iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 06:16 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #21  
Alt 14.03.07, 19:13
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Sayın asker vatandaş;
Açık olmak, şeffaf olmak, bir hatası, suçu olanları gözlerimizin önünde cezalandırmak senin saygınlığını artırmaz mı?

Memleket ahvalinin iyice sarpa sardığı şu günlerde sivil bir vatandaş olarak sana bir mektup yazmaktan başka çarem kalmadı. Öncelikle gönlünü iyice bir almam gerekiyor ki fesat, bölücü, kansız, provokatör, sözde, hain olmadığıma yönelik bir kuşkun kalmasın. Bu topraklarda namütenahi yapılan anketlerde senin en güvenilir kurum olduğun anlaşılıyor. Hepimizin gönlünde, çocukluğumuzdan beri ruhumuza nakşedilmiş bir, bakın zorla kazınmış demiyorum, askere hayranlık, milli hassasiyetimizi asker sevgisiyle tartma temayülü vardır. Dürüstlükte, gözü toklukta, fedakârlıkta üstüne tanımayız. Laikliğin teminatı, kefeleri binbir yükle yanlış tartar hale getirilmiş adaletin tamirciliğini sana yüklemiş, demokrasi yolunda çekingen adımlarla ilerliyoruz işte. Her ne kadar o yolda ilerliyorsak da sivilleşmeye fazla gönüllü olmadığımız, hayatımızın her örgütlenmesinde apaçık aşikâr. Sonuçta maarifin, milli mihrakların doğuştan asker ilan etmiş olduğu, en çok ordusunun gücüyle övünen bir milletin neferleriyiz hepimiz.
Fakat, ne olacak bu halimiz? Senin bizi azarlamak, hizaya getirmek amacıyla ikide bir söz aldığın kürsüye çıkıp birkaç açıklamayla yüreğimize su serpmen gerekmiyor mu? Sen bu vatanın hizmetinde olduğunu haykırırken bizim de hizmetimizde olduğunu varsaymak bizim açımızdan çok mu haddini bilmezlik sence? Yoksa vatan, öncelikle bizden korunması gereken bir kutsal emanet midir? Bizim bu vatan üstünde hiçbir söz hakkımız yok mudur?
Geçen gün Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın etraflıca bir söyleşisini okuduk. Paşa, besbelli artık konuşmanın kaçınılmaz olduğunu düşünerek kaseti önüne koydurtmuştu. Ama söyledikleri ne biz zavallı sivilleri rahatlatacak açıklamalar ne de geleceğe yönelik bir tavır farkının ipuçlarını içeriyordu. O alışkın olduğumuz asker dili bir kez daha aramızdaki hiyerarşi duvarını inşa ediyordu. Yani, yine bize malûmat değil, talimat veriliyordu. Sözgelimi Yüksekova'daki cenaze sırasında F-16'ların alçak uçuş yapmasına yönelik açıklamaları kimi rahatlatır nitelikteydi? O uçuşlar rutinmiş. Sincan'daki tankların da 'rutin' kelimesiyle açıklandığını gayet iyi hatırlarız. Ama Paşa, sözlerine şu uyarıları da ekleyiveriyordu: "Cenazeyi kaldıranlara herhalde F-16'larla taarruz yapılmaz. Ayrıca F-16'ya gelinceye kadar Yüksekova'da komando tugayımız var. Ama ihtiyaç olursa uçak da uçurulur." Eh, demek ki mesele yokmuş. Bu uçakların hangi koşullarda insanların üstünde alçak uçuş yapacakları konusunda elbette biz sivillere en ufak bir söz düşmediği gibi bu konuda kaygı göstermek de pek uygun bir davranış değilmiş. Söyleşiyi yapan Nur Batur'un yaradana sığınıp sorduğu, "Peki terörle mücadelede hiç hukuk dışına çıkılmadı mı?" sorusuna aldığı cevap da burnundan kıl aldırmaz bir asabiyet sergiliyordu: "Genelde TSK, özelde de onun ayrılmaz bir parçası olan Kara Kuvvetleri hukukun içindedir. Aksini söyleyenlerin başka amaçları vardır." Batur, akabinde "Geçmişte hata yapılmadı mı?" sorusunu yönelttiğinde bir soru önceki cevapla pek bağdaşmayan bir tavırla karşılaşıyordu: "Yapıldıysa yapılmıştır. Bilemiyorum. Ben sadece kendi komutanlık dönemimi biliyorum."
Sevgili asker vatandaş;
Büyükanıt'ın temsil ettiği kuruma yönelik en ufak bir kaygı, bir eleştiriyle karşılaştığında 'başka amaçlar'dan söz etmesi, bu kaygı ve eleştirilerini dile getirenleri karanlık emelleri olan hain sınıfından ilan etmesi biz sivillerin sıkça karşılaştığı bir durumdur. Neden? Böylesi sıkı bir dokunulmazlık kalkanı bizzat senin güvenilirliğine yönelik bir tehdit oluşturmaz mı? Açık olmak, şeffaf olmak, bir hatası, suçu olanları gözlerimizin önünde cezalandırmak senin saygınlığını artırmaz mı? Belki geçmişe yönelik açıklamalarda bulunmak teamüle aykırıdır, belki böyle bir selahiyetin de yoktur. Ama canla başla geçmiş darbeci, işkenceci komutanlara yönelik eleştirilere de aynı tahammülsüzlükle karşı çıkmak ne oluyor? Daha birkaç yıl önce Faik Türün'ün 1. Ordu Komutanlığı bahçesinde yapılan cenaze töreninde konuşan 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, öfkeliydi. Elden ele geçen meşalenin düşürülmediğinin, alevinin her dem taze kaldığının bilinmesini istiyordu. Faik Türün'ün iyi bir vatan evlâdı olduğunu belirtmekle kalmıyor, hazır yeri gelmişken kimi münafıklara da ağızlarının payını veriyordu: "Ziverbey Köşkü'nün yolunu bilmiyorum. Benden önceki ordu komutanları da Ziverbey Köşkü'nün yolunu bilmez. Çok eminim ki Orgeneral Türün de Ziverbey Köşkü'nün yolunu ve kendisini bilmez. Bazı insanlar, demokratlığın yolunun üniformaya küfür etmekten geçtiğini sanıyor. Bu iş böyle değil, biz halk çocuklarıyız. Faik Türün gibi bir insanın halkına silah çekmesi olabilir mi?" sözleriyle doğru dürüst sorulamamış bir sorunun cevabını kendiliğinden veriyordu. Oysa yanılıyordu. Türün'ün Ziverbey işkencehanesinin mimarı olduğu herkes tarafından bilinmekle kalmıyor, Hasan Pulur'la yapmış olduğu söyleşide Türün de, o köşkü gayet iyi bildiğini ikrar ediyordu.
Sevgili asker vatandaş, İşkence yuvaları kurmuş cuntacı generalleri bile rahmetle anmak zorunda mıyız? Olur a, demokrasiye katkısı dokunabilir diye sen de bir gayret diyelim Susurluk'a adı karışmış yüksek, alçak rütbeli üniformalıların hakkında adil ve tarafsız soruşturmalar yapsan, o soruşturmaların sonuçlarını bizimle paylaşsan? Sana olan güvenimiz, saygımız sarsılacağına kat be kat artmaz mı? 33 Kürdü kurşuna dizip idam cezası alan Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adını, iki yıl önce Mayıs ayında bir Jandarma Sınır Taburu'na verirken neler düşünüyordun? Barışın bekçiliği böyle mi olur?
Adnan Keskin'in Radikal'e manşet olan haberinden Susurluk'tan sonra en önemli çete davası olan Yüksekova çetesi davasının da sonuçlandığını, bütün sanıkların beraat ettiğini öğreniyoruz. Üniformalı çete diye bilinen, rütbeli askerlerin de içinde bulunduğu bu cinayet, uyuşturucu ve her türlü karanlık tüccarlığı suçuyla koğuşturulan çetenin çete olduğundan bile söz edilmiyor mahkeme kararında. Hatırlarsın, korgeneral Hasan Kundakçı'nın da adı geçiyordu bu ilişkiler ağında. Pekiyi bağımsız yargının bu kararına saygılı olduk diyelim, sen bir kısım personelin üstündeki böylesine sarsıcı iddiaları, böyle bir şaibeyi nasıl hazmedebiliyorsun? Yüksekova'da ölenler, zulüm görenler senin vatandaşın değil mi?
Yargıya gelmişken, Orgeneral Büyükanıt'ın Şemdinli'de halk tarafından kıstırılan Astsubay Ali Kaya hakkında dava sürerken fikir belirtmesini, onun iyi bir asker olduğuna teminat vermesini doğru buluyor musun? Bu, yargıya müdahale değil midir? Sanık astsubayları tutuklayamayan, onları tutuksuz yargılamak için salıveren emniyet, sivil zanlılara aynı tavrı gösteriyor mu?
Arada bir çıkıp kimileri tarafından sabrının sınandığından söz ediyorsun. Silahlı olanın sabrından söz etmesini, bizimle sabırla tartılan bir ilişkiye girdiğini belirtmesini son derece ürkütücü buluyoruz. Umarım sabrını zorlamamışımdır.
İyi nöbetler.

yıldırım türker
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #22  
Alt 14.03.07, 19:17
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Gözaltında kayıplara karşı

Hayrettin Eren'in kardeşi Faruk Eren ve annesi Elmas Eren.

Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor
Kimsesizler mezarlığının suratımıza patlaması üstünden yıllar geçti. Gözaltında kayıp edilenlerin simge ismi Hasan Ocak'ın işkenceyle paramparça edilmiş cesedi, ailesinin ısrarlı takibi sonucu kimsesizler mezarlığında bir rakamın altına gömülü bulunmuştu. Katilleri defin işlemleri sırasında orada bulunmamıştı elbet. Onlar, o gencecik kumral delikanlıya insanın hayal gücünü zorlayacak, tarihin en şanlı işkence geleneklerini kıskandıracak bir çeşni sunduktan sonra ölü bedenini Beykoz ormanına atıvermişti. Bir vatandaş tarafından orada bulunup, adli tıptan sahipsiz damgası yiyerek kimsesizler mezarlığına havale edildiğini yoksul kayıtlardan öğrendik. İtilip kakılmayı, gözaltına alınmayı, milli düşman ilan edilmeyi göze alan ailesinin inatçı çabaları sonucu izi bulundu. Hasan'ın kız kardeşinin dile getirdiği dehşet, bir televizyon programında mahcup bir kameranın saptadığı bölük pörçük görüntüler, o güne kadar orta sınıf duyarlığımıza kayıtlı haliyle acıklı, biraz da romantik bir son durak olan kimsesizler mezarlığını bambaşka bir gerçekliğe oturtuverdi. Kimsesizler mezarlığı, hepimizi her an yutabilecek bir tehdide dönüştü. Adeta bir kıyımdan artakalan toplu mezarlık. Doksanlı yılların başından itibaren gelişigüzel rakamlarla adlandırılıp üst üste, yan yana gömülüveren, kimliği meçhul varsayılanların çoğunluğu doğal olmayan yollarla ölüme yakalanmıştı. Yani, işkenceden geçmiş, paralanmış, katledilmişlerdi. Hasan, kimsesiz değildi. Ailesi, onun ölüsünü bularak son 20 yılda binlercesi kayda geçmiş kayıpların ailelerinin gerili tutulduğu çarmıhtan indi.
................
17-31 Mayıs arası, Dünya Kayıplar Haftası. Bu kimselere iyi gelmeyen; toplumun ortak belleğini devasa bir kimsesizler mezarlığına çeviren konuda kim bilir kaçıncı yazışım. Artık yılın belirli günlerinde anılan anonim bir güruha dönüşmüş kayıpların hiç yaşlanmamış, günden güne silikleşen suretleri karşısında dilsiz kalmanın acısıyla, yıllar boyunca yazmış olduklarımı tekrarlıyorum. Gözaltına alınıp kayıp edilmiş kurbanlardan birinin anısı boşlukta sallandığı sürece yazmak gerektiği için. Örtbas edilen, hiç yaşanmamışçasına kaydı silinen hayatların dünyamızda bıraktığı uğultulu boşluk üstüne nasıl yeni bir hayat kurabileceğimizi düşünerek. Umudun mıymıntılığına asılmadan bu boşluğu nasıl hayatımız kılabileceğimizi tartmaya çalışarak.
...............
İnsanların devlet eliyle toplu olarak kayıp edilmelerinin ilk örneği, 7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Wilhelm Keitel'in emriyle başlatılan operasyon. Binlerce direnişçi, Nazi işgali altındaki Avrupa'ya gözdağı vermek, her türden direnişi sindirmek amacıyla gece yarılarında toplanıp kayıp edildi. Operasyonun adı, "Gece ve Sis"ti. Gece ve sis, faşizmin şiirinde, geceleyin kayıp et ve belirsizliğin sisiyle sarmaya anlamına geliyordu. Daha sonra 60'larda Guatemala ve Brezilya'da binlerce insan kayıp edildi. 73 darbesinden sonra Şili'de yüzlerce insan kayıp edildi. Pinochet, Arjantin generallerine el verdi. 76 darbesinden sonra Arjantin'de binlerce muhalif kayıp edildi. Sivil yönetime geçildikten sonra kimi itirafçı generallerden, kayıp edilen insanların büyük bir kısmının iğnelerle uyuşturulup uçaklardan okyanusa atıldığını öğrendik.
Türkiye Cumhuriyeti tarihi de 1980 yılından bu yana, 90'larda yoğunlaşarak, insanları kayıp etmenin vahşetiyle şan aldı. Geceye tenezzül etmeyen adamlar, çoğunluk gündüz vakti insanları arabalarına tıkıştırıp götürdü. Sise güvenleri sonsuzdu. Ekonomik krizle birlikte, biz o kadar alçalmayız diye burun büküp aramıza mesafe koyduğumuz Arjantin kadar sivilleşemeyeceğimizi, dolayısıyla hiçbir mahkemede terlemeyeceklerini, kullandıkları yöntemleri ele vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlardı besbelli. Şimdi kahraman ilan edilip hapishanede askerinden futbolcusuna ziyaret kabul eden adamlarla gurur duymaya zorlanan millet, kayıplarına sahip çıkamayarak katilleri haklı çıkardı. Maalesef biliyoruz. Belleksiz toplum yoktur. Çocuklarını kurban etmeyi göze alan; yoksulluk, çaresizlik, cehalet gibi erdemlere sarılarak katliamların üstünden 'aman, bir tatsızlık çıkmasın' duygusuyla atlayıveren toplumlar vardır.
.........
Bunları yazdığımda henüz çocuğum yoktu. Şahsi kabuslarımın başında gelmiyordu en yakınımı kaybetmek. Geçen gün kayıp ailelerinden bir grupla bir araya geldiğimde o ana-babaların yüzüne bakamayışım belki bundandır.
21 Kasım 1980'de İstanbul'da gözaltına alınıp kayıp edilen sevgili ağabeyim Hayrettin Eren'in (onun hikâyesini yazmıştım) kardeşi Faruk, oradaydı.
21 Mart 1995'te İstanbul'da gözaltına alındıktan 55 gün sonra cesedi bulunan Hasan Ocak'ın anası ve kız kardeşi oradaydı.
20 Şubat 1995'te gözaltına alındıktan sonra işkenceyle paralanmış cesedi Beykoz ormanında bulunan Rıdvan Karakoç'un (onun hikâyesini de yazmıştım) kardeşi Hasan, oradaydı.
19 Ekim 1995'te eşi ve çocuklarının gözleri önünde alınıp götürülen ve bir daha göremedikleri Fehmi Tosun'un eşi Hanım, oradaydı.
1994 Mayıs'ında Adana'da evi basılıp götürülen ve bir daha kendisinden haber alınamayan Kasım Alpsoy'un oğlu Mehmet, oradaydı.
18 Ocak 1996'da evinden çıkıp bir daha dönmeyen İsmail Şahin'in eşi Kiraz, oradaydı.
2 Kasım 1994'te Mardin-Dargeçit'te köyüne yapılan askeri baskında götürülen, 14 yaşındaki Seyhan Doğan'ın ağabeyi Kadri, oradaydı.
Bir de geçen sene, 7 Ağustos'ta İğne Ada'ya iki günlüğüne tatile gidip bir daha dönmeyen 25 yaşındaki Tolga Baykal Ceylan'ın anası Kadriye Ceylan oradaydı. Kayıp edilen yakınlarının mezar taşını dikebilmiş olanlar, kendilerini şanslı sayıyor. Oysa çoğunun cesetleri bulunamadı. Toplu mezarların açılmasını talep ediyorlar. Yakınlarının cesetlerinin kendilerine teslim edilmesini talep ediyorlar.
....................
Cumartesi Anneleri, haftalarca coplanarak, gözaltında dayak yiyerek Galatasaray'da toplandı. Artık oraya ayak basmaları yasak. Artık kayıpları; gözaltına alındığı bilinen, görülen, ama yetkililerce reddedilen; nefretle parçalanmış bedenleri kim bilir hangi ırmak yatağına, hangi ormana, hangi çukura atılıvermiş olanları bize hatırlatacak kimse kalmadı sokaklarda. Ellerinde oğullarının kızlarının, çoğunluk yoksul bir fotoğrafçı dükkanında çektirilmiş soluk vesikalıklarından büyütülmüş suretleriyle, binlerce yıl yaşlanmış analar, babalar oturmuyor Galatasaray lisesinin önünde. Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor. Sevdiğinin ölümünün yasını bile tutmasına izin verilmemiş, kimseden hesap soramayacağını bilerek hayatta kalanlar.
Öte yanda, bir yakını kaybolmadığı için şükrederken her geçen gün kaybettikleri artan insanların toplumu.
Dünya Kayıplar Haftası. Karanlık aralanmadı daha.

yıldırım türker
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 14.03.07, 20:01
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)


Şehit Analarınadamı Baş Örtüsüsünü Yasaklıyacaksınız
Yazar MaLaTYaL1
Cumartesi, 04 Kasım 2006



Evet baŞlıktanda Göreceğiniz Gibi İçimizi BurKan Üzen Khreden Bir oLay Bu Vatanı uğruna binlerce şehit veren bir Ülkeyiz biz İnançlı bir toplumuz Bir aNa evladını 20 yıl fidanlar gibi yetiştirir askere yoLlar Orda Görevi askeri yönetmek yönlendirmek oLan vede sonuçta verdiğimiz vergilerlen çalişan devletin memuru oLan subaylara emanettir UnutulamamaLıki askerde Olsa sonuçta devletin memurudur aldığı maaşlar Bu halkın cebind eçıkmaktadır vede görevini anaysada almaktadır eşitlik ilkesine uyması gereken Bir kurum oLan TSK İçinde oLmamasi gerekn Çok Vahim bir oLayı http://www.turksanal .com oLarak burda yazmak sitedik yorumu size ait.. Şehit Anaları için de 'İkna Odaları' kurulmalı! Samsun Garnizon Komutanı Tümgeneral Naci Beştepe, Cumhuriyet Balosu'nun yapıldığı otele geliyor… Bakıyor ki, salonda başörtülü konuklar var… Beraberindeki askeri zevatla birlikte anında oteli terk ediyor… 'Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği' üyelerinin türbanlı eşleri de baloda… Şehit yakınları sanki vebalıymışlar gibi, Komutan hızla uzaklaşıyor oradan… Böylece laikliğimiz kurtulmuş oluyor! *** TSK'nın komutanları, şehit anaları veya yakınları ile cenazelerde bir araya geliyorlar mı? Geliyorlar… Tümgeneral Naci Beştepe de, Hakkari/Çukurca'da şehit olan ve Samsun/Terme'de toprağa verilen Uzman Çavuş Bülent Karataş'ın cenaze merasimine katılmıştı. (24 Ağustos 2005) Şehit Karataş'ın geride bıraktığı başörtülü eşi Sevim hanımı tabutun başında teselli ediyordu, Tümgeneral… Aynı Tümgeneral, 9 Haziran 2005 tarihindeki bir dernek ziyareti esnasında şehit yakınları ile bir araya gelmişti… Ziyaret esnasında hayli duygusal anlar yaşanmış, Tümgeneral Beştepe de bir şehit annesine sarılarak teselli etmişti… Komutanlar ve tabii Sezer… Cumhuriyet Balosu'nun ya da Çankaya Resepsiyonu'nun bulunduğu yerleri o sihirli laik değnekleri ile kamusal alan haline getiriverdikleri gibi… Musalla taşlarının etrafını/tabutların kalktığı yerleri de bir çırpıda kamusal alan yapıvermeliler! Hem de hiç vakit geçirmeden… Hatta: Şehit cenazelerinde başörtülü analarla, eşlerle, ailelerle, yakınlarla aynı alanda bulunmamayı laiklik adına garanti altına almak üzere… Şehit analarının başlarını açmak için 'İkna Odaları' kurmalılar! Tümgeneral Beştepe'nin salondaki başı bağlı kadınları görür görmez Büyük Samsun Oteli'ni terk etmesi, Devlet'le Millet'in barışmasını istemediğini gösteriyor… Ya da: Bu tavır, komutanın devletle milletin barışmasını kesinlikle arzu etmeyen kimi yerlere laik duyarlılığının ne kadar gelişmiş olduğunu gösterme ihtiyacından kaynaklanıyor… Tümgeneralin, Türkiye'de perde arkasındaki köprülerin altından çok sular aktığını görmediği çok açık… Devletle milleti barıştırmayı kafasına koymuş Milli Çizgi'nin tesis ettiği tarihi Yörünge Değişikliği'nin bu topraklarda yaşandığı/yaşanmakta olduğu gerçeğini… Çok geçmeden o da algılayacak: 29 Ekim resepsiyonunda yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu, asla yakışık almadığını tümgeneralimiz de anlayacak… *** Bir de Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği'nin Ankara'da verdiği 29 Ekim Balosu var… Atatürk'ün katıldığı son Cumhuriyet Balosu'nu örnek alan bir gece tertiplemişler… Bakın orada bir tek başı bağlı kadın yok… Laiklik adına harikulade bir manzara! Gecede konuşma yapan Masonların büyük üstadı Asım Akin "Biz Masonlar laikliğin bekçileriyiz!" demiş ya, zaten… Keşke, Tümgeneral Beştepe de o baloya davetli olsaydı: Oteli terk etmek ne kelime, salona koşar adımlarla girerdi! Masonların balosunda üyelere mini boyda rakı ve beyaz leblebi hediye edilmiş… Eh, bizde laikliğin bir numaralı turnusol kağıdı 'Rakı'dır: İstediğiniz kadar "Ben laikliğe yürekten bağlıyım" deyin, rakı içmediğiniz sürece buna kimseyi inandıramazsınız!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 14.03.07, 20:10
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Askeri cumhuriyet
Yazar DarendeLi
Cuma, 15 Aralık 2006
Türkiye Her ne Kadar Demokrasi Cumhuriyetide desek bu palavraları aRtık halkımzın yutmadığı bellidir tüm kararlar MGK DAn alinir hükümetler uygulardı uygulamiyanlar ya dar ağacında yada mapuslarda sürünürdü http://www.turksanal .com olarak sizlere Bu konu hakkında bir yazı dizisi sunmak istiyoruz Askeri cumhuriyet Toplumdan, toplumsal durumdan, toplumsal sorulardan uzak, rasyonalitesini kendi dar alanında üreten devlet kurumları arasında, özellikle içinde yaşanan "kavgalar" bu ülkeyi yoruyor, geriletiyor, sıkıştırıyor. Kısrıs meselesi üzerinden asker-sivil arasında çıkan son kriz bunun tipik örneğidir. Krizin arkasında yatanın derin bir "saray kavgası" olduğuna işaret ediyor. Bu saray gerçeğini besleyen düzen ise bildik: Geliri az, harcaması çok, tasarrufların çoğunu emerek yaşayan, aşırı merkeziyetçi bir siyasi merkez... Bunun yarattığı rantın ve diğer tasarrufların küçük bir kesim tarafından kullanılmasını sağlayan, ülkenin ekonomik potansiyelinin harekete geçmesini engelleyen aşırı bir tekelleşme... Tekelci tek kültür üzerine temellenen bir vatandaşlık anlayışının, kültürel standartlaşmayı zorlamasıyla ortaya çıkan, büyüyen, çözümsüz kalan, şiddeti her an yeniden besleme ihtimali olan bir Kürt meselesi... Kamu sahasında kimlik, inanç ve birey temasına kuşkuyla bakan, bu teması yasaklamaya çalışan arkaik bir laiklik anlayışı... Başta Silahlı Kuvvetler örneğinde olduğu gibi yetkililerin siyasi sorumluluk taşımadığı, siyasi sorumluluğa sahip olanların yetkili olmadığı garip bir devlet yapılanması ve bu yapılanmanın, adliyeden emniyete toplumsal talepleri ve evrensel değerleri, yani sorunların siyasi çözüm yollarını dışlayan bir tahakküm yaratması... Aşırı merkeziyetçi devlet yapısı yüzünden kaynak dağılımının kapalı kapılar ardında ve siyasi amaçla yapılması, bunun yarattığı oligarşik parti düzenleri ve adliye sisteminden ihale sistemine kadar uzanan bir yozlaşma... Devletin yapılanması ve politikalarını zorlayan bir toplumsal değişim ve talep dalgasıyla kamu düzeni ve yasaların kevgire dönmesi, devletin zaman zaman acze düşmesi, toplumu toplum yapan ortak paydaların örselenmesi... Bu listeyi daha da uzatmak mümkün... Ancak, bu sorunları nasıl sıralarsanız sıralayın, değişmeyecek olan iki temel unsur var. İlki, bu sorunlardan her birinin çözümünün diğer sorunun çözümüne bağlı bulunması; ikincisi, ülkenin hemen her açıdan batağa saplanmış olduğudur. Bu batak neden? Neden bu sorunlar her yanımızı kuşatıyor? Çünkü Türkiye, kuruluş dönemlerinden itibaren çağın gereklerini yerine getirememiş, yani modernleşmenin en önemli taşıyıcısı olan özgür bireye, demokratik standartlaşmaya dayalı eşitlik ilkesini bulamamış, hukuk düzenini kuramamış, yani modernleşmesini eksik yaşamış bir ülkedir. Yeni dünya düzeni ve yeni çağ ile bu meseleyi çözemediği bir esnada karşılaşmıştır. Klasik demokrasinin gereklerini bile yerine getiremediği bir dönemde, bireyin ve haklarının yeniden tanımlandığı, demokrasi tanımında standartlaşmanın yerini farklılaşmanın aldığı bir dalgayla yüz yüze gelmiş ve yaşadığı iç ve dış bunalımlar ikiye katlanmıştır. Ülke yönetimi toplumu, bireyi içinden kuşatan bu yeni dalgayla mücadele etmeye soyundukça, sorunlar daha da azmıştır. Bu çerçevede,"iktidarsızlaştırma ve iktidarı sürekli denetim altında tutmayı gündeme getirme gayretleri"ne işaret eden girişimler, eksik modernleşme modelini daha gerilere götüren bir anlayışı yeniden keşfetmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Hangi açıdan bakarsanız bakın; ister eksik modernleşme açısından, ister modernleşmenin demokrasi ve toplumsal taleplere ilişkin çağın gerisinde kalmaya yüz tutan bazı ilkeleri açısından… Bilin ki, bugün yaşadığımız temel sorun, toplumsal, kültürel, ekonomik, sosyal kaynakları seferber ederken kullandığımız, yüzyıllardır değiştiremediğimiz aşırı merkeziyetçi yöntemden kaynaklanmaktadır. Bu değiştiği anda gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. Ancak şunu da unutmamak gerek: 23 Nisan tipi krizler nasıl AKP gibi siyasi partilerin bazı hatalarından hareketle meşrulaştırılamazsa, aynı krizler bu tür hataları ört bas da edemez.. AKP gibi değişim söylemiyle iktidara gelen siyasi partiler, bu merkezi yapıya bilerek ya da bilmeyerek eklemlenmeye çalıştıkça sorunlar daha da artacaktır. Üstelik ilk faturayı onlar ödeyecek, onlar üzerinden tüm ülke ödeyecektir. Ali Bayramoğlu alibayramoglu@tnn.net
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 14.03.07, 20:18
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

İnsan Hakları-İnsan Onuru
Yazar Administrator
Cumartesi, 01 Nisan 2006
İnsan Hakları Konusu türkiyenin en baş ağirtan sorunlarından biridir. aMa insan oLan hepimizin hakları vardır Bunu kimse inkar edemez Türkiyede ne yazıkkı belirli bir sistem [sistemi elinde bulunduran sözde Laik ve elit tabaka ] sadece kendi insiyatiflerin dışında ülkemizdeli büyük çoğunulu Bu haklarda mahsur bırakmaktadır.Bizde turksanal Olarak insan hakları konusunda sizler içim bir araştırma yazsısı hazırladıkİnsan hakları, tüm insanların doğuştan sahip olduğu haklardır. Bu kabul, genelde paylaşılan bir düşüncedir. Fakat bunun açıklığa kavuşturulması gereken yönleri var. "İnsan hakları" dediğimiz şeyler nedir ki, bunlara bir "sahiplikten" üstelik "doğuştan" sahip olmaklıktan söz ediyoruz? İnsan haklarının her biri, birer "değeri" ifade eder. İnsan onuru dediğimizde de insanın değerinden söz ediyoruz. İnsanın değeri ise onu diğer canlı türlerinden ayıran özellikleridir. İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliği ise, insanın bilinçli üretim yapması ve güzellikler yaratmasıdır. Dolayısıyla, bilinçli üretim (buna düşünebileceğimiz tüm üretimleri, başta kendisini ve geçim araçlarını bilinçli olarak yaratmak olmak üzere) ve güzellik yaratma (estetik), insanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliğidir. Hak, genel olarak ya kişilerarası yazılı ya da sözlü sözleşmelerden ya da yasalardan doğar. İnsan haklarının temel özelliği, kaynağını sözleşme ya da yasaya dayanmaksızın açığa vurmasıdır. İnsan hakları hayatın içinde, ihtiyaçtan, ihtiyaç sahiplerinin istemlerinden kaynağını bulur. Tarihin tüm dönemlerini kapsayacak şekilde, otorite karşısında ihtiyaç sahiplerinin taleplerini şekillendirmeleridir söz konusu olan. Kendisini ve kendi geçim araçlarını bilinçli olarak üreten ve güzellikler yaratan, bu olanağa canlı türleri içerisinde sahip olan insanın eylemidir, yaşama durumlarıdır insan haklarının kaynağı. O nedenle, insan hakları evrimcidir. Sürekli gelişir. O nedenle, yaşama durumlarından kaynaklı olduğu için dinamiktir. Kaynaklandığı yaşam harekete dayandığı için dinamik bir süreçtir insan hakları. Her tarihsel dönemde ihtiyaçlar ve her tarihsel dönemde istemler çeşitlenir, zenginleşir, derinleşir. İnsan haklarının evrimci ve dinamik karakteri buna yanıt verir. O nedenle de insan hakları listesine son nokta konulamaz. İnsanın ürettikleri ve yarattıklarıyla bir bütün oluşu, onun değerini oluşturur. İnsan onuru dediğimiz şey, ürettiği ve yarattığı ile bir bütün olan canlı türünün, tüm biçim ve çeşitleriyle ve her eylemde-işlemde, bir muamele beklentisini ortaya koyar. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin tüm insanların onurda ve haklarda eşitliğini vurgulayan 1. maddesinin insan onurunun altını çizdiğini belirtmeliyiz. Bildirinin anahtar kavramı insan onurudur. Tüm insanlar insan olma onuru bakımından eşittirler. Dolayısıyla, insanlar, işçi, memur, doktor, bilim insanı, sanatçı, general, devlet başkanı, avukat ve benzeri sıfat ve kimlikleri ile değil, başlıbaşına insan oluşları itibariyle bir değer ifade ederler ve bu özellikleri nedeniyle de değer ya da onurlarına uygun muamele, ama her eylem ve işlem açısından uygun muamele beklentisi içerisindedirler.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 16.03.07, 13:48
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Tarih: Ptesi 26 Şubat 2007 22:48
*"Sen kalkıp 'dincilik' tehlikesinden dem vurarak, her zamanki gibi üstü
örtülü biçimde demokrasi düşmanlığı yapacaksın. Dincilik diyerek, her
zamanki gibi dinle ilgili neredeyde her şeyi 'lâiklik düşmanlığı' olarak
yorumlayacaksın. 'Lâiklik elden gidiyor!' yaveleriyle her zamanki gibi asker
kışkırtıcılığı yapacaksın, demokrasiye karşı.

"Ama yutturamazsın! "Sen kalkıp 'etnikçilik' diyerek insan hakları konusunu
es geçeceksin; Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt kökenli vatandaşlarının,
Kürtlerin kimliklerine, kültürel haklarına gözünü kapatacaksın. Sen kalkıp
'etnikçilik' diyerek, ırkçı tehdit ve saldırıları 'ulusalcılığın yükselişi'
diye niteleyip demokrasiye karşı ince ince askeri kışkırttığını sanacaksın.

"Ama yutturamazsın! Dincilik diyeceksin. Etnikçilik diyeceksin. Türkiyeyi
yeniden çatışma ve gerginlik ortamına sürüklemeyi amaçlayan ırkçı–milliyetçi
saldırı ve tehditleri görmezlikten geleceksin, hatta bu çevreleri mazur
göstereceksin.

"Senin tek bir derdin var: Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunu kesmek! Çünkü
Avrupa yolu demek, demokrasi demek! Sen bunu istemiyorsun. Bunu istemediğin
için de askeri kışkırtıyorsun!

"Ama yutturamazsın! "1960'ların, 1970'lerin Türkiye'yi cephelere bölme
siyasetinin bu topraklarda ne büyük acılara yol açtığı, insanlarımıza ne
kadar kan ve göz yaşı döktürdüğü ve bu ülkeye neler kaybettirdiği daha
belleklerde tazeyken, sen hâlâ neyin peşindesin?..

"Ne yaparsan yap, yutturamazsın. Senin derdin demokrasiyle. Senin derdin
Avrupa'yla. Yoksa dinciliğe de, etnikçiliğe de demokrasi içinde çare var.
Asıl demokrasi dışı yollardır, bölücülük ve irtica akımlarını azdıracak
olan; demokrasi değil.

"Ama, bunu senin anlaman güç. "Senin Aydınlanmacı kafan demokratik değil,
totaliter kafadır! Siyaseti dinleştiren kafadır! Senin kafan yıllar geçtikçe
siyah beyazlaştı! Başka renkler uçup gitti senin kafandan. Senin
Aydınlanmacı kafan, yalnızca aklı yücelterek eleştirel düşünceye kapanan,
dogmalara açık hale gelen kafadır. Senin Aydınlanmacı kafan demokrasiye
değil, Stalinizme açıktır. Nazizme açıktır. Senin Aydınlanmacı kafan 'aklın
cinayetleri'ne açıktır.

"Oysa Aydınlanmanın asıl özünde yatan akıl, araştıran, sorgulayan,
eleştiren, insan beynini sloganlara tutsak etmeyen klişelere esir düşmeyen
akıldır. Kendi başına fikir üretmeye çalışan akıldır. Kendisine verilmek
istenenle yetinemeyen akıldır. Sürekli sorgulayan, kuşku besleyen akıldır.

"Ama artık senin bunları anlaman, gerçek Aydınlanma'nın ne olduğunu
öğrenmen, eleştirel düşünceye akıl erdirmen, kavraman, bu saatten sonra çok
güçtür. "Senin işin artık demokratlarla değil, 'Türk Miloşeviçleri'yle...
"Senin Aydınlanman faşizmdir! "Senin Kemalizmin faşizmdir! "Senin
milliyetçiliğin faşizmdir!

*Hasan Cemal'in "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim" isimli kitabından*
okumamıştım e-postama şimdi geldi
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 18.03.07, 17:03
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Ümit Kardaş - Askerler demokratik denetime razı değil

Emekli askerî hakim Ümit Kardaş, TESEV’in Genelkurmay Başkanı’nın eleştirilerine hedef olan “Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” başlıklı almanağının yazarlarından biri.

Türkiye’nin de resmen üyesi olduğu DCAF’ın (Democratic Control of Armed Forces) desteğiyle hazırlanan ve Silahlı Kuvvetler’in yanı sıra Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik, MİT, Özel Harekat, köy korucuları, askerî yargı ve gözetimdeki rolü itibarıyla medyanın ele alındığı almanağın amacı hem parlamenterleri, hem de kamuoyunu bilinçlendirmek ve güvenlik sektörünün hesapverebilirlik ve şeffaflık açısından röntgenini çekmek olarak açıklandı. Yaşar Büyükanıt’ın almanağın haziran ayındaki tanıtım toplantısına katılan AB temsilcisi Kretschmer’in TSK’ya yönelik eleştirilerine verdiği sert yanıt, ilgiyi yeniden TESEV’in çalışmasındaki tespitlere yöneltti. Basımı mayıs ayında yapılan söz konusu çalışmayı okumayanlar da aylar sonra “neler varmış bakalım bu almanakta Paşamızı bu kadar kızdıran” deme ihtiyacını hissetti. Uzmanlık alanı askerî yargı olan Ümit Kardaş’la bu çerçevede konuştuk.

Genelkurmay Başkanı TESEV almanağına neden bu kadar kızdı?

Çünkü askerler demokratik bir denetime ve gözetime razı değiller. Böyle bir konunun bırakın tartışılmasını, bilgi olarak dahi ortaya konmasını istemiyorlar. Tarihten gelen birtakım nedenleri de var; ama TSK 1980’den beri iktidarda. MGK yapılanması ve 12 Eylül hukukunun getirdiği düzenlemelerle yürütme ve yargı erkleri ile toplum üzerinde güçlü bir iktidara sahip ve sürekli topluma korku salıyor. Böyle bir tehdit ve korku ortamında onu denetleyemezsiniz. Hükümetin bu almanağı ifade özgürlüğü bağlamında ve demokrasiye bir katkı olarak algılayıp savunmaması ve askere hak vermesi hatta bu çıkışın nedenini daha çok bu almanağa yöneltmesi hem etik hem de ahlaki değil. AKP iktidarda muktedir değil, yalpalıyor.

Başbakan’ın askerlere “Gelin abartmayalım, uzlaşalım” önerisi yalpalamak mı?

Başbakan tutarsız davranıyor. ABD’de ordunun sivil otoritenin emrinde olduğunu söyleyip, dönüş yolunda tavizkar bir tutum sergilemesini doğru bulmuyorum. Başbakan’ın bu konularda askeri ikna etmesi gerekmiyor. Askerî bürokrasi bir siyasi parti değil, kendine bağlı, idare içinde yer alan bir kurum. İktidar uzlaşmayı muhalefet partileriyle arar, onları iknaya çalışabilir. Ama askeri değil. Ayrıca askerin tatmin edilebileceğini de sanmıyorum. Almanakta yazıları bulunan akademisyen 5 polis hakkında soruşturma açılması bilimsel ifade özgürlüğüne bir saldırı ve bu soruşturmanın askerin hedef göstermesi sonucu başlaması çok acı. Üstelik bu akademisyenlerin makale yazdıkları konuların ordu ile ilgisi yok. Bu insanların aldığı yara nasıl onarılacak? Bilimsel gelişme nasıl sağlanacak? Bu konularda siz demokrasiden yana bir iktidar olarak nasıl kayıtsız kalır, taviz verirsiniz?.. Gerçek irtica bu işte.

Size göre “dinî” irtica tehdidi altında mı Türkiye?

Hayır, ben aksine iyiye gidiş görüyorum. Hakikaten, gettolarından çıktı bu insanlar ve dünyevileşmek istiyorlar. Çiçek Pasajı’nda oturan, erkek arkadaşlarıyla el ele dolaşan türbanlı kızlar görüyorum. Üniversiteye gelip kapıdan döndürülen kızlar okumak istiyor. Eskiden okumak istemiyorlardı. Şimdi belki orada pozitif bilim ile tanışıp değişecekler. Yani bunlar aslında çoğalmadılar. Zaten vardılar. Şimdi toplumsal alana geliyorlar, talepleri var. Bu talepleri karşılamak zorundasınız. TSK ise türbanı laikliği tehdit eden bir durum olarak algılıyor.
Genelkurmay Başkanı bazı sorular sordu. ‘Bunlara hayır diyemiyorsanız, demek ki irtica tehdidi var’, dedi. Onlardan biri de laikliğin tanımının yeniden yapılması isteğinin dile getirilmesiydi.
Burada sorun, isteği dile getirenin Meclis Başkanı olması. Laiklik tanımının daha anlaşılır hale gelmesini önermek neden irtica olsun ki? Bu ifade özgürlüğüdür. Benim için laiklik açısından sakıncalı olan kurum, Diyanet İşleri Başkanlığı. Çünkü laiklikte en önemli unsur, devletin tüm dinî inançlara karşı eşit mesafede durmasıdır. Ama siz devlete bağlı bir organ oluşturup, belli bir inanca, belli bir mezhebe din hizmeti veremezsiniz.

Diyanet olmasa daha büyük bir kaos olmaz mı?

Sürekli korkutuluyoruz. Korkularımızdan dolayı ne doğru düzgün laik olabiliyoruz, ne de demokrat. Ondan korkuyoruz, bundan korkuyoruz. Korku, devlet yönetiminde bir aygıttır. Bu aygıtı iktidarınız için kullanırsınız.

Ordumuzun aynı zamanda bir NATO ordusu olduğunu düşünürsek, irtica tehdidi sanki onların da işine geliyor.

Tabii NATO’nun da işine geliyor, Amerika’nın da.

Büyük Ortadoğu Projesi, İslam’ın terörle eşit gösterilmesi çabaları, İslamofaşist deyimleri, Papa’nın İslam’ı aşağılaması… Bu gelişmelere karşı bizim ordumuzun din anlayışı nedir?

Bunlarla bir paralellik var; ama nüfusun çoğunlukla Müslüman olması nedeniyle bunu bu şekilde ifade edemezler. O zaman da tabii irtica var deniyor. Yani dünyanın İslam’ı tehlike algılamasının bizde de yansımaları oluyor. Amerika’nın yeşil kuşak teorisinin geçerli olduğu bir dönemde 12 Eylül oldu ve Silahlı Kuvvetler, politik partilerden çok daha fazla dini istismar yaptı. Amerika’nın dış tehdit algılaması değişmediği sürece Genelkurmay başkanları ara sıra çıkıp bu tarz konuşmalar yapacaklardır. Bakınız dine müdahil olmak da din istismarıdır. Diyanet İşleri, bir devlet kurumu; toplumun dini nasıl yaşaması gerektiğini empoze ediyor. Asker de Diyanet üzerinden dinî yaşamı kontrol etmek istiyor.

MGK’nın yapısındaki yasal değişiklikler uygulamada neleri değiştirdi?

MGK’nın yetkileri daraltıldı. Bir sivil genel sekreter getirildi. Ama değişen bir şey yok. Fiiliyatta oluşturdukları müdahale geleneği, fişlemeler, iç istihbarat devam ediyor. Bence MGK’nın tamamen kalkması lazım. Dış güvenlik kurulu olabilir. Dış güvenlikle ilgili konularda askerin görüşünü alacaksınız tabii ki. Ama MGK’da iç siyaset konuşuluyor. Siyasetçinin böyle bir zemine ihtiyacı yok. Kendi parti grupları var, Meclis var, bakanlar kurulu var.

Yeni sivil genel sekreter MGK’nın iç değil, dış güvenliği izleyeceğini beyan etmişti.

Uygulamada böyle olmuyor işte. O zemin durduğu sürece askerler oraya kendileri açısından tehlike gördükleri konuları hep getirecekler. Zaten kavram milli güvenlik, milli savunma değil. Güvenlik dediğinizde bu her şeyi kapsar; hukuk, ekonomi, eğitim, kültür hepsiyle ilgilenirsiniz.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni görmediklerini açıklayan siyasiler var. Neden gizleniyor?

Bunun hazırlanmasında asker egemen olduğu için, kendilerine göre yaptığı birtakım tehdit algılamalarının bilinmesini istemiyor. Bu belgeyi yürütmenin hazırlaması lazım; ama acaba sivil siyasetçiler bu konuda ne kadar nitelikliler, buna eğilmek istiyorlar mı? Yoksa bu askerin işi, biz onlara mı bırakalım diyorlar?

Eğer siviller yetersizlerse bunda askerin payı yok mu? İşte hep deniyor ki siyasiler boşluk yaratıyor, asker de onu dolduruyor. Sen sürekli onları korkutursan, aşağılarsan nasıl gelişecek beyinler?

Gelişemez tabii. O boşluğu zaten asker yaratıyor. Asker siyasete müdahale ettikçe siyasetçi sorumluluk almaktan kaçınır. Kendine olan güvenini kaybeder bir süre sonra. Hatta Genelkurmay milli güvenlik siyaseti ile ilgili galiba bir görüş sormuş hükümete. Onlar da ‘siz nasıl uygun görürseniz’ demişler.

Bunu diyen kim, Başbakan mı?

Artık bilemiyorum, ya Başbakan ya Milli Savunma Bakanı. Siz siyaset yapıyorsanız, cesur, programlı ve dik olacaksınız. Bakın toplumsal bir olay olduğu zaman vali askerden yardım ister. Öyle bir yönetmelik çıkarıldı ki asker doğrudan doğruya müdahale ediyor artık. Bunu hazırlayan, hükümet. Siz kendi yetkilerinizi resmen askere devrediyorsunuz. Ha diyeceksiniz ki asker bunları tokatlıyor. Travma geçirdiler bunlar. Doğrudur. Bir başbakan, iki bakan asıldı. Ondan sonra iki gömleğimiz var; bayramlık ve idamlık söylemleri. Tayyip Erdoğan da yakın bir zamanda böyle bir psikolojinin içindeydi. Darbeler yapıyorsunuz. Siyasetçi tabii ki güvenini kaybediyor. Sorumluluk almaktan korkuyor.

Bir adım ileri iki adım geri gidiyor.

Kürt sorunu var diyorsunuz, lafınızın altını dolduramıyorsunuz. Askere dur kardeşim, ben bunu çözeceğim, bu benim sorunum diyebiliyor musunuz? Yoksa bir kenara çekilip, asker gitsin, savaşsın mı diyorsunuz. Siz güçlü birisinden dayak yediğiniz zaman bir daha onun çevresinde dolaşabilir misiniz? Dolaştığınız zaman da boynunuzu büküp korkarak kaçarsınız, onun dediğini yaparsınız.

Peki bu durumdan dayak atan da zarar görmüyor mu?

Tabii, o da netice itibarıyla güç kaybına uğruyor. Disiplini zayıflıyor, kendi içinde muhalif gruplara bölünüyor. Her darbeden sonra tasfiyeler oldu orduda. 12 Eylül’de bir sürü genç subay atıldı. 1960 ihtilali keza Eminsuları, tasfiye etti. 28 Şubat’ta da aynı şeyler yaşandı.

Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasını dinleyen genç subayların kafalarında hangi soru işaretleri vardır acaba?

Askeri eğitim çoğunlukla bir prototip yaratıyor. Daha ortaokul çağında o kurmaylığa marke olan insanların kafasında gücü elde etme, general olma, genelkurmay başkanı olma, cumhurbaşkanı olma fikri var. Sürekli onlara ‘sivillerden daha üstünsünüz, sizin donanımınız farklı, siz cumhuriyeti koruyacaksınız’ gibi bir psikolojik yaklaşım da onları farklı düşünmeye sevk ediyor. Kurmay sınıflarda muhalif olacağını düşünmüyorum. Yani o piramidin tepesine doğru gittikçe amaçlar değişiyor. Yani bir tuğgeneral tümgeneralliği, tüm olan korgeneralliği hedefliyor. Tabii imtiyazlar, ayrıcalıklar başlıyor ondan sonra. Bunları bırakmak kolay değil.

Siz albay rütbesinde emekli olduğunuz için mi böyle rahat konuşuyorsunuz?

Ben hakimdim, general olmak niyetim yoktu. Ben fikirlerimi özgürce söyleyip yazmak istiyordum. Ben askerî öğrenci olarak okumadım. Orduya yedek subaylıktan katıldım. Doktora yaptım. Şiir yazdım. Sinema ve tiyatrodan beslendim ve kendimi korudum. Toplumsal olaylara salt askerî mantalite açısından bakmak kısır bir görüş olur ve yanlışlara götürür insanı. Onun için askerî öğrencilerin kendilerini besleyecek, vizyonlarını açacak hobiler edinmeleri, lojmanın dışına çıkmaları, topluma karışmaları lazım.

Ümit Özdağ, “Ordu, hem AB’nin Türkiye’yi bölücü bir proje olduğunu söylüyor, hem de AB’ye karşı değiliz diyor. Dürüst olsunlar, AB’ye karşı çıktıklarını açıklasınlar.” dedi. Siz bu yoruma katılıyor musunuz?

Ordu güç kullanmaya alıştı, denetlenmek istemiyor. AB’ye karşı çıkmayı da istemiyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin bir politikası Batılılaşmak. Burada bir çıkmaza giriyor. “Avrupa Birliği bizim neyimize?” diyemiyor tabii. Aslında düşüncesi bu. Özellikle son 25 yıldır siyasi parti gibi çalışıyor. Ve bu hükümranlığını kaybetmek istemiyor. Tabii ordunun çoğunluğunu sivil toplumdan gelen, askerlik görevini yapan bizim gibi insanlar oluşturuyor. Astsubaylar ve hatta subaylar dahi kurmaylara göre kendilerini ezilmiş görürler bu sistem içerisinde. Ne kalıyor geriye? Bir kurmay sınıfı, yani o piramidin tepesi siyaseti belirleyici olan. Zirvedekiler üç yüz kişi midir, beş yüz kişi midir, neyse işte. Yoksa alttakilere bir şey sorulmaz. Sıkı bir emir komuta zinciri var.

Ama askeriye içinde demokrasi olmaz ki...

Asker sadece dış güvenlikle ilgilense sorun yok. O zaman tabii ki disiplini de olsun, gücü de. Yani görevi sınırlanırsa mesele kalmaz. Ama kim sınırlayacak? Siyasi partilerin ordu ile ilgili hiçbir programları yok. Yani nasıl bir ordu düşünüyorlar, bunu söylemeye dahi korkuyorlar.

Ve bu yüzden siyasi demeç veren askere yasal işlem yapamıyorlar…

Yapılacak en güzel iş, Erdoğan’ın kendi partisinin başında kalması ve Çankaya’ya hakikaten demokrat, tarafsız, vizyon sahibi, hukuku işleten bir insanı seçmek. O zaman askerin bu tür müdahalelerinde radikal davranarak, onları emekli edebilirsiniz.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 18.03.07, 17:07
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Murat Yılmaz - Genelkurmay'ın raporu Türkiye'yi siyah-beyaz görüyor

Nokta dergisinin gündeme getirdiği raporda adı geçenlerin dışında, bu rapora dahi alınmayan zaten dışlanmış ve "TSK karşıtı" olarak görülen gazeteler söz konusu. Kim bilir onlar hakkında neler yazıldı?

Türkiye yeniden "andıç" ve "basını fişleme" hadisesini tartışıyor. Nokta Dergisi'nin başarılı yayıncılığıyla haberdar olduğumuz bu konudan, Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı adlı bir birimin gazeteleri ve gazetecileri TSK yanlısı ve TSK karşıtı olarak tasnif ettiği, akreditasyon uygulamasına gittiği, bu şekilde itibarlılaştırma ve itibarsızlaştırma düşüncesi taşıdığını öğreniyoruz. Basın ve Yayın Kuruluşlarının Akreditasyon Yönünden İnceleme ve Değerlendirilmesi başlıklı belgenin, raporlama ve akreditasyondan ibaret olup olmadığını, yoksa başka faaliyetler için bir istihbarat hazırlığı niteliğinde olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Bir de bu rapora dahi alınmayan, zaten dışlanmış ve "TSK karşıtı" olarak görülen gazeteler söz konusu. Kim bilir onlar hakkında neler yazıldı? Ancak esasen hadise, kamuoyuna mal olduğu haliyle de vahimdir. Konuyu daha vahim hale getiren şey, Genelkurmay'ın işlem ortaya çıktıktan sonra, kamuoyundan özür dileyip ilgililer hakkında idari ve adli yola başvurulacağını açıklamamış olmasıdır. Genelkurmay'ın adli soruşturmasının, haberin basına kimin tarafından sızdırıldığına yönelik olması, olayın ciddiyetini arttırıyor. Çünkü buradan raporun hazırlanmasını meşru olduğu, raporu hazırlayanların bunu emirle hazırladığı, buna benzer raporların bundan sonra da hazırlanacağı, orduyu veya bir ordu mensubunu eleştirenin TSK karşıtı veya düşmanı olarak tasnif edilmesinin tasvip edildiği gibi anlamlar çıkıyor. Buradaki her bir anlam ifade hürriyetine, hukuk devletine, insan haklarına, demokrasiye ve sivil yönetime karşı bir sıkıntıyı ifade etmektedir.

HUKUK DEVLETİ İHLALİ

Bu haliyle haber, basit bir fişlemenin ötesinde sivil-asker ilişkilerinin, gazetecilerin bireysel haklarının, demokratik hukuk devleti sınırlarının ihlal edilmesi anlamına geliyor. Mesele, basında bu yönüyle de tartışılırken, iktidarıyla muhalefetiyle siyasetçilerin neredeyse sessiz kalması, Türkiye'nin hâlâ birinci sınıf bir demokrasi olamadığını ortaya koyuyor. Her vesileyle AB'yi suçlayanların, bu mesele karşısındaki suskunlukları ve ordunun buna benzer tavırlarının, Türkiye'nin içerideki ve dışarıdaki itibarına ve istikrarına verdiği zarar karşısındaki suskunlukları "TSK yanlıları"nın bu konulara bakış açılarını da ifşa etmektedir.

Türkiye, ordudan kaynaklanan bu tür hak ihlallerine uzun bir süredir şahit oluyor. 28 Şubat döneminde bazı generallerin, hazırlanan andıçlarda ordunun siyasete müdahalesine karşı çıkan sivil gazeteci ve insan hakları aktivistlerine karşı "psikolojik harp" yürütmek için yalan haberler düzenleyip yayınlattıkları biliniyor. Bu yalan haberleri takiben bazı gazetecilerin işine son verilirken, İHD Başkanı Akın Birdal menfur bir silahlı saldırı sonucu yaralandı. Bu andıçları hazırlayıp yayınlatanlar ise hâlâ yargılanmış değiller. Üstelik bu haksızlıklar karşısında, haksızlığa uğrayanlardan bir özür dahi dilenmiş değil. Bu andıçtan sonra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök zamanında İstanbul'da bir askeri birliğin "sosyetik fişleme" olarak tarihe geçen bir çalışma içinde olduğuna ilişkin haberler yayınlanınca, fişleme ortadan kaldırıldı, soruşturma açıldı ve Genelkurmay bu hadiseyi tasvip etmediğini açıkladı. Bundan bir süre önce, eski Jandarma Genel Komutanı ve halen Atatürkçü Düşünce Topluluğu Başkanı olan Şener Eruygur'un bakan, milletvekili ve bürokratları fişlettiğine ilişkin iddialar yayınlandı. Bu konu yargıya intikal etti ama, Genelkurmay herhangi bir açıklama yapmadı, özür dilemedi. Burada zikretmediğimiz benzeri birçok hadise, meselenin şahsi bir yanlışlık ötesinde, ne yazık ki kurumsallaştığını gösteriyor.

Bu konuya daha sonra dönmek üzere, bu kurumsal zihniyeti kristalleşmiş bir şekilde yansıtan iki örnek verelim. 28 Şubat dolayısıyla çıkan bir haberde, gazeteci İlnur Çevik'in Genelkurmay'a çağırılarak dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir tarafından uyarıldığı anlatılıyordu. Habere göre, Bir yandaşlarını beyaz-dost, karşıtlarını siyah-düşman olarak görüyor, arada olanlar için de gri diyerek, İlnur Çevik'i gri alandan beyaz alana geçebilmesi için, Erbakan aleyhtarı olmaya çağırıyordu. Çevik Bir'in herşeyi en çok ikiye ayırabilen zihniyeti ve donanımı başka vesilelerle de ortaya çıkmıştır. Bunlardan kamuoyuna malolan bir başkası da, türban konusundaki hak ihlallerine karşı özgürlükçü bir tavır alan Taha Akyol'a yapmaya kalkıştığı baskı sırasında görülmüştür. Türban yasağının desteklenmesi talebinde ısrar edilince, Taha Akyol bu konudaki sosyolojik verilerden hareketle türbanın gericiliği değil kadınların özgürleşmesini temsil ettiğini sosyolojik araştırmalara atıfla savunur. Akyol'un sosyologlarla görüşülüp görüşülmediğini sorması üzerine, Çevik Bir, sosyologlarla görüşerek zihinlerini bulandırmayacakları ve tereddüde düşmeyecekleri mealinde bir cevap veriyor. Tipik bir açık toplum düşmanlığı ve hürriyet korkusu barındıran, bu "kesin inançlı" tavır dogmatizmden kaynaklanmaktadır. Çevik Bir'den verdiğimiz bu örnekler, "münferit" olmanın ötesinde ne yazık ki, bir zümrenin bakış açısını yansıtıyor. Bu bakış açısı belli bir eğitimin, müfredatın, talimatnamelerin, teşkilatın ve ideolojinin sonucu olarak tezahür etmektedir. Bu bakımdan "TSK yanlısı" kalemlerden Mehmet Ali Kışlalı'nın ısrarla işaret ettiği üzere, TSK muvazzaf kadrosunun yetişme tarzı ve müfredatı incelenmeden, TSK'nın dünya görüşü ve tavrı anlaşılamaz. Tabii bu anlama ameliyesini takiben yapılması gereken, Kışlalı'nın tavsiye ettiği orduya göre tavır belirleyip sivil siyasetin sınırlarını daraltmak ve askeri vesayeti kabul etmek olamaz. Yapılması gereken şey, bu dünya görüşünü değiştirecek ve demokrasiyi esas alacak bir reformdur. Bu reformun perspektifi, demokratik rejimlerde sivil- asker ilişkilerinin tesisi, sivil demokratik yönetimin hakimiyetinin kesinlikle sağlanması, savunma harcamalarının ve faaliyetlerinin parlamenter denetiminin gerçekleştirilmesi olmalıdır.

Ordunun kendi dışındaki kurumlara ve sivillere bakışında, gerçekten endişe verici bir mantık sergileniyor. Esasen tehditleri tayin etme iradesine sahip olduğunu iddia eden ordu, sözde "Hakimiyet milletindir" dese de fiilen egemenliğin kendisine ait olduğunu da iddia etmiş olmaktadır. İç tehditten bahsetmek ise, vatandaşların ve yeri geldiğinde bazı kurumların "düşman" olarak görülmesi demektir ki, iç düşmanla mücadele etmenin yolu bir tür iç savaşı akla getirir. Bu bakış açısı, bir ülke için olabilecek en kötü şeydir. Bu yüzden ordunun, AB istikametinde gerçekleşen sivilleşme ve demokratikleşme reformlarına karşı çıkmayı bir yana bırakarak, bu çerçevede bir reforma yönelmesi gerekmektedir. Bu tür bir reform ise, sadece orduya bırakılamaz. TBMM, birinci sınıf demokratik ülkelerdeki modeller çerçevesinde, bu meseleyi ele almalıdır. Bu bağlamda Türk ordusu, demokratik NATO standartlarında yeniden yapılandırılmalıdır. Bütün NATO üyesi ülkelerinde protokolde Milli Savunma Bakanlarından sonra yer alan Genelkurmay Başkanlarının, Türkiye söz konusu olunca Milli Savunma Bakanı'nın önüne geçmesi garipliği ortadan kaldırılmalıdır.

ANDIÇ BAKIŞI ENDİŞE VERİCİ

İşin şaşırtıcı tarafı, Türkiye'nin tehditlerle karşı karşıya olduğunu iddia edenlerin, basını fişlemek ve hükümetten "müstakil "olduklarını açıklamak konusundaki gayretleridir. Bu gayretler, Türkiye'nin siyasetine müdahale niyetini açığa çıkarıyor. Ancak bu niyetin, iç ve dış şartlar düşünüldüğünde kısmetinin çıkmayacağı görülüyor. Ordunun 1908-1918 döneminde subayların siyasi fırkacılık yapmasından kaynaklanan problemleri kabul ederek, fırkacılıktan uzaklaşmayı kabul etmesi bu ülkeye muazzam insan, toprak ve kaynak kaybına mal olduktan sonra gerçekleşebilmiştir. 1960 sonrası askeri müdahalelerin yarattığı halen devam eden problem ve maliyetler karşısında ise, ordunun bu dönemden yeterince ders almadığı anlaşılıyor. Bu dersin, 1908-1918 yıllarındaki gibi ağır bir maliyete yol açmaması için Türkiye'nin bütün kurumlarının ve vatandaşlarının üzerine düşenleri yapması gerekiyor. İspanya, Portekiz ve Yunanistan ordudaki siyasete müdahale eğilimlerini cezalandırarak, cuntacılığı tasfiye ettikten sonra daha birinci sınıf demokrasi ve devlet olabilmişler, kazandıkları bu itibarla bugün gelişmiş ülkeler arasında yerlerini alabilmişlerdir. Çok değil, 15 yıl önce Doğu Bloku'nun kapalı toplum anlayışı içinde yaşayan Doğu Avrupa ülkelerinin açık toplum olma ve demokratikleşme istikametinde Türkiye'ye nispetle sergiledikleri başarılı performans, Türkiye'deki militarist anlayışın Türkiye'ye verdiği zararı net bir şekilde görmemizi sağlıyor. Siyah-beyaz ve gri dışındaki renkleri algılayamayan bir güvenlik sektörü, son tahlilde sadece özgürlüklere değil güvenliğe de büyük zarar verecektir. Türkiye'nin içinde çıkamadığı şiddet sarmalına bir de bu açıdan bakmakta fayda var. Bu son andıç, ordu ve polis ile istihbarat teşkilatlarının dahil olduğu güvenlik sektörünün, şeffaflık ve parlamenter denetimin esas alındığı büyük bir reformun kaçınılmazlığını sarih bir şekilde anlamamıza büyük bir hizmeti olmuştur.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 18.03.07, 17:35
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Çokkültürlülük, Milliyetçilik, Özgürlük (10.04.2006)


Yazar Ahmet İnsel


Tarık Ziya Ekinci geçen hafta Radikal İki’de, Bilgi Üniversitesinde düzenlenen “Türkiye’nin Kürt Meselesi” başlıklı konferansta yaptığım konuşmayı dolaylı biçimde eleştirdi. Ezen ve ezilen milliyetçiliklerin çatışmasının Türkiye’de özgürlüklerin gelişmesine karşı kurulmuş bir kapan olduğunu belirttiğim bu konuşmada, çokkültürlülük kavramının bazı radikal uygulamalarının yaratacağı sorunlara da dikkat çekmiştim. “Milliyetçilik Kapanı” başlıklı bu konuşmaya Birikim dergisinin sitesinden ulaşılabilir (http://www.birikimdergisi.com/biriki...e.aspx?mid=129.)



Tarık Ziya Ekinci yaptığım bu iki vurguyu eleştirip, “entellektüel kaygılarla ulusallık kokan her hareketi, milliyetçilikle suçlayarak karşı çıkma(nın) bir çözüm değil, dolaylı bir statükoculuk” olduğunu belirtiyor. “Ulusallık” kokanın neden “milliyetçi” kokmayacağı sorusunu sorarak eleştiriyi yanıtlamaya başlamak fazla kolay olur. Bunu bir kenara bırakalım.



Çokkültürlülük kavramının bazı sakıncalarını ilk kez bu konuşmada dile getirmedim. Örneğin Radikal İki’de yayımlanan “Somut adım atma zamanı” (18.12.2005) başlıklı yazıda, normatif bir çokkültürlülük anlayışının sakıncalarını kısaca ele aldım. Özetle, kendi içinde bütüncül bir amaç haline dönüşen çokkültürlülük anlayışının etnik/kültürel milliyetçiliğin taşıyıcısı olması ve toplumu, aralarındaki bağların iyice gevşediği bir alt-gruplar toplamına dönüştürmesi tehlikesine dikkat çekmek istiyorum. Bunun bir tehlike olmadığı iddia edilebilir. Gerçekten de tarihi ve sosyal nedenlerle barışçı bir birlikte yaşamanın çokkültürlülük ilkesi çerçevesinde mümkün olabildiği coğrafyalar var. Ama bunun tam aksi sonuçlara yol açabileceği coğrafyalar da var. Türkiye’nin bu ikinci örnekte yer almadığını söyleyebilir miyiz?



Çokkültürlülüğün demokratik toplumda olmazsa olmaz bir yeri vardır. Ama bunu kabul etmek, her alanda ve özellikle siyasal alanda çoğulculuk ilkesinin yerini çokkültürlülüğün almasının yol açabileceği özgürlük kısıtlaması riskinin yadsınmazını gerektirmez. İnsani varoluşun bir kültürel varlığın korunması ilkesine indirgenmesi tehlikesidir bu. “Sen Türksün, Türk kalacaksın” veya “sen Kürtsün, Kürt kalmalısın” anlayışı, normatif bir çokkültürlülük uygulamasının olası sonuçlarından biridir. Bu durum, kültürel-etnik ilkeyi birincil kılar, insanı ise o ilkenin bir aracı konumuna dönüştürür. Oysa özgürleşmenin öznesi kimlik değil, insandır, kişidir.



Benzer biçimde, bir dilin yaşaması için çaba göstermek ne kadar meşru bir uğraşsa, topluluğun varoluşunun bütünüyle o dilin yaşamasının bir aracı haline dönüşmesi de bir o kadar özgürlüğü kısıtlayıcıdır. Çokkültürlülük, toplumsal yaşamın hakim ve hatta tek ilkesi olması durumunda, bu ilke cemaatlerin, dil gruplarının, etnik toplulukların hakları olarak işlemeye başlar ve evrensel insan hakları ilkesi olma özelliklerini büyük ölçüde yitirir. Etnik-kültürel getoların yolunu açabilir. Bizim savunduğumuz ise, insanların önüne kültürel kimlikleri seçebilecekleri ama bunun bir zorlamaya dönüşmediği bir bireysel ve toplumsal çoğulculuk ilkesidir.



Bu nedenle çokkültürlülük ilkesinin her alanı kapsama eğilimini frenleyici ve her zaman onun tamamlayıcısı olması gereken çoğulculuk ilkesinin önemine söz konusu konuşmada ve Radikal İki’de yayımlanan birçok yazıda dikkat çekmiştim. Burada kısaca şunu ilave edebilirim. Çokkültürlülük modern değil, modernlik sonrası bir ilkedir. Böyle olması onu gayrımeşru kılmaz. Sonuçta modernlik de insanlık tarihinin küçük bir sayfasının ürünüdür. Tarihsel bir ürün olduğu için aşılmaya, yerini başka anlam dünyalarına bırakmaya mahkumdur. Ne var ki modern dünyanın geride kalıyor olması, onun yerine gelenin, sadece yeni olduğu için iyi ve arzulanır olduğu anlamına gelmez. Modernliğin sıkıntıları kadar, modern sonrasının sıkıntılarını da düşünmek zorundayız. Çokkültürlülük, modern sonrasının vaat ettiği umutlar kadar sıkıntıları da içinde barındırıyor.



Türkiye’de Kürt sorununda başımızı tosladığımız vahim çözümsüzlük duvarının baş mimarı elbette egemen milliyetçiliktir. Bu milliyetçiliği yeri geldiğinde besleyen ve ihtiyaç hasıl olduğunda ondan beslenen devlet politikasıdır. Her toplumsal sorunu devletin bekası ve çıkarları süzgecinden geçirip değerlendiren, bu değerlendirme ışığında meşru ve gayrımeşruyu ilan eden devlet aklıdır. Bu akıl, otoriter gelenekle pekiştirilmiş milli devlet aklıdır.



Kürt sorununu ve onun ötesinde, kültürel kimlik hakları sorununu, insan hakları sorununu, şiddetli ve saldırgan bir inkarcılığa varan yöntemlerle bastıran bu akıl, esas sorumludur. Kürt sorununun bugün en azından bir sorun olarak konuşuluyor olması, PKK ayaklanmasının Türkiye toplumunun gündemine bu sorunu dayatmasının bir sonucu olması, zaten kendi başına anlamlı değil midir? Türkiye’de Kürt diye bir kimlik olmadığını, bunların dağ Türkü olduklarını; Kürtçe diye bir dil olmadığını, bunun Türkçenin Farsça ile karışmış bir lehçesi olduğunu resmi ağızların ifade ettiği tarih o kadar uzak değil. Kürtçe konuşmanın kanunla yasaklanması, Kürt kimliğiyle siyaset yapmaya çalışanların ayrım gözetmeden terörist veya terör yardakçısı muamelesi yapılması da. Kayıpların, işkencelerin, katliamların, yakılan köylerin, zorunlu göçlerin açtığı yaralar kanamaya devam ediyor.



Çoğulcu bir siyasal rejimde kimlikleri içinde varlıklarının meşruiyetinin tartışılamaz olması lazım gelen Türkiyeli Kürtlerin bunları dile getirebilecekleri meşru siyasal alan bütünüyle onlara kapalı olduğu zaman, bu acıların demokratik yollarla ifade edilebilmesi nasıl mümkün olabilir?



Türk milliyetçiliği ile dağlanmış milli devlet aklı böyle bir ortamın oluşmasını her zaman bir “olağanüstü durum” bahanesi bularak engelledi. Engellemeye devam ediyor. PKK’nın, şiddet yöntemlerini benimseyen ve Kürt sorununu kendi temsil tekelinde tutmaya özen gösteren aşırı otoriter ve egemen milliyetçiliğin dilini, simgelerini, tasavvur dünyasını taklit etmekten geri kalmayan tavrının, bu toplumun üzerine bir kabus gibi çöken 1980 sonrası devlet terörünün dolaylı bir ürünü olduğunu gören geniş bir Türkiyeli Kürt topluluğu var. Bunun dile getirilmesi esas olarak Türkiyeli Kürtlerin sorumluluğunda olması gerekir. “Derin devlet” ve PKK ikilisinin oluşturduğu şiddet sarmalından kurtulabilmek, bu ikilinin toplumun bütününü sürüklediği ölümcül dansı etkisiz kılmak konusunda Türkiyeli Kürtlerin adına konuşanların omuzuna herkesin sırtındaki yükten çok daha ağır bir yük biniyor. İyi niyetleri içinde bu kapandan kurtulmak isteyenlerin sırtındaki bu ağır yükün altında ezilmemeleri için ellerinden tutmak hepimizin görevidir.



Türkiye’de sosyalistlerin mücadelesi bütün Türkiyelilerin özgürlük alanlarının genişlemesi ve pekiştirilmesidir. “Türklerin Kürtlerle eşit olması mücadelesi” değil, farklı etnik ve kültürel aidiyetleri içinde tüm Türkiyelilerin eşit olmaları mücadelesidir. Türk, Kürt veya başka etnik-kültürel kimliklere sahip olanların olduğu kadar, kendine ne Türk, ne Kürt, ne Çerkes, ne Rum ne de Ermeni olarak bu toplumda korunaklı bir yer aramayan Türkiyelilerin de eşit yurttaşlar olarak bu toplumda birlikte yaşayabilmeleri mücadelesidir. Bu eşitlik, Kürt kimliğinin ve başka kimliklerin dil, eğitim, temsil haklarını içerir. Buna karşılık, tüm demokratik siyasal ve sosyal hakların bunların bir türevine indirgenmesini kesinlikle içermez.



Konferanstaki konuşmaya, hepimizin bir tarih ve konum içinden konuştuğumuzu, belli bir anda yapılan bir konuşmanın, bir yazının dar sınırları içinde dile getirilenleri değerlendirirken bunu mutlaklaştırmayıp, daha önce alınan tavırların ışığında dikkate alınmasını temenni ederek söze başlamıştım. Milliyetçilikler konusunda yapılacak bir eleştirinin, sadece “karşı tarafın” milliyetçiliği eleştiri konusu olunca kulağa hoş geldiğini dikkate alarak bu çağrıda bulunmak ihtiyacını hissetmiştim. Bu çağrının, geldiğimiz aşamada işitilmesinin zor olduğunu biliyorum.



Bizi saran ve boğan sorunun derinliği ve karmaşıklığı dikkate alındığında, bu tartışmaya daha uzun bir süre devam edeceğiz. Tarık Ziya Beyin bu yazımı bir yüzyıla yakın bir dönemden beri Türkiye toplumunun milliyetçilik canavarlarına verdiği kurbanlara ithaf etmemi destekleyeceğinden hiç kuşkum yok.



Radikal İki, 9.4.2006






Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 18.03.07, 17:37
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: faşist fikirlere bile ifade özgürlüğü(demokrasi)

Türkiye bir asker ülkesidir. Sadece "Her Türk asker doğar" tekerlemesinde dile gelen bir ruh hali değil bu, tarihi bir gerçek...
Kendi hayatımdan örnek vereyim:
Ben doğduğumda sıkıyönetim vardı; çünkü 27 Mayıs zamanıydı.
2 ve 3 yaşlarımı kreşte geçirdim; sıkıyönetim başımızdaydı; çünkü Talat Aydemir isyana kalkışmıştı.
İlkokula başladım; 2, 3 ve 4. sınıftayken sıkıyönetim altındaydık; çünkü 12 Mart olmuştu.
Ben ortaokul 1 ve 2'deyken de sıkıyönetim vardı; çünkü Kıbrıs'ta harekât başlamıştı.
Lisede birkaç yıl sıkıyönetimsiz yaşadım; sokaklarda kan akarken beklediler. Nedenini daha sonra anladık:
Daha sıkı bir yönetim içinmiş.
Üniversiteye girdiğimde sıkıyönetim ilan edildi yeniden...
Kaç sene sürdü biliyor musunuz?
10!
Özetle ilk 25 yılımın yarısını sıkıyönetim altında geçirdim ben...
Güneydoğudakiler zaten başka rejim bilmeden yetiştiler.

* * *

Neden?
Çünkü rejim tehlikedeydi, komünizm kapıdaydı; sonra şeriat ve bölücülük kapıya dayandı, Doğu'da ayaklanmalar vardı; her dönem yeni bir gerekçe, rejimi sıkıladıkça sıkıladı.
Sıkıldık mı sıkıyönetimden?
Evet, ama rejim gevşeyince öyle fena şeyler oluyordu ki, "Aman yetişsinler, yönetimi biraz sıksınlar" deniyordu. Onlar da gelip sıkıyordu.
Peki tarihinin yarısını sıkıyönetimde geçiren bir ülkede demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden söz edilebilir mi?
Orada sivil toplum yeşerebilir mi?
Her melanette "Gel bizi sık" diye askerine yalvaran, yeterince sıkmayan askere kuşkuyla bakan bir ulus, uygar dünyayla bütünleşebilir mi?

* * *

Bugün görevi devredecek Org. Hilmi Özkök bunun böyle yürümeyeceğini, Türkiye'nin böyle medenileşemeyeceğini görenlerden biriydi.
Bu öngörü sayesindedir ki, daha önceki askeri müdahalelere zemin hazırlamış dini motifli bir hareketin hükümet olduğu kritik bir dönemde gerilim yaratmamayı ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni siyasetin dışında tutmayı başardı.
Askeri asli görevine çekmeye değil de siyasete meraklı olsa ve "Alt kadrolar rahatsız" duyumlarına, "Kodun mu oturt" dolduruşlarına kulak assa ülkeyi pekâlâ gerebilir, yıllarca sıkıyönetim altında yönetebilirdi.
Ama Türkiye'nin AB yolunda yürüdüğünü görüyor, demokrasinin sivil kurumlarca sahiplenilmedikçe işlerlik kazanamadığını biliyordu.
Doldur