iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 05:30 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Tartışma Platformu » işkence ülkesi

Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 08.03.07, 18:41
Standart işkence ülkesi

08.03.07, 18:41






Gülay Göktürk


Zamanın donduğu yer

Gardiyan Allah'a inanıp inanmadığını soruyor gence. İnandığını söyleyince şaşırıyor 'Aziz Nesin Vakfı'ndan gelmiyor musun? Oradan gelip de nasıl Allah'a inandığını söylüyorsun?' diye bağırmaya başlıyor. Bir başka gardiyan, "Nesin'in sapık torunları" diye girişiyor gençlere.


* * *

Haberi okurken Soğuk Savaş yıllarına, 1950'lerin Türkiye'sine geri gitmiş gibi oldum. 51 Tevkifatı günlerindeyiz sanki... Sansaryan'ın en görkemli günleri... Tabutlukların, tırnak çekme hikayelerinin kulaktan kulağa fısıltıyla anlatılıp kanları dondurduğu zamanlar...

Hapishanelerde zaman donmuş. İki genç, demir kapılar üzerlerine kapanır kapanmaz anlıyorlar bir başka dünyaya adım attıklarını. Bu dünyanın efendileri gardiyanlar. Bu dünyada hak yok, hukuk yok, itiraz yok, savunma yok... Ne uyum yasaları sızabilmiş buraya, ne CMUK... Avrupa Birliği bir ışık yılı kadar uzakta. İnsan Halkları Örgütleri diye bir şeyi duyan gören olmamış şimdiye kadar. Önce askerler, sonra gardiyanlar girişiyor gençlere. Biri 17, diğeri 18 yaşında iki genci çırılçıplak soyup plastik borularla dövüyor, falakaya yatırıyor sonra da "sizin oraya tecavüzcü bir sapık yolluyoruz" diye Tecavüzcüler Koğuşu'na yolluyorlar. Koğuşa adım atar atmaz mahkûmlar üzerlerine çullanıyor, hepsi birden vurmaya başlıyor. Gençler tecavüz ve linç tehdidi altında üç gün iki gece gözlerini kırpmadan kalıyorlar o koğuşta.

İki gecenin sonunda tecavüzcü olmadıkları anlaşılınca, falakadan şişmiş ayakları, sırtlarında plastik boru izleri ve ağır yara almış ruhlarıyla, ölümden dönercesine "dünyaya" dönüyorlar.

* * *

Beni zaman tünelinde yarım yüzyıl geriye gitmişe çeviren bu olay üzerinde düşünürken daha iyi anladım ki, hak hukuk gibi kavramlar toplumun "kapalı kutu"larının içine sininceye kadar söyleyemeyeceğiz demokratikleşmeyi becerip beceremediğimizi...

Şu andaki demokrasimiz toplumun vitrinlerini aydınlatan dekoratif bir ışık gibi. İki ayrı Türkiye var; bir görünen, ulaşılabilen ve denetlenebilen Türkiye; bir de bütün gözlerden uzakta, zamanın dışında, kendi kuralları içinde yaşayan Türkiye... Demokrasinin aydınlattığı Birinci Türkiye reformları, AİHM kararlarını, Kopenhag Kriterleri'ni konuşurken; hapishaneler, karakollar, kışlalar, yatılı okul yatakhaneleri, çocuk yuvaları, tarikatlar, aşiretler, demokrasinin ışığının sızamadığı bütün o kapalı kutular "zamanın donduğu yerler" olarak öylece duruyor.

O Türkiye'nin efendileri, hâlâ Aziz Nesin'in komünistliğinin, ateistliğinin hesabını soruyor. Hapishanelerin nemli bodrumlarında, plastik borularla tutuklu dövmeye, suçsuz çocukları linç arzusuyla azmış mahkûmların önüne yem gibi atmaya devam ediyor. Jandarma ve polis karakollarda "Burada Allah yok" tabelaları yok belki ama hakkın hukukun pek uğradığı da yok... Kışlalarda asker dayağı, eziyet, angarya bir türlü son bulmuyor. Aşiret ilişkilerinin koyu karanlığında aile meclisleri toplanıp gencecik kız çocuklarını katlediyor.

Bizler, yani büyük çoğunluğumuz, o kapalı kutuların varlığından haberdar ama içlerinde neler yaşandığına pek de umursamadan yaşayıp gidiyoruz. Günün birinde kutulardan birinin kapağı kazaen biraz aralanıp da içerde olup bitenlerle yüzleşirsek şaşkınlıkla birbirimize bakıyoruz: Yoksa gerçek Türkiye bu mu?


Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
Naci KAPLAN (27.11.07), SELVILV (12.06.07)
Sponsorlar
  #2  
Alt 08.03.07, 18:42
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi




Gülay Göktürk

Nesin Vakfı ile kim uğraşıyor?

Epey bir zamandır belirgin bir karalama kampanyası sürdürülüyor Nesin Vakfı hakkında.


Vakfa bulaştırılan tecavüz suçlamaları kampanyanın başlangıcıydı anlaşılan. Suçlama boş çıktı. Tecavüz suçlamasıyla tutuklanan iki gencin cezaevinde yaşadıkları korkunç kâbus, gördükleri ağır işkence bir başka konu, hesabı ayrıca sorulmalı; ama gördük ki, Adli Tıp Raporu'nun tecavüz olmadığını ortaya koyması ve gençlerin serbest kalması da durdurmadı Nesin Vakfı'nı damgalamaya kararlı olanları. Bazı medya organları olayla ilgili haberlerinde çocukları ve Nesin Vakfı'nı damgalamayı sürdürdü. Adli Tıp Kurumu raporunu çarpıtarak cinsel istismar yönünde bulgular olduğunu yazdılar. Tutuklanan iki genci "eğitmen" olarak göstererek toplum nezdinde Vakıf Yönetimine karşı güvensizlik yaratmaya çalıştılar.

Kısa bir süre sonra, Savcılık'ın, Ali Nesin ve iki erkek öğrenci hakkında dava açmak için mahkemeye başvurduğunu öğrendik. Ortada yeni bir bulgu ya da olay olmadığı, çocukların salıverildikleri günden sonra dosyaya yeni bir unsur eklenmediği halde yapılan bu başvuru ile birlikte Vakıf yeniden gündeme gelmiş oldu. Bu arada "haberciler" boş durmuyor, Vakıf'la ilgili suçlamalar bazı yayın organlarından hiç eksik olmuyordu. Vakıf için yapılan yemek, tiyatro kermes gibi faaliyetlerin gelirlerinin özel hesaplara girdiğinden, Vakfa ait telif gelirlerinin Nesin Yayınevi'ne aktarıldığından tutun da, vakfa ait bir binada Nesin'in çocuklarının ve kız arkadaşının oturduğuna kadar ipe sapa gelmez nice "yolsuzluk" iddiasını haber diye okuduk. Varını yoğunu bu vakfı ayakta tutmak için harcayan bir aileyi, vakfın gelirlerini kullanmakla suçlamak hangi insafa sığıyordu, anlayamadık. Bu yolsuzluk suçlamalarını yapanlar, suçlamalarına "ahlaki" bir boyut katmadan da duramamışlardı: Ali Nesin evli olduğu halde eşinin Portekiz'de yaşaması nedeniyle, sevgilileri ile Vakıf'ta kalıyor ve çocuklara ahlaki açıdan kötü örnek oluyordu!

Daha bu haberlerin mürekkebi kurumadan, geçtiğimiz günlerde yine son derece "ahlakçı" bir başka haberle bir kez daha kamuoyu gündemine getirildi Nesin Vakfı. Birileri yememiş içmemiş, Vakfın harcama faturalarından içki harcamalarını aylara ve yıllara göre karşılaştırmalı olarak çıkarmış ve haber yapmıştı. Böylece üçgen tamamlanmış oluyordu: "İçki fuhuş ve yolsuzluk"... Hani önümüzdeki günlerde bir de "kumar" haberi tezgâhlanırsa, hiç şaşmamak gerekti!

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım:

Bütün bunlar sadece "haber aşkı" ile yapılmış haberlere benzemiyor ve insana ister istemez şu soruyu sorduruyor: Nedir bu kampanyanın amacı? Kim, neden uğraşıyor Nesin Vakfı ile?

Kendi halinde, 46 çocukla haşır neşir olan, onları kendi bildiğince yetiştirmeye çalışan bir vakıf neden bu kadar çok hedef haline getiriliyor?

Hâlâ Baba Nesin'e karşı duyulan tepki mi var bu çökertme kampanyasının ardında? Hani şu, cezaevi gardiyanının gayet dobra bir dille ifade ettiği gibi o vakıftaki çocuklar "Nesin'in sapık torunları" gibi mi görülüyor bazıları tarafından?

Böyle bir yıpratma kampanyasının ardında, vakfa el koyma amacı mı yatıyor? Nesin Vakfı'nın Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu uyarınca Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun denetimi altına alınmak istendiğini epeyce bir zamandır biliyoruz. Bütün bu haberler böyle bir operasyonun alt yapısını hazırlamak için mi tezgâhlanıyor?

Bugün değişimi, hoşgörüyü, farklı olanı kucaklamayı keşfetmeye çalışanların zihni "geriye dönük" işlemiyor mu hiç? Geçmişte "düşman" olarak kafalarına kazınan bazı semboller orada öylece formatlanmadan duruyor mu?

Farklılıklara tahammül lafta olmaz. Böyle somut durumlarda sınana sınana inandırıcılık kazanır.

Ayrıca kimse unutmasın ki, farklılıklara tahammül geleneğinin yerleşmesi, sizin farklılıklarınıza tahammülün de yegane garantisi, güvencesidir.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
Naci KAPLAN (07.12.07), SELVILV (12.06.07)
  #3  
Alt 08.03.07, 19:48
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi



Gülay Göktürk

Evlat katilleri

Bugün niyetim üvey babası tarafından duvara fırlatılarak boynu kırılan sonra anne ve üvey babası tarafından cesedi vahşi hayvanlara yem olsun diye ormanda bırakılan talihsiz yavruyu yazmaktı.


Ama ateşim yükselip yatağa düşünce, bundan on yıl önce, 1995'te aynı konuda yazdığım bir yazı geldi aklıma...

Köşemi boş bırakmaktansa arşivden çıkarttığım bu yazıyı koyayım dedim. Umarım kusura bakmazsınız...

* * *

Önce uzun süre, "Acaba eskiden de böyleydi de, biz mi farkında değildik; acaba, çok kanallı televizyon ve kanlı canlı reality-show'lara mı borçluyuz hayatımızın bu feci gerçeğini öğrenmeyi" diye düşündüm. Ama hayır, olamaz...

Eğer bu vahşet, daha önce de bugünkü hızıyla ve şiddetiyle sürüyor olsaydı; mutlaka duyar, bilir, hissederdik. Bence bu, günümüzün yeni bir gerçeği...

İşkenceci anne-babalardan söz ediyorum. Ve onların kurbanları olan çocuklardan...

Her gün televizyon programlarında ve gazete sayfalarında yeni bir örneğini tüylerimiz ürpererek izlediğimiz; küçücük bedeni kızgın demirle dağlanmış, avuç içlerinde sigara söndürülmüş, tekmelenmekten üç beş kaburga kemiği kırılıp ciğerlerine batmış çocuklar... İzbe evlerin bodrumlarına zincirle bağlanan, ekmek su verilmeden tuvaletlere hapsedilen, ruhları ve bedenleri sakatlanan çocuklar... Şanslı olanlar vicdanlı bir komşunun televizyon kanallarından birindeki bir "kurtarıcı"ya haber vermesiyle zincirlendikleri izbe kömürlüklerden kurtarılıp gün ışığına kavuşuyorlar.

Bu kadar şansı olmayanlar, ne suç işlediklerini hiçbir zaman anlayamadan komaya giriyor, bir hastanenin reanimasyon servisinde üç beş gün can çekiştikten sonra minicik ruhlarını teslim ediyorlar.

Bu suçun failleri, Külkedisi masalından tanıdığımız zalim, kötü yürekli üvey anneler değil. Öz anneler ve babalar. Bazen yıllar süren sistemli işkencelerle çocuklarını öldürüyorlar. Ve işin dehşet verici yanı, onlar bunu giderek daha sık yapıyorlar! Hemen hemen bütün kültürlerde analık ve babalık üzerine yaratılan koca bir efsaneyi derinden sarsarak, "Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz" "Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" gibi atasözlerinden oluşan koskoca bir kültürü yalancı çıkararak çocuklarını işkence ile ve taammüden öldürüyorlar.

Savcı "Neden" diye sorduğunda ise verecek cevap bulamıyorlar.

Oysa bunun bir cevabı olmalı. Hepimiz biliyoruz ki, anne- babalar çocuklarını hep döverler. Aile içi şiddet, sadece bizim toplumumuzda değil, bütün toplumlarda çok yaygın bir olaydır ve aile içi şiddetin birinci derece kurbanları da çocuklardır. Ama bildiğimiz başka bir şey de, bu dayağın genellikle çocuğu disipline sokmak, "yola getirmek" için başvurulan bir yol olduğudur. Geleneksel anne baba, dayağın etkili terbiye biçimi olduğunu sanır.

Her evin yazılı olmayan hukukuna göre çocuk tarafından işlenebilecek her suçun bir cezası vardır. Ve çocuk o suçu işlediği zaman çekeceği cezayı da aşağı yukarı kestirebilir. Zaman zaman fevri bir davranışla verilen ve suça denk düşmeyen cezalar bir yana bırakılırsa, evdeki dayağın bir mantığı, bir adaleti vardır.

Burada sözünü ettiğimiz dayaklarda ise ne suç-ceza bağlantısı, ne de "yola getirme" "adam etme" çabası var.

Bu anne ve babalarda sadece nefret ve intikam var. Onlar, sanki itilip kakıldıkları bu büyük şehirde başlarına gelen bütün kötülüklerin müsebbibi olarak o küçükleri görüyorlar. "Ah eteklerine yapışan bu Allah'ın belaları olmasa", büyük şehirde daha kolay tutunabileceklerini, daha kolay iş bulabileceklerini, daha rahat yaşayabileceklerini düşünüyorlar. Sayıları 3- 5 arasında değişen bu küçük "asalaklar" sanki boğazlarına sarılıp onları dibe doğru çekiyor. Onlar olmasa belki suyun üstünde kalabilecek, hatta hatta karşı kıyıdaki parıltılı ışıklara ulaşabilecekler. Bunu düşündükçe kendi yarattıkları bu "canavar" lara karşı duydukları kin ve nefret kabarıyor. Onları atamıyor, satamıyor, boşayamıyorlar.

Ama işkence yaparak intikam alıyorlar.

Anlaşılan büyük şehrin acımasızlığı; komşuluk, hemşehrilik, yardımlaşma gibi gelenekleri altüst ederken insanlığın en eski ve kutsal duygusuna da el atıyor. Evlat sevgisini bile yutup yok edebiliyor.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
SELVILV (12.06.07)
  #4  
Alt 08.03.07, 21:27
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi



Gülay Göktürk

Sıradan faşizm

Zavallı Salih Okatan'ın tek suçu okul bahçesinde kız arkadaşıyla el ele tutuşmakmış. Bu kadar masum, bu kadar sıradan bir olay yüzünden başına gelenlere bakın.


Olay Antalya Lara'daki Baro Meslek Lisesi'nde geçen yılın aralık ayında meydana gelmiş. Eğer Müdire Hanım odasına bir kamera koydurmuş olmasaydı ve Salih Okatan bazı öğretmenlerin yardımıyla bu kamera kayıtlarını ele geçirip televizyonlara vermeseydi, bir okul müdürünün odasında cereyan eden bu "sıradan faşizm" gösterisini hiçbir zaman seyredemeyecektik.

Nice okulda, evde, kışlada, camide her gün yaşanan ama asla kayda geçirilemeyen; ortaya serilip ispatlanamayan, sadece kurbanlarının ruhlarında açtığı derin yaralarla yıllar sonra başka biçimlerde karşımıza dikilen bütün diğer şiddet olayları gibi bunun da üstü kapanıp gidecekti.

Ama bu defa kameralar vardı ve gördük.

Gördük ve anladık ki, Hitler'e her Allah'ın günü sövmekle, Kavgam'ı yasaklamakla bitmiyor mesele... Faşizm o müdür odasındaki gibi sıradan insanların içinde bütün gücüyle, bütün iğrençliğiyle yaşamaya devam ediyor. Bulduğu en küçük fırsatta başını kaldırmak ve saldırıya geçmek üzere benliklerimizin en kuytu köşelerinde pusuya yatmış, bekliyor.

Üç öğretmen, iki polis ve bir babanın sahne aldığı faşizan bir gösteri bu...

Öğretmenlerden biri müdür yardımcısı. Yani deneyimli, güvenilir ve olgun olması beklenen bir eğitimci. Diğeri rehber öğretmen. Evet, inanılması zor ama, çocuklarımıza rehberlik yapsın diye seçilmiş biri. Muhtemeldir ki, odasına danışmaya gelen bunalmış gençlere bolca sevgiden, saygıdan hoşgörüden bahsediyor. Her şeyin başı sevgi ve iletişimdir, diye nutuklar atıyor.

Bu ikisi, bahçede el ele gezinen gençleri görür görmez sanki adam boğazlanırken görmüşler gibi dehşete kapılıp gençleri yakaladıkları gibi yaka paça müdürün odasına götürüyorlar. Üçüncüsünün - ki bu kişi olayın esas kahramanı olan müdira'nımdır- hali ise iyice patolojik...

Müdira'nım, linç arzusuyla kendinden geçmiş bir halde hemen - böyle bir durumda en öfkeli olabilecek kişiyi - kızın babasını çağırıyor. Baba, "Beni neden çağırdın, ne yapmış ki benim kızım" demiyor. Hemen girişiyor delikanlıya. Ama bu kadarı kesmiyor Müdire Hanım'ı. İki de polis çağırıyor. Polisler de, "Bizim burada işimiz ne; bu çocuk ne yapmış ki bizi çağırdın" demiyorlar. Fırsat bu fırsat, onlar da girişiyorlar.

Bu da yetmiyor. Gençlerin hayatını bitirmeye kararlı Müdire Hanım. Hemen evleneceksiniz diye tutturuyor. "Ne evlenmesi, biz sadece el ele tutuştuk" deyince zıvanadan çıkıyor. Genç kız zaten hemen okuldan alınıp eve hapsediliyor. Oğlanı okuldan atmak için de elinden geleni ardına koymuyor.

Gençlere, gençliğe, flörte, cinselliğe karşı duyulan dehşet verici bir kin var karşımızda. Bastırılamayacak, kontrol edilemeyecek derecede bir kin ve nefret ve bu nefretin ayaklandırdığı sıradan faşizm...

Küçük insanların bastırılmış arzularından, pişmanlıklarından, çaresizliklerinden, zayıflıklarından, ezilmişliklerinden, horlanmışlıklarından, adam yerine konmamışlıklarından, kıskançlıklarından, hasetlerinden beslenmiş, büyüdükçe büyümüş, mayalı hamur gibi kabardıkça kabarmış ve sonunda kabına sığamayıp taşmış bir şiddet arzusu... Yaygın, yaygın olduğu için de yadırganmayan, çoğu kez etrafında geniş bir suç ortaklığı ağı oluşturarak halka halka genişleyen ve hepimizi kuşatan bir şiddet sarmalı...

Ne yasalar baş edebilir bu sarmalla, ne de Kopenhag Kriterleri... Yani işimiz zor, hem de çok zor

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
SELVILV (12.06.07)
  #5  
Alt 09.03.07, 16:19
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi



Aşağılanma!

Birinci şahıs:
Hatırlarsınız.
İki yıl kadar önce, Kızıltepe'de Irak'a nakliye yapan kamyon şoförü bir baba ile 12 yaşındaki oğlu Uğur, o gün orada görevli polisler tarafından, evlerinin önünde "terörist" denerek öldürülmüşler; terlikli çocuğun bedeninden 13 kurşun çıkmıştı.
Dava sürüyor; ama Eskişehir'de. Maktullerin mağdur ailesi, her duruşma için oraya gitmek zorunda.
Gidiyorlar ama bazen rezervasyon yaptırdıkları otel onları kabul etmeyebiliyor; bazen takip altında kalıyorlar, sıkı sıkı aranıyorlar, epeyce laf ve hakarete de maruz bırakılıyorlar.
Dava sürüyor; adalet bir şekilde tecelli edeceği günü bekliyor.
Lakin, bir duruşmada sanık polis avukatı, öldürme fiilini meşrulaştırmak için, canlı ve cansız her ferdi için, "Anlı şanlı terörist bir aile" diyorlar.
Mahkeme bunu önemsemiyor.
Lakin, bir gün bir park açılışında, çocuğun amcalarından Reşat Kaymaz, "Bize terörist diyorlar; ben de bu olayı yapanlar, bize terörist diyenler, terörist öldürdük diyenler teröristtir diyorum" diye konuşuyor.
Sonrasını bir diğer amca, Murat Kaymaz anlatıyor:
"Kardeşime Türk polisine hakaretten, 301'den dava açıldı. 6 aya mahkum oldu. 3 bin YTL'ye çevrildi. Şu an temyizde. Gerekirse AİHM'ye gideceğiz. O parayı ödeme gücümüz yok zaten. Bizi aşağılamak serbest ama aynı sözü biz söyledik mi, hakaret sayılıyor."
Bu arada, cinayet davası ile hakaret davası arasındaki hız farkına dikkat!
Yargıtay'da 8 ayda onaylanan "301'den Dink mahkûmiyeti" ile 8 ayda Başsavcılık masasından kalkıp gündeme gelemeyen "Bombacı Yasin Hayal mahkumiyeti" gibi.

İkinci şahıs:
Genç bir banka çalışanı. Dünkü yazıya istinaden.
" Babam polis emeklisi. Yazınızdakileri birebir yaşayan biriyim. İnsanların haklarının nasıl yendiğini biliyorum. Sizin 'özgürlük yanılsaması içindeki modern köleler' cümlesi geçen eski yazınızı da kesmiştim, saklıyorum. Arkadaşlarıma da okuttum. Genç insanlar, dediğiniz gibi, geç saatlere kadar çalıştırılarak hedef, prim, rakam manyağı yapılıyor. Üç otuz paraya. Sendikamız da yok. Biz köleler, her daim boyun eğen, her şeye evet diyen insanlar olduk. Şimdiki patron ve yöneticilerin eli kırbaçlı derebeylerinden farkı, giyimleri ve arabaları. İnsanları çeşitli sıfatlarla ayırıyorlar. Saçma sapan performans tablolarına göre değerlendiriliyoruz. İlkokul karneleri bile daha adildi. Okuduk, ne kadar adam olduk, bilmiyorum ama asla adam yerine konmuyoruz. Ve adam yerine konmak için de hiçbir şey yapmıyoruz. Okumuyoruz bile ."

Üçüncü şahıs:
Adı Sercan Akbunar. Bir yıllık Topçu Astsubay Çavuş. 21 yaşında.
Yani 21 yaşındaydı.
Öyle kaldı.
Çünkü, üstlerinin bir denetimi sonrasında, ne olduysa, ne söylendiyse, neden etkilendiyse...
Odasına geçip tabancasını başına dayadı.
Üç gün daha hayata pamuk ipliğiyle takıldı.
Henüz yeni toprağa verildi.
Hemen iddia edildi ki, "Bir süredir psikolojik sorunlar yaşamaktaydı".
Bilenler biliyor; sabredenler zaten sabrediyor.
Herkes elbet intihar etmiyor. Ama "aşağılanma" nın tarifi, baskı altında olmanın deneyimi, insanın bunalımı, akıldaki, vicdandaki, ailedeki, emeklilikteki izleri hiç değişmiyor.
Lakin, her zaman, her yerde, her mevkide, her kademede; hesabı bir yana, sorusu dahi sorulamıyor.

Dördüncü, beşinci şahıs: Polis eşiyle tartışıp boşanan ve iki aylık kirasını ödeyemedikten sonra intihar eden iki çocuk annesi, 26 yaşındaki Filiz G. Ya da 2003 mezunu, işsiz öğretmen adayı, bunalım sonucu intihar ettiği bildirilen İhsan S. Gibi.

Ne gariptir ki; insanının, özellikle güçsüz, sıradan, makamsız, rütbesiz, en alttaki insanlarının bu denli kolay ve sık aşağılandığı ülkede, "Hakaret ve aşağılama" yeri geliyor...
Biliyorsunuz zaten!
umur talu-sabah
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
SELVILV (12.06.07)
  #6  
Alt 14.03.07, 14:26
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi




Bağışla bizi Hatice
1978 yılında Beyazıt Meydanı'nda altı arkadaşıyla beraber katledilen öğrencim Hatice Özen'in anısına
CAFER KARATEPE
Yıllar ne çabuk geçiyor. Dile kolay, tam 29 yıl olmuş. Tabii bu yılların nasıl geçtiğini ölenlerin yakınları ve sevenleri bilir ancak. Orta üçüncü sınıfta okutmuştum onu. Pencere kenarında, önden ikinci sırada, duvar dibinde otururdu. Kumral saçlarının çevrelediği beyaz, yuvarlak ve tombul yüzü yaşından fazla gösterirdi, ama yüzünde en küçük bir pürüz, kırışıklık yoktu. Güldüğünde (ki sürekli gülerdi) yanaklarında pembe gamzeler oluşurdu. Sevgi ve mutlulukla bakardı. Bir elini çenesine dayar, sırtını duvara verir, öyle dinlerdi dersi. Konuyu ilk anlatışımda anlardı. Tekrarlarımda artık dinlemez, önündeki deftere küçük küçük kareler, dikdörtgenler çiziktirirdi. Parmak kaldırmazdı pek, ancak sınıfta parmak kaldıran yoksa ya da çok azsa öyle kaldırırdı. Sınıfın ebesi gibiydi. Yazılı sınav yaparken kağıdı ya da kalemi olmayanlar için mutlaka bir iki tane yedeği vardı. Bir arkadaşı suç işlese de cezalandırmaya kalksam, kalkar bir şeyler söylerdi, bağışlayayım diye. Teneffüslerde hep etrafında dört-beş arkadaşı olurdu; onları güldürür dururdu. Acıklı bir olay karşısında gözleri bulutlanır, gözyaşları yanaklarından inci taneleri gibi dökülürdü.
O üniversiteye başladığında ülke karanlık bir girdaba doğru hızla sürüklenmeye başlamıştı. Bunu açıkça görüyorduk. Duyduğumuz faşizmin ayak sesleriydi, planlı bir şekilde rap raplarla geliyordu. Fakat ülkenin aklı başındaki demokratik ve muhalif güçleri, işçi ve emekçi örgütleri bu gerçeği yayın organlarında yazdığı, meydanlarda söylediği halde biraraya gelip de güç oluşturamıyorlardı. Hâlâ daha Türkiye'de ulusal burjuvazi var mı, yok mu ya da devrimden sonra toprak kamulaştırılmalı mı yoksa fakir köylüye dağıtılmalı mı'nın tartışması yapılıyordu. Aklı başındaki herkes olayları CIA'nın planladığını iyi biliyordu, Sovyetler Birliği'nin burnunun dibindeki bir NATO üyesi olan ülkemizde dağınık da olsa sistem muhalifi dalga çığ gibi büyüyordu. Şimdi olduğu gibi o zaman da Amerika'nın bildiğimiz, bilmediğimiz daha birçok gizli ve açık emelleri vardı ülkemiz üzerinde.
İşte benim güzel kızım böyle, bir planın kurbanı oldu. Onun öldüğünü televizyondan öğrendiğimde o zaman beş yaşında olan büyük oğlumla birlikte salonda trencilik oynuyorduk. Bilincimi yitirecek gibi olmuş, yerlerde tuhaf bir böğürtü çıkararak yuvarlanmışım da oğlum babama bir şeyler oldu diye ağlamaya başlamıştı. Her 16 Mart'ta seni hatırlıyorum Hatice. Beyazıt Meydanı'nda her şeyden habersiz, arkadaşlarınla kol kola çıkarken yakaladı ölüm seni. Ölümleriniz salt sizin değil yaşayan tüm gençliğin de umutlarını aldı götürdü. Katillerini bile bulamadık. Bilirsin bizde amiyane bir söz vardır. Ananı döven kadı, kime ne şikayet ediyorsun diye. O kadılar, 29 yıl sonra bile 'güvercinlere dokunmaktan' vazgeçmediler.
Her gün gençler öldürülüyordu
Sen öldükten sonra ortalık daha da karardı. Aynı yıl Ekim ayında sizin gibi üniversite öğrencisi, yedi genci alçakça ve canice boğazladılar. Gene aynı yıl Aralık ayında Kahramanmaraş'ta Alevi yurttaşlarımızın üzerine saldırıldı, yüzlercesi öldürüldü ve binlercesi yaralandı. Mayıs 1980'de aynı katliam Çorum'da gerçekleştirildi. Her gün çoğu genç onlarca kişi öldürüyordu.
Sonra göndermek istedikleri uçuruma yuvarladılar bizleri, ülkede yeni bir vahşet, talan ve soygun dönemi başladı. Yüzlerce kişi idam sehpalarında, işkencehanelerde, gizli kuytularda katledildi. Onbinlercesi sakat bırakıldı ve hapishanelere çürütüldü. Bilimsel eğitim istediğiniz, bir zamanlar dünyanın sayılı eğitim kurumlarından olan İstanbul Üniversitesi dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına bile giremiyor şimdi. Önünde toplanıp "bağımsızlık, özgürlük, adalet" marşları söylediğiniz o meydanda yeller esiyor şimdi. 12 Eylül artığı YÖK ve onun rektörleri üniversiteleri kışlaya dönüştürdü. Sistemi eleştirenler ya okuldan kovuluyor ya da hapishanelere tıkılıyor.
Ah Hatice, bağışla bizi yavrum; kanını yerde koyduk. Kızlarımızın yanağında güllerin açacağı, delikanlılarımızın saçlarının rüzgarda özgürce dalgalanacağı, alnı ak, başı dik bir ülke yaratamadık. Bağışla bizi güzel kızım, rahat uyu. Sizleri sonsuza kadar unutmayacağız.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
ilpar (28.06.07), SELVILV (12.06.07)
  #7  
Alt 14.03.07, 17:25
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi

Polis devletinin sıradan işleri

Öğrencilerin istediği sadece, nükleer enerji santraline tepkilerini göstermek için şenliğe katılmaktı, ancak...

Polis devletinin makbul yurttaşı, kendine rakip olarak gördüğü insanı bir bahane bulup polise ispiyonlar. Polis devletinin mekanizmalarını kendi çıkarları için kullanmaya çalışır. Bunu yaparken, polis devletini besler

Polis devleti, yurttaşların her an ve herhangi bir nedenden güvenlik güçlerinin soruşturmasına, hukuk dışı muamelelerine maruz kalabildikleri bir rejimdir. Bu düzen içinde, açık baskı ve şiddet kadar, sinsi bir pıstırma ve yıldırma mekanizması da işler. Telefonların dinlendiği, yazışmaların izlendiği herkesin malumudur. Herhangi bir nedenle polis devletinin bekçilerinin aykırı bir durum olarak algılayacakları gayet masum bir hareketinizden dolayı fişlenebileceğinizi, belki soruşturmaya uğrayacağınızı, hafif veya ağır bir ceza alabileceğinizi bilirsiniz. Polis devletinin ekonomisi, en ufak bir aykırılığı, muhalif olarak algıladığı masum bir tavrı, dengesiz bir güç kullanımıyla bastırmak, sindirmek üzerine kuruludur. Amaç sadece "suçlu"yu yakalamak değil, aykırılığı, muhalefeti niyet aşamasında yok etmektir.
Konuşanı susturmadan daha önemli olan, insanları konuşmaktan, düşünmekten caydırmak, yetkili makamların dur dediği yerde durur, yürü dediği yerde yürür kılmaktır. Gerçek bir polis devletinde yaşayan yurttaşlar, gri renktedirler. Omuzlarını biraz yukarı çekerek yürürler. İnsanlarda, kentlerde, yaşam alanlarında tam olarak tarif edemediğiniz bir ürkeklik hakimdir. Herkes için diğeri, hatta yakını veya arkadaşı bir tehlike kaynağıdır. İnsanların birbirlerine olan güveni azaldıkça, polis devleti güçlenir. Polis devletinin makbul yurttaşı, kendine rakip olarak gördüğü insanı bir bahane bulup polise ispiyonlar. Polis devletinin mekanizmalarını kendi çıkarları için kullanmaya çalışır. Bunu yaparken, polis devletini besler.
Türkiye'de tam anlamıyla böyle bir polis devletinde yaşamıyoruz. Yaşadığımız dönemler oldu. O karanlık 1980 askeri darbesi sonrasını izleyen aylar ve yıllar, haki elbiseli bir polis devletinin çoğu özelliklerine haizdi. Bugün ise, böyle bir polis devletinin güçlü reflekslerinin hâlâ canlı olduğunu bir dizi olayda izliyoruz. Vurdulu kırdılı, ölümlü, silahlı olaylarda değil, günlük yaşamın ayrıntısı denebilecek ufak olaylarda bunu daha açık biçimde görebiliyoruz. İşte size ne silah, ne çatışma, ne gözaltı, hapis veya işkence hikâyesi olan, ama dört dörtlük bir polis devleti manzarası.
İspiyon...
Temmuz 2006'da, Sinop'ta, "Nükleersiz Yaşam Şenliği" düzenlendi. Şenliği düzenleyen, Nükleer Karşıtı Platform'un (NKP) Sinop ayağıydı. Sinop NKP içinde bazı CHP'li ve İP'liler, şenliğe katılmak için Türkiye'nin farklı üniversitelerinden gelen ve çoğunluğunu Öğrenci Postası gazetesi çevresinin oluşturduğu, sayıları 150 civarında olan gençleri aralarına sokmak istemediler. Bunun nedeni, taşranın kapalılığı mıydı, Sinop'ta kurulması planlanan nükleer santrali hedef alan bu girişimin siyasal avantajlarını kimseyle paylaşmama arzusu muydu, bilmiyoruz. Herhalde bunların bir senteziydi ki, Sinop NKP içinden bazı kişiler, hiçbir suçları ve suç işleme emareleri olmayan bu gençleri güvenlik güçlerine ihbar ettiler. Bundan sonra aldı sazı eline, polis devletinin cevval memurları.
Kamu güvenliğini bozma riskinin olmadığı panel, konser ve benzeri etkinliklerden oluşan bir şenlik bahanesiyle, Sinop'un giriş ve çıkışlarında sürekli kimlik kontrolüne kadar varan bir "güvenlik çemberi" oluşturdu jandarma. Akliman bölgesinde kurulması öngörülen gençlik kampını önce yasakladı. Gençlik kampını düzenleyecek kişiye Jandarma İstihbarat'ın birkaç elemanını personel olarak işe almasını önerdiği, organizatör bunu reddedince, JİT'in burada kamp yapılamayacağını ilan ettiği söylendi. Sonra herkesin kimlik bilgileri jandarmaya verilince, NKP'nin katılmadığı ama ispiyonladığı kamp açıldı. Bu arada pazar günü, kamp organizatörleri ve kamptaki gençlerin ihtarlarına rağmen denize giren gençlerden üçü boğuldu. Şenliğin üzerine bu ölümlerin yası düştü.
Asayiş açısından Türkiye'nin en sakin yörelerinden biri olan kentte böyle bir muhalif şenlik düzenlenmesi, Sinoplu demokrat kişilerin ifadesiyle, aylardır işsizlikten canı sıkılan emniyet güçlerinin ayranını kabarttı. Belinde kovboyvari tabancasıyla fiyakalı biçimde dolaşan yeni emniyet müdürünün ve artık iç güvenlik düzenimizin önde gelen bir unsuru olan Jandarma İstihbarat'ın çabalarıyla, bir şenlik havasında geçecek olan etkinlikler, her etkinliğin birkaç memur tarafından insanların burnunun dibine kadar sokularak filme alındığı, her adımda kimlik kontrolü yapıldığı, telsiz seslerinin müzik dinletilerini bastırdığı bir polis devleti gösterisine dönüştü. Gençlerin gittikleri her yerde arkalarında polis veya jandarma timleri vardı. Civar köylere gidip köylülere nükleer santral hakkındaki karşı görüşlerini anlatmaya çalışmaları, öğrencilerin güvenlik devleti nezdinde daha da fazla şüpheye mahal olmaları için yeterliydi. Hele bir de bu gençler solcu, sosyalist olduklarını saklamıyorlarsa, onlara proto-terörist muamelesi yapılmaması için bir neden kalmazdı.
Bu gençlerin polislerden, jandarmadan çok daha olgun davrandığına Sinoplular şahit oldu. Üzerinde kitap ve broşürlerin olduğu bir masa kurmuş gençlerin yanına yaklaşan polis komiserinin, "Böylelerini Almanya'da kulağından tutup, dışarı atarlar" lafına, Sinoplu bir demokratın verdiği yanıt, "Doğru, 1933 Almanyasında tam dediğin gibi yaparlar"dı. Komiserin 1933 Almanyasında ne olduğunu bildiği ise şüpheliydi.

Zincirleme 'ispiyon'...
Bütün bunlara rağmen, şenlik herhangi bir çatışma, gözaltına alma, vb. olmadan bitti. Ama polis devletinde iş burada bitmez. Sinop İl Emniyet Müdürlüğü, 28. 7.2006 tarihli bir yazıyla, 29 üniversitenin rektörüne, "şenlikler sırasında kanunsuz yürüyüşlere katılan öğrenciler hakkında Sinop Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda" bulunulduğunu ve Sinop C. Başsavcılığının 2006/1262 no'lu kararıyla bu kişiler hakkında "yasal işlem başlattığı"nı bildirdi. Yazının ekine, ilgili üniversiteye kayıtlı "haklarında yasal işlem başlatılan" öğrencilerin listesini eklemeyi ihmal etmedi.
Söz konusu listenin, gençlik kampında kalmak için öğrencilerin Jandarma İstihbarat'a verdikleri, herkesin isminin, kimlik numarasının, kayıtlı olduğu üniversitenin yer aldığı liste olduğunu tahmin edebiliriz. Böylece suç duyurusunun nereden geldiğini de. Hem yasalarda yer almayan hem de fiilen böyle bir durumun olmadığı "kanunsuz yürüyüş" suçunu yaratan zihniyetin amacının tam bir polis devleti zihniyeti olduğunu görebiliyoruz. Bu zihniyetin amacı, bugün nükleer enerjiye yarın başka bir şeye muhalefet edecek genç yurttaşları pıstırmak, onları herhangi bir muhalefet girişimi içinde yer almaktan korkar hale getirmektir. Beyinlerindeki muhalefet hücrelerini kesip atmaktır. Milos Forman'ın 'Guguk Kuşu' filminde beyin ameliyatı yaparak ulaşılan amaca, burada sosyo-psikolojik bir ameliye ile varılmak isteniyor. Bu yeterli olmazsa, arkasından fiziki ameliye gelecek.
Bu yazı ellerine geçtiğinde, ne olduğunu tam bilmediği bir "kanunsuz yürüyüşe katılma" suçuyla, hakkında savcılığın yasal işlem başlattığı öğrencilerden kendi üniversitesinde de bulunduğunu öğrenip, kırmızı görmüş boğa gibi eşinmeye başlayacak birkaç rektör maalesef çıkacaktır. Bunlar herhalde listedeki 29 rektörün içinde küçük bir azınlıktır, ama içlerinden birinin bile bu öğrenci veya öğrenciler hakkında üniversite içinde soruşturma başlatması, onu mimlemesi yeteri kadar vahim değil midir?
Kanunen herhangi bir suçları olmayan öğrencilerin rektörlere bu biçimde ihbar edilmeleri, katıksız bir polis devleti eylemidir. Bunu taşra sıkıntısı içinde yapılmış bir işgüzarlık olarak yorumlayabilirsiniz. Muhakkak biraz öyledir. Zaten polis devleti, solcu kılıklı bazı NPK üyelerinin ihbarcılığı kadar, böyle bir taşra sıkıntısı ve işgüzarlıktan da beslenir. İcraatlarına karşı muhalefet edilmesine dayanamayan bir iktidar partisi zihniyeti, bu polis devleti reflekslerinin serpilip geliştiği zemini pekiştirir.
Polis devletinin panzehiri, sadece haksız tutuklamaları, kötü muamelelerı, işkenceleri veya yargısız infazları değil, yukarıda anlatılan sıradan, günlük pratikleri bıkmadan usanmadan teşhir etmektir. Polis devletine dönüşmüş güvenlik devletinin tasarruflarının olağanlığını bozmak, bunların sıradanlaşmasını engellemektir. Kısacası, "Yahu bizim memleket böyle, bunlar önemsiz şeyler" deyip, örneğin Emniyet Müdürlüğünün böyle bir yazı yollaması karşısında omuz silkmemektir. Çünkü polis devletinin sıradan tasarrufları karşısında susmak, bunları önemsiz addetmek, bir adım sonra gelecek olan çok daha vahim tasarruflara ebelik yapmak demektir.
ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
ilpar (28.06.07), SELVILV (12.06.07)
  #8  
Alt 14.03.07, 19:16
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi

Gözaltında kayıplara karşı

Hayrettin Eren'in kardeşi Faruk Eren ve annesi Elmas Eren.

Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor
Kimsesizler mezarlığının suratımıza patlaması üstünden yıllar geçti. Gözaltında kayıp edilenlerin simge ismi Hasan Ocak'ın işkenceyle paramparça edilmiş cesedi, ailesinin ısrarlı takibi sonucu kimsesizler mezarlığında bir rakamın altına gömülü bulunmuştu. Katilleri defin işlemleri sırasında orada bulunmamıştı elbet. Onlar, o gencecik kumral delikanlıya insanın hayal gücünü zorlayacak, tarihin en şanlı işkence geleneklerini kıskandıracak bir çeşni sunduktan sonra ölü bedenini Beykoz ormanına atıvermişti. Bir vatandaş tarafından orada bulunup, adli tıptan sahipsiz damgası yiyerek kimsesizler mezarlığına havale edildiğini yoksul kayıtlardan öğrendik. İtilip kakılmayı, gözaltına alınmayı, milli düşman ilan edilmeyi göze alan ailesinin inatçı çabaları sonucu izi bulundu. Hasan'ın kız kardeşinin dile getirdiği dehşet, bir televizyon programında mahcup bir kameranın saptadığı bölük pörçük görüntüler, o güne kadar orta sınıf duyarlığımıza kayıtlı haliyle acıklı, biraz da romantik bir son durak olan kimsesizler mezarlığını bambaşka bir gerçekliğe oturtuverdi. Kimsesizler mezarlığı, hepimizi her an yutabilecek bir tehdide dönüştü. Adeta bir kıyımdan artakalan toplu mezarlık. Doksanlı yılların başından itibaren gelişigüzel rakamlarla adlandırılıp üst üste, yan yana gömülüveren, kimliği meçhul varsayılanların çoğunluğu doğal olmayan yollarla ölüme yakalanmıştı. Yani, işkenceden geçmiş, paralanmış, katledilmişlerdi. Hasan, kimsesiz değildi. Ailesi, onun ölüsünü bularak son 20 yılda binlercesi kayda geçmiş kayıpların ailelerinin gerili tutulduğu çarmıhtan indi.
................
17-31 Mayıs arası, Dünya Kayıplar Haftası. Bu kimselere iyi gelmeyen; toplumun ortak belleğini devasa bir kimsesizler mezarlığına çeviren konuda kim bilir kaçıncı yazışım. Artık yılın belirli günlerinde anılan anonim bir güruha dönüşmüş kayıpların hiç yaşlanmamış, günden güne silikleşen suretleri karşısında dilsiz kalmanın acısıyla, yıllar boyunca yazmış olduklarımı tekrarlıyorum. Gözaltına alınıp kayıp edilmiş kurbanlardan birinin anısı boşlukta sallandığı sürece yazmak gerektiği için. Örtbas edilen, hiç yaşanmamışçasına kaydı silinen hayatların dünyamızda bıraktığı uğultulu boşluk üstüne nasıl yeni bir hayat kurabileceğimizi düşünerek. Umudun mıymıntılığına asılmadan bu boşluğu nasıl hayatımız kılabileceğimizi tartmaya çalışarak.
...............
İnsanların devlet eliyle toplu olarak kayıp edilmelerinin ilk örneği, 7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Wilhelm Keitel'in emriyle başlatılan operasyon. Binlerce direnişçi, Nazi işgali altındaki Avrupa'ya gözdağı vermek, her türden direnişi sindirmek amacıyla gece yarılarında toplanıp kayıp edildi. Operasyonun adı, "Gece ve Sis"ti. Gece ve sis, faşizmin şiirinde, geceleyin kayıp et ve belirsizliğin sisiyle sarmaya anlamına geliyordu. Daha sonra 60'larda Guatemala ve Brezilya'da binlerce insan kayıp edildi. 73 darbesinden sonra Şili'de yüzlerce insan kayıp edildi. Pinochet, Arjantin generallerine el verdi. 76 darbesinden sonra Arjantin'de binlerce muhalif kayıp edildi. Sivil yönetime geçildikten sonra kimi itirafçı generallerden, kayıp edilen insanların büyük bir kısmının iğnelerle uyuşturulup uçaklardan okyanusa atıldığını öğrendik.
Türkiye Cumhuriyeti tarihi de 1980 yılından bu yana, 90'larda yoğunlaşarak, insanları kayıp etmenin vahşetiyle şan aldı. Geceye tenezzül etmeyen adamlar, çoğunluk gündüz vakti insanları arabalarına tıkıştırıp götürdü. Sise güvenleri sonsuzdu. Ekonomik krizle birlikte, biz o kadar alçalmayız diye burun büküp aramıza mesafe koyduğumuz Arjantin kadar sivilleşemeyeceğimizi, dolayısıyla hiçbir mahkemede terlemeyeceklerini, kullandıkları yöntemleri ele vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlardı besbelli. Şimdi kahraman ilan edilip hapishanede askerinden futbolcusuna ziyaret kabul eden adamlarla gurur duymaya zorlanan millet, kayıplarına sahip çıkamayarak katilleri haklı çıkardı. Maalesef biliyoruz. Belleksiz toplum yoktur. Çocuklarını kurban etmeyi göze alan; yoksulluk, çaresizlik, cehalet gibi erdemlere sarılarak katliamların üstünden 'aman, bir tatsızlık çıkmasın' duygusuyla atlayıveren toplumlar vardır.
.........
Bunları yazdığımda henüz çocuğum yoktu. Şahsi kabuslarımın başında gelmiyordu en yakınımı kaybetmek. Geçen gün kayıp ailelerinden bir grupla bir araya geldiğimde o ana-babaların yüzüne bakamayışım belki bundandır.
21 Kasım 1980'de İstanbul'da gözaltına alınıp kayıp edilen sevgili ağabeyim Hayrettin Eren'in (onun hikâyesini yazmıştım) kardeşi Faruk, oradaydı.
21 Mart 1995'te İstanbul'da gözaltına alındıktan 55 gün sonra cesedi bulunan Hasan Ocak'ın anası ve kız kardeşi oradaydı.
20 Şubat 1995'te gözaltına alındıktan sonra işkenceyle paralanmış cesedi Beykoz ormanında bulunan Rıdvan Karakoç'un (onun hikâyesini de yazmıştım) kardeşi Hasan, oradaydı.
19 Ekim 1995'te eşi ve çocuklarının gözleri önünde alınıp götürülen ve bir daha göremedikleri Fehmi Tosun'un eşi Hanım, oradaydı.
1994 Mayıs'ında Adana'da evi basılıp götürülen ve bir daha kendisinden haber alınamayan Kasım Alpsoy'un oğlu Mehmet, oradaydı.
18 Ocak 1996'da evinden çıkıp bir daha dönmeyen İsmail Şahin'in eşi Kiraz, oradaydı.
2 Kasım 1994'te Mardin-Dargeçit'te köyüne yapılan askeri baskında götürülen, 14 yaşındaki Seyhan Doğan'ın ağabeyi Kadri, oradaydı.
Bir de geçen sene, 7 Ağustos'ta İğne Ada'ya iki günlüğüne tatile gidip bir daha dönmeyen 25 yaşındaki Tolga Baykal Ceylan'ın anası Kadriye Ceylan oradaydı. Kayıp edilen yakınlarının mezar taşını dikebilmiş olanlar, kendilerini şanslı sayıyor. Oysa çoğunun cesetleri bulunamadı. Toplu mezarların açılmasını talep ediyorlar. Yakınlarının cesetlerinin kendilerine teslim edilmesini talep ediyorlar.
....................
Cumartesi Anneleri, haftalarca coplanarak, gözaltında dayak yiyerek Galatasaray'da toplandı. Artık oraya ayak basmaları yasak. Artık kayıpları; gözaltına alındığı bilinen, görülen, ama yetkililerce reddedilen; nefretle parçalanmış bedenleri kim bilir hangi ırmak yatağına, hangi ormana, hangi çukura atılıvermiş olanları bize hatırlatacak kimse kalmadı sokaklarda. Ellerinde oğullarının kızlarının, çoğunluk yoksul bir fotoğrafçı dükkanında çektirilmiş soluk vesikalıklarından büyütülmüş suretleriyle, binlerce yıl yaşlanmış analar, babalar oturmuyor Galatasaray lisesinin önünde. Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor. Sevdiğinin ölümünün yasını bile tutmasına izin verilmemiş, kimseden hesap soramayacağını bilerek hayatta kalanlar.
Öte yanda, bir yakını kaybolmadığı için şükrederken her geçen gün kaybettikleri artan insanların toplumu.
Dünya Kayıplar Haftası. Karanlık aralanmadı daha.

yıldırım türker
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
ilpar (28.06.07), SELVILV (12.06.07)
  #9  
Alt 14.03.07, 19:24
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: işkence ülkesi

En küçük işkence mağduru

1,5 yaşında annesiyle birlikte işkenceye maruz kalan A.T. 9 yaşına geldi. Fotoğraf: Hatice Yaşar

Başkasının acısını görmeyen, kendi acısını karşısındakine acı vererek çıkaran bir varoluş biçimi yaygınlaştı mı, dünya silme vahşet olur. Vahşetin görüntüleri değişebilir. Ama bir toplumun ruhunu kemirecek, kişiliğini belirleyecek kadar yaygınlaşmış olan vahşet, her adımda farklı kisvelere bürünerek üretilecektir



A. T., dokuz yaşına gelmiş demek. Biz onu çoktan unutmuştuk. O, vahşetlerden bir vahşet olarak solup gitmişti, belleğimizin gerçekle kurgu arasındaki o alacakaranlık bölgesinde. Okumuş olduğumuz abartılı bir sosyal gerçekçi öykü müydü; film desen bu kadarı olmaz. Yok, hani eski hamasi filmlerimizden; 'gavur askeri Türk köyünü işgal eder' sahnelerinden biri olabilirdi pekâlâ.
Geçtiğimiz pazartesi günü Hatice Yaşar imzalı haber, Radikal'in manşeti oldu. Başlığı, "Yıllardır Çile Çekiyor"du. İlk olarak 1998 yılının Nisan ayında tanışmıştık A. ile. Gözaltında anasıyla birlikte işkenceye maruz kaldığında 1,5 (bir buçuk) yaşındaydı. Annesi E.T. ile birlikte 96 Aralık ayında gözaltına alınmış, Terörle Mücadele Şubesi'nde 11 gün kalmıştı. 'Örgüt üyeliği ve örgüte taban kazandırmak' suçlarından idamla yargılandığı davada anası Türkçe bilmediği için Kürtçe tercüman aracılığıyla orada başlarına geleni anlatmıştı. Oğlunun elinde sigara söndürüldüğünü, tekmelendiğini, kendisiyle birlikte cinsel tacize uğradığını iddia ediyordu. İstanbul Tabip Odası, A.T.'yi muayene etmiş, işkence belgelenmişti. "Sinirlilik, polis gördüğünde ağlama, uykusundan korkarak uyanma, idrar ve dışkı kontrolünü kaybetme, yanında sigara içildiğinde ağlama ve ortamı terk etmek isteme" bulgularının yanı sıra raporda yazan şuydu: "Sol eldeki izlerin çocuğun elinde uygulandığı iddia edilen sigara söndürme eylemiyle uyumlu olduğu, çocuğun sıkıntı bozukluğu da dahil tespit edilen ruhsal bozukluk halinin işkenceden sonra meydana gelmesi tıbbi bilgi ve mantığa uygundur".
Sonuçta işkence yaptığı iddia edilen polislere dava açılmadı!
A.T., gördüğü işkenceden 2,5 ay sonra yuvaya gönderilmiş ve orada hiç konuşmamıştı. Daha sonra da sinirli, huzursuz bir çocuk oldu. Bazen cezaevinde anasıyla kalıyordu. Kekeliyor, sürekli ağlıyordu. İstanbul'da teyzesiyle kalan A.T., psikolojik tedavi gördü. Biraz toparlandı. Ama anasına hasretti. Nüfus cüzdanı olmadığı için okula kaydı çok güç oldu. Anasına mektup yazabilmek için okuma yazmayı bir çırpıda öğrendi. Ne var ki okulda arkadaşları ona 'annesi katil' diye sesleniyor, canını yakıyorlardı. Öğretmeninin ilgisiyle ayakta durabildi, kekemeliğinden kurtuldu. Şimdi anasını ziyarete gidemiyor. Çünkü ne anasının ne de kendisinin nüfus cüzdanı var. Onlar kayda düşmemiş canları bu memleketin. Aylardır nüfus cüzdanını bekliyor A.T.'nin. anasının 7 yıldır sonuçlanmayan davası da belki yakında bir sonuca bağlanır. A.T. belki yakında yine görür anasını.
* * * * * * * * *
1998 yılından bu yana neler yaşadık. A. o zamanlar henüz üç yaşında bile değildi. O zaman haber olduğunda, bu toplum başını inanmakta zorlandığı bir vahşete çevirmişti. A.'nın başına gelenler kıyamet koparmadı. O zaman da topluca vahşeti ağzımız açık, uzak bir ülke masalı gibi dinliyorduk. A., dokuz yaşında. Aramızda yaşıyor. Diğerleriyle birlikte.
Bir kez daha okuyalım istiyorum, o günlerde yazdığım yazıyı.
* * * * * * * * *
"Ah, Sonitschka! Burada çok keskin bir acı yaşadım. Volta attığım avluya sık sık çuvallarla ya da çoğunluk kan lekeli üniformalar ve gömleklerle yüklü askeri arabalar gelir. Eşyalar buraya yığılır, hücrelere dağıtılır, sökükleri dikilir, arabalara yüklenir ve gerisingeri askere yollanır. Geçen gün, at yerine mandaların çektiği bir araba geldi. Bu hayvanları hiç bu kadar yakından görmemiştim. Bizim öküzlerden daha iri ve güçlüler, kafaları basık, boynuzlarının kıvrımı yayvan, kafatasları bizim koyunlarınkini andırıyor; mandalar iri, yumuşacık gözleri olan simsiyah hayvanlar. Romanya'dan savaş ganimeti olarak getirilmişler. Arabayı süren asker, bu vahşi hayvanları yakalamanın çok güç olduğunu, özgürlüğe alışık oldukları için yük hayvanı olarak işe koşmanınsa daha da güç olduğunu anlattı. 'Altta kalanın canı çıksın' sözünü hak edecek biçimde öldüresiye dövülüyorlarmış. Sadece Breslau'da sayılarının yüz civarında olduğu söyleniyor. Romanya'nın bereketli otlaklarına alışmış hayvanlar burada bir tutam sefil samanla besleniyor. Acımasızca her türlü yüke koşuluyor ve kısa zamanda telef oluyorlar.
Neyse, birkaç gün önce, çuvallarla yüklü bir araba hapishaneye geldi. Öylesine tepeleme yüklüydü ki mandalar arabayı giriş kapısının eşiğinden bir türlü geçiremediler. Zalim bir kişiliği olan görevli asker, kamçısının kalın yanıyla hayvanları öyle vahşice dövmeye başladı ki ustabaşı dayanamayıp şöyle seslendi: 'Şu hayvanlara hiç merhametin yok mu?' Asker, 'Biz insanlara da kimsenin merhamet ettiği yok!' diye cevap verdi pis bir kahkaha atarak, dönüp hayvanları daha da sert dövmeye devam etti. Sonunda hayvanlar çırpınıp arabayı eşikten atlattılar, ama birisi kanıyordu... Sonitschka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini, niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvan'ın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı.
İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.
Romanya'nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar ve dayak, taze yaradan akan kan... Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.
Bu arada mahpuslar arabanın etrafını sarmış ağır çuvalları indirip binaya taşıyordu. Askerse iki eli de ceplerinde geniş adımlarla bahçeyi arşınlıyor, yüzünde bir gülümseme, usuldan ıslıkla popüler bir şarkı çalıyordu. Ve bütün şanlı savaş gözlerimin önünden geçti... Hemen yaz. Sonitschka, seni kucaklıyorum. Rosa"
Rosa Luxemburg'un, yoldaşı Sonja Liebknecht'e, Breslau Hapishanesi'nden yazdığı bu mektubu paylaşmak istiyorum. Tarihi, 1917. Rosa, hapisten çıktığı 1918 Kasım'ında Berlin'e gidecek. 1919'un Ocak ayında öldürülüp, cesedi bir kanala atılacak. Bu küçümen Polonya Yahudisinin savaşa ve milliyetçiliğin her türüne karşı mücadeleyle geçen, büyük aşklarla bezeli ömrü hâlâ içimizin loşluğunu aydınlatmaya devam ediyor.
Yine spotların altına alınmış; topluca ürperme, tiksinme, çaresizce izlememiz için açık edilmiş, sunulmuş Hizbullah vahşetinden yola çıkarak vahşetin tanımı, iç dinamikleri üstüne okumalar yaparken bunalıp ruhumu yıkamak için karıştırdığım bir kitapta rastladım Rosa'nın mektubuna. Çevirip herkesle paylaşmak istedim.
Vahşetin başlayıp bittiği yeri saptamak mümkün değil. Ama öncelikle kişinin merhamet duygusunun, kendinden esirgenen merhamete kurban edildiği yerde; başkasının acısını görmeyen, kendi acısını karşısındakine acı vererek çıkaran bir varoluş biçimi yaygınlaştı mı, dünya silme vahşet olur. Vahşetin görüntüleri değişebilir. Ama bir toplumun ruhunu kemirecek, kişiliğini belirleyecek kadar yaygınlaşmış olan vahşet, her adımda farklı kisvelere bürünerek üretilecektir. İktidarın kendi uyguladığı, meşrulaştırdığı vahşeti unutturmaya yönelik bir ayin gibi belirli aralıklarla topluma vahşeti lanetleme fırsatı sunulur. Bu kez, sıra Hizbullah'ın dudak uçuklatan işkence dünyasında. Yakınımızda birileri düşman ilan ettiklerini kaçırıp tutsak etmiş ve onlara sistemli olarak akla gelebilecek en şiddetli işkenceleri uygulamış. Vahşetin mitolojik, haritalara dahi geçmemiş bilinmeyen diyarlardan doğru gelen, uzak ve huzursuz edici fısıltısı, adlarını telaffuz edebildiğimiz insanların marifeti olarak kulaklarımızda patladığında yaşadığımız sarsıntı, aslında vahşetin onayıdır. Canice koparma, parçalama, dağıtma, paralama, hayatsız bırakma, başkasını, başkası olduğu için imha etmenin bütün yollarına hiç aşina değilmişiz gibi davranarak, resmi elden bize sergilenmesi uygun bulunmuş bir vahşet dünyası karşısında tir tir titriyoruz. Böylelikle vahşetin 'küçük hisseli' ortakları oluyoruz. Zulmün, işkencenin, düşman bilinenin zevkle parçalanıp, kimileyin diri diri gömülmesinin onayı bizden, edilgin seyircilerden çıkmış oluyor. Cumhurbaşkanımız, devletin yeri geldiğinde 'rutin'den çıkıp her şeyin mubah olduğu bir savaş alanının kendine has hukukuyla hareket edebileceğini söylüyor. Bu zatın mümkünse Cumhurbaşkanı döşeğinde ölebilmesi için çırpınanlara ödemesi gereken borçları var besbelli. Matlaşmış yıldızını parlatmak için magazin söyleşilerinden üniversite sohbet toplantılarına kadar hiçbir fırsatı kaçırmayan, asla hesap vermeyen ve vermeyecek olan bir başka büyüğümüz ve onun yazar dostları zulmü sorgulayanları nankörlükle suçlayıp bu memleketin katil kahramanların üstünde yükseldiğini haykırıyor. Bütün işkenceciler güçlü konumlarda. İstanbul valisi, işkenceyle öldürülmüş bir zanlının otopsi sonuçlarına bakıp işkence raporu verdi diye bir adli tabibi mimliyor, kanıta gerek duymadan sürgün edilmesini buyuruyor. İşkence raporu veren doktorların başına gelmedik şey kalmıyor. İşkence var diyenler, vatan hainliğiyle, polis düşmanlığıyla, bölücülükle, PKK yanlısı olmakla suçlanıyor. Gencecik çocuklar ağır işkencelerden geçiyor, polis hukuku onların elinden tutmuyor. İşkenceci polisler salıveriliyor. Kimsesizler mezarlığında, Beykoz ormanında bulunan gözaltında kayıp edilmişlerin kesilmiş, dağlanmış, yakılmış cesetleri bir çırpıda unutuluveriyor. Yerlerinden yurtlarından sürülmüş, köyleri ormanları yakılmış vatandaşlar büyük şehirlerin çöplüklerine sığınmış, hayatta kalmaya çalışıyor. Sokaklarda kimsesiz yoksul çocukların üstünden atlayarak geçiyor ve durmadan Hizbullah'ın akıllara durgunluk veren vahşetinden söz ediyoruz. Sokak köpekleri zehirleniyor, orta yerde çırpınarak can çekişiyor, topluca yakılıyorlar. İnsan hakları savunucuları aşağılanıyor, bölücülükle, olmadı hayalperestlikle suçlanıyor. iBDA-C örgütünün liderinin kafasının kazınması ve dayak yemesini kınayan iHD'yle alay ediliyor. Evet, vahşet ve insan hakları ihlalleri o tutuklunun kafasının kazınmasından başlıyor. Ona böylesine bir muameleyi reva gören, aksini iddia edenleri gülünç ilan eden demokrat basının hukuk ve insan anlayışı, hayatımızı işgal eden vahşetin temelindeki dil. Cezaevinde tutuklularını kimvurduya getiren, çocuklarına sahip çıkamayan, işkenceyi örtbas eden, gereğinde elzem olduğunu savunan devletin bendeleri olarak Hizbullah'ın kazdığı mezarlara hayatımızın bütün vahşetini sığdırabileceğimizi sanıyoruz. Hizbullah'ın bağrımızdan çıkmış olduğunu, âdetleri farklı, uzak bir kültürün ürünü olmadığını görmeden; onların mühimmatını sağladığı anlaşılan derin devletin onayıyla bu kadar palazlanmış bir örgüt olduğunu anlamadan vahşetle mücadele edemeyiz. O ballandırılarak anlatılan işkence yöntemleriyle çoktan tanışmış bir halkız. Sahtekârlığı bir yana bırakıp A. bebeğin gözlerinin içine bakalım. Rosa'nın Sonja'ya anlattığı bakışı göreceğiz o gözlerde. "Şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesini". Milliyet gazetesinde geçenlerde çıkan bir haber kıyameti koparmadı. Yasadışı örgüte üye olduğu iddiasıyla yakalanan annesiyle 11 gün Terörle Mücadele Şubesi'nde gözaltında kalan A., İstanbul Tabipler Odası'nın raporlarına göre henüz, 1.5 yaşındayken işkence görmüş. Annesine uygulanan işkenceli sorguya tanık edilmiş. A. ve annesi giysileri çıkarılarak birbirlerine cinsel tacizde bulunmaya zorlanmış. Anneyi konuşturmak için A.'nın sırtına elektrik verilip, elinde sigara söndürülmüş. A., çok durgun, ruhu paramparça edilmiş bir çocuk. Korkularla örülü bir hayatı var. Yaşadıklarını anlatırken, "Polisler cız yaptı" diyormuş.
Rosa, Dünya Savaşı'nın orta yerinde, savaşa ve zulme karşı olduğu için kapatıldığı hapishanenin avlusunda o yaralı mandayla göz göze gelmeyi biliyordu. Çaresizliğin, umutsuzluğun insanı gerçekten yok edeceğini de biliyordu. Sonja'sına kıyamamış, mektubunun sonuna bir de hamiş eklemişti: "Soniçka, canımın içi, her şeye rağmen huzurlu ve neşeli olmaya bak. Hayat bu; onu cesaretle, yiğitçe ve gülümseyerek yaşamalıyız... Her şeye rağmen."


yıldırım türker
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
ilpar (28.06.07), SELVILV (12.06.07)
  #10  
Alt 24.04.07, 21:03
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart

İşkence Sürüyür: En Çok da Güneydoğululara

Çarşamba, Nisan 18, 2007

Bu tespit, TİHV’in raporunda yer alıyor. İşkence bitti iddialarına rapor çarpıcı yanıt veriyor.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV), 20o6'da meydana gelen işkenceleri incelediği raporda, vakfın tedavi ve rehabilitasyon merkezlerine 2006'da 337 kişinin başvurduğu, bunlardan 222'sinin gözaltındayken işkenceye uğradığı belirtildi.

İşkencenin en çok emniyet müdürlükleri ve karakollarda olduğu ifade edilen raporda, şu saptamalar dikkat çekti:
- İşkencenin adli, idari ve pratik açıdan cezalandırılmaması eğilimi, işkencenin sürmesinde önemli bir etken oluyor.
- Geçen yıllarla karşılaştırıldığında 19-25 yaş grubunun daha fazla kötü muameleye maruz kaldığı görülüyor.
- Başvuruların yarısı 19 ile 30 yaşları arasında ve yüzde 27'si kadın.
- Başvuranların beşte ikisinden fazlası Güneydoğu Anadolu doğumlu. Doğu Anadolu ve Akdeniz doğumlular ise ikinci ve üçüncü sırada.
- Doğu ve Güneydoğu Anadolu doğumluların toplamı, tüm başvuruların yüzde 60'ını oluşturuyor. Akdeniz doğumlular başvuruların yüzde 15.3'ünü, Marmara doğumlular yüzde 8.1'ini, İç Anadolu doğumlular yüzde 7.2'sini meydana getiriyor.
'İŞKENCENİN BÜYÜK NEDENİ SİYASİ'
20o6'da TİHV'ye başvuranların yüzde 88'inin siyasi nedenlerle işkenceye maruz kaldığının ifade edildiği raporda şu çarpıcı verilere de yer verildi: "Başvuranların yüzde 39'u adli, yüzde 0.3'ü sığınmacılık nedeniyle gözaltına alındı. 2004'te yüzde 8.6 olan adli nedenlerle gözaltına alınma 2005'te yüzde 5.2'ye çıktı. Başvuranların gözaltı sürelerinin dağılımına bakıldığında 146 kişinin 24 saatten az, 142 kişinin 1-4 gün, 12 İçişinin 16-30 gün, 5 kişinin bir aydan fazla gözaltında kaldığı görülüyor."
Raporda, başvuranların gözaltına alındıkları yerlere dair de şu bilgiler verildi: 184 kişi sokaktan veya başka bir açık alandan, 59 kişi dergi, dernek gibi bir kurumdan, 55 kişi ise evden gözaltına alındı. Sokaktan ve açık alandan gözaltına alma oranının yüksekliği ile ilgili deneyimler, bu tür uygulamaların kayıt dışı gözaltına alma uygulamalarını kolaylaştırdığını gösteriyor. Ayrıca 2006'da dergi bürosu, dernek merkezi ve benzeri bir kurumdan gözaltına alınan kişilerin sayı ve oranının geçen yıllara göre arttı.
Nerede işkence gördüler?
Raporda, TİHV'e başvuran kişilerin işkence gördükleri yerler şöyle sıralandı: Adana Terörle Mücadele Şubesi (TMŞ) 73 kişi, Diyarbakır TMŞ 28 kişi, İstanbul TMŞ 11 kişi, Gebze Emniyet Müdürlüğü 7 kişi, İzmir Bozyaka TMŞ 7 kişi, Mersin TMŞ 7 kişi, Adana Emniyet Müdürlüğü 5 kişi, İstanbul Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü 5 kişi, İstanbul Beyoğlu Karakolu 4 kişi, İzmir Buca İlçe Emniyet Müdürlüğü TMŞ 4 kişi, Tunceli TMŞ 4 kişi, Ankara TMŞ 3 kişi, Denizli Polis Karakolu 3 kişi, Diyarbakır Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü 3 kişi, İzmir Menemen İlçe Emniyet Müdürlüğü 3 kişi, İstanbul Kartaltepe Karakolu 3 kişi, İstanbul Şehremini Polis Karakolu 3 kişi, Van TMŞ 3 kişi, Van Jandarma Alay Komutanlığı 3 kişi. (Birgün)

Konu nuvekolik tarafından (02.05.07 saat 18:47 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
3 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
efnan (25.04.07), ilpar (28.06.07), SELVILV (12.06.07)
Sponsorlar
Cevapla

Tags
işkence,