| Tartışma Platformu Gündemdeki önemli konular ve onlar hakkında yapılan yorumları buradan okuyabilir, siz de kendi yorumunuzu paylaşabilirsiniz... Tartışmaya katılabilirsiniz. |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
|
08.03.07, 20:27
Gülay Göktürk Dini siyasete alet etmek Günlük siyasi polemiklerde adım başı kullanılan, kullanıla kullanıla da pek doğru sanılan klişelerden en başta geleni bu herhalde: Dini siyasete alet etmek... Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Cumhuriyet Bayramı mesajında aynı klişeyle bir kez daha karşılaşınca hiç yadırgamadık doğrusu. Yine her zamanki gibi "malumun ilanı" gibi görüp baş salladık ve geçtik. O kadar uzun zamandır o kadar çok kullanıyoruz ki bu ifadeyi, artık ne anlamı sorgulanıyor ne de en ufacık bir şüphe gölgesi var üzerinde. "Dini siyasete alet etmeyin" deyince akan sular duruyor. Dini siyasete alet eden siyasetçi en büyük suçu işlemiş oluyor. Oysa bakın Mete Tunçay aynı ifadeyi - eminim bu klişe üzerinde bir tartışmayı provoke etmek amacıyla yapmıştır- nasıl kullanmış bir yazısında: "Milli Mücadele'nin başlangıcından Cumhuriyet'in ilanına kadar, halk arasında ulusçu bir tutunum (cohesion) bilincinin yaygın olmaması nedeniyle, İslami dayanışmadan yararlanılmıştı. Hatta "dinin siyasete alet edilmesi" yolunda, Osmanlı dönemine oranla daha da ileri gidilmişti." (Eleştirel Tarih Yazıları, s. 156, Liberte Yayınları) Hadi bakalım, ne diyeceksiniz şimdi? Bilmiyorum, Atatürk ve arkadaşlarının Milli Mücadele boyunca dini siyasete alet ettiklerini söyleyen birini duymak Sayın Sezer'i nasıl etkiler ama ben asıl başka bir noktaya gelmek istiyorum: Bu klişe, dini toplumsal yaşamın dışına sürgün etmenin formülasyonu olarak kullanılıyor ağırlıklı olarak. Dini sembolleri, dini ritüelleri, dini pratiği tümüyle görünmez kılmak, dini sadece Tanrı'yla kul arasında yaşanan, dışarıdan görünmez bir ilişki haline getirmek, kamu alanındaki bütün görünürlülüğünü yok etmek için... Oysa hiçbir din insanla Tanrı arasında sıkışık bir vaziyette yaşayamaz. Dinler, kurallarıyla, ritüelleriyle, sembolleriyle, yarattıkları aidiyet duygusuyla, dayanışmayla, kültürle toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçalarıdır. Dolayısıyla, din bu toplumun içindeyse, siyaset de toplum için yapılıyorsa, din elbette siyasetin içinde olacak. Dini siyasetin içinde olması, ille de dinin kurallarının topluma dayatılması anlamı taşımaz. Laik bir ülkede karşı olunması gereken şey, ülke yönetiminde din kurallarının esas alınması ya da dini inançlar temelinde ayrımcılık yapılması, kin ve nefretin körüklenmesi, toplumsal barışı edici davranışlarda bulunulmasıdır. Bunun dışında, dini duyarlılıkların da diğer bütün duyarlılıklar gibi siyasete yansıması, siyasette karşılığını bulması doğal ve normaldir. *** Din toplumun ve dolayısıyla siyasetin tamamen dışına sürülünce, toplumsal bir olgu olan cemaatler, tarikatlar da suç gibi algılanıyor. Zaten o yüzden de, Sezer aynı mesajında tarikatların sivil toplum örgütleri olarak sunulmasını "iyi niyetten yoksun girişim" olarak mahkûm ediyor. Oysa tarikatların sivil toplumun parçası olup olmadıkları bizim niyetimize göre değişmez. Ne iyi niyet, ne kötü niyet sosyolojik bir gerçeği değiştiremez. Sivil toplum örgütü tanımı da bizim siyasi tercihlerimize göre yapılamaz. Sadece bizim tasvip ettiğimiz oluşumlara sivil toplum örgütü adını takıp, hoş bulmadıklarımıza "sivil toplum örgütü değildir" demek, beğendiğimiz partiye "parti", beğenmediğimiz partiye "parti değil" demeye benzer. Hatta biraz daha ileri giderek, beğendiğimiz insana "insan" beğenmediğimize "insan değil" demeye de benzetebiliriz. Sivil toplum örgütü, adı üstünde sivildir, yani devlet bağlantısı yoktur ve adı üstünde toplumsal bir fenomendir, yani toplumun içinde var olan herhangi bir eğilimin örgütlenmiş halidir. Bunun din ekseninde mi, milliyetçilik ekseninde mi, çevrecilik ekseninde mi, kültür ekseninde mi, yoksulluk ve işsizlik ekseninde mi ortaya çıkacağını kimse kontrol edemez. Üstelik bu oluşumların "Çağdaş Türkiye görüntüsüyle örtüşmek" gibi bir mecburiyeti de yoktur. Ülkelerin görüntüleri - burada gerçek görüntüden ziyade imaj kastedildiği açık- toplumların durumuna uyar. Önce bir ülke imajı yaratıp sonra da toplumun kimi kesimlerinin bu imaja uygun hale gelmesini beklemek, bu imaja uygun düşmeyenleri yeniden "dizayn etmeye", edilemiyorsa "görünmez" kılmaya çalışmak asırlardır bütün diktatörlerin hayalidir. Ama hiç gerçekleşememiş, hep hayal olarak kalmaya mahkum bir hayal... Dini siyasete alet etmek 2 Dini siyasete alet etmek gibi çok hayati bir klişeyi sorgulamaya başlamışken, bugün biraz daha açarak devam edelim. Bu klişenin, dini toplumsal yaşamın dışına sürgün etmenin formülasyonu olarak kullanıldığını yazmıştım dünkü yazımda ve şöyle demiştim: "Oysa hiçbir din insanla Tanrı arasında sıkışık bir vaziyette yaşayamaz. Dinler, kurallarıyla, ritüelleriyle, sembolleriyle, yarattı kları aidiyet duygusuyla, dayanışmayla, kültürle toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçaları dır. Dolayısıyla, din bu toplumun içindeyse, siyaset de toplum için yapılıyorsa, din elbette siyasetin içinde olacak. Dinin siyasetin içinde olması, ille de dinin kurallarının topluma dayatılması anlamı taşı maz. Laik bir ülkede karşı olunması gereken şey, ülke yönetiminde din kurallarının esas alınması ya da dini inançlar temelinde ayrımcılık yapılması, kin ve nefretin körüklenmesi, toplumsal barışı tehdit edici davranı şlarda bulunulmasıdır. Bunun dışında, dini duyarlılıkların da diğer bütün duyarlılıklar gibi siyasete yansıması, siyasette karşı lığını bulması doğal ve normaldir." Peki "laikçi" kamuoyumuz neden bunu bir türlü doğal ve normal karşılayamıyor? Anakronik bir korku nedeniyle... Aslında din ile laik devlet arasındaki şiddetli iktidar savaşının tarihte kaldığını; caminin laik devletin en güçlü rakibi, en ciddi iktidar alternatifi olduğu dönemin çoktan kapandığını bir kabul edebilsek, o zaman dini duyarlılıklara da tıpkı milli duyarlı lıklar, kadın duyarlılıkları ya da çevre duyarlılıkları gibi "masum" duyarlılıklar olarak bakabileceğiz. Din dışı duyarlılıklar çeşitli taleplere dönüşüp siyasetin konusu olduğ unda nasıl serinkanlı bir tutum alabiliyorsak, dini duyarlılıklardan kaynaklanan çeşitli taleplerle karşı karşıya kaldığımızda da aynı şeyi yapabileceğiz. Siyasetçi dindar kitleden gelen bir talebe cevap verdiği zaman şeriat geliyor diye hop oturup hop kalkmaktan kurtulup, konuyu tekil bir biçimde ele alıp, somut olarak o talebin anlamı nı, laikliği zedeleyip zedelemediğini, toplumun diğer kesimlerinin hak ve özgürlükleriyle çelişip çelişmediğini gönlümüz ferah bir şekilde tartışabileceğiz. Bunu yapabilsek, bir başbakan milliyetçi Türk ya da Kürt liderlerini başbakanlığ a davet ettiğinde nasıl karşılıyorsak, tarikat liderlerini davet ettiğinde de benzer tepki vereceğiz. Ve o zaman bir şey daha olacak: Siyasetin doğal kontrol mekanizmaları devreye girecek. Sürekli olarak bir grubun hassasiyetlerini ön plana alan iktidar diğer kesimlerin tepkisini çekecek ve oy kaybedecek. Dinsel kökenli kimi taleplerin, diğer kesimlerin hak ve özgürlükleriyle çelişip çelişmediği demokratik tartışma içinde belirlenecek. Eşitliği ve toplumsal dengeleri bozan aşırı davranışlar bu yolla elenecek. Yasaklamanın, damgalamanın, "dini siyasete alet etmek" gibi klişe suçlamaların yerini demokratik mekanizmaların düzeltici etkisi alacak. Tekrar başa, meşhur klişemize dönerek bitirelim: Siyasetçi, genel anlamda, yönetmeye talip olduğu toplumda varolan bütün duyarlı lıkları, bütün talepleri, bütün sorunları "siyasete alet etmeye" çalışır. Yani bunlar üzerinden siyaset yapar. Bu duyarlıklara sahip çıkarak güçlenmeye, bu sorunları çözerek desteğini arttırmaya çalışır. Bunu oportünizm olarak algılamak, hayatında sandık derdi olmamış atanmışlara mahsus bir şeydir. |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Gülay Göktürk İrtica bahane Başbakan Erdoğan'ı anlıyorum. Gelin tartışalım, irtica tanımı yapalım, derken iyi niyetle gerilimi düşürmeye çalışıyor. Ama doğrusu bu "zeytin dalı" atağından bir sonuç bekleyecek kadar saf değilim. Eğer askerin endişesi gerçekten irticai oluşumlardan kaynaklansaydı, böyle bir diyalogdan bir sonuç alınabilirdi belki. İrtica kavramı üzerinde enine boyuna konuşulup ortak bir noktaya varılabilirdi. Tarikatların varlığının ya da başı örtülü kızların üniversiteye girmesinin ya da cemaat okullarının ya da ne bileyim, devlet denetimi dışında Kur'an kursları açılmasının irticanın değil, laikliğin liberal bir yorumunun gereği olduğu anlatılabilirdi. Bütün bunların demokratik rejimi zayıflatmak değil tersine güçlendireceğine ikna edilebilirdi askerler. Onlar da şikâyetlerini, korkularını anlatırlardı; karşılıklı bir empati kurulabilirdi belki. Ama mesele bu değil. Mesele irticanın gelmesi değil, iktidarın gitmesi. İrtica bağırışları, gerçekten irtica korkusundan değil, İttihat Terakki'den beri sürüp giden iktidarın her gün biraz daha ve geri dönülmez bir biçimde ayaklarının altından kayıp gittiğini görmenin yarattığı panikten kaynaklanıyor. Bugün iktidarda AK Parti gibi bir parti olmasaydı da, Türkiye yine AB'ye giriş süreci içinde olsaydı ve mevcut hükümet AB'nin zoruyla siyasetteki asker vesayetini kaldırmak için tedbirler almaya yönelseydi, yine benzer çığlıklar duyacak; ama farklı bir tehdit senaryosu dinleyecektik. Kimbilir belki de vurgu "bağımsızlık elden gidiyor"a yapılacaktı o zaman. "Son Türk devletini Batı emperyalizmine teslim etmekle" suçlanacaktı iktidar. Bugün irtica diyorlar; dün "komünistler kızıl siyasi iktidarlar kurmak üzereler; köylerden şehirleri kuşatmaya hazırlanıyorlar" diyorlardı. Daha önce de, yine böyle fol yok yumurta yokken Menderes iktidarı faşist diktatörlük kurdu, gençleri kıyma makinesinden geçiriyor, demişlerdi... Problemler yok muydu? Vardı, ama hepsi de demokratik rejimin kendi kuralları içinde ve kendi kurumları harekete geçirilerek çözülebilecek problemlerdi. Ama onlar, ısrarla, durumun olağanüstü olduğuna inandırdılar kamuoyunu. Önce fiktif bir "olağanüstü durum" yaratmak, sonra da bu olağanüstü durumdan "vazife çıkarmak" hep uygulanan yöntem oldu. *** E rdoğan "gelin konuşalım, tartışalım, irticanın tanımını yapalım, eğer gerçekten varsa biz de gereğini yapalım" derken bütün bunları bilmez mi? Böyle bir tartışmadan bir şey çıkmayacağının farkında değil mi? Farkında elbette. Ama aşırı saf görünmeyi göze alıp böyle bir politik çıkış yapıyor işte... Basının ifadesiyle zeytin dalı uzatmaya, ortalığı yumuşatmaya, hem partisi hem de Türkiye için zaman kazanmaya çalışıyor... Ne için zaman? AB ilişkileri çıkmaza girmeden, terör kontrol edilebilir olmaktan çıkmadan, ekonomik göstergeler bozulmadan Türkiye'yi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine, oradan da genel seçimlere sağ salim taşıyabilmek için... Bu aynı zamanda demokrasi için kazanılmış bir zamandır. Demokratik rejimin, askerlerin ayak sesleriyle birlikte tası tarağı toplayıp ülkeyi terk ettiği günlerin geride kalması için; toplumun rejimin bekçisi haline gelmesi için; askerlerin yeni pozisyonlarını içlerine sindirmeleri için kazanmamız gereken bir zamandır. Bundan otuz kırk yıl sonranın Türkiye'sinde yaşayanlar, arşivlere dönüp baktıklarında, şu komutan konuşmalarını okuduklarında, irtica tartışmalarını incelediklerinde, 2000 başlarında hüküm süren demokrasinin ne kadar naif, ne kadar kırılgan ve -kimse kusura bakmasın- ne kadar "karikatür" bir demokrasi olduğunu görecekler. "Ne günlermiş yahu, iyi ki o zamanlar yaşamadık" diyecekler... Ben bunu adım gibi biliyorum. Bunu bilmek bile insanın içini bir nebze olsun rahatlatıyor. Ya bir de şu "28 Şubatların ilelebet süreceği" masalına inansaydık... |
|
#3
| |||
| |||
| İrtica tehlikesi var İslam dini merkezli bir toplum ve devlet kurma hülyası taşıyanların temsil ettiği irticai tehlike kadar, kendini devletin doğal sahibi olarak görenlerin, bu konumlarını demokratikleşme süreci içinde kaybetmeye başlamaları karşısında duydukları tepki de, günümüz Türkiyesi için irticai bir tehlike oluşturuyor Bir Genelkurmay Başkanının Harp Akademisinin açılışında yapacağı konuşmanın herkes tarafından heyecanla beklenmesi ve konuşmanın o ülkenin siyasal gündeminin en önemli maddesi olması demokratik rejimde olağan bir durum değildir. Sadece bu konuşmanın değil, bütün kuvvet komutanlarının Harp Okullarının açılışlarında benzer içerikte konuşmalar yapmaları ve bunların o ülkede siyasal gündemi işgal etmesi de olağan parlamenter demokrasi içinde mümkün değildir. Böyle bir duruma olağanüstü özellikler taşıyan bir parlamenter rejimde rastlanır. Gerçekten Türkiye'de olağan bir parlamenter rejimde yaşamıyoruz. O zaman rejimin bu olağanüstü özelliklerinin nereden kaynaklandığını görmek ve olağanüstü olanı adlandırmak gerekiyor. Kuvvet komutanlarının açtığı, Cumhurbaşkanı'nın 1 Ekim konuşmasıyla desteklediği ve Genelkurmay Başkanı'nın nihai salvoyu yaptığı ağır top ateşine bakılırsa, Türkiye'de özgürlüklerin bir kısmından gereğinde feragat edilerek ülkenin olağanüstü koşullarına demokrasinin kırpılarak uyarlanmasının iki nedeninden biri, irtica tehlikesidir. Diğeri, bölücülüktür. Bölücülük konusunu başka bir yazıda ele almak üzere, bir kenara bırakalım. 28 Şubat müdahalesinin daha ılımlı bir versiyonunun sahnelenmekte olduğu izlenimi veren bu konuşmalarda, Türkiye toplumunu bekleyen yakın ve büyük tehlikenin irtica ve ona bağlı olarak laikliğin lağvedilmesi tehlikesi olduğu vurgulandı. Örneğin Yaşar Büyükanıt konuşmasında, Türkiye'de irtica tehlikesinin olduğunu şöyle kanıtladı: "Her fırsatta, 'laikliği yeniden tanımlayalım' diyenler yok mudur? Bu kişiler devletin en üst düzeylerinde yer almıyorlar mıdır? Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk'ün yalnız şahsı değil, düşünce sistemi, Cumhuriyet rejimimizin temel nitelikleri ağır bir saldırı altında değil midir? Her fırsatı Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için kullananlar kimlerdir? Toplumsal yapımızı bozarak, insanımızı çağdışı bir görünüme sokmak isteyenler yok mudur?" Büyükanıt'a göre, bu sorulara "Hayır, Türkiye'de bunlar yoktur" diye yanıt verilememesi, ülkede irtica tehdidi olduğunun yeterli kanıtıdır. Kanıt ortada olduğuna göre, "bu tehdide karşı her türlü önlem alınmalı"dır. Tehdit olağanüstü durumu doğurur. Tehditin bir nedeninin irtica tehlikesi olduğu iddia edildiğine göre, o zaman irtica kavramını daha yakından ele almak gerekiyor. İrtica ne demek? Kime, irticacı veya mürteci denir? Mürteci kimdir? İrtica kelimesi, dilimize Arapça "rücu" kökünden türetilerek girdi. Sözlük anlamı, geri dönmek, eskiyi istemek. 20. yüzyıl başına kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme devrinin ihtişamlı günlerine dönüş arzusunu ifade etmek için kullanılıyordu. Bazı İslam tarihi uzmanları, bu kelimenin İslam öncesi cahiliye dönemine dönmek isteyenleri belirtmek için, Hz. Ebubekir döneminde kullanıldığını belirtiyorlar. Ama irtica kelimesinin Türkiye'de bugün geçerli olan yaygın anlamının kaynağı, 31 Mart Vakasıdır. İrticai girişimlerde bulunduğu varsayılanlar için kullanılan mürteci kelimesi, II. Meşrutiyet rejimine karşı çıkıp, II. Abdülhamid rejimine dönüşü arzulayanları belirtmek için, İttihat ve Terakki çevresi tarafından kullanıldı. Ama bu dar sınırda kalmadı. Kısa zamanda, sadece eski rejimi savunanları değil, İttihat ve Terakki yönetimine farklı nedenlerle karşı çıkanlar da "irticacı" olarak tanımlandılar. Böylece, irtica suçlaması İttihat ve Terakki'nin ilericiliğinin vurgulanması işlevini gördü. Bunu izleyen dönemde, sadece dinsel nedenlerle değil, siyasal ve toplumsal nedenlerle, Cumhuriyet rejimini kuran ve bunu sahiplenen güçlere karşı oluşan muhalefet hareketlerinin çoğunun, irticai hareketler olarak damgalanıp siyasal olarak bütünüyle gayrimeşru ilan edilmeleri bu yolla sağlandı. Bu muhalefet girişimlerinin veya iktidarın empoze ettiği yeni normlara uymak istemeyenlerin bir kısmı, gerçekten eski düzene dönme arzusu taşıyorlardı. Bu anlamda, yeni rejimin taşıyıcısı olduğu devrime karşı tepki hareketleriydiler. Batı dillerinde kullanılan reaksiyoner kavramının yerli karşılığıydılar. Cumhuriyet inkılaplarını devrim olarak adlandırırsak, inkılapların yapılış biçimine değil ama içeriklerine karşı çıkanlar, karşı devrimciydiler. Bu reaksiyoner damar, zaman içinde ve bir ölçüde ehlileşerek, yerli muhafazakârlığın içinde bir yer edindi. Bugün de, Türkiye'de İslami kuralların toplumsal ve siyasal yaşamda egemen olmasını arzulayan bir çevre var. Bu çevrenin Cumhuriyet ve onunla birlikte yerleşen inkılapları ortadan kaldırmaya gerçekten yetecek bir toplumsal oluşum temsil ettikleri ise tartışmalı bir konu. Türkiye'de bugün yakın ve büyük bir irtica tehlikesinin varolduğuna inananlar, bu çevrenin uzun vadeli bir planla devlet organlarına ve eğitim kurumlarına sızma, iktisadi olarak güçlenme hedefiyle hareket ettiğine ve eskiye dönme hülyalarını hayata geçirecek kritik güce sahip olma amacı güttüklerine inanıyorlar. Demokrasiyi bu planın hayata geçmesi için paravan olarak kullandıklarını iddia ediyorlar. Olağanüstü durumu yaratan koşullar hayatta olduğu için, siyasal rejimin güdümlü ve kısıtlı bir demokrasi halinde kalmasını bir gereklilik olarak görüyorlar. Toplumsal muhafazakârlık ifadelerini de irtica belirtileri olarak algılayarak, irtica tehlikesini hem kendi gözlerinde, hem de toplum gözünde büyüterek, olağanüstü durumu meşrulaştırıyorlar. Dini olmayan irtica Bu bakış açısı için irtica, din merkezli normların topluma ve devlet kurumlarına empoze edilmesi girişimi demek. Ama irticanın dini olmayan versiyonları da var. Geriye dönüş, eskiyi özleme anlamına gelen bu kelime, örneğin 1930'lar Türkiyesini kaybedilmiş bir altın çağ olarak özleyip ilk fırsatta bu döneme dönmeyi arzulayanlar için de kullanılabilecek bir kavram. Türkiye'de siyaset dili, bu tür laik vurgulu geri dönüş özlemlerini taşıyanları irticacı olarak adlandırmaya pek alışık değil. Ama eğer irtica kavramı hakkıyla kullanılacaksa, bugünkü Türkiye'de İslam dini merkezli bir toplum ve devlet kurma hülyası taşıyanların temsil ettiği irticai tehlike kadar, kendini devletin doğal sahibi olarak görenlerin, bu konumlarını demokratikleşme süreci içinde kaybetmeye başlamaları karşısında duydukları tepki de, günümüz Türkiyesi için irticai bir tehlike oluşturuyor. İslami yorumcular, irtica kavramının dinden sapmak, cehalet dönemine geri dönmek anlamına da geldiğini belirtiyorlar. Bu anlamdan hareket ederek, günümüzde bazı çevrelerin iktidar mücadelesi içinde güçlü bir silah olarak kullandıkları irtica tehlikesinden kast ettikleri şeyin, sadece dini nassların topluma hakim olması girişimini değil, kendi inandıkları seküler inanç ve düşünce sisteminden sapmaya karşı duydukları tepkiyi de içerdiğini söylemek mümkün. Bu seküler din türü ideolojik oluşuma yöneltilen eleştirilerin de giderek açık veya örtülü irticai girişimler olarak nitelendirildiklerini görüyoruz. Yukarıda, irticai tehdidin varlığına kanıt olarak gösterilen örnekler içinde dinle ilgili olanlar azınlıkta. Bazı kurum, simge ve ideolojik kalıpların eleştirilmesi, eleştirinin içeriğine ve geldiği yere bakmadan irticai girişim damgası yemesine neden olabiliyor. Demokratikleşme adımlarını vatana ihanet olarak tanımlayanlar, sürecin donmasına, geri adım atılmasına yeterli oluyor. Baas sosyalizmi türü bir rejimin sivil nostaljik savunucuları, asker-sivil elitlerin otoriter iktidarını yüksek sesle davet ediyorlar. Ordulaşmış millet rejimi geleneğimize dönüş çağrıları, laikçi ve milliyetçi çevrelerde açıkça dile getiriliyor. Bütün bunları, Türkiye toplumunun geldiği noktada siyasal irtica girişimleri olarak tanımlamak, irtica kavramının sözlük anlamına aykırı değil. Türkiye'de, dini ve seküler dogmalarla bilinci yoğrulmuş, ataerkil aile gelenekleri içinde kimliği biçimlenmiş ve otoriter eğitim anlayışıyla davranış kalıpları oluşmuş önemli bir kesim var. Türkiye'nin çağdaşlaşması, demokratik dönüşümünü sürdürebilmesinin karşısında asıl bu gerçek bir tehlike oluşturuyor. Bu geniş kesimin içinde sadece dinsel nassların hakimiyetine geri dönüşü özleyen mürteciler yok. Otoriter devletin güzel günlerine, o kaybedilmiş altın çağa, güdümlü demokrasiye dönüşü özleyen siyasal mürteciler de var. Kısacası irtica tehlikesi yok değil, var. Hem de bir değil, birden çok. Türkiye'de siyasal rejimin sürekli olağanüstü durumda yaşatılmasının nedeni, laik rejimin dışından gelen irtica tehlikesi olduğu gibi, laik rejimin içinden gelen siyasal anlamda irticai olan özlemdir. Bunların ikisi birbirinden beslendiği için, hangisinin daha yakın ve büyük tehlike olduğu sorusunu yanıtlamak zor. Ama her ikisi de demokrasi açısından bir o kadar tehlikeli. ahmet insel |
| Sponsorlar |
| |