazen kendilerinin de istemeyeceği derecede, tevkif olup kalıyorlar. İş bununla da bitmeyebiliyor: Tarihi ve ahlaki asimetrileri, eşitsizlikleri, kusur dağılımını, şiddetin baskın yönünü göremeyip, fiili-faili-mef'ulü birbirine karıştırıp düzleyebiliyorlar.
Bu bir analiz zaafından ibaret değil; objektif ve somut bedelleri de olabiliyor. Sorunlara daha ciddi çözümler getirebilecek başka rasyonel müzakere opsiyonları eleniyor; fazlasıyla ödüncü-uzlaşmacı diskurlarla ve aşırı genişlikte cephe mantıklarıyla hareket etmekle, statükonun dilinin birazcık ötesinde bir dil kullanmakla yol alınabileceği zannedilebiliyor. Sonuç, statükonun hep yeniden üretilmesini koruyan ve kollayan yönetici sınıfların ve onların baskı ve ideolojik aygıtlarının itiraz etmeyeceği, karşısında istifini bozmayacağı bir duruştan öteye gidemiyor. İstenen herhalde bu değil, ama fiili ya da beklenmedik sonuç bu olabiliyor."
.................................................. ...
Hepimiz günün siyasetini üreten, halkın karşısına çıkmış gladyatörler mi olmalıyız?
Ben, barışmak istemiyorum. Yarım akıllı, tam inançlı bir MİT eskisini uzun uzun ve saygıyla dinlemek istemiyorum.
Cinayetlerinin dökümünü yüzüne vurup hesap soramayacaksam neden zorbaların yanında uslu uslu oturayım.
Münazara adına mı?
Münazaradan çekiliyorum.
yıldırım türker
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla