iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 04:08 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Coğrafya ve Tarih » Bölgelere göre tarih » Orta Asya Türk Tarihi » Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Anket Sonuçlarını Göster: Amerikan ordu gazetesinde yayınlanan BOP haritasında,Türkiye'nin doğusu olduğu gibi Karadeniz'e kada
Vardır. Hem de yüksek boyutlarda. 4 23,53%
Türkiye'yi ABD dahil kimse parçalayıp yıkamaz. 9 52,94%
Türkiye'nin parçalanması yurtseverlerin tavrına bağlıdır. 4 23,53%
Katılımcı sayısı: 17. Sizin bu ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #31  
Alt 06.09.06, 15:22
Çılgın
Üyelik tarihi: Jul 2006
İletiler: 948
Ettiği Teşekkür: 262
261 tane iletisine 519 kere teşekkür edilmiş
warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.warmgrey ... O'nu tanımayan yok ki.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Uyarın için teşekkür ediyorum Püsküllüpabuç... Sanırım milletçe tartışma adabını bilmeye ve farklı düşüncelere saygılı olmaya dair atılacak epey bir adımımız var.

Sevgi ve saygılarımla
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #32  
Alt 17.09.06, 14:48
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Alıntı:
puskullupabuc ´isimli üyeden alıntı

Uyarı!!!!


sap yiyip saman ***mak
bu site de yazılan her şeye laf yetiştirmek laf ebeliğinden baska bir sey değildir.
hep zıplıyorsunuz nedense çok bilmiş. akıllı ol
.....


Saygı sınırlarını aşmayalım... Tartışmalarımızı kişisel hakaretlere vardırmayalım. Burada fikirler tartışılıyor kişiler değil. Herkes her konuda yorum yapma hakkına sahipdir. Bir konuda yorum yapmak için uzman olmak gerekmiyor.
__________________________________________________ _____________

Evet, arkadaşlar!
Puskullupabuç ve diğer arkadaşların yukarıda demokratik anlayışının, kültürel seviyesinin, beligi, bilinç ve birikiminin düzeyi yazdıklarından belli kişiye verdikleri yanıtın üzerine benim koyacak lafım olamaz. yeterli ve söylenecek ne varsa söylemişlerdir. Hepsine de teşekkür ederim.
Hepimizin özgün fikürlerini, düşünceleri vardır mutlaka. Hüçkimseye benim gibi düşüneceksiz deme zorbalığına başvuracak halimiz yok. Gçmişte Hitler , Mussolini vb. güçler başvurmaya kalkıştılar ama dünya demokrasi ve özgürlük cephesi çanlarına otu tıkadı. Bizim hem millet kökeni olarak, hem de dinsel anlayış damarı olarak (gene "damar" dedik, o malum arkadaş bu sözcüğe kırmızı görmüş boğa kadar kızıyor da!) demokrasi ve özgürlüğe yatkın bir bilinç ve bilinç altımız vardır. Atalarımız Orta Asya'dan eşsiz ve sonsuz ve de (gereksiz derecede fazla) bir hoşgörü anlayışı getirdiler (gerçekten de Osmanlı'nın hoşgörüsü fazla ve geeksiz, kendine zarar verecek derece fazladır); ayrıca bi de İslamiyet damarından gelen özgürlük ve bilim anlayışı vardır. Tabii ki, anlayana! Bizzat Hz. Muhammet, o eşsiz ve mithiş deyişiyle "Bilim Çin'de de olsa gidip alın!" dememiş midir? Biz ne yapıyoruz? Bilime sırt çeviriyoruz. Üviversitelerin elinden sırf benim olsun da küçük olsun anlayışıyla bilimsel araştırma fonlarını alıyoruz vs.
Benim de Türk İlkçağı ile özgün düşüncelerim olacaktır herkesin ki gibi... Yani yemek için sap değildir bunlar. Yıllarca araştırma yapılmış, döne döne okunarak yorumlar ve karşılaştırmalar yapılmış, ve imbikten geçirdikten ve kesin kanaat getirdiklten sonra ortaya dökülmş bilgilerdir.
İşte konumuzun devamı:
__________________________________________________ __________

Türk İlkçağı/ 3-

Çin kaynaklarında, “kuzey bozkır hükümdarları”ndan bahsedildiğini belirmektedir Osman Turan. Buradaki “hükümdar” sıfatı sanırım “kağan” ya da “han” olarak algılanmalıdır. Zira henüz devlet denilen siyasal örgüt, bütün kurum ve kuruluşlarıyla tam ve bütünsel olarak oluşmuş değildir.
Çin’in kuzeyindeki kavimler, hayvanları ve özellikle atı evcilleştirmişler, küçük (koyun) ve büyükbaş (sığır) hayvancılık yapmaktadırlar. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız “ilkel sınırsızlığı” içindeki steplerindeki geniş otlaklar hayvan yetiştirmek için oldukça elverişlidir.
Kuzey bozkır kavimleri, sonradan sahneye Moğol ve Türk kavimleri olarak çıkacak olan halklardır. Bu halklar, bozkırın sert yaşam koşullarına alışmış savaşçı halklardır. Tarih yazımcılığımızdaki yaygın söylemle, “boylar halinde” yaşamaktadırlar. Yazıtlarda bahsedilen bodun yaşamı yani. Bir başka anlatımla söylersek, kabile toplumu koşullarında kahramanlık çağını yaşamaktadırlar.
İlkel toplum koşullarından çıkış sürecidir, boylar halinde yaşam. “Kan bağına dayanan soy örgütlenmesi” ya da kandaş klan toplumu yavaş yavaş sönmekte, çözülmekte; toplumda bir mülk sahipleri, o dönemde biricik mülk olan sürü sahipleri sınıfı ortaya çıkmaktadır. Bu da, yavaş yavaş bozulan anaerkil ailedeki babanın mülk sahipliği şeklinde ortaya çıkmaktadır. Son dönemlerde yapılan hafriyatlarda ve açılan kurganlardan çıkan bul-gulardan saptıyoruz bu gelişmeyi. (Perinçek) Bu süreç İsa’nın doğumundan yüzlerce yıl önce cereyan etmektedir. Yaklaşık İÖ 800/ 1000 yıllarında saptanan bu toplumsal farklılaşma, Türk toplumunda cereyan eden sınıflaşma ve uygarlaşma, barbarlıktan uygarlığa geçme, dolayısıyla devletleş-me sancısıdır. Bir Orta Asya aristokrat sınıfı doğmaktadır. Boy aristokrasi-sini, sürüleri sahiplenmiş soy babaları temsil etmektedir. Bunlar aynı zamanda klan şefleri statüsüne de sahiptirler. Klan şefleri bir hiyerarşi de oluşturmuşlardır. Bu kahramanlık çağı’nın zorunlu bir sonucudur.

HUNLAR/ I
Asya Hunları (Hiung-nular)

Bozkırda nüfusun artmasının da zorlamasıyla, güçlü bir şefin öne atılması ve diğer boylara ve boy şeflerine boyun eğdirmesiyle gevşek ilişkilerden oluşan göçebe bodun (boylar) konfederasyonları inşa edilmeye başlanır. Bunun ilk örneği Hun Hakanlığı’dır.
İÖ 220 tarihinde, Teoman, güçlü Hun boyunun şefliğine geçtikten sonra çevredeki diğer Türkçe konuşan boyları ve şeflerini “itaat” altına alır; onlara boyun eğdirir; Hun Konfederasyonu’nu kurar. Tarih sahnesine “Hunlar” diye geçmiş olan bu siyasal yapılanma, İÖ 209 yılında, babasını altederek Hun Kağanlığına ele geçiren ve Çinlilerin Mao/ Tun dediği Mete’nin şefliği döneminde, batıda Hazar Denizi’ne dek genişler ve tam bir bozkır konfederasyonu halini alır.
Kahramanlık çağında, hızla zenginleşen yönetici aristokratlar, yani şefler, bütün göçebe aşiretleri ya da kabileleri, komşu kabilelerin zenginliklerini yağmalamaya seferber ederler. Bu göçebe eylemi, bozkırda başlı başına bir iş kolu haline gelmiştir. Bir yaşam tarzı, bir geçim yolu, bir gelenek halini almış; bir kahramanlık eylemi olmuştur. Yağmalama ve talan, hakanlıklar döneminin bir geleneğidir. İnsanların en kutsal saydıkları, uğruna canını esirgemedikleri mutat değer yargılarından biridir; hatta en önemlisidir. Bu, “askeri demokratik” bir değer yargısıdır. “Askeri” olmasının nedeni, “savaş”a yönelik olmasındandır. Toplumsal örgütlenme, sürekli ve onurlu bir yağma savaşının ihtiyaçları ve koşullarına uygun yapılmıştır. Komşuları yağmalama ve talan eyleminin onuru, şerefi nerededir, diyenleri duyar gibim...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #33  
Alt 19.09.06, 13:20
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

TÜRK iLKÇAĞI -4

Her toplumsal/ ekonomik gelişim aşamasının değişik değer yargıları bulunur. Çağımızın uğrunda kan akıtılan, can verilen en kutsal değeri vatan kavramında yatar. Ortaçağ’da en kutsal değer dindir. Her dönemde değer yargıları farklı olarak ortaya çıkar. O dönemde de, insanlar, en şerefli iş olarak yağma ve talan eylemlerini benimsemişlerdi. Nesnel gerçek, tarihsel gerçeklik budur. Bunlar bozkırın göçebe barbar kavimleriydi. Bunların içinde Türkçe konuşan kavimler de vardı.
Ancak, daha eskiden, yağmalama olayları kabileler arası olağan bir savaş ve çatışma konusuyken, nüfusun artmasının zorunlu bir sonucu olarak konfederasyon örgütlenmesinin sahneye çıkmasından sonra, huzur ve asayişin, konfederasyon sınırları içinde dayatmasından dolayı, artık, konfederasyona komşu kabile ve kavimlere yöneltilmeye başlanır. Bunu nereden mi anlıyoruz? Bizzat Mete’nin kendisinden..Mete, Çin imparatoruna yolladığı bir mektupta, “kabileler arasındaki yağma savaşlarının yerini bir düzenin (barış ve sükunun) aldığını..” yazmaktadır. Mete’nin sözünü ettiği “düzen”, Bozkurt efsanelerinin gerçeklerinden biridir. Bu düzen, konfederasyon şeflerinin, aşiret aristokrasisinin yegâne zenginlik ya da mal/ mülk olan hayvan sürüleri üzerinden yaptığı sömürü ilişkisi zemininde inşa edilmektedir.(Perinçek) Bu koşullarda yağma ve talan akınlarının hedefi de hiç kuşkusuz değişmektedir. Bu hedefi, en iyi bir şekilde, yerleşik halkların kentlerinin çevresine geçilmez kale duvarları gibi inşa ettikleri surlar ya da Çin Seddi ifade eder. Zaten o dönemde, uygarlığa geçmiş yerleşik halklar, çevrelerindeki göçebe barbar halklardan büyük azap çekmişlerdir. Uzun yılların birikimi olan zenginlikleri ve uygarlıklarının, bir sabah uyandıklarında, sanki çekirge sürülerinin saldırısıyla silinip süpürülmüş olduğunu görmüşlerdir.
Hun konfederasyonunda, halktan izole edilmiş bir “kamu gücü” olarak ordu var mıdır? Ya da daha somut ifade edersek, ordu oluşmuş mudur?
Bilindiği gibi, ordu, bir devletin temel kurumlarından biridir; ordu devletin temel direğidir. Ordular örgütlenirken, halkın silahsızlandırılması, ordunun halktan izole edilmesi, ayrılması ön/ koşuldur. Bu da, belirli bir toplumsal ve ekonomik bir gelişim düzeyi ister. Orta Asya Türk toplumu böyle bir gelişim seviyesi yakalayabilmiş midir? Bunun henüz olanaksız olduğu görüşündeyiz. Bunu “Orta Asya Türk Devletleri” diye başlık atan tarihçiler de saptamışlardır ama olgular ve olaylar ile somut durum arasındaki ilişkileri bilimsel olarak yorumlayamadıklarından ya da işlerine öyle geldiği için çelişkiye düşerler ya da çelişkiye düşmekten çekinmezler.
Orta Asya kavimlerinde, hiç kuşkusuz silahlı bir güç vardır. Ama bu bildiğimiz, modern anlamdaki ordu gücü değildir. Zira Orta Asya’da, “eli silah tutan herkes askerdir.” (Tarih kitapları) Askeri demokrasi denilen kahramanlık çağı göçebe toplumunda çoban halk, “...bizzat silahlı güç halinde örgütlenmiş”tir. Ne için böyle örgütlenmiştir? Savaş için..Yağmalama için.. Yani halk henüz silahtan tecrit edilmemiş, halk silahsızlandırılmamıştır. Ata binen, eli ok/ yay/ mızrak/ kılıç tutan her kişi, barış zamanında işinde gücünde, savaş durumu ortaya çıktığında savaş meydanında yerini almaktadır. Ordusuz devlet olur mu? Orta Asya’da Türk soyu, bütün kurum ve kuruluşlarıyla bir devlet ve orduya ulaşabilmek için daha bir süre beklemesi, Karahanlılar’a ulaşması gerekmektedir.
Bu bağlamda, göçebe Hun konfederasyonu, bir boylar imparatorluğudur, bir aşiretler imparatorluğudur. Henüz daha ne hükümeti vardır; ne ordusu, nede bir saray örgütü ve bürokrasisi.. Bundan dolayıdır ki, Mete, Çin kaynaklarına göre, Çinliler gibi bir saray örgütü ve erkânıyla bir bürokrasi kurmaya, Çin devleti gibi bir devlet inşa etmeye çalışmıştır.(Perinçek) Ancak henüz o aşamaya, bu işi becerebilecek toplumsal ve ekonomik gelişim aşamasına ulaşamadığından, Mete olanaksızın peşinden gitmiştir. Burada şu yorumu da yapabiliriz. Mete döneminde toplumda derin bir toplumsal farklılaşma yaşanmaktadır; konfederasyon örgütü devlete doğru bir gidiştir ve askeri şefin ya da somut olarak söylersek Mete’nin etrafında bulunan özel silahlı maiyet güçleri (hassa birlikleri), orduya doğru bir evriliştir; ordunun çekirdeğidir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #34  
Alt 29.09.06, 23:45
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Türk Tarihi/ 5-

Ve Mete’nin Çin saray örgütü ve erkânına, halktan bağımsızlaşmış Çin bürokrasi örgütlenmesine özenişi, tıpkı devlet örgütünün yavaş yavaş uç vermesi gibi, ondaki yavaş yavaş belli belirsiz beliren devlet adamlığı örneğidir. Hiç kuşkusuz devlet uç vermiş filiz sürmüşse, devlet adamlığı düşüncesi ve sıfatı da tomurcuklanacaktır.
Hunlar, kurduğu düzen içi asayiş ve güvenliği sağlamış, yağma ve talan eylemlerinin önüne geçmiştir ama toplumsal gelenekten toptan vazgeçtikleri anlamına gelmemektedir bu gelişme. İmparatorluk toprakları dışındaki komşu kabilelere ve devletlere, özellikle Çin’e yağma ve talan akınlarını, askeri şefler özellikle düzenlemektedirler. Mete, özellikle Çin’e akınlar üzerinde yoğun olarak durur. Hunların Çin’e akınlarından, yağmalama saldırılarından kurtulmak Çin, ünlü Çin Seddi’ni inşa etmek zorunda kalmıştır.
Çin kaynaklarında Hiung Nu’lar diye adı geçen Hunlar, tarih sahnesine İÖ 3. yüzyılın sonlarında (İÖ 220 yılında) Teoman/ Tu-Man ile birlikte çıkar. İS 3.yüzyıla dek 5 yüzyılı aşan bir süre yaşayan, Orta Asya’nın çok büyük bir bölümünde egemen olmuş, insanlık tarihinin en büyük ve ilk göçebe kabile birliklerinden birini kuran Türk soyudur. Hun göçebe konfederasyonu, özellikle Mete döneminde, Çin’e aralıksız akınlar düzenlemiş, bu devlete hâkim olmaya çalışmıştır. Ama hedef ülkede uygarlığa, yerleşik yaşama geçmiş feodal bir devlet vardır. Zaten Hunların temel amacı da yerleşik yaşama geçmiş, toprağa yerleşmiş halkı, Çin köylülerini, kendileri için çalışmaya zorlayarak, temel gıda gereksinimlerini böylece karşılamaktı. Ve kaldı ki, Mete Kağan, Çin devlet örgütlenmesini, Çin saray örgütü ve erkanını, Çin bürokrasisini örnek almayı tasarlamıyor muydu?..
Hani, tarihte barbarlar tarafından istila edilmiş benzer durumda örnekler yok değildir. Burada işin nazik noktası, örnek aldığı sistemin toplumsal ve ekonomik zeminini dolduracak gelişim aşamasına varıp varamamasıdır. Nitekim İÖ 3. yüzyıldan İS 3. yüzyıla dek geçen yüzlerce yıllık sürede Hun aristokrasisinin mülkiyetinin olağanüstü artmasına, büyük zenginlikleri, o dönem için başlıca zenginlik olan hayvan sürülerini olağanüstü oranda ellerinde toplamalarına rağmen, bir Çinlinin, Hun şefine hitaben, 174 yılında, “Şan-Yü, Çin’i itaat altına alsan bile, asla oralarda yaşayamazsın!” şeklindeki söyleminden de anlaşılacağı gibi, Hunlar henüz, göçebe aşiret yaşamından yerleşik feodal bir düzene geçebilecek bir gelişim düzeyine ve gücüne sahip değildirler. Ele geçirecekleri ülkede dirlik düzenliği sağlamak, yıktıkları devlet organlarının yerine kendi mekanizmalarını koymak zorun-daydılar. Bunun için de, her şeyden önce devlet denilen aygıtın dişlilerine sahip olmalıydılar. Bunun zemini de, bu sıçramayı sağlayacak sınıfsal farklılaşmanın yoğunluğu, seviyesi ve özel mülkiyetin gelişim düzeyidir. Hunların henüz bu aşamaya ulaşamadığını, Mete’nin Çin’i ele geçirmekten vazgeçmesinden anlaşılmaktadır. Bu aynı zamanda, Mete’nin tabi kabile şeflerinin yağmacı siyasetlerini benimsemesinden de anlaşılmaktadır.
Kısacası, başta Mete olmak üzere Hun kağanları, tarihsel olarak daha ileri toplumsal ve siyasal aşamaları hedeflemektedirler. Çin devlet mekanizmasına özenmektedirler. Çin feodal hükümdarlarının saray yaşamına, saray erkânına ve örgütüne benzer yapılanma istemektedirler. Çin bürokrasi örgütlenmesi benzeri memuriyetler ihdas etmek istemektedirler. Ama bütün bu mekanizmalar henüz oluşum aşamasındadır, yetkinleşmemiştir. Dolayısıyla, Hun başbuğları örneğin Mete, siyasal ve toplumsal isteklerle somut gerçek arasındaki bu çelişkiyi, klan şeflerinin yağma ve talan ekonomisi ve örgütlenmesini benimsemekle çözmüştür.
Hunların, tarihsel İpek Yolu ticaretinden de pay aldıkları son zamanlardaki kazılardan ve açılan mezarlardan çıkan bulgulardan anlaşılmaktadır. Hun şeflerinin kurganlarından bol miktarda, İran ve Çin emtiası çıkmış, hatta kuzeyde, küçük meta ticaretinin kanıtı olarak, Çin Han hanedanı dönemine ait bronz paralar ele geçmiştir.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #35  
Alt 30.09.06, 17:38
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Türk Tarihi/ 6-

Ancak, küçük meta ticareti konusunda, bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekmek-tedir. Boylar yaşamından, kabile toplumundan, tarihsel olarak bir üst aşamaya sıçrama süreci, küçük meta ticaretinin olağanüstü oranlarda yoğun olduğu yerlerde, örneğin Akdeniz havzası toplumlarında, örneğin Roma toplumunda köleciliği gerekli kılmakla birlikte, Mustafa Akdağ, D. Perinçek, Doğan Avcıoğlu gibi araştırmacı yazarların da saptadığı gibi, Türk toplumunda küçük meta üretimi ve ticaretinin kısıtlı ve dar olması nedeniyle hiçbir zaman köle emeği toplumda hâkim olamamış, sınıf faklılaşmasının de-rinleşmesiyle Türk toplumu doğrudan feodal düzene geçmiştir.
Hunlar, kuzey bozkırında sahneye çıktıktan sonra ve özellikle (İÖ 209/ 174) Mete döneminde Çin’in zenginliklerine göz dikmiş, Çin’e ardı arkası gelmez yağma akınları düzenlemişler, Çin’in özellikle kuzey toprakları bir “lav patlaması” gibi gelen yağma ve talan selinin önünde silinip süpürülmüştür. Hunlar, Çin’e yaptığı düzenli saldırılarda 300 bini aşan okçu süvari seferber edebiliyordu. Tarihsel süreç içinde bu göçebe akınları Çin’e ünlü Çin Seddi’ni inşa ettirmek zorunda bırakmıştır. Çin Seddi, göçebe bozkır akınlarını zayıflattıysa da tamamen kesilmesini sağlayamadı. Hun akınları gene de sürüp gitti. Han hanedanı döneminin başlarında Çin hükümdarları, Hun şefleriyle kızlarını evlendirerek akrabalık ilişkisi mekanizmasıyla Hunları denetim altına alma cinliğine başvurdu. Ancak bu politika da ilk başlarda kısa vadede işe yaramadı.
Mete/ Mao-Tun, Çin akınlarını yoğunlaştırarak kuzey eyaletlerini istila etti. Bunu izleyen süreçte, Altay kavimlerinin birliğini sağlayarak ve birdenbire Ordos bozkırlarını aşarak Peteng’te Çin imparatorluk ordusunu Hun süvarileri teslim aldı. Yapılan anlaşma gereği Çin yıllık vergi vermeyi ve kuzey topraklarının Hunlarda kalmasını benimsemek zorunda kalmışlardı. Ancak bu durum tarihsel süreç içinde geçici bir durumdur. Ve Hun göçebe kabileler birliği açısından sürekliliği sağlanamayacak bir gelişmedir. Nitekim İÖ (140/ 86) yılları arasında iktidarda olan Han imparatoru Wu Di, kuzeyden gelen göçebe tehdidine karşı politikalarını değiştirerek savunma durumundan saldırı durumuna geçer; Hun birliğinin rakipleriyle ittifak politikasını geliştirir. Kinganlar’ın güney batı ve doğusunu siler süpürür. Ardından daha da batıya yönelir, Türkistan’a dek ilerlerler.
İÖ 51 yılında Hun konfederasyonu Doğu Hunları ve Batı Hunları şeklinde ikiye parçalandı. Doğu Hunları Çin egemenliğini ve üstünlüğünü benimsediler. İzleyen süreç içinde de bunlar, Türk kavimleri içinde Çin beşinci kolu gibi işlev gördüler. Batı Hunları ise As-ya içlerine doğru sürüldüler. Bütün bu olaylar İsa doğmazdan önce cereyan etmiştir.
İsa doğduktan sonra da Hun/ Çin sürtüşme ve çatışmaları sürüp gitti. Hep Çin üstünlüğü ile sonuçlanarak... 1. yüzyıldaki saldırı dalgasında doğu illeri de ele geçirilir. Hunların böylece Avrupa serüveni başlar.
Han hanedanının düşüşe geçmesi koşullarında ise Çin, kuzey sınırlarının güvenliğini sağlamak için, “Hun komutanları”nın, Hun kabile şeflerinin gücünü kullanmıştır.
Ve 5. yüzyıldan sonraki tarihsel kayıtlarda Hunlar birden bire yok olurlar, adları geçmez olurlar. Tarihten silinmişlerdir.
Kahramanlık çağının kahramanlarından Orta Asya göçebe Hun Kabile Birliği hakkında şimdilik söyleyeceklerimiz bunlardan ibarettir.

HUNLAR/ II

Avrupa Hunları
İsa doğmadan önceki ilk yüzyılın ortalarında parçalanan Hun birliğinden kopan Batı Hunlarının Asya içlerine doğru itildiklerini söylemiştik. Batıya doğru göçe zorlanan Hun kabileleri, 4. yüzyılın ikinci yarısında Hazar’a dökülen Volga’yı aşarak, Azak ile Hazar arasında, Kafkasların kuzeyindeki ovalarda yaşayan Alanları altederek buraya yerleşmişlerdir.
(Sürecek)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #36  
Alt 01.10.06, 18:55
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Türk Tarihi/ 7

Bu olayı müteakiben, Karadeniz’in kuzeyindeki, Don ile Dinyester ırmakları arasında bulunan steplerin yerli halkı olan Ostrogotları kısa süren çatışmalar sonucunda yenil-giye uğratarak bu steplere yerleştiler. 376 yılından itibaren birdenbire Dinyester’i aşarak Karpatlar’a dayanan Hun süvari birlikleri Karpatlar’ın güneyinde yaşayan Vizigotları da yenilgiye uğratarak Tuna’ya dayanır. Ve Roma imparatorluğu ile komşu olurlar.
Hunların, 4. yüzyılın ikinci yarısında, Volga’yla Tuna arasındaki steplerde yarattığı kasırga, Avrupa’yı ve Roma imparatorluğu’nu allak bullak etti. Tarihsel Kavimler Göçü’ne neden olarak Avrupa’da siyasal haritanın değişmesine ve Roma’nın, Batı ve Doğu (Bizans) diye ikiye parçalanmasına neden oldu. Kavimler Göçü’ne neden olan da, tarihsel köleci imparatorluğu, Roma’yı parçalayan da onların “barbar kavimler”, yani medenileşmemiş, henüz uygarlığa geçmemiş, kabile ya da askeri demokrasi koşullarında yaşayan pagan inancında olan bir kavimdir. Ancak maddi koşulları ve bunun üzerine inşa edilen kültürel formasyon bulunmadığından yıktığı devletin yerine koyacak bir şeyleri bulunmamaktadır.
Hunların Avrupa’da yarattığı fırtınayı en iyi şu ifadeler anlatıyor:
“Hunlar, savaşçı nitelikleriyle Avrupa’da eşi görülmemiş bir korku (ve dehşet) yarattılar. Son derece becerikli okçular olan Hunların binicilikteki ustalıkları, vahşi saldırıları, beklenmedik geri çekilişleri ve ani harekâtları ezici zaferler kazanmalarını sağladı.”
Hunlar, 4. yüzyılın son çeyreğinin başlarında Vizigotları altedip Tuna’ya dayandıktan sonraki 50 yıllık dönem içinde, Doğu Avrupa egemenliğinden sonra Orta Avrupa’nın Germen halklarına hâkim olma mücadelesi verdi.
5. yüzyılın ikinci çeyreğinin başlarında, çeşitli Hun kabilelerinin şefleri, tek bir şefin (Rua/ Rugila’nın) önderliğinde örgütlendi. Rugila’nın 434 yılında ölümünden sonra yeğenleri Attila ve Bleda, şeflik makamına geçtiler.
İkili şef döneminde, Hunlarla Doğu Roma arasında, Roma’nın Hunlara ödediği haracı ikiye katlayan Margos (Pozarevac) Barış Antlaşması imzalandı. Ancak Roma taahhüdünü yerine getirmeyince, Hunlar, 441 yılında, Doğu Roma imparatorluğu’nun Tuna boylarındaki sınırlarına şiddetli bir saldırı başlatarak başkent yakınlarına dek sokuldular. Bizans, koşulları ağırlaşmış yeni bir antlaşma imzalamak zorunda kaldı.
Attila, iktidarı paylaşmamak için kardeşi Bleda’yı 445 yılında öldürdü. Böylece ikili şeflik dönemi sona erdi. 447 yılında Attila Doğu Roma’ya ikinci bir saldırı dalgası başlattı. Balkanları yerle bir ederek ve yağmalayarak güneye doğru sarktı; Thermopylai’ye girdi.
Avrupa Hunları, Roma antlaşmalarının getirdiği gelirlerden, tutsak fidyelerinden ve yağma ve talanlardan büyük zenginlikler yığdı. Bu zenginlik, bir yandan Hun toplumsal yapısını, diğer yandan buna bağlı olarak siyasal yapılanmayı değiştirdi. Askeri şeflik kalıcı ve saltanat şeklini aldı. Attila, Hunların ebedi şefi durumuna geldi. Ayrıca bu feodal gelişme, siyasal iktidarın babadan oğula nakli hakkını getirdi.
Attila, 451 yılında Galya seferinde, Kataloni Ovası savaşı’nda, Roma ve Vizigot güçlerinden ilk ve tek yenilgisini aldı. Takip eden yıl içinde, İtalya’ya giren ve kentleri yakıp yıkarak talan eden Attila, ortaya çıkan kıtlık ve kırgın nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldı.
Attila’nın 453 yılındaki ölümü Avrupa Hunları için sonun başlangıcı oldu. Oğulları arasında başlayan iktidar mücadeleleri sonucunda topraklar paylaşıldı. Hunlar bu iç mücadelelerin yanında, bir de bağımlı halkların isyan ateşleriyle uğraştılar. Ve 455 yılında Pannonya’da, Nedao ırmağı boylarında yapılan büyük bir savaşta, Gepidler/ Ostrogotlar/ Heruller ve daha birçok yerel halkın katıldığı birleşik güçlere yenildiler.
455 darbesi Hunların sonu oldu. Bu tarihten itibaren önemli bir güç olmaktan çıktılar; toplumsal ve siyasal olarak dağıldılar. Bölük pörçük dağılmış Hun kitleleri Avrupa yerel halkları arasında karışarak ve zamanla Hıristiyanlığı benimseyerek etnik kimliklerini de yitirdiler.
(Sürecek)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #37  
Alt 12.10.06, 21:59
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Türk Tarihi/ 8

GÖKTÜRKLER
(Tarihte bilinen Türk isimli ilk siyasal yapılanma)

Bilindiği gibi, tarihte Türk adıyla sahneye çıkan ilk siyasal yapılanma Göktürk kağanlığıdır. Ve ilk kez “Türkçe konuşan halklar” içinde, adında Türk sözcüğü bulunan boy, Göktürklerdir. Orta Asya’ya dışardan bakan yabancı kavim ve halklar arasında zamanla konfederasyon coğrafyasında yaşayan ve Türkçe konuşan bütün boylara Türk denmiş olabilir; ancak bu ismi kullanan, başlangıçta, sadece başında Bumin Kağan’ın bulunduğu Göktürk boyu, Köktürk kabilesidir. Birlik çatısı altında bulunan Karluklar/ Uygurlar/ Türgişler/ Oğuzlar gibi diğer kabileler kendilerini bu isimle nitelendirmiyorlardı. AnaBritannica’da “Orta Asya’da bir federasyon çatısı altında birleşen Türk boyları” ifadesi gerçekçi görünmüyor. Zira az önce de belirttiğimiz gibi, Türk sıfatı sadece Bumin’in kabilesini nitelemekte, diğer Türkçe konuşan kabile ya da boylar bu sıfatı kullanmamaktadırlar. Göktürk aristokrasisi de aynı muameleyi gösteriyor. Oğuzları, Karlukları, Türgişleri Türk sıfatının dışında tutuyor, onları Göktürk soyundan saymıyor.
Ortaçağ toplumlarında bütün siyasal yapılanmalarda olduğu gibi, Göktürk örgütlenmesinde de kuruluş aşaması da, efsanelerin mistik sisleri arasında epik bir tablo gösterir. Efsaneye göre, “Göktürklerin atası, 439’daki Tabgaç soykırımından kaçan bir Türk soylusudur. Bu soykırımdan kaçarak Avarlara sığınma (Ergenekon’a giriş) ve 535’te özgürlüğe kavuşma (Ergenekon’dan çıkış), Ergenekon Destanı’nın konusunu oluşturur.” (AnaBritannica)
Göktürklerin toplumsal, sayasal ve ekonomik yaşamları ve yapıları hakkında esas gerçekçi bilgileri, efsanelerden önce, 8. yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulmuş olan Orhun Yazıtları’ndan öğreniyoruz. Ortaçağ’ın başlarından günümüze dek sapasağlam kalmış bu anıtlar, hem kahramanlık çağı edebiyatı hakkında, hem de toplumsal, ekonomik ve siyasal özellikleri hakkında eşsiz bilgiler içermektedir. (Talat Tekin/ Orhun Yazıtları/ 1995-Muharrem Ergin/ Orhun Abideleri)

Tarihsel boyut
Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu, Bumin’dir. Bumin, Avar hâkimiyeti döneminde, tabi Türk boylardan biri olan Tukyuların askeri şefidir. 551 yılında, Avar egemenliğine karşı ayaklanan Tölesleri, Avarlar adına altedip güvenliğin ve huzurun sağlanmasına katkıda bulunması üzerine, karşılığında hâkim boy hanedanından bir prensesle evlenmeyi talep etmiştir. Bu talep üzerine Avar aristokrasisi küplere binmiş; “tabi bir köle demirci nasıl oluyor da soylu bir Avar kızıyla evlenebilirmiş!” diye köpürmüştür. Buradan anlıyoruz ki, Orta Asya’daki, nüfus artışı-nın dayattığı kağanlık/ hanlık şeklindeki boylar federasyonu örgütlenmesinde, boylar arasında eşitlikten söz edilemez; hâkim ve tabi boylar şeklinde bir toplumsal/ siyasal hiyerarşi vardır.
Talebi geri çevrilen Tukyu askeri şefi Bumin, bir Tabgaç (Kuzey Weyi) prensesiyle evlendi. Tabgaçların desteğini alan Bumin, 552 yılında da Avar egemenliğine isyan bayrağını açtı ve Avarları altederek Karadeniz’in kuzeyindeki steplere doğru sürdü. Kısa sürede Ötügen’i de ele geçirerek kendine merkez yaptı; Oğuzlara, Töleslere, Türgişlere, Kırgızlara, Karluklara vb. boylara boyun eğdirerek, Göktürk Hakanlığı adlı, Türk Tarihi’nde ilk kez Türk adıyla bir siyasal örgütlenmeye gitti.
Bumin Kağan, kısa zamanda çok geniş bir coğrafyayı egemenliği altına alınca, yönetim zaafına düşmüş olacak ki, ölümünden önce, topraklarını ikiye ayırarak, batı illerini kardeşi İstemi’nin yönetimine bırakmıştır. Ülkenin doğu kısmını da kendisi yönetmeye başlamıştır. Böylece kağanlık, ikiye parçalanmış, daha ileri dönemlerdeki fiili ayrılıkların tohumları da atılmıştır.
(Sürecek)
[/quote]
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #38  
Alt 14.10.06, 17:58
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

Türk Tarihi/ 9-

İstemi Han, batı illerinde çağdaşı Sasanilerle Bizanslıların komşusudur. İstemi (552/ 576), batı bölgelerinde, Sasanilerle, İpek Yolu ticaretini engelleyici tutumlarından dolayı, Bizans’la ticari ve askeri ittifak politikaları geliştirerek mücadele ederken, doğu bölgelerinin hakanı da Çin’le çatışmaları geliştirmişlerdir. Ayrıca İstemi, doğu bölgeleri hakanları olan yeğenleri Kara K’ola (552/553), Muhan (553/572) ve Tapo (572/581) hanlarla işbirliğini geliştirerek isyancı bodun boyları, Akhunları ve Avarları altetmiştir.
İstemi ve Tapo’dan sonra, 581 yılını izleyen süreçte, Doğu Göktürk Hakanlığı ile Batı Göktürk Hakanlığı bölünmesi, atılan yanlış tohumların yeşermesi sonucu fiili bir durum haline gelmiştir. Federasyon, büyük kağanlık sorunu zemininde fiilen parçalanmış, ülkede Göktürk hanedanından gelenlerin büyük kağanlıklarının meşruiyeti tanınmamıştır. Bağa İşbara Han zamanında, Büyük Kağanlık, (581/587) döneminde, Çin’e karşı mücadelelere ve kendi iç sorunlarına gömüldüğünden dolayı, Bilge Tardu, (576/603 arası) batı kağanlığında daha özgür ve bağımsız hareket etme olanağı bulmuştur. Ayrılıkçılık ve parçalanma süreci daha somut hale gelmektedir.
Çin’in geleneksel entrika ve beşinci kol politikaları, federasyonun askeri şefleriyle Çin aristokrasisinin kızlarını evlendirerek boylar arasına ajan ve nifak sokarak iç savaş çıkartma taktikleri yoğunlaştığı bir dönem başlamıştır. Doğuda İşbara, bu ortamda Çin’e 582 ve 583 büyük akınlarını yapar. Göktürk aristokrasisinin çeşitli askeri isyan odaklarını (kuzeni Apo’nun ve yeğeni Tıkınca’nın ayaklanmalarını) bastırır.
Ve sonunda, parçalanma süreci kaçınılmaz sona varır; federasyon 583 yılında resmen Doğu Göktürk ve Batı Göktürk Hakanlığı adıyla ikiye bölünmüştür. Tardu Çinlilerle kafakol ilişkileri geliştirince İşbara da Çinlilerle resmen ittifak politikası izlemek zorunda kalmıştır.
583 parçalanmasını izleyen süreçte, iç çatışmalar ve ülkede kaos ortamı yaşanır. Federasyonun Doğu ve Batı kanatları aristokrasisi ve askeri şefleri birbirine düşmüştür. Birkaç cümleyle iç savaş sürecini hikâye ederek göçebe Göktürk federasyonunun siyasal olaylar tarihi noktalayalım.
Çur Bağa (Şehu Han), 587/ 88 arası bir yıllık kağanlığı döneminde batıya karşı saldırılara başlamıştır. Ancak, dedik ya, bu kaos ortamı... Hani derler ya tuzun bile çürüdüğü ve kokuştuğu zamandır. Kaos ortamında sadece, doğu/ batı arası çatışmalar yoktur. Çin’in saldırıları ve nifak kamasıyla her bölgenin kendi iç sıkıntıları; ayrıca, Şehu Han’dan sonra 588’de doğunun başına geçen İşbara’nın oğlu Tunga Turan’ın, asi ve “ayrılıkçı boyları örgütleyerek Doğu Göktürklerden kopmayı amaçlayan ve Çin’den destek sağlayan kardeşi Tulan Han’a karşı Batı Göktürk Kağanı Bilge Tardu’yla” anlaşması da vardır.
630 yılına dek kısa sürelerle yönetim erkini elinde bulunduran birçok Göktürk soylusu bu çalkantılı dönemde doğu ve batıyı elde tutmaya çaba harcadı.
630 yılında, Çin, Kara Kağan’ı esir ederek Doğu Göktürk illerini istila etti. Bundan sonra Göktürk aristokrasisinin alçalma ve onursuzlaşma dönemi başlar. Çin egemenliği altında Türk soyunun ülkesini istilacının emrinde yönetme onursuzluğu!.. Bu alçalma döneminde yüreklere su serpen tek olay, Çin’e bağlı Sirba Kağan döneminde, (630/ 646 arasında), Çin egemenliğine karşı başarısız Kürşat ayaklanması ve Çin sarayı baskınıdır.
Batıda ise, 630/631 yıllarında kağan olan Bağatur Sepi’den sonra, Bumin’in soyundan gelen Se Yabgu/ Bağaşa Tulu/ İşbara Teriş Tunga/ Bağatur İpi ve Çinlilerle anlaşarak “kâğıt üstünde” Doğu’nun Büyük Kağanı da sayılan İpi Tulu ardı ardına yönetime geldiler. 659 yılında, Çençu Yabgu’nun katledilmesinden sonra Batı Göktürkler de Çin egemenliğine düştü. Bundan sonraki yöneticiler olan Eçine Türçe/ Tuçi Kağan ve Eçine Kür Pur Çur tamamen Çin kuklası ve işbirlikçisi olarak yönetim erkinin başında bulunmuşlardır.

Kültigin ve Danışmanı Tonyukuk’un, Çin’i, Oğuzlar gibi güçlü boyları altetmesi ve Ötüken’i ele geçirmesi, çeliğe suyun verilmesidir; GÖKTÜRK FEDERASYONUNUN İKİNCİ DÖNEMİNİN SAHNE ALMASIDIR.
(Sürecek)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #39  
Alt 19.10.06, 22:15
fozcan - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Meraklı
Üyelik tarihi: Jun 2006
İletiler: 103
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 3 kere teşekkür edilmiş
fozcan doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: Türk Tarihinin Orta Asya Yataklarında Tam Bir Devlet Var mıydı?

BAYRAM MESAJI

-BÜTÜN NÜVE FORUM YÖNETİCİLERİNİN;
-BENİ İZLEYEN OKUYUCULARIMIN VE
-NÜVE FORUM ZİYARETÇİLERİNİN KUTSAL RAMAZAN BAYRAMLARINI EN İÇTEN DİLEKLERLE KUTLAR, MUTLU, BAŞARILI VE REFAH DOLU BİR GELECEK TEMENNİ EDERİM.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #40  
Alt 13.11.06, 13:00
Acemi
Üyelik tarihi: Nov 2006
İletiler: 2
Ettiği Teşekkür: 0
1 tane iletisine 1 kere teşekkür edilmiş
sunkar doğru yolda ilerliyor.
  Send PM
Standart Ynt: TÜRK KİMLİĞİ

bozkurt güvenç in türk kimliği üzerine yazdığı kitap çok büyük maddi hataları taşımaktadaır.bundan 10 sene önce ilk çıktığı zaman okumuştum.size bir de nevzat köseoğlu nun "türk kimliği ve türk dünyası" adlı eserini de tavsiye edebilirim.saygılar
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar