| Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz. |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
|
08.03.07, 19:12
Gülay Göktürk Orhan Pamuk Orhan Pamuk’u yürekten kutlarım. Gerçi ben, böyle başarıların milli değil, bireysel olduğunu vurgulayanlardanım. Nobel Ödülü'nün arkasından gelen "Türkiye kazandı, bu Türkiye'nin başarısıdır" türü yorumları da itici bulurum. Ayrıca, kastedilen "kazanç" politik bir kazançtır çoğu zaman... Edebiyatın gücünün böyle kısa yoldan politik bir kazanca tahvil edilmeye çalışılması da ayrıca o başarıya hakaret gibi gelir bana. Ama gerçek şu ki, Pamuk'un kazandığı haberini duyar duymaz, bir Türk olarak müthiş bir sevinç ve gurur duydum. Şu sıralar yurtdışındayım... Hemen, planlar yapmaya başladım kendi kendime. Pamuk'un kitaplarının İngilizce çevirilerini edinip çevremdeki yabancı dostlarıma hediye edeceğim hemen. Onların, Pamuk'un usta dilinden bizi, bizim kültürümüzü, "ben"i daha yakından tanımaları çok daha kolay olacak. İstanbul'un büyülü havasını soluyacaklar satırların arasında gezinirken; şehrimi tanıyacaklar. Geçen gün bir Amerikan dergisinin kapağında Boston için "dünyanın en akıllı şehri" diye bir başlık atılmıştı. Şimdiye kadar bilmem ne kadar düşünür, sanatçı, bilim adamı "çıkardığını" sıralamışlardı şehrin. Öyle düşününce, Orhan Pamuk'u "İstanbul'un çıkardıklarından" olarak görebiliriz pekâlâ. Onun edebiyatçılığını İstanbul kadar derinden etkileyen şey çok azdır herhalde... Her neyse; Bence şimdi, kendi kendimizi zehirlemeden, akrepler gibi sokmadan, sevinmeyi bilmenin zamanı! Bunu söylüyorum, çünkü biliyorum ki, bu başarıyı hem Pamuk'a hem de kendimize zehir etmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Kinle, nefretle, hasetle saldıranların sayısı hiç de az olmayacak Orhan Pamuk'a... Bu ödülü Ermeni meselesindeki tutumuna, "Türkiye'yi arkadan hançerlemesine" borçlu olduğunu" söyleyecekler büyük bir acımasızlıkla. "Ülkesine ihanetin ödülü" diyecekler. Onun bütün dünya okurlarının tescil ettiği edebi yeteneğini hiçe sayarak, bu başarının bir PR başarısı olduğunu söyleyecekler. "Zaten hiçbir kitabını da sonuna kadar okuyamadım" diye de ilave edecekler hiç utanmadan. Sanki daha önceki Nobellerde politik konjonktürün etkisi olmamış da ilk defa bu yıl olmuş gibi... Sanki uluslararası şöhret olmuş bütün sanatçıların güçlü bir tanıtım çalışması yapması gerekmezmiş gibi... Ben Pamuk'a önümüzdeki günlerde karşılaşacağı bütün bu saldırılara aldırmamasını, başarısının tadını çıkarmasını diliyorum. Bu arada bizim de bu başarıdan biraz tırtıklayıp "Nobel ödüllü bir ülke" olmanın gururunu yaşamamıza bir diyeceği olmaz herhalde... |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Gülay Göktürk Pamuk’un Türkiye’si... Padişah bir gün pazar yerinde tebdil gezerken kuru soğan satan bir esnafın etrafındakilerle konuşmasına kulak misafiri olmuş. "Ahh, şu şapkamı havaya atıp tutana kadar geçen zaman için bile olsa, padişah olsam, bak ben neler yaparım." Bunun üzerine "Hadi bakalım" demiş padişah, "Fırlat şapkanı havaya ve yap yapacağını" Adam hemen fırlatmış şapkasını ve "soğan fiyatları beş katına çıksın" diye bağırmış. Orhan Pamuk bir günlük genel yayın yönetmenliğini 23 Nisan'da beş dakika başbakan koltuğuna oturan çocuklara benzetmiş. Ben daha çok, soğan satan pazarcının tutumuna benzettim doğrusu. Eğer çizdiği Türkiye tablosu, gerçekçi bir tablo olsaydı, bir günlük yayın yönetmenliğini "Türkiye'nin bir aydınlar hapishanesi" olduğu temasına ayırmasına yine de bir itirazım olmazdı. Hatta, Nazım Hikmet'in resminin altında yer alan "Vatan hasreti çeken büyük şair de küfür ve hakaretlerden nasibini almıştı" cümlesini bile, fazlaca "kendine kitlenmiş" kendini merkeze almış" bir cümle olarak görsem de hoş görebilirdim. Ama sorun şu ki, çizdiği tablo gerçeklerden uzak, son derece sübjektif; üstelik de bireysel bir hesaplaşmanın, bir öç alma isteğinin izlerini taşıyor. Ve ne yazık ki - niyeti bu olsun, olmasın - yabancı basın tarafından bütün dünyaya taşınan bu manşet, Türkiye hakkında yanlış bir fikir yaratıyor. Önce görmeyenler için Orhan Pamuk yönetimindeki Radikal'in o günkü birinci sayfasını aktaralım: Bir Nazım Hikmet fotoğrafı; yanında tırnak içinde "Doya doya yüzüne tükürsünler" sözleri manşet olmuş. Üst başlıktan ve daha aşağıda verilen kupürden, Cumhuriyet Gazetesi'nin 1951 yılında Nazım Hikmet'in resmini bu sözlerle bastığını öğreniyoruz. Manşet cümlesinin altında ise şöyle bir spot yer alıyor: "Nazım Hikmet'in fotoğrafıyla birlikte kullanılan bu ifade, yazarın ve sanatçının devlet ve basın gözündeki değişmez yerini özetliyor" Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin: Yazarın ve sanatçının devlet ve basın gözündeki yerinin 1951'den beri değişmediğini söylemek hangi insafa sığıyor? Eğer devlet politikası 1951'den beri değişmemiş olsaydı Orhan Pamuk'un Kültür Bakanlığı'ndan madalya alması, metinlerinin ders kitaplarına girmesi söz konusu edilebilir miydi? Bırakın madalyayı, o konuşmadan sonra Türkiye'ye girebilir miydi? Yoksa Nazım gibi ülkesinden kaçmış ve ABD'ye sığınmış mı olurdu? "Devlet ve basın" çelişkisiz bir bütün mü? Tek ve aynı gözle mi bakıyorlar yazar ve sanatçılara? Basın, ifade özgürlüğü sözkonusu olduğunda yekvücut bir halde mi? Eğer öyle olsaydı, Orhan Pamuk bu manşeti atabilir miydi? Hiçbirimiz Türkiye'de ifade özgürlüğü konusunda sorunlar olduğunu - hangi ülkede yok ki - inkar etmiyoruz, yeri geldiğinde hepimiz bunu yazıyor, çiziyor, eleştiriyoruz. Ama her eleştiriyi dozunda yapmak, her şeyi yerli yerine oturtmak, meselelerin gelişim yönünü görmek gerekir. Türkiye, Pamuk'un sunduğu gibi, elli yıldır aydınların ölüm, sürgün ve hapishane üçgeninde yok edildiği bir Korku Ülkesi mi? Bu ülkede ifade özgürlüğü 50 yıldır gelişiyor, derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Hem devlet, hem basın hem de kamuoyu bilinci açısından... Onun tarihten verdiği birkaç örnek de bu gerçeği değiştirmiyor. Ve açıkçası, bu sabit fikirlilik, değişimi göremeyen bu toptancı bakış açısı, işi ayrıntıları görmek olan büyük bir romancıya hiç yakışmıyor. Hayatı bütün nüanslarıyla, bütün ayrıntı ve çelişmeleriyle anlamak ve anlatmakta ustalaşmış birinin sıra politikaya gelince bu kadar kaba saba değerlendirmeler yapması inanılır gibi değil. Pamuk'un bir günlük yayın yönetmenliğini Cumhuriyet Gazetesi'ne şöyle bir "çakmak" için kullanması ise ayrı bir çiğlik doğrusu. Birilerinin Orhan Pamuk'a söylemesi gerekirdi ki, gazete manşetleri tarihten bir yaprak değildir. Ben kendi payıma Cumhuriyet'in geçmişteki faşizan yayın çizgisinin temcit pilavı gibi ortaya getirilmesinden, sürekli başına kakılmasından da bıktım usandım. Eğer Orhan Pamuk Cumhuriyet'e çatmak istiyorsa, o kadar gerilere gitmek zorunda değildi; ifade özgürlüğü konusundaki defolarına bugünkü yayın çizgisinden de örnekler bulabilirdi. |
|
#3
| |||
| |||
| Gülay Göktürk Kim kimi affedecek? Orhan Pamuk'un işi zor gerçekten... Aralık ayındaki Nobel ödül töreninde yapacağı konuşmada ne söylemesi gerektiğini dikte eden o kadar çok ki... Ödülü aldığını öğrenmesiyle birlikte başladı konuşma taslakları üretilmeye. Hem de öyle "şu temaya değinse iyi olur" gibilerden bile değil. Akıl hocaları tırnak açıp "şöyle şöyle söylesin" diye bir güzel yazıyorlar cümleyi ve kapatıyorlar tırnağı. Daha ödül yeni açıklanmıştı ki, başladılar, "Hemen Fransa'nın soykırım tasarısını kınayan açıklama yap" diye. Cümlesini de yazıp hazır ettiler acele tarafından. Kimisi hemen kalkıp Fransa'ya gitmesini ve kendisini tutuklatmasını uygun buldu. Ardından ödül töreni konuşması için cümleler kaleme alma yarışı başladı. Eğer törende şunu söylerse Türk halkıyla barışabilirmiş, böyle derse malum cümlesi ile yaptığı gafı düzeltebilirmiş... Yok yok, şöyle söylese daha iyi olurmuş. Türkiye'nin AB üyeliği için ağırlık koymasından Türkiye'de demokrasinin ne kadar şahane olduğunu ispatlamasına kadar ne misyonlar biçilmedi ki... Bazıları da fırsat bu fırsat, ABD'nin Irak politikasına posta koymasını beklediklerini yazdılar. Tabii bu arada ödülü reddetmesini buyuranları saymıyorum. En basitinden bireye saygısızlıktır bu yapılan. Koskoca yazarın cümlesini yazıp eline vermeye kalkmak terbiyesizliktir. Sanki hep birlikte kazandık ödülü; sanki Pamuk kendini değil, Türkiye'yi temsil edecek o kürsüde ve sanki bizim istediklerimizi söyleme mecburiyeti var. Nobelli bir yazarımız var ya elimizde, hepimiz onun bu şöhretini tepe tepe kullanıp istediğimiz mesajları onun ağzından verebileceğimizi sanıyoruz. Hani ortada bir takım çalışması vardır da, o çalışmayla bir ödül kazanılır ve takımdan biri, takım adına çıkıp ödülü alacaktır. Doğal olarak o kürsüde ne söyleyeceğine de birlikte karar verirler. Öyle bir havadayız. Oysa durum tam tersi. Türkiye, Pamuk'la "aynı takımda" olmadı hiçbir zaman. Pamuk, bizim desteğimiz ne kelime, neredeyse bize rağmen kazandı bu başarıyı... fiimdiye kadar köstek olmak için elimizden geleni ardımıza koymadık. Devletimiz yargıladı, aydınımız her fırsatta karaladı, edebiyat çevrelerimiz kıskandı, aforoz etmeye çalıştı, açığını yakalamak ve yok etmek için elinden geleni yaptı. Halkımız ise genellikle bu linç törenine ilgisiz kaldı. Bir aralar, bütün dünyanın takdir ettiği yeteneğine çamur atmaya çalıştık. İntihal, dedik, kötü yazıyor dedik... Kitaplarının hiçbirini sonuna kadar okumamakla övünen aydınlarımızın sayısı hiç de az değildi, hatırlayın. Hali vakti yerinde bir aileden gelmesi, hayatını sürdürmek için çalışmak zorunda olmayışı, kendini tümüyle yazmaya verme lüksü olması bile "suç" oldu neredeyse. "Nişantaşılı zengin çocuğu" karşısında duyduğumuz haseti hiçbir zaman gemleyemedik. Edebiyatçının mutlaka nefesi kokması gerekirmiş gibi, romandan iyi para kazanmasını bir tür "yozlaşma" gibi gördük. Yurtdışında gösterdiği başarıyı bir "pazarlama başarısı" gibi gösterip aşağıladık. Nobel'i istemesi edebiyatçılıkla bağdaşmayan çirkin bir hırstı! Siyasi çıkışlarını öyle inandığı için yaptığı aklımıza bile gelmedi, hepsini "Nobel yatırımı" olarak değerlendirdik ve oportünistlikle suçladık. Günlerce, haftalarca köşelerimizden vatan haini ilan ettik, mahkeme koridorlarında linç etmeye çalıştık, ölüm tehditlerine boğduk, ana vatanını can güvenliğinin olmadığı bir ülke haline getirdik. Bütün bunlar yetmedi, Nobel sevincini bile burnundan getirdik. Başarısını sadece muhalif tutumuna bağlamakla yazarlığına bir kez daha hakaret ettik. Peki şimdi ne yüzle "affetmek"ten, "hatayı telafi etmekten" bahsediyoruz? Ne yüzle ve hiç utanmadan, "ödül töreninde şunu söyle, bunu söyle" diye akıl vermeye kalkıyoruz? Eğer böyle bir onur, böyle bir sevinç barışmaya neden olacaksa, bir af söz konusuyla yani, affetmesi gereken taraf biz değiliz, Orhan Pamuk... Eğer o, şimdiye kadar kendisine çektirilen eziyetleri affeder ve bu onuru bizimle paylaşmayı teklif ederse ne ala! Ama öyle çok kabahatimiz var ki, bunu yapmasa da şaşmam doğrusu... |
| Sponsorlar |
| |