Sayın asker vatandaş;
Açık olmak, şeffaf olmak, bir hatası, suçu olanları gözlerimizin önünde cezalandırmak senin saygınlığını artırmaz mı?
Memleket ahvalinin iyice sarpa sardığı şu günlerde sivil bir vatandaş olarak sana bir mektup yazmaktan başka çarem kalmadı. Öncelikle gönlünü iyice bir almam gerekiyor ki fesat, bölücü, kansız, provokatör, sözde, hain olmadığıma yönelik bir kuşkun kalmasın. Bu topraklarda namütenahi yapılan anketlerde senin en güvenilir kurum olduğun anlaşılıyor. Hepimizin gönlünde, çocukluğumuzdan beri ruhumuza nakşedilmiş bir, bakın zorla kazınmış demiyorum, askere hayranlık, milli hassasiyetimizi asker sevgisiyle tartma temayülü vardır. Dürüstlükte, gözü toklukta, fedakârlıkta üstüne tanımayız. Laikliğin teminatı, kefeleri binbir yükle yanlış tartar hale getirilmiş adaletin tamirciliğini sana yüklemiş, demokrasi yolunda çekingen adımlarla ilerliyoruz işte. Her ne kadar o yolda ilerliyorsak da sivilleşmeye fazla gönüllü olmadığımız, hayatımızın her örgütlenmesinde apaçık aşikâr. Sonuçta maarifin, milli mihrakların doğuştan asker ilan etmiş olduğu, en çok ordusunun gücüyle övünen bir milletin neferleriyiz hepimiz.
Fakat, ne olacak bu halimiz? Senin bizi azarlamak, hizaya getirmek amacıyla ikide bir söz aldığın kürsüye çıkıp birkaç açıklamayla yüreğimize su serpmen gerekmiyor mu? Sen bu vatanın hizmetinde olduğunu haykırırken bizim de hizmetimizde olduğunu varsaymak bizim açımızdan çok mu haddini bilmezlik sence? Yoksa vatan, öncelikle bizden korunması gereken bir kutsal emanet midir? Bizim bu vatan üstünde hiçbir söz hakkımız yok mudur?
Geçen gün Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın etraflıca bir söyleşisini okuduk. Paşa, besbelli artık konuşmanın kaçınılmaz olduğunu düşünerek kaseti önüne koydurtmuştu. Ama söyledikleri ne biz zavallı sivilleri rahatlatacak açıklamalar ne de geleceğe yönelik bir tavır farkının ipuçlarını içeriyordu. O alışkın olduğumuz asker dili bir kez daha aramızdaki hiyerarşi duvarını inşa ediyordu. Yani, yine bize malûmat değil, talimat veriliyordu. Sözgelimi Yüksekova'daki cenaze sırasında F-16'ların alçak uçuş yapmasına yönelik açıklamaları kimi rahatlatır nitelikteydi? O uçuşlar rutinmiş. Sincan'daki tankların da 'rutin' kelimesiyle açıklandığını gayet iyi hatırlarız. Ama Paşa, sözlerine şu uyarıları da ekleyiveriyordu: "Cenazeyi kaldıranlara herhalde F-16'larla taarruz yapılmaz. Ayrıca F-16'ya gelinceye kadar Yüksekova'da komando tugayımız var. Ama ihtiyaç olursa uçak da uçurulur." Eh, demek ki mesele yokmuş. Bu uçakların hangi koşullarda insanların üstünde alçak uçuş yapacakları konusunda elbette biz sivillere en ufak bir söz düşmediği gibi bu konuda kaygı göstermek de pek uygun bir davranış değilmiş. Söyleşiyi yapan Nur Batur'un yaradana sığınıp sorduğu, "Peki terörle mücadelede hiç hukuk dışına çıkılmadı mı?" sorusuna aldığı cevap da burnundan kıl aldırmaz bir asabiyet sergiliyordu: "Genelde TSK, özelde de onun ayrılmaz bir parçası olan Kara Kuvvetleri hukukun içindedir. Aksini söyleyenlerin başka amaçları vardır." Batur, akabinde "Geçmişte hata yapılmadı mı?" sorusunu yönelttiğinde bir soru önceki cevapla pek bağdaşmayan bir tavırla karşılaşıyordu: "Yapıldıysa yapılmıştır. Bilemiyorum. Ben sadece kendi komutanlık dönemimi biliyorum."
Sevgili asker vatandaş;
Büyükanıt'ın temsil ettiği kuruma yönelik en ufak bir kaygı, bir eleştiriyle karşılaştığında 'başka amaçlar'dan söz etmesi, bu kaygı ve eleştirilerini dile getirenleri karanlık emelleri olan hain sınıfından ilan etmesi biz sivillerin sıkça karşılaştığı bir durumdur. Neden? Böylesi sıkı bir dokunulmazlık kalkanı bizzat senin güvenilirliğine yönelik bir tehdit oluşturmaz mı? Açık olmak, şeffaf olmak, bir hatası, suçu olanları gözlerimizin önünde cezalandırmak senin saygınlığını artırmaz mı? Belki geçmişe yönelik açıklamalarda bulunmak teamüle aykırıdır, belki böyle bir selahiyetin de yoktur. Ama canla başla geçmiş darbeci, işkenceci komutanlara yönelik eleştirilere de aynı tahammülsüzlükle karşı çıkmak ne oluyor? Daha birkaç yıl önce Faik Türün'ün 1. Ordu Komutanlığı bahçesinde yapılan cenaze töreninde konuşan 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, öfkeliydi. Elden ele geçen meşalenin düşürülmediğinin, alevinin her dem taze kaldığının bilinmesini istiyordu. Faik Türün'ün iyi bir vatan evlâdı olduğunu belirtmekle kalmıyor, hazır yeri gelmişken kimi münafıklara da ağızlarının payını veriyordu: "Ziverbey Köşkü'nün yolunu bilmiyorum. Benden önceki ordu komutanları da Ziverbey Köşkü'nün yolunu bilmez. Çok eminim ki Orgeneral Türün de Ziverbey Köşkü'nün yolunu ve kendisini bilmez. Bazı insanlar, demokratlığın yolunun üniformaya küfür etmekten geçtiğini sanıyor. Bu iş böyle değil, biz halk çocuklarıyız. Faik Türün gibi bir insanın halkına silah çekmesi olabilir mi?" sözleriyle doğru dürüst sorulamamış bir sorunun cevabını kendiliğinden veriyordu. Oysa yanılıyordu. Türün'ün Ziverbey işkencehanesinin mimarı olduğu herkes tarafından bilinmekle kalmıyor, Hasan Pulur'la yapmış olduğu söyleşide Türün de, o köşkü gayet iyi bildiğini ikrar ediyordu.
Sevgili asker vatandaş, İşkence yuvaları kurmuş cuntacı generalleri bile rahmetle anmak zorunda mıyız? Olur a, demokrasiye katkısı dokunabilir diye sen de bir gayret diyelim Susurluk'a adı karışmış yüksek, alçak rütbeli üniformalıların hakkında adil ve tarafsız soruşturmalar yapsan, o soruşturmaların sonuçlarını bizimle paylaşsan? Sana olan güvenimiz, saygımız sarsılacağına kat be kat artmaz mı? 33 Kürdü kurşuna dizip idam cezası alan Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adını, iki yıl önce Mayıs ayında bir Jandarma Sınır Taburu'na verirken neler düşünüyordun? Barışın bekçiliği böyle mi olur?
Adnan Keskin'in Radikal'e manşet olan haberinden Susurluk'tan sonra en önemli çete davası olan Yüksekova çetesi davasının da sonuçlandığını, bütün sanıkların beraat ettiğini öğreniyoruz. Üniformalı çete diye bilinen, rütbeli askerlerin de içinde bulunduğu bu cinayet, uyuşturucu ve her türlü karanlık tüccarlığı suçuyla koğuşturulan çetenin çete olduğundan bile söz edilmiyor mahkeme kararında. Hatırlarsın, korgeneral Hasan Kundakçı'nın da adı geçiyordu bu ilişkiler ağında. Pekiyi bağımsız yargının bu kararına saygılı olduk diyelim, sen bir kısım personelin üstündeki böylesine sarsıcı iddiaları, böyle bir şaibeyi nasıl hazmedebiliyorsun? Yüksekova'da ölenler, zulüm görenler senin vatandaşın değil mi?
Yargıya gelmişken, Orgeneral Büyükanıt'ın Şemdinli'de halk tarafından kıstırılan Astsubay Ali Kaya hakkında dava sürerken fikir belirtmesini, onun iyi bir asker olduğuna teminat vermesini doğru buluyor musun? Bu, yargıya müdahale değil midir? Sanık astsubayları tutuklayamayan, onları tutuksuz yargılamak için salıveren emniyet, sivil zanlılara aynı tavrı gösteriyor mu?
Arada bir çıkıp kimileri tarafından sabrının sınandığından söz ediyorsun. Silahlı olanın sabrından söz etmesini, bizimle sabırla tartılan bir ilişkiye girdiğini belirtmesini son derece ürkütücü buluyoruz. Umarım sabrını zorlamamışımdır.
İyi nöbetler.
yıldırım türker







