|
#1
|
|
08.03.07, 18:06
Fikir olmayınca gülay göktürk Bazıları bundan yıllar önce çocuk pornosu konusunda yazdığım yazıyı benim zayıf noktam zannediyorlar galiba... Yayınlandığı tarihte bazı gazeteler tarafından alabildiğine çarpıtılarak yansıtılan bu yazıyı canları istediği zaman gündeme getirip belden aşağı vurmaya çalışıyorlar. Geçen gün Ahmet Hakan "adlı bir yazar" da aynı şeyi yapmış. Aklı sıra, benim "Kurtlar Vadisi yasaklanmamalıydı" yazımla polemik yapacak... O konuda söyleyebileceği bir şeyi olsa söylerdi elbette. Olmayınca ne yapsın, "Onu tipik liberal sanmayın. Zaten bir zamanlar da çizgi filmler aracılığıyla çocuk pornosu yapılabileceğini savunmuştu" diye yazmış. Doğrusu "tipik liberal" sayılmamaktan hiç gocunmadım. Boynumda herhangi bir düşünce akımının yaftasıyla dolaşmayı reddedeli yıllar oluyor. Ama işin komik tarafı şu ki, Ahmet Hakan kimin tipik liberal görüşü temsil edip kimin etmediğini belirleme yetkisini kendinde gördüğüne göre, en "baba" liberal olarak kendini sayıyor olmalı. Şaka bir yana, insan haddini bilmeli. Bilmeyince böyle oluyor işte. Sizin liberallere yakıştıramadığınız, akıl almayacak kadar marjinal, uçuk zannettiğiniz bir fikrin, Amerikan demokrasisinin en muhafazakar ve en ağır oturaklı temsilcileri tarafından "ifade özgürlüğü" kapsamı içinde değerlendirildiğinden haberiniz bile olmuyor ve kendinizi komik duruma düşürüyorsunuz. Aslında ben aşağıda özetleyeceğim haberi o yazımdan dört ay sonra kendi köşemde duyurdum. Ama nedense, dört ay önce benim yazıma karşı kampanya düzenleyen gazeteler, aynı konudaki bu haberi görmezden gelmeyi tercih ettiler. Haber, Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin aldığı bir kararla ilgili idi. Mahkeme, 1996 yılında bir eyalet parlamentosu tarafından çıkarılan bir federal yasanın sanal çocuk pornografisinin üretimini, bulundurulmasını ve dağıtılmasını yasaklayan hükümlerini iptal ediyor; yani sanal çocuk pornografisini suç olmaktan çıkarıyordu. (New York Times Gazetesi, 17 Nisan 2002) Asıl önemlisi ise gerekçesiydi. Yüksek Mahkeme, sanal çocuk pornografisinin suç olamayacağını çünkü ortada hiçbir kurban bulunmadığını ve federal yasanın bu şekliyle Anayasa'yla garanti altına alınan ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini söylüyor, şöyle devam ediyordu: "...İfadenin yasa dışı eylemleri özendirme eğiliminde olması, ifadenin yasaklanması için yeterli bir neden değildir." Amerikan Yüksek Mahkemesi'nde görülen böyle bir dava olduğunu bilmeden; Yüksek Mahkeme'den dört ay önce aynı akıl yürütmeyi yapmak; her yazara kısmet olacak onur değildi doğrusu. * * * Biz, fikir mücadelesi yapmaktan aciz olanların kalkıştığı kaçak dövüş denemelerini bir yana bırakıp Kurtlar Vadisi tartışmasına dönersek... Sonunda tartışmanın gelip düğümlendiği yeri Ergun Babahan yazısında özetlemiş: Faşizme özgürlük olmaz! Bundan yıllar önce, "Faşist fikirlere de özgürlük" diye yazdığımda, bazı arkadaşlarım dahil birçok köşe yazarı, bu fikri bir fantezi olarak görmüş, "Canım demokrasinin bu kadarı da eksik kalıversin" gibilerden şeyler söylemişlerdi. O polemiğin hiç de "fantezi" olmadığı, hayatın getirip önümüze dayattığı pratik -ve oldukça da acil- bir sorun olduğu şimdi Kurtlar Vadisi sansürü dolayısıyla patlayan tartışmayla ortaya çıkmış bulunuyor. Bu basit bir RTÜK tartışması değil, demokrasinin teorik bir sorunu. Demokrasi kendisini yok etmek isteyen akımlara fikir özgürlüğü tanıyacak mı, tanımayacak mı tartışmasının bir parçası... Türkiye, son on yıldır demokrasinin bu paradoksunu dini akımlar bağlamında tartıştı. Anlaşılan bir o kadar da faşizm bağlamında tartışacak. Benim pozisyonum ise hiç değişmedi. Türban, İmam Hatipler, Refah Partisi'nin ve AK Parti'nin iktidar olma hakkı, tarikatler tartışmalarında yasakçılığı savunanlar hep "nihai hedefi din devleti olanların demokrasiden özgürlük talep etmeye hakkı olamayacağını" savunuyorlardı. O zamanlar bu faşizan tutuma karşı inanç özgürlüğünü savundum, şimdi de "yeni" köşelerinde bir yandan yasakçılığı savunurken bir yandan da liberallik hakemliği yapmaya yeltenen eski mağdurlara karşı faşist fikirlere ifade özgürlüğünü savunuyorum. Hayat işte... |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Demokratik faşizm "Kendine özgü bir hukuk sistemi" içinde yaşıyoruz. Güvenlikten yargıya varan bir "İttihatçı" anlayış her fırsatta önümüze çıkıyor. Şimdi Hrant Dink suikastinin azmettiricisi, bir MİT elemanının Yargıtay'daki dosyasını takip sözü verdiğini iddia ediyor. İlk ağızdan "Yalan" diyebilir misiniz? MİT'in üst düzey yetkililerinin dönemin Yargıtay Başkanı nezdinde bir çete reisinin dosyasını takip ettiğini hatırlarsanız, "Hayır." Veya yine dönemin MİT İstanbul Bölge Başkanı'nın televizyondan bir çete reisini yanaklarından öpmesini düşününce, "Olanaksız" der misiniz, yine "Hayır." "Yargı kesinlikle bu işlerin dışındadır" diyebilir misiniz peki? Hrant Dink'in mahkumiyet süreci ile Yasin Hayal'e yapılan "pamuk prenses" muamelesine bakınca yine "Hayır." Peki "Polis teşkilatının bazı üyeleri bu olayın içindedir" denilse şaşırır mısınız, ağzınız açık kalır mı? Bu ile atanan emniyet müdürünün geçmişine bakarsanız, örtbas edilen ihbar yazılarına bakarsanız yine"Hayır." JİTEM'in böyle işlere karışmadığını net ve kesin bir dille söyleyebilir misiniz? Yeşil'leri, Ersever'leri aklınıza getirirseniz bu sorunun da yanıtı "Hayır"dır. Peki siyasi partiler bunun kesinlikle dışında mıdır sizce? Çoluk çocuk altı kişinin yaralandığı, çivilerle özel olarak imal edilmiş bombaya "maytap" diyen bir siyasi parti lideri varsa, bu başkanın koruması, il başkanı bu terör örgütü üyeleriyle içli dışlı çıkıyorsa yine "Hayır." Böyle bir ülkede can güvenliğiniz olduğunu iddia edebilir misin? Emekli subayların silah üzerine yeminler ettikleri, Türk ana, babadan doğmayan herkesi düşman ilan edip binlerce kişilik listeler açıkladıkları bir ülkede kesinlikle "Hayır." Nedir bu? Bu demokratik faşizmdir. Ülkede görünüşte sandık vardır, yargı sistemi, güvenlik güçleri vardır. Ama hepsi tek bir hedefe odaklanmıştır: İç düşmanı imha etmek. Bu iç düşman her devirde değişir. Zaman zaman komünizm, zaman zaman irtica, zaman zaman bölücülük olur. Ama iç düşman kavramı ortadan kalkmaz. Demokratik faşizmin yetersiz kaldığı durumlarda açık faşizmin devreye girdiği ve silahlı gücün yönetime bizzat el koyduğu da olur elbette. Ama genelde farklı sesin, rengin 141'le, 163'le, 301'le cezalandırıldığı, susturulduğu bir düzendir bu. Bakmayın siz lümpen gençler, yükselen milliyetçilik söylemlerine. Gözümüzün önünde oynanan bir tiyatro var. Gençlere düşmanlar gösterip imha ettiren bir anlayışın ipliğinin pazara çıkışını izliyoruz. Yakın tarihin deşifresi aslında seyrettiğimiz. ergun babahan |
|
#3
| |||
| |||
| Rapor"lu gazetecilik ergunbabahan NEW YORK Türkiye gibi çalkantılı, demokratik kuralların, hukukun üstünlüğü fikrinin tam yerleşmediği bir ülkede yazı yazıyorsanız, kimilerini rahatsız edersiniz. Normal olan rahatsız etmenizdir. Eğer kimseyi rahatsız etmeden yazıyorsanız işinizi iyi yapmıyorsunuz demektir. Temel hedefiniz kimi çevreleri rahatsız etmek olmasa bile, sizin duruşunuz rahatsızlık yaratabilir. Aslolan sizin duruşunuzdur. Bu duruş tepki çekebilir. Ancak bunun tepkiden öteye gittiği, hukuku çiğnediği durumlar da ortaya çıkıyor. Genelkurmay'da hazırlanan ve basına sızan rapor böyle bir hukuksuzluğun örneği. New York'ta sabahın erken saatlerinde çalan telefonum henüz duymadığım bu raporla ilgili yorumum üzerineydi. Ancak raporun içinde neler ve kimler olduğunu henüz tam bilmiyordum. Sonra internete girip gazeteleri okuyunca anladım. Peki, benim de adımın geçtiği bu raporla ilgili değerlendirmem ne? Raporu hazırlayanların anlamadığı temel nokta şu, demokrasilerde eleştirilerden muaf kurum yoktur. Günlük siyasete müdahil olan, görüş bildiren, duruş alan her kurum eleştiriye açık olmalıdır. Bunun "taraf veya karşı" olmakla ilgisi yoktur. Bunun demokrasiyle ilgisi vardır. Basına sızan rapor, medya mensuplarını "karşı veya taraf" diye ayıranların işlerini ciddiye almadığını, saçma sapan bir değerlendirmeye tabi tuttuğunu, kafalarının çok karışık olduğunu gösteriyor. Bu birincisi. İkincisi ise basın mensuplarını "yandaş ve karşı" olarak sınıflandırması. Buradaki askerin tipik düşman-dost ayrımına denk gelen bir değerlendirme. Askerle sivilin temel farkı buradadır. Asker, olaylara dost-düşman çerçevesinden bakar, sivil ise farklı fikirlerin çatışmasını, çarpışmasını görür. Ben bir gazetecinin olaylara ve gelişmelere asker gözüyle bakmasını anlayamam. Çünkü askerin nihai amacı düşmanın imha edilmesidir. Bir basın mensubu için bu amaç veya bu amacın dışa vurulması fikir ve düşünce özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir. Hiçbir basın mensubu kendi ordusuna karşı olmaz. Ama bu ordunun veya orduyu komuta edenlerin yanlış politikalarına, sivil siyasete müdahalelerine, geçmişteki darbelerine karşı olabilir, eleştirebilir. Eleştiriyor da. Bugün Türkiye'de 27 Mayıs da, 12 Mart da, 12 Eylül de, 28 Şubat da tartışılıyor, değerlendiriliyor, eleştiriliyor. Daha da eleştirilecek. Çünkü gazeteci askere, başbakana veya işverene göre tavır belirlemez. Kendi vicdanıyla konuşur. Önemli olan her türlü iktidar merkezine mesafeli olabilmek, savunduğunu iddia ettiği ilkelerin mücadelesini herkese karşı verebilmektir. Bunun karşılığında bazen siyasi iktidar için "istenmeyen kişi" olursunuz, bazen de askerlerin hazırladığı raporun konusu. Bu önemli değildir. Önemli olan dün küfür ettiğiniz kişilerin ve kurumların bugün tetikçisi olmamanız, dün ölesiye savunduklarınıza bugün küfür etmemenizdir. Önemli olan ruhunuzu pazara çıkarmamanızdır. Bağımsız gazetecilik bunu gerektirir. Yoksa elbette hayat insanı değiştirir, eğitir. Tekrar rapora dönersek, haklılar ben tarafım. Ben demokrasiden, hukuk devletinden, insanların etnik kökenine göre ayrıma tabi tutulmamasından yanayım. Raporunuza bunları yazabilirsiniz http://www.sabah.com.tr/babahan.html |
|
#4
| |||
| |||
| Şahsi beyan! Ne düşündüğümü söyleyeyim de. Bir "demokrat" eğer demokrasi, hukuk, insan hakları, eşitlik, adalet, hakkaniyet anlayışını "vicdan muhakemesi" üstüne de kuruyorsa, artık daha "çok yönlü" düşünmek zorunda. Açık "iç savaş" halinde olsak; tamam, herkes kendine en yakın "cephe"ye koşsun. Ama yurdun her yanındaki tüm taksitli iç savaşa rağmen, sürüp gitmiş "düşük yoğunlu savaş"a ve bölgede bulaşmamız istenen tüm savaşlara rağmen; Öyle değiliz, di mi! Yani hepimizin iki cepheden birini seçmesi gereken ölümüne bir şey yok. O zaman, bir "demokrat", kendine atfettiği o sıfatın hakkını, belki herkesten fazla adil ve çok taraflı düşünme ile verebilir. Bunu, belki de daha şiddetlenecek "milliyetçilik" meselesini, sadece milliyetçiliğin kendisi ve birtakım katiller, linççiler de dahil, salt şiddet üstünden anlamayı yetersiz bulup söylüyorum. Ülkede kimsenin, "hakim kimlik" sahipleri de dahil, kimliğiyle mutlu ve huzurlu olmadığını düşünerek söylüyorum. Yine bir katil ve arkasındakiler vesilesiyle konuştuğumuz "milliyetçilik", sadece "sivri" bir ideolojiye ve en saldırgan, en dışlamacı, en ayrımcı, en faşizan biçimlerinin kafa kola almasına dayanmıyor. Bizzat kendisi de, "haksızlığa uğrama, aşağılanma, umursanmama, kıymetsizleşme, dünyada hakir ve cahil görülme, hep suçlanma, öldürülmüş yakınlar, memlekete gelmiş cenazeler, hiç sorgulanmamış tek taraflı bir tarih gururunun darbeler yemesi, ülkenin bölünmesi, herkesin düşman olması" gibi bir "kimlik hissiyatı" ile onun travmalarına dayanıyor. Bu elbette, kendi doğal kimliklerine kapanmadan, onları aşarak "kendini de aştığını" düşünen bir "demokrat"ın kabullenmesi ve anlayışla şefkat göstermesi gereken bir şey değil. Ama, tam da o gerekçeyle, "Kürt kimliği"nden "Müslüman kimliği"ne kadar, her etnik, dini, kültürel kimliğin "hissiyatı"nı ve hukukunu, demokrasi ve demokratlık gereği anlamak ve gerektiğinde savunabilmek isteyenlerin "anlamak zorunda olduğu" bir şey. Bu "Travma" anlaşılmak ve ülke için çok tehlikeli, yeraltı ve yerüstü hücreleriyle, kendi faşizan sivil veya militer tahakkümlerini kurmak, sürdürmek isteyenler ile; Ve hatta, milliyetçi kılıflarla, ülkeyi etnik, dini, bölgesel savaşların içine sürükleyebilecek ve sözde karşı oldukları emperyalistlerin tetikçisi haline sokacaklar ile "Travma"nın bağının törpülenmesi gerekiyor. Kimse, kendi ölüsü için de biraz olsun yanmayanın en doğru sözüne dahi kulak vermez. Maalesef böyle! İyi dinlerseniz, iyi anlarsanız; öyle. O yüzden, "şiddet karşıtlığı, barış, demokrasi, adalet, hukuk" gibi kavramların içi, bu ülkenin tüm mutsuzlukları, tüm korkuları, tüm hissiyatı tam da tüm renkleri içinde düşünülmeden tamamen dolmuyor. Buna, "demokrasi projeleri" yaparken, proje finansçıları yüzünden "yoksulluk"u, toplumsal adaletsizlikleri, ekonomik şiddeti mecburen ya da fark etmeden unutmak da dahil. O yüzden, madem ki kimsenin kendi "damarındaki asil kanı" yücelterek bir başkasını kanından, canından, kimliğinden ötürü küçümsemesini, dışlamasını istemiyoruz (yani istemiyorsak); Hiç kimsenin "akan kanı"nı da küçük ve hor göremeyiz! "İnsani, vicdani" ne varsa; bunu kimi insanlara peşin peşin adeta haram sayamayız. Demokrat isek; elbet adalet arar, hesap sorulmasını ister ama rövanşçı, intikamcı, kinci ve ayrımcı olamayız. Ayrıca, Dipsiz Kuyu da dahil, acımasızca eleştirdiğimiz (ve öyle yapmak zorunda olduğumuz) bu ülkeyi (devlet başka şey!) seviyorsak, ki asıl derdimiz odur, bir hakkı da teslim edelim. O da tüm hoyratlıklara, şiddete, tetikçilere rağmen; kocaman bir kalbi de var bu ülkenin. O bizi kendimizden alıyor, bizi âşık ediyor zaten. O kalple size dokunan çok ana ve çok evlat, mutlaka Edirne'de de var, Trabzon'da da, Mersin'de de, Diyarbakır'da da. Gördük ki, İstanbul'da da, on binlerce. O yüzden; yani tam bu yüzden, sizi "katil sürüsü" gibi görüp o vesileyle bir daha tokatlamak isteyenlere karşı ülkenizle, insanlığınızla gurur da duyun. Dünyada, kendi başkanı, etnik muhalefet lideri de dahil, çok sayıda demokratı katletmiş bir siyasi, sınai ve cinai kültürün ABD'si de dahil! umur talu-sabah |
|
#5
| |||
| |||
| Önyargısız kısa program! Demokrasiye inananların; İnsan haklarına titizlenenlerin; Adaletten yana olanların; Şiddete ve nefrete karşı çıkanların; Yurtta ve cihanda barışı hakikaten arzulayanların; Bu ülkenin kardeşçe yaşanabilir, insanlarına umut ve gelecek vaat edebilir olmasını dileyenlerin; Acılardan, kandan, kederden damıta damıta vicdanını büyütenlerin; Çocuklarını ne dağlara, ne çetelere, ne linçlere kaptırmak isteyenlerin; Kendi hakkı, hukuku ve özgürlüğünü başkalarınınkinden daha kutsal görmeyenlerin; Kendi milli, etnik, dini, kültürel kimliğinin aşağılanmaması kadar başkalarınkinin de aşağılanmamasını önemseyenlerin; İnsanların, bu doğal kimliklerinin en tepkici hallerine kapılmasından ve ötekileri düşman görmesinden hiçbir hayır çıkmayacağını bilenlerin; İnançları, düşünceleri, özlemleri ve insanlığıyla, hiçbir karanlık tezgahın maşası, oyuncağı, sürüsü yahut bireysel, kitlesel kurbanı olmak istemeyenlerin; Aynı şekilde, ülkelerinin, bölgesel, küresel kaos, tezgah, çatışma ve savaşların içine yuvarlanmasını asla istemeyeceklerin; Kahpe kurşun, pusu, mayın, bomba, infaz, işkencede hayatını, babasını, annesini, evladını yitiren herkes için yüreğinin acıdığını, acıyabileceğini hissedenlerin; Üstüne üstlük, bir de siyasetçi, bürokrat, cemaat, grup, sivil toplum temsilcisi, kanaat önderi, kamu görevlisi, öğretmen, akademisyen, hele hukukçu, hele gazeteciyse; 1. Kürt sorununun şiddet sorunundan, terör, terörle mücadele, Irak çıkmazından kurtarılması, siyasetin silah gölgesinden çıkarılması, ölümlere, cenazelere, şiddete, etnik nefrete dair iki yüzlü olunmaması için uğraşması gerekir. 2. İçine kapanan, kıvrılan ve kendi içine iteklenen bir toplumsal ortamda, milliyetçi-ulusalcı hassasiyet ve eğilimler ile şiddet odakları, örtülü savaş tezgahları, kışkırtıcı diller, nefret, intikam, ırk, ölüm kutsaması yer altı ile işbirliği halindeki hücre yapıları, resmi veya gayrı resmi, açık veya gizli paranoyalar, bizatihi bölücü, dışlayıcı zihniyetler arasındaki bağın törpülenmesi için uğraşması gerekir. 3. Elbette tek başına manası (ve bazen şiddeti) olan kimliklerin yanı sıra, kesif umutsuzluk, şiddet, nefret, paranoya, düşmanlık, ırkçılık, faşizm, şovenizm, fanatizm gibi insan ve toplum hastalıklarının, ekonomik dışlanmışlık, yoksulluk, maddi korku ve endişe, geleceksizlik, sıkışmışlık, güvensizlik, başarısızlığa mahkumiyet gibi toplumsal adaletsizlikler üstünde coştuğu ve kitle tabanı ile tetikçiler bulduğunu unutmaması gerekir. 4. Bu ülkede sıcak, kıyıcı ve özellikle ruhumuzu bölücü bir "iç savaş" halinin, Türkiye'yi bölgedeki daha sıcak, daha kıyıcı ve kahredici, yok edici, çürütücü savaşlara, etnik ve dini nefret savaşlarına ve bu arada emperyalizm hempalığına daha çok sürükleyeceğini aklından çıkarmaması gerekir. Bu açıdan; Herkes kendi yönünden kendi siyasi, toplumsal, ekonomik dilini konuşsa da; Yukarıdakilere benzer "duygusu" olan herkesin ve her hareketin öncelikle; Bu ülkenin, bu toplumun, toplumun çeşitli kesimlerinin ve bireylerin hiçbir derin acısına, hiçbir ciddi mağduriyetine, hiçbir meşru adalet beklentisine ve arayışına, hiçbir iteklenmişlik, dışlanmışlık, aşağılanmışlık hissine kulak ve göz tıkamayarak; Hiçbir ayrım yapmadan, her acıyı bal eylemek üzere ses vermesi, şiddetin bizzat kendisine ve her türlü gölgesine ayrımsız haykırabilmesi, şiddetin hukukunu da hukukun şiddetini de, hukuksuzluğun tahakkümünü de aşabilmesi gerekir. Hepimizin vatanına tam bir iç savaş halini hakim ve sürekli kılmak isteyenlere inat! umur talu -sabah |
|
#6
| |||
| |||
| Cumhuriyetin bir manası da... Bilmeyeni, düşünmeyeni, aklına getirmeyeni, unutanı elbette çok. Okul, tahsil, okuryazarlık, mahkemede asgari adalet, zor zamanda bir doktor eli, kişiliğe biraz saygı zarureti, kadının, çocuğun hepten hırpalanmama ihtimali; Hatta, en alttan, en dıştan, en kenardan sıyrılıp iktidar bile olabilme imkanı "Cumhuriyet" sayesinde. "Devlet elini çeksin" diye yırtınanların çoğunun öğrenimi, meslek ve iş görgüsü, hatta sermayesi ve kiminin yağması da "Cumhuriyet devleti" sayesinde. Tüm olumsuzluklar bir yana; hepsinin, hepimizin böyle bir şükranlık hissine kalbimiz ve aklımız açık olmalı. Lakin; Tören, minnet, hitabet, kudret, kuvvet, hamaset gösterisi ve huşuu içinde, hep unutturulan bir "cumhuriyet" de var. Kavramın, idealin özündeki tarihi, felsefi, insani ve devrimci mana. "Cumhuriyet" in esas hassasının, "Tahakküme karşı çıkmak" olması. Tahakkümün, zümre hakimiyetlerinin, imtiyazların reddi; İnsanın; sınıfı, rengi, dini, inancı, inançsızlığı, soyu, sopu, kökeni, ırkı, statüsü, makamı, rütbesi, forması, üniforması, takım elbisesi, dili, şivesi, tipi, kültürü yüzünden ezilmesine yahut onlarla başkasını aşağılamasına, ezmesine "isyan hali" dir cumhuriyet. "Cumhuriyet" in bu manada "cumhuriyetçi" olup olmadığını az düşünün. En baba "Cumhuriyet'çiler" in kimisi; zerre "cumhuriyetçi" olmadan yılları deviren bir ikiyüzlülüğün, tahakküme direniş bir yana, irili, ufaklı her iktidar ve güç ortamında tahakküm savunan ve uygulayan "büyük yalan" ın temsilcileri oldu. Sivil yahut asker. Okulda, üniversitede yahut iş dünyasında, kışlada veya siyasetin ortasında, zirvesinde. Çeşitli törenlerde boy gösteren sivil ve askeri zevata bir de bu zaviyeden el sallayınız. Onların "Atatürk, ulu önder, 29 Ekim, Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, devlet, bağımsızlık, birlik, beraberlik" söylevlerine bir de, "Cumhuriyetin bir manası da her türlü tahakküme isyan" değil mi diye karışınız. Çünkü "cumhuriyet" aynı zamanda sizin karışmanızdır. Olur olmaz boyun eğmemenizdir. Boyun eğdirene diklenmenizdir. Adalet duygusunu talep etmeniz, onun için gerekirse baş kaldırabilmenizdir. Toplumdaki en mağdurların, en zayıfların, en güçsüzlerin bir daha bir daha ezilmesine, horlanmasına, dışlanmasına da karşı çıkabilmenizdir. Her insanın, başkası tarafından kolayca ezilmemesi, bağımsız düşünebilmesi ve yaşayabilmesi için temel imkanlara sahip olabilmesi hayalidir cumhuriyet. "Laiklik", dinin ve din adamlarının, bir "kurum ve otorite" olarak insanlara tahakküm etmemesi içindi. Ne devlet gibi, ne devlet eliyle. Din sayesinde, Kilise gibi, servet de yapılmaması, o servetin halka iadesi içindi. Dinlerin mütevazı kökenindeki gibi. Laiklik, tahakküm ve imtiyaz çeşitlerinden elbette çok güçlü birini, ama sadece birini bertaraf edebilme yoludur. Laiklik adına, din, inanç, inançsızlık, vicdan üstüne yeni tahakküm inşa etmek değil. "Cumhuriyetin esas manası" ndaki tahakküm karşıtlığı, sadece dini otorite baskısına değil, tüm baskılara ve odaklarına direnebilme, diklenebilme, isyan edebilme halidir. Bir ruh halidir. Bir düşünce halidir. Bir eylem halidir. "Cumhuriyet devleti", "sözde", tahakküm altında kalınmamasını sağlayan bir araç olacakken, hatırlayınız, izleyiniz, düşününüz bir; bizzat tahakküm mevkii ve sopası haline nasıl geldi? umur talu -sabah |
|
#7
| |||
| |||
| İrtica tehlikesi var İslam dini merkezli bir toplum ve devlet kurma hülyası taşıyanların temsil ettiği irticai tehlike kadar, kendini devletin doğal sahibi olarak görenlerin, bu konumlarını demokratikleşme süreci içinde kaybetmeye başlamaları karşısında duydukları tepki de, günümüz Türkiyesi için irticai bir tehlike oluşturuyor Bir Genelkurmay Başkanının Harp Akademisinin açılışında yapacağı konuşmanın herkes tarafından heyecanla beklenmesi ve konuşmanın o ülkenin siyasal gündeminin en önemli maddesi olması demokratik rejimde olağan bir durum değildir. Sadece bu konuşmanın değil, bütün kuvvet komutanlarının Harp Okullarının açılışlarında benzer içerikte konuşmalar yapmaları ve bunların o ülkede siyasal gündemi işgal etmesi de olağan parlamenter demokrasi içinde mümkün değildir. Böyle bir duruma olağanüstü özellikler taşıyan bir parlamenter rejimde rastlanır. Gerçekten Türkiye'de olağan bir parlamenter rejimde yaşamıyoruz. O zaman rejimin bu olağanüstü özelliklerinin nereden kaynaklandığını görmek ve olağanüstü olanı adlandırmak gerekiyor. Kuvvet komutanlarının açtığı, Cumhurbaşkanı'nın 1 Ekim konuşmasıyla desteklediği ve Genelkurmay Başkanı'nın nihai salvoyu yaptığı ağır top ateşine bakılırsa, Türkiye'de özgürlüklerin bir kısmından gereğinde feragat edilerek ülkenin olağanüstü koşullarına demokrasinin kırpılarak uyarlanmasının iki nedeninden biri, irtica tehlikesidir. Diğeri, bölücülüktür. Bölücülük konusunu başka bir yazıda ele almak üzere, bir kenara bırakalım. 28 Şubat müdahalesinin daha ılımlı bir versiyonunun sahnelenmekte olduğu izlenimi veren bu konuşmalarda, Türkiye toplumunu bekleyen yakın ve büyük tehlikenin irtica ve ona bağlı olarak laikliğin lağvedilmesi tehlikesi olduğu vurgulandı. Örneğin Yaşar Büyükanıt konuşmasında, Türkiye'de irtica tehlikesinin olduğunu şöyle kanıtladı: "Her fırsatta, 'laikliği yeniden tanımlayalım' diyenler yok mudur? Bu kişiler devletin en üst düzeylerinde yer almıyorlar mıdır? Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk'ün yalnız şahsı değil, düşünce sistemi, Cumhuriyet rejimimizin temel nitelikleri ağır bir saldırı altında değil midir? Her fırsatı Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için kullananlar kimlerdir? Toplumsal yapımızı bozarak, insanımızı çağdışı bir görünüme sokmak isteyenler yok mudur?" Büyükanıt'a göre, bu sorulara "Hayır, Türkiye'de bunlar yoktur" diye yanıt verilememesi, ülkede irtica tehdidi olduğunun yeterli kanıtıdır. Kanıt ortada olduğuna göre, "bu tehdide karşı her türlü önlem alınmalı"dır. Tehdit olağanüstü durumu doğurur. Tehditin bir nedeninin irtica tehlikesi olduğu iddia edildiğine göre, o zaman irtica kavramını daha yakından ele almak gerekiyor. İrtica ne demek? Kime, irticacı veya mürteci denir? Mürteci kimdir? İrtica kelimesi, dilimize Arapça "rücu" kökünden türetilerek girdi. Sözlük anlamı, geri dönmek, eskiyi istemek. 20. yüzyıl başına kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme devrinin ihtişamlı günlerine dönüş arzusunu ifade etmek için kullanılıyordu. Bazı İslam tarihi uzmanları, bu kelimenin İslam öncesi cahiliye dönemine dönmek isteyenleri belirtmek için, Hz. Ebubekir döneminde kullanıldığını belirtiyorlar. Ama irtica kelimesinin Türkiye'de bugün geçerli olan yaygın anlamının kaynağı, 31 Mart Vakasıdır. İrticai girişimlerde bulunduğu varsayılanlar için kullanılan mürteci kelimesi, II. Meşrutiyet rejimine karşı çıkıp, II. Abdülhamid rejimine dönüşü arzulayanları belirtmek için, İttihat ve Terakki çevresi tarafından kullanıldı. Ama bu dar sınırda kalmadı. Kısa zamanda, sadece eski rejimi savunanları değil, İttihat ve Terakki yönetimine farklı nedenlerle karşı çıkanlar da "irticacı" olarak tanımlandılar. Böylece, irtica suçlaması İttihat ve Terakki'nin ilericiliğinin vurgulanması işlevini gördü. Bunu izleyen dönemde, sadece dinsel nedenlerle değil, siyasal ve toplumsal nedenlerle, Cumhuriyet rejimini kuran ve bunu sahiplenen güçlere karşı oluşan muhalefet hareketlerinin çoğunun, irticai hareketler olarak damgalanıp siyasal olarak bütünüyle gayrimeşru ilan edilmeleri bu yolla sağlandı. Bu muhalefet girişimlerinin veya iktidarın empoze ettiği yeni normlara uymak istemeyenlerin bir kısmı, gerçekten eski düzene dönme arzusu taşıyorlardı. Bu anlamda, yeni rejimin taşıyıcısı olduğu devrime karşı tepki hareketleriydiler. Batı dillerinde kullanılan reaksiyoner kavramının yerli karşılığıydılar. Cumhuriyet inkılaplarını devrim olarak adlandırırsak, inkılapların yapılış biçimine değil ama içeriklerine karşı çıkanlar, karşı devrimciydiler. Bu reaksiyoner damar, zaman içinde ve bir ölçüde ehlileşerek, yerli muhafazakârlığın içinde bir yer edindi. Bugün de, Türkiye'de İslami kuralların toplumsal ve siyasal yaşamda egemen olmasını arzulayan bir çevre var. Bu çevrenin Cumhuriyet ve onunla birlikte yerleşen inkılapları ortadan kaldırmaya gerçekten yetecek bir toplumsal oluşum temsil ettikleri ise tartışmalı bir konu. Türkiye'de bugün yakın ve büyük bir irtica tehlikesinin varolduğuna inananlar, bu çevrenin uzun vadeli bir planla devlet organlarına ve eğitim kurumlarına sızma, iktisadi olarak güçlenme hedefiyle hareket ettiğine ve eskiye dönme hülyalarını hayata geçirecek kritik güce sahip olma amacı güttüklerine inanıyorlar. Demokrasiyi bu planın hayata geçmesi için paravan olarak kullandıklarını iddia ediyorlar. Olağanüstü durumu yaratan koşullar hayatta olduğu için, siyasal rejimin güdümlü ve kısıtlı bir demokrasi halinde kalmasını bir gereklilik olarak görüyorlar. Toplumsal muhafazakârlık ifadelerini de irtica belirtileri olarak algılayarak, irtica tehlikesini hem kendi gözlerinde, hem de toplum gözünde büyüterek, olağanüstü durumu meşrulaştırıyorlar. Dini olmayan irtica Bu bakış açısı için irtica, din merkezli normların topluma ve devlet kurumlarına empoze edilmesi girişimi demek. Ama irticanın dini olmayan versiyonları da var. Geriye dönüş, eskiyi özleme anlamına gelen bu kelime, örneğin 1930'lar Türkiyesini kaybedilmiş bir altın çağ olarak özleyip ilk fırsatta bu döneme dönmeyi arzulayanlar için de kullanılabilecek bir kavram. Türkiye'de siyaset dili, bu tür laik vurgulu geri dönüş özlemlerini taşıyanları irticacı olarak adlandırmaya pek alışık değil. Ama eğer irtica kavramı hakkıyla kullanılacaksa, bugünkü Türkiye'de İslam dini merkezli bir toplum ve devlet kurma hülyası taşıyanların temsil ettiği irticai tehlike kadar, kendini devletin doğal sahibi olarak görenlerin, bu konumlarını demokratikleşme süreci içinde kaybetmeye başlamaları karşısında duydukları tepki de, günümüz Türkiyesi için irticai bir tehlike oluşturuyor. İslami yorumcular, irtica kavramının dinden sapmak, cehalet dönemine geri dönmek anlamına da geldiğini belirtiyorlar. Bu anlamdan hareket ederek, günümüzde bazı çevrelerin iktidar mücadelesi içinde güçlü bir silah olarak kullandıkları irtica tehlikesinden kast ettikleri şeyin, sadece dini nassların topluma hakim olması girişimini değil, kendi inandıkları seküler inanç ve düşünce sisteminden sapmaya karşı duydukları tepkiyi de içerdiğini söylemek mümkün. Bu seküler din türü ideolojik oluşuma yöneltilen eleştirilerin de giderek açık veya örtülü irticai girişimler olarak nitelendirildiklerini görüyoruz. Yukarıda, irticai tehdidin varlığına kanıt olarak gösterilen örnekler içinde dinle ilgili olanlar azınlıkta. Bazı kurum, simge ve ideolojik kalıpların eleştirilmesi, eleştirinin içeriğine ve geldiği yere bakmadan irticai girişim damgası yemesine neden olabiliyor. Demokratikleşme adımlarını vatana ihanet olarak tanımlayanlar, sürecin donmasına, geri adım atılmasına yeterli oluyor. Baas sosyalizmi türü bir rejimin sivil nostaljik savunucuları, asker-sivil elitlerin otoriter iktidarını yüksek sesle davet ediyorlar. Ordulaşmış millet rejimi geleneğimize dönüş çağrıları, laikçi ve milliyetçi çevrelerde açıkça dile getiriliyor. Bütün bunları, Türkiye toplumunun geldiği noktada siyasal irtica girişimleri olarak tanımlamak, irtica kavramının sözlük anlamına aykırı değil. Türkiye'de, dini ve seküler dogmalarla bilinci yoğrulmuş, ataerkil aile gelenekleri içinde kimliği biçimlenmiş ve otoriter eğitim anlayışıyla davranış kalıpları oluşmuş önemli bir kesim var. Türkiye'nin çağdaşlaşması, demokratik dönüşümünü sürdürebilmesinin karşısında asıl bu gerçek bir tehlike oluşturuyor. Bu geniş kesimin içinde sadece dinsel nassların hakimiyetine geri dönüşü özleyen mürteciler yok. Otoriter devletin güzel günlerine, o kaybedilmiş altın çağa, güdümlü demokrasiye dönüşü özleyen siyasal mürteciler de var. Kısacası irtica tehlikesi yok değil, var. Hem de bir değil, birden çok. Türkiye'de siyasal rejimin sürekli olağanüstü durumda yaşatılmasının nedeni, laik rejimin dışından gelen irtica tehlikesi olduğu gibi, laik rejimin içinden gelen siyasal anlamda irticai olan özlemdir. Bunların ikisi birbirinden beslendiği için, hangisinin daha yakın ve büyük tehlike olduğu sorusunu yanıtlamak zor. Ama her ikisi de demokrasi açısından bir o kadar tehlikeli. ahmet insel |
|
#8
| |||
| |||
| Öfke ve utanç Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal ve kurmayları, Terörle Mücadele Yasa Tasarısı'na ilişkin basın toplantısı sırasında. Utanma hissi, öfkeden farklı olarak, insanın harekete geçmesini engeller. Öfkelendiğinizde bağırır çağırırsınız, karşı çıkmaya, engellemeye çalışırsınız. Utanma hissi ise elinizi kolunuzu bağlar İnandığımız değerler açısından kabul edilmez bulduğumuz gelişmeler karşısında doğal olarak öfkeleniriz. Örneğin, karakolun önünden geçen liseli kızı eteği kısa diye dövüp tekmeleyen polis memuruna insan nasıl öfkelenmez? Üniversitede karşı bir görüş ifade edildiği bahanesiyle milliyetçi tosuncukların linç eylemlerini fütursuzca yeniden başlatmaları karşısında, içimizi endişe ile karışık büyük bir öfke hissi kaplar. Töreye aykırı davrandığı gerekçesiyle bir ailenin oturup genç kızını öldürmeye karar vermesine insan olan insan nasıl isyan etmez? Karakolda insanların ağır işkenceye maruz kalmalarına, okulda ve evde çocukların dayakla eğitilmeye devam edilmesine, çocuklar hakkında "devlete karşı isyan" gerekçesiyle dava açılmasına, bunların çoğunun günlerce tutuklanmalarına karşı demokrat ve özgürlükçü değerlere sahip olanların öfkelenmemesi mümkün müdür? Bu örnekleri sıralamaya devam etmenin bir anlamı yok. Hepimizin bildiği, bazı cephelerini kanıksadığı, ucu yakın çevremize dokununca silkinip uyandığı bir uzun dizidir bu. Türkiye'nin o karanlık yüzünün parçasıdırlar. Farklıyı yok et Bu ülkede erkek egemenliği, kutsal devlet, yüce ilkeler veya tahakkümcü dini değerler adına hayatlarına kast edilenlerin, özgürlükleri kısıtlananların, hakları ellerinden alınanların yoğunluğuna bakarak, demokratların sürekli öfke nöbetinde olmaları beklenir. Galiba Türkiye'de demokrasi güçlerinin zaman zaman dilinin dişinin kenetlenmesi, tepki veremeyecek hale gelmesi biraz da bu öfke nöbetinin doğal sonucudur. Siyasetten günlük hayata, çalışma yaşamından okula, sokaktan spor müsabakalarına kadar her yerde karşımıza çıkan ya da çıkmaya hazır biçimde bekleyen, "aykırı" veya farklı olanı yok edilmesi caiz yaratıklar olarak gören zihniyet karşısında duyulan büyük öfkenin kendi sesini boğmasıdır biraz da bu. Öfkenin yanında insanı saran ikinci bir his daha vardır: Utanmak. Kendinizi ister istemez yakın hissettiğiniz veya tarihi-sosyal nedenlerle size yakın duran kişi ve çevrelerin tasvip etmediğiniz eylemleri, sözleri karşısında öfkeden önce bir utanç hissi insanı sarar. Türkiye'de demokrat, özgürlükçü ve sosyalist değerlere sahip olup, en zor koşullarda dahi bunlardan taviz vermemeye çalışanların yapılan haksızlıklara karşı öfkelenmeleri kadar sık yaşadıkları bir duygudur utanmak. Mangalda kül Örneğin, CHP'li bir ilçe başkanının diğer sağ partilerle elele verip Fener Rum Patriği'nin ilçedeki kilisede ayin yapmasına karşı çıkması insanda sadece öfke değil, bir utanma hissi de uyandırır. Solculuğu ulusalcılık adı altında otoriterizme ve kutsal devlet ülküsüne peşkeş çekenler, insan haklarından dem vurup idam cezasını savunanlar, sosyal adaletten esas olarak kendi zümre çıkarlarını savunmayı anlayanlar karşısında bir sosyalist olarak ben önce utanç duyarım. Öfke ardından gelir. Türkiye'de üniversitelere kız öğrencilerin türbanla girişini yasaklamayı laiklik ilkesinin olmazsa olmaz bir gereği olarak sunmaya çalışan zihniyetin, başını şapkayla, boneyle örterek, hem inancıyla hem de bu antidemokratik ilkeyle uyum içinde öğrenimine devam etmeye çalışan genç kızların da peşine düşmesi karşısında beni önce bir utanç duygusu kaplar. Çağdaşlık, laiklik, cumhuriyetçilik "ve dahi" demokratlık konusunda mangalda kül bırakmayanların düştükleri bu duruma karşı öfkelenmeden önce, özgürlükçü sosyalistler olarak utanırız. Aynı çevrenin, Kürt sorunu karşısında aldığı riyakâr tavırla, Ermenilere karşı bu topraklarda işlenmiş olan insanlık suçu konusunda aldıkları riyakâr tavır arasındaki benzerlik de, demokrat ve özgürlükçü bizleri yakınımızda olduğu varsayılan geniş bir çevrenin eylemleri karşısında önce derin bir utanç duygusuna kapılmamıza yol açar. Örneğin bugün Ermenilerin soykırıma maruz kaldıkları iddiaları karşısında Türklük haysiyet ve şereflerinin incindiğini iddia eden "çağdaş, laik, demokrat" çevreler, Iğdır'da "Ermenilerin Türklere uyguladığı soykırım" anısına 40 metrelik bir anıtın yükselmeye devam ettiğini, bazı müzelerde "soykırım sergileri"nin son yıllarda açıldığını görmemezlikten geliyorlar. Kızılması kadar biz sosyalistler için utanılması gereken bir tavır değil midir bu? Uzaktan akrabanızın işlediği yüzkızartıcı bir suça karşı hem öfkelenir hem de ister istemez bundan biraz utanmaz mısınız? Bütün bunların arasında herhalde en fazla utandığımız siyasal-toplumsal oluşum, CHP'dir. Baykal ve şürekası sayesinde 1930'lardaki aslına dönen bu partiden sosyalist olarak, demokrat olarak utanmamak mümkün mü? Kürt sorunu konusunda en milliyetçi tavırları benimsemekten geri kalmayan ama Diyarbakırspor küme düşmesin türünden bir girişimde bulma yüzsüzlüğünü gösteren bir "sosyal demokrat" partiye karşı öfkelenmeden önce, her Türkiyeli sosyalistin içini ağır bir utanç hissi kaplar. Terörle Mücadele Yasası'nda değişiklikler getiren ve terörle mücadelede etkinlik sağlamak adına kişi hak ve özgürlüklerini iyice daraltan, işkenceci kolluk güçlerine ayrıcalıklar tanıyan, yargısız infazı yeniden yasal hale getiren, bir dizi ceza suçunu terör suçu kapsamına alan ve suç ve suçluları tanımlarken kullandığı muğlak ifadelelerle, bazı cabbar yargı elemanlarının eline mermisi namluya sürülmüş hazır silah veren, bu yasa değişikliği önerisine CHP, "bölücübaşı iki yıl sonra hapisten çıkarılacak" gerekçesiyle karşı çıktığı için, utanmamak elde mi? Terörle Mücadele Yasa Tasarısı değişikliğine karşı bazı öğretim üyelerinin açtığı kampanya (www.tmykarsiti.org) ile CHP'nin bu konuda yürüttüğü muhalefetin içerikte ortak bir yanı var mı? Sosyalist Enternasyonal üyesi olan, sosyal demokratlığına toz kondurmayan, aslında sadece "ortanın solunda olan" ve orta iyice sağa kaydığı için fiilen kendisi de sağ kulvara yerleşen bu partinin delegelerinden, başkan ve başkan yardımcılarından, milletvekillerinin çoğundan utanıyor Türkiye'deki sosyalistler, demokratlar. Ceberrutluk Utanma hissi, öfkeden farklı olarak, insanın harekete geçmesini engeller. Öfkelendiğinizde bağırır çağırırsınız, karşı çıkmaya, engellemeye çalışırsınız. Utanma hissi ise elinizi kolunuzu bağlar. Bugün Türkiye'de gerçekten demokrat, insan haklarına saygılı, "ötekini" başı ezilmesi caiz yaratıklar olarak görmeyen, evrensel ilkeleri devlet ve milletin çıkarları adına çiğnemeyen insanların sesi cılız çıkıyorsa, bunun nedeni sadece sayılarının az olması değildir. Tarihi veya sosyal nedenlerle yakınında gördüğü, hissettiği insanların yaptıklarından, söylediklerinden son derece utanç duyması da bunun nedenlerinden biridir. Faşistlere, köktendincilere, bağnaz miliyetçilere öfkelenir ve onlara karşı harekete geçersiniz. Çağdaşlık, laiklik, cumhuriyetçilik, demokratlık kisvesi altında milliyetçiliğin, otoriterizmin, ceberrutluğun en sinsisini sergileyenler karşısında önce utanırsınız. Çoğu zaman aynı kelimeleri, aynı kavramları ve görünüşte bazı kısa-orta vade hedefleri paylaştığınız için derin bir utanç duygusu sizi sarar. Kendinizden şüphe etmeye başlarsınız. Özgürlükçü, demokrat sosyalistlerin elini kolunu zaman zaman bağlayan, dilini hatta düşünme yeteneğini bazen felce uğratan bu utanç duygusunu yenmeden zihnen özgürleşmeleri, yeni bir Türkiye solunun kurucu gücü haline gelmeleri mümkün değildir. ahmet insel |
|
#9
| |||
| |||
| Güç hukukunun fütursuzluğu Güçlünün hukukunun birçok alanda fütursuzca sergilenmesi cüretine karşı, demokratların toparlanması acil bir gerekliliktir. Yüksek Yargı üyeleri toplu halde Anıtkabir'deydi. Din adına ve bu durumda İslam adına, terör eylemi yapanların var olduğunu, muhafazakârlığının yanına demokrat sıfatını yakıştıranların açıkça kabul etmeleri gerekiyor Türkiye'de ne devletin farklı kademelerinde yer alanların ne de toplumun çoğunluğunun hukukla arası iyi değildir. Hukuku, evrensel ilkelerin olabildiğince nesnel ölçüt ve kanıtlar eşliğinde ihtilafların çözülmesine rehberlik etmesi olarak değil, herkesin kendine göre mutlak haklı olduğuna inandığı bir ortamda, bu inancın doğruluğunun kanıtlanması aracı olarak görmek eğilimi baskındır. Ayrıca hukuku elinde bulundurduğu gücü sergilemenin aracı olarak kullanmak, her boy güç sahibinin kendinde gördüğü doğal bir haktır. Eşitliğe gölge Hukukun evrensel ilkelere dayanması gereğinden kast ettiğimiz, tüm insanlığı kapsayan soyut hukuk ilkeleriyle sınırlı değildir. Evrensellik ilkesi, aynı zamanda, hukuki ilkelerin siyasal topluluğu oluşturan herkese eşit biçimde uygulanması gereğine işaret eder. Altını bir daha çizelim: Herkese, eşit biçimde... Hukukta adaleti sağlayan birkaç ilkeden biri, kuralların ve uygulamalarının eşitlik anlamında evrensel olmasıdır. Bu eşitlik ilkesinin kağıt üzerinde kalması, aksaması, üzerine gölge düşmesi yargının adil olmadığı veya adil koşullarda çalışamadığı inancının toplumda güçlü biçimde pekişmesine yol açar. Bu durumda geriye bir hukuk devleti kalır kalmasına ama güçlünün hukukunun güvencesi olan veya güçlünün hukukuna tabi olan bir güç devleti hukukudur bu. Hukukun üstünlüğü de, güçlünün gücünün hukuk yoluyla gösterilmesi ilkesi olarak işleyecektir. Böyle bir hukuk anlayışının yaygın biçimde paylaşıldığı bir Türkiye'de yaşıyoruz. Dikkat edilirse, artık bu güç hukukunu en fütursuz biçimde uygulayanlar, adalet kurumunun bir parçası olması gereken bazı "hukukçular" olabiliyor. Danıştay 2. Dairesi üyelerine karşı yapılan menfur saldırı, bir İslam faşizmi anlayışının tezahürü olduğu kadar, hukuk eğitimi almış, mesleğini hukukçu olarak sürdüren bir kişinin "adalet" anlayışını gözler önüne seriyor. Adil bulmadığı bir hukuki kararı verenleri katletmeyi, hikmetinden sual edilmez bir yüce ilkenin kendisine verdiği bir hak olarak gören bir "hukukçu", bir avukat Danıştay üyelerine, tekbir getirerek, kendini "Allahın askeri" olarak tanımlayarak, gayet iyi planlanmış biçimde öldürme kastıyla ateş etti. Çünkü bu hukukçuya göre, kabul ettiği dogmalara aykırı düşen bir hukuk kararını verenler, katledilmesi vacip yaratıklardır. Bu kişinin akli dengesinin yerinde olmadığını, söz konusu olanın psikolojisi bozuk bir avukatın münferit bir eylemi olduğunu iddia etmek bu suçluya "hafifletici sebep" kılıfı aramaktır. Örneğin böyle bir eylem yapan kişinin şiddet yöntemlerini benimsemiş sol etiketli bir örgüt üyesi veya PKK sempatizanı olduğu bilgisi karşısında, bugün psikolojik bozukluktan bahsedenler, o durumda da gene psikolojik bozukluktan mı bahsedeceklerdi? Din adına ve bu durumda İslam adına terör eylemi yapanların var olduğunu, bunun maalesef mümkün olduğunu, muhafazakârlığının yanına demokrat sıfatını yakıştıranların lafı gevelemeden kabul etmeleri bir gerekliliktir. Başka topraklarda olduğu gibi, faşizmin İslami versiyonunu bu topraklarda besleyecek bir gübre vardır. Hrant Dink ve diğer Agos gazetesi yazarlarına "yargıyı etkileme" suçlamasıyla açılan davada, milliyetçiliğin faşizan uçlarına yelken açan "hukukçuların" icraatları da yukarıdaki zihniyetin şimdilik daha ehlileşmiş gözüken bir tezahürü değil midir? Dink'i, "Türk kanının ne olduğunu" görmeye davet eden o milliyetçi faşizmin bugünkü akıncıları arasında profesyonel hukukçuların yer alması, ülkemizdeki hukuk ve adalet anlayışının içler acısı halini yansıtıyor. Danıştay yargıçlarına ateş eden zihniyet gibi, talebini kabul etmeyen hakime hakaret eden, duruşma düzenini altüst eden, duruşmaları gövde gösterisine dönüştürme aracı olarak kullananların es kaza sol etiketli grupçuklar olduğunu bir düşünün. Adliye binasında güvenliğin sağlanması ve duruşmaların hiçbir fiziki baskıya maruz kalmadan yürütülmesinden sorumlu güvenlik güçlerinin tavrı o zaman da benzer mi olacaktır? Milliyetçi tosuncukları, biraz fazla ateşli vatan evlatları olarak gören zihniyetin hukuk anlayışının bir tezahürüdür bu. Suç ortakları Bu milliyetçi faşizan fikriyatın yarattığı terörü yerleştikleri kurumların başında sevecen bir anlayışla izleyenler, yol gösterenler, o açılan yolu kendi siyasal tasavvurlarına katık edenlerin hukuk ve adalet anlayışları daha medeni görünüşlü olsa da, aslında farklı değildir. Devlet çıkarlarının yönlendirdiği bir adaleti kinizmin soğuk sularında savunan mürekkep yalamış, devlet tezgahından geçmiş faşizan akıl hocaları bu terörün suç ortağıdır. Benzer biçimde, Şemdinli davasında üst rütbeli subayları dolaylı biçimde suçlayan savcıya, Türkiye yargı tarihinde ender görülen bir uygulamayla, meslekten uzaklaştırma cezası veren yargıçların hukuk anlayışı da güçlünün hukukuna tabiyetin izlerini taşıyor. Savcının iddianamesinin modern hukuk devleti ilkelerine uygun hukuk tekniği açısından bir dizi kusurunun olduğunu kabul etmek, bu kusurların Türkiye'deki savcı iddianamelerinin çoğuna ait bir özellik olduğu gerçeğini bize unutturamaz. Türkiye'de siyasal dokunulmazlıkların yanında, yasada yazılı olmayan ama bir o kadar güçlü bir fiili dokunulmazlık hakkının varlığını bize göstermiyor mu bu ceza? Van Savcısı'nın maruz kaldığı ceza, Türkiye'de hukuk ve adalet anlayışının yargı kurumunun en üst katlarında bile sorunlu olduğunu gösteriyor. Hukukçuların hukuk alanında eşitlik ilkesini çiğnemeleri, hukukçu cübbesi taşıyan İslami, milliyetçi veya devletçi faşizmin militanlarının Türkiye hukuk alanında at koşturabilmesi, Türkiye'de toplumsal barışa vurulan en önemli darbelerden biridir. Güçlünün hukukunu bu kadar bariz ve fütursuz biçimde sergileme cüreti gösterenlere karşı Türkiye'de demokratların toparlanması acil bir gerekliliktir. Türkiye'de demokrat, özgürlükçü solun önündeki acil görev, devlet, din veya millet adına hukuk alanında, siyasal ve toplumsal alanlarda, okul ve üniversitelerde, giderek dozu artan bir şiddet sergileyenlerin Türkiye toplumunu terörize ederek, susturmak, pıstırmak ve onu bir kez daha teslim almak teşebbüsüne karşı kararlı ve güçlü biçimde dur demeleridir. Bugün bu görevin, özgürlükçü, demokrat Türkiye solu açısından başka her türlü amaç ve değerlendirmeden önce gelmesi gerekir. ahmet insel |
|
#10
| |||
| |||
| Güç devleti hukuku Bombadan sonra Şemdinli. Kuşkusuz, hukuk, özgürlüklerin tanımı ve kullanımı konusunda güncel siyasal değerlendirmelerden kendini bütünüyle soyutlayamaz. Ama Türkiye'de eski 312. ve 159. madde türünden maddeler üzerinden açılmış ve mahkumiyetle sonuçlanmış davalara bakıldığında, yargının hukuki taraf olmaktan önce, kendini siyasal taraf olarak gördüğü hissi uyanıyor Türkiye'de demokratikleşme yolunda adımlar atıldıkça, bunca yıldır demokratikleşme konusunda yerinde saymış olmamızın sorumluları bir bir ortaya çıkıyor. Son aylarda fikir ve ifade özgürlükleri alanında yaşanan şaşırtıcı gelişmeler, yargının da bu sorumlulardan biri olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu özgürlüklerin asli güvencesi olması beklenen yargı gücünün bazı temsilcilerinin açtıkları davaların gerekçelerine bakıldığında, insanın kendini koyu bir diktatörlük veya bir totaliter rejimde zannetmesi çok zor değil. Kamu adına oluşturulan iddianamelerin, maddi yanlışlarla dolu, son derece özensiz üslubunun yanında, bu iddianamelere itibar ederek davaları sonuçlandıran bazı hakimlerin aldıkları kararlara, verdikleri cezalara bakınca, bunun sadece bir his olmadığını, garip bir ikili gerçek içinde yüzdüğümüzü görüyoruz. Bir yanda çoğu demokratikleşme paketleri çerçevesinde değişmiş kanunlar var. Diğer yanda, bu kanunların içine usta ellerin koyduğu saatli bombaları bulup kullanmakta mahir, veya kanunları hak ve özgürlüklerin kısıtlanması yönünde yorumlamaya bilinci şartlanmış hukukçuların kullandığı "yargı silahı" var. AİHM kararları Bir yıldan az bir zaman dilimi içinde, Hırant Dink'e açılan ve tecilli hapis cezasıyla sonuçlanan ceza davası, Orhan Pamuk'a açılan ceza davası, Ragıp Zarakol'a bastığı kitaplar için açılan sayısını izlemenin zor olduğu ceza davalarına, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu'na karşı açılan ceza davası ilave oldu. Genellikle bu davalarda kullanılan silah, yeni Ceza Kanunu'ndaki, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, devletin kurumlarını ve Türklüğü alenen aşağılamak suçları. Bu arada, Neşe Düzel'in Orhan Doğan'la yaptığı söyleşi nedeniyle, her ikisi hakkında Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Terörle Mücadele Yasası'nın 7. maddesi uyarınca 1 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle bir dava açıldı. Bunların yanında, burada saymayı unuttuğumuz benzer başka davalar muhakkak vardır. Görülmekte olan bu davalar hakkında görüş beyan etmeye yasalarımız izin vermiyor. Ama nihai karara bağlanmış, bazılarında hükümlülerin AİHM'e müracaat ettikleri, dostane çözüm veya mahkumiyet yoluyla Türkiye aleyhine kazandıkları dava yığınına bakınca, yargıda bazı şeylerin doğru işlemediğini görmemek için, insanın kasıtlı biçimde başını öte yana çevirmesi gerekiyor. Özellikle söz ve ifade özgürlüğü hakkının kullanımı konusunda yargının kafasının bir hayli karışık olduğunu görüyoruz. Birçok durumda, yargı güçleri kendilerini siyasal gücün yerine koyarak, taraf oluyorlar. Ya da durumdan vazife çıkarmayı bir haslet addediyorlar. Kuşkusuz, hukuk, özgürlüklerin tanımı ve kullanımı konusunda güncel siyasal değerlendirmelerden kendini bütünüyle soyutlayamaz. Ama Türkiye'de, eski 312. ve 159. madde türünden maddeler üzerinden açılmış ve mahkumiyetle sonuçlanmış davalara bakıldığında, yargının hukuki taraf olmaktan önce kendini siyasal taraf olarak gördüğü hissi uyanıyor. Bilindiği gibi, böyle bir durum demokratik hukuk devletine değil, adaletin zıvanadan çıktığı, gücün ve güçlünün çektiği yöne doğru sürüklendiği bir düzene özgüdür. Bugün Türkiye'de yargı, bazı alanlarda, hukuku değil, gücü temsil ediyor. Rejim totaliter olmadığı için, yargı da bir bütün halinde tek bir gücü temsil etmiyor. Farklı güç odaklarının etkisinde, parçalı bölüklü bir yapı gösteriyor. Aynı konuda bir savcı dava açarken, komşusu diğer bir savcı dava açmaya gerek duymuyor; avukatlar kendi görüşlerine yakın mahkemelere işlerinin düşmesi için binbir cambazlık yapıyor; devlet ve hükümet güçleri mahkemelere ve savcılara talimat üzerine talimat yağdırıyor. CHP milletvekili Yılmaz Ateş'in aktardığına göre, bir Başsavcı, gizli soruşturma ilkelerini basın toplantısı yaparak fütursuzca çiğnemesinin gerekçesi olarak, "basın toplantısı yapmam istendi, okuduğum açıklamayı, önüme konduğu anda gördüm" diyebiliyor. Bu hukuk devletinin mi, güç devletinin mi varlığına işaret eder? Vahim değil mi? Bütün deliller elindeyken, sadece moral olarak yıpratmak amacıyla zanlıyı tutuklamayı bilen bir başsavcı, yetki alanında gerçekleşen ondan çok daha vahim bir olaya bulaşmamayı becerebiliyor. Şemdinli'de güvenlik gücü mensubu bazı kişilerin, görev sırasında işledikleri ve suçüstünde yakalandıkları eylem, bu Başsavcı için yeterince vahim değil midir? Yeterince vahim olması için, ortaya daha fazla ne çıkması gerekir? Kamu yetkisini kullanarak çete oluşturmak, ahaliyi kışkırtmak, yurttaşların mal ve can güvenliğine zarar vermek ve bütün bunların delilleriyle suç üzerinde yakalanmış olmak, "münferit bir olaydır" bu güç devleti hukukuna göre. Ortada güç devleti varsa, doğrudur, böyle değerlendirmek gerekir. Şemdinli'de bombayı kimin attığı belli olmasına, bu işi yapan kişi ve yardakçıları suçüstünde yakalanmalarına, ardından olay yerinde keşif yapan savcının etrafındaki kalabalığa güvenlik güçlerinin ateş açıp, adam öldürmelerine, "adli bir olay" diyebilmek için demokratik hukuk devletinin değil, şerir bir devlet zihniyetinin hukuk anlayışına teslim olmak gerekir. Deniz Baykal'ın sorduğu, yerinde ve basit soruyu burada tekrarlayabiliriz: "Van çeteyse Şemdinli ne?". Ardından dile getirdiği gözlemi de: "Bir toplumun ağzına 'Avukat tutacağına hâkim tut' sözü düşmüşse orada adalete güven kalır mı?". Güveni bir kenara bırakalım. Adalet kalır mı? Gücün ve güçlünün sürüklediği yere yargının gitmesi, tam da böyle bir durumdur. Bütün bunların üzerine, Yargıtay, daha önce iptal ettiği yerel mahkemenin verdiği bir hapis kararını bu kez onaylarken, yargının manevi şahsiyetine sıra gelince ne kadar titiz olabildiğini kanıtladı. Turkish Daily News'de 2001'de çıkan bir yazısında "adli makamların manevi şahsiyetine hakaret ettiği" için bir yerel mahkemenin gazeteci Burak Beldil'e verdiği 20 ay hapis cezasını Yargıtay bu kez onayladı. Türkiye'de yargının birden fazla güç odağı arasında parçalanmış yapısı ve, çoğu zaman, hukuk devletinin değil, güç devletinin organı imişçe davranmayı bir haslet addetmesi, ortaya son derece vahim bir tablo çıkarıyor. Adli makamlar bu tablonun kendi manevi şahsiyetlerini tahkir ettiğine inanabilirler ama bu tablonun başlıca sorumlularının kendi aralarında olduğunu bilmelidirler. ahmetinsel |
| Sponsorlar |
| |