“...Ve bugün barış içindeki sokaklarımızda
Gençliğimi anımsayarak yürürken
Geçmişin utangaç yeni yetmelerinin
Bugünün görkemli kadınlarına
Dönüştüklerini görüyorum
Ve onlara yalvarıyorum:
‘alçak gönüllüğü bırakın
Ve
Çocuklarınıza mutlaka şunu anlatın;
Bizler, kadınlar olmasaydık,
1945’in
İlkbaharı da olmazdı
Yaşanmazdı”
(Nonna Aleksandrovna)
Gençliğimi anımsayarak yürürken
Geçmişin utangaç yeni yetmelerinin
Bugünün görkemli kadınlarına
Dönüştüklerini görüyorum
Ve onlara yalvarıyorum:
‘alçak gönüllüğü bırakın
Ve
Çocuklarınıza mutlaka şunu anlatın;
Bizler, kadınlar olmasaydık,
1945’in
İlkbaharı da olmazdı
Yaşanmazdı”
(Nonna Aleksandrovna)
Ekim devriminin 90. yıldönümünde Serpil Güvenç ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Güvenç, Hilal Ünlü ile birlikte “Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları”* isimli kitabı dilimize kazandırdı. Nazi işgaline karşı direnişte yer alan kadınların gözüyle savaşı anlatan bu kitapla birlikte Sovyetler Birliği ve kadınlar hakkında sohbet ettik.
Ekim Devriminin ve önderlerinin kadınlara ve kadınların mücadelelerine bakışını kısaca değerlendirebilir misiniz?
Dünya emekçi halklarının iktidar bağlamındaki en büyük atılımlarından birini gerçekleştiren 1917 Ekim Devrimi, işçi sınıfının kurtuluşuna ilişkin tüm köklü değişiklikleri ete kemiğe büründürmenin yanı sıra kadınların özgürleşmesi konusunda da en radikal yasal düzenlemelere imza attı.
1917’yi izleyen en bunalımlı günlerde bile kadınların özgürleşmesi, kadının ezilmesine son verilmesi, kadın ve erkeğin tam hak eşitliğinin sağlanmasının yaşama geçirilmesi için gerekli yasal düzenlemelerle ilgili olarak Lenin şunları söylemekteydi:
“Dünyanın hiçbir demokratik partisi, en ileri burjuva cumhuriyetlerinden birinde olsun, egemenliğimizin hemen ilk yılında bu bakımdan (kadınlarla ilgili - SG) yaptıklarımızın yüzde birini bile on yıllarda yapmamıştır. Kadının hak eşitsizliği ile, boşanmanın sınırlanması ve boşanmanın bağlandığı çirkin biçimsellikler (formalitaeten) ile, evlilik-dışı çocukların tanınması, babalarının araştırılması ile vb. ilgili alçakça yasalardan, bütün uygar ülkelerde burjuvazinin ve kapitalizmin yüz karası olan sayısız kalıntıları bulunan yasalardan sözcüğün en gerçek anlamıyla taş üstünde taş bırakmadık. Bu alanda yaptıklarımızdan övünç duymak bin kez hakkımızdır. Ama toprağı eski burjuva yasaların ve düzenlemelerin molozlarından ne kadar çok temizlediysek, bunun yalnızca toprağın işlenmek için düzenlenmesi olduğunu, ama henüz toprağı işlemenin kendisi olmadığını o kadar iyi anladık.”
Devrimin emekçilerin yanı sıra kadınlara taşıdığı haklarla haklı olarak övünen, bununla birlikte bu alandaki mücadelenin ne denli uzun erimli olduğuna da parmak basan Lenin, kendi öncülleri Marx ve Engels’in teorik çözümlemeleriyle koşut olarak, konunun sosyoekonomik boyutunu da vurgulamaktan geri durmamaktadır:
“Onu özgürleştiren tüm yasalara karşın, kadının ev-köleliği sürüyor çünkü onu mutfağa ve çocuk odasına kapatan ve onun yaratma gücünü düpedüz barbarca üretken olmayan (unproduktive), bayağı, sinir törpüleyici, köreltici, yıpratıcı bir çalışmayla boşa harcatan ev ekonomisinin yükü altında eziliyor, bunalıyor, köreliyor, aşağılanıyor. Kadının gerçek özgürleşmesi, gerçek komünizm, ev ekonomisinin ayrıntılarına karşı, ya da daha doğrusu, büyük çaplı sosyalist ekonomi için onun kökten değiştirilmesi uğruna, (devlet çarkının başındaki proletaryanın önderliğinde) yığın savaşımı nerede ve ne zaman başlarsa, ancak orada ve o zaman başlayacaktır… Kadının tam özgürleşmesi için ve erkekle gerçek eşitliği için toplumsal düzenlemeler gerekir, kadının genel üretken çalışmaya katılması gerekir. Kadın o zaman erkekle eşit konuma gelecektir. …Burada kadının emek üretkenliği, emek kapsamı, emek süresi ve çalışma koşulları vb. bakımından eşitleştirme elbette söz konusu değildir; tersine kadının ekonomik durumu yüzünden erkeğe oranla ezilmemek gerektiği söz konusudur…”
Lenin’e göre “...kadın işçilerin kurtuluşu da, kadın işçilerin kendi eseri” olmalıdır. Yani kadınlar kendilerini özgürleştirecek tüm değişimlerin bizzat içinde olmalıdır. Ayrıca Lenin’e göre, “Yasa önünde eşitlik henüz yaşamda eşitlik değildir… Çalışan kadın ...yaşamda da erkekle hak eşitliğini kazanmalıdır…” Bu nedenle çalışan kadınların kamu düzenlemelerinin yönetimine ve devletin yönetimine gittikçe daha çok katılmaları zorunludur. Lenin, Sovyetlere partili/partisiz çalışan kadınların daha çok seçilmesini önerir. “Moskova Sovyetine onu seçin!” der Lenin çünkü “Proletarya, kadınların tam kurtuluşu için savaşmadan kendini kesinlikle kurtaramaz.” Aleksandr Kollontay bu olguyu şöyle ifade etmektedir:
“Cinsiyet ayrımı yapılmaksızın herkesin emek cephesine çağırılması,yaşamın ve kadın erkek ilişkilerinin geleneksel yapısını tümüyle değiştirmektedir. Kadınların kapitalist patrona ya da ekmeklerini kazanan kocalarına olan bağımlılığı bitmiştir. Şimdi yalnızca bir ‘patron’ vardır, o da kadın ve erkek işçilerin tüm işçi sınıfının çıkarları gereği saygı göstermek zorunda oldukları Sovyet Emek Cumhuriyeti.”
Ekim devriminin gerçekleşmesinde kadınların mücadeleye katılımının çok büyük değeri vardır. Devrimin hemen arefesinde kadınlar tarafından örgütlenen eylemlilikler ekimi ateşlemiştir. Devrime böylesine sahip çıkan kadınlar, Sovyetler Birliğinin kuruluşu ile birlikte hangi haklara sahip olmuşlardır?
Sovyet Devriminin kadınlara taşıdığı kazanımlarının önemini ve farklılığını bir çok bilim adamı da kabul etmektedir. Örneğin, Server Tanilli, “Ne olursa olsun savaşıyorlar” adlı eserinde şunları söylüyor: “SBKP ve onun liderliğinde SSCB’de , devrimin hemen akabinde kadınlar, birbiri arkasından bütün haklarını kazanıyorlardı. … evlenme, boşanma, çocuk düşürme başta olmak üzere, kadınların hakları başka hiçbir ülkede görülemeyecek bir katkı ile donandı.. Evlilik içi ve dışı çocukların durumlarındaki farkı ortadan kaldıran bir kararname yayınlandı. 1920’de parasız tıbbi yoldan çocuk aldırma yasalaştı. Gün başına sekiz saat çalışma, hastalık sigortası, gebelik süresince ve çocuğun ilk yılı işini elinde tutmak, evlilikte ve ev mallarında kocanın sultasının ortadan kaldırılması, eşlerden birinin isteğiyle boşanma hakları tanındı. Bu kararlarla alınan önlemler 1918 ve 1926’da çıkarılan iki ‘aile yasası’ ile bu haklar yasalaştırıldı”.
Gerçekten de, devrimin hemen akabinde kurulan kadın çalışma dairelerinin girişimiyle, bir çok Batı ülkesinde özellikle de din sorunu nedeniyle halen yasak olan kürtaj yasallaştı. Kadın işçiler ekonomik üretim ve yönetimin her kademesinde görev almaya başladılar. Kadınlar Sovyetlere üye seçilme hakkını aldılar ve bu hakkı kullandılar. Kadınlar yargıç ve jüri üyesi oldular. Kadınlar ordu ve donanmaya katıldılar. Devrimde ve sonrasındaki dönemde doğrudan çatışmalara katılmış, tutsak alınmış, öldürülmüş veya yaralanmış Kızılordu üyesi kadın sayısı 2000’e yakındı. Sovyet devrimcileri, proletaryanın iki temel unsuru olan emekçi kadın ile emekçi erkeğin sınıfsal işbirliği olmaksızın devrimin başarılamayacağını çok iyi kavramışlardı.
1936 SSCB Anayasa’sının “Yurttaşların Temel Hak ve Ödevleri” bölümünde ise şunları okuyoruz:
“Madde 122 - SSCB’de, ekonomik, resmi, kültürel, siyasal ve sosyal hayatın bütün alanlarında, kadına erkeğinkine eşit haklar tanınmıştır.
Kadınların bütün bu haklarının gerçekleşmesi imkanı, iş, ücret, dinlenme, sosyal güvenlik ve öğrenimde kadınlara erkeklerle eşit hakların verilmesi, ananın ve çocuğun menfaatlerinin devletçe korunması, çok çocuklu analarla yalnız analara yardım yapılması, kadına, ücretinin devamı suretiyle gebelik izni verilmesi, geniş bir doğum, çocuk bakımı evleri ve bahçeleri şebekesi yoluyla sağlanmıştır.”
Mülkte ve akarda özel mülkiyeti tümüyle ve fabrika ve işletmelerde hemen hemen tümüyle kaldıran Sovyet iktidarı kadınların da erkeklerin yanı sıra ülkenin ekonomik kurtuluşunda yer almasını sağladı. Yukarıdaki yasal düzenlemelerin ötesinde, kadınlar, o günkü koşullarda “askeri durum ve yiyecek sağlama durumu”ndaki tüm elverişsizliklere karşın aşevleri, çocuk yuvaları, çocuk bakımevleri ve benzer düzenlemelerle ev ekonomisinin zincirlerinden kurtarılmaya çalışıldı.

Kadınlar sosyalizmin kurulmasında da savunulmasında da bütün Sovyet vatandaşları gibi görevler üstlendiler. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar bu durumun en çarpıcı kanıtını oluşturuyor. Siz bu konudaki tanıklıkların anlatıldığı “Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları” isimli bir kitabı da Türkçe'ye kazandırdınız. Devrimin üzerinden 20 yıl geçtikten sonra faşizmin saldırısı karşısında direnen bir ülkenin kadınlarından bahseder misiniz?
Alman faşizminin en önemli hedeflerinden birisinin SSCB’nin ortadan kalkması olduğunu söyleyebiliriz. Savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Sovyet topraklarına yönelen Alman istilacılarının askeri gücünün son istilacıya dek yok edilmesi için SSCB’deki “işçilerin ve memurların, erkek ve kadınların … soluk almadan ... cepheye her zaman daha fazla tank, tüfek ve tanksavar, uçak, top, havan topu, mitralyöz, tüfek, cephane parçaları temin etmeleri, kolhozlu erkek ve kadınların tarlalarında soluk almadan çalışmaları” ve cepheye her zamankinden daha fazla buğday, et, sanayi ham maddesi temin etmeleri gerekiyordu. Özetle dünyanın biricik emekçi iktidarının korunması gerekiyordu.
İşte Ekim Devriminin yetiştirdiği ve özgürleştirdiği, emekçi iktidarının kuruluşuna ve yerleşmesine destek veren emek sınıfının kadınları, vatanlarının ve sınıf olarak iktidarlarının tehlikede olduğunu gördüler ve bu taleplerden de fazlasını başardılar. İkinci Savaşta da erkeklerle birlikte vatanlarını savundular. Hem asker oldular hem de cephede ve cephe gerisinde savaşa lojistik destek verdiler. Santral memureliği ve çamaşırcılığın yanı sıra demiryolları, köprüler, sığınaklar inşa ettiler, köprüleri, tankları bombaladılar, birliklere komutanlık ettiler, keskin nişancı oldular, cephede odunların, un çuvallarının yanı sıra kendi ağırlıklarının çok üstünde ölü ve yaralıları sırtlarında kilometrelerce taşıdılar. Analarından ilk kez ayrıldıkları için ağlayan bir çok küçük kız, tüfeklerinin ucuna taktıkları menekşelerle, karanlık ormanlarda düşmana karşı nöbet tuttu. Anaların işi belki de erkeklerden daha zordu çünkü henüz ana kucağındaki bebelerini yaşlı yakınlarına hatta komşularına bırakıp gönüllü olarak cepheye gittiler.
Komsomol, 500 bin kadını cepheye yolladı. Bunların 200 bini Komsomol üyesiydi. 800 bin kadın savaşa fiilen katıldı ve orduya katılanların yüzde 70’i bizzat cephede çarpıştı.
Aralarında kimler yoktu ki… Berlin’e “savaşı öldürmek için” giden Sonia Kuntsevich, 21 yaşında sağır ve saçları bembeyaz olarak eve dönen Klavdia Grigoryevna Krokhina, bir gecede öğrencilikten askerliğe geçen ve cephede boyları uzayan küçücük kızlar, savaşta iki gözünü kaybeden ve hala bir Alman tankını daha uçuramadığına esef eden komutan Vanya, Kızıl Yıldız nişanını aldığının ertesi günü cephede yaralı bulduğu kocasını kuşatmayı yararak hastaneye yetiştirmeyi başaran ama geç kalındığı için onu kaybeden Lybov Fominischna Fedosenko, ormanda bombardımanlarda sakatlanan iki bacağı da odun testeresiyle kesilen partizan ve Yüksek Sovyet milletvekili Fekla Fyodorovna, işkencecisine işkence sırasında komünizmi anlatan partizan ve Zhitomir yeraltı örgütü üyesi Sofia Mironovna Vereschak, çocuğunu alıp cepheye koşan ve bombardıman altında cepheye silah ve asker taşıyan SSCB’nin tek kadın makinisti Aleksandrovna Arestova, kurşuna dizileceği günün öncesinde ölüm hücresinin tavan deliğinde gördüğü bir ufak çiçekle yaşama veda eden partizan Anya, iki ay boyunca, evde bırakamadığı kızını, partiye ait bir daktiloyu ve tüfeğini çamurlu Rus steplerinde kilometrelerce taşıyan Raisa Grigoryevna, Berlin’de yemeklerini yoksul Alman çocukları ile paylaşan kadın askerler, “farklı” yetiştirildikleri için yaralı Alman esirlerine en az yoldaşları kadar iyi bakmak zorunda olduklarını düşünen kadın doktor ve hemşireler, çocuklarının arabalarında ve kundaklarında sakladıkları bildiriler ve silahlarla düşman hattını yarmaya çalışan anneler, Alman Genelkurmayına her gece korkulu rüyalar yaşatan ve nazi basınının “gece cadıları” adını verdiği “kadın pilotlar”… Bu öyküler, Ekim Devriminin zincirlerinden kurtardığı Sovyet kadınının İkinci Dünya Savaşı’nda vatan savunmasına katılmasını bizzat savaşı yaşayanların dilinden anlatan Svetlana Aleksiyeviç’in “Nazi işgalinde Sovyet Kadınları” adlı yapıtında birer birer gün ışığına çıkmakta.
Gerçekten de 1940’larda SSCB’nin kadın yurttaşlarının, Nazım Hikmet’in dizelerindeki gibi, eşleri, yoldaşları ve dostlarıyla “yan yana/aynı siperde/aynı ekmek/aynı hasret ve aynı hürriyet için” yaşamlarını verdiklerini görüyoruz. Bu bağlamda, “Sovyet kadınlarının ulusal savunmaya paha biçilmez hizmetlerde” bulunduklarını, cephe için “fedakarca” çalıştıklarını ve “savaş zamanının tüm güçlüklerine” tahammül ettiklerini söyleyen Stalin’e katılmamak mümkün değil.
Yazar Svetlana Aleksiyeviç kitabın sunuşunda “Sovyet halkını zafere götüren insan faktörüydü” diyor. Kadınların büyük özverileriyle, kadın ve erkek tüm Sovyet yurttaşlarının emeğiyle, faşizmin yenilgisi tüm dünyaya armağan edildi. Bu kahraman kadınların savaştan sonraki hayatları hakkında neler söyleyebiliriz?
Örneğin, Sovyet sisteminin, cepheden dönen bu kadınların toplumsal yaşamın her alanında kendilerini geliştirmelerine olanak sağladığını, sağlıklarının tam olarak güvence altına aldığını ve manen yüceltildiklerini görüyoruz. Cepheden dönen kadınlar, çalışabilecek durumda iseler, işe alınmakta, isteyenler kendilerini geliştirmek ya da farklı bir meslek edinmek üzere yüksek öğrenim yapma olanağını bulmakta, çalışamayanlara ise rahatça geçinebilecekleri maddi olanaklar sağlanmaktadır. Aleksandra Semyonovya Popova’nın savaştan sonra otuz yıl jeologluk yaptıktan sonra elli yaşında tekrar okuyarak tarihçi olması, Zhenya Zhigulenko’nun ise 54 yaşında Devlet Sinema Enstitüsünde okuyarak yönetmenlik fakültesinden mezun olması ve “alay”ı ile ilgili filmler yapması gibi.
Öte yandan toplumda kadınlara yönelik geleneksel tutumun, “dünün mirası olan bir sürü kötülüklerin”, Devrimin kadınlara sağladığı tüm kazanımlarının üzerinden onlarca yıl geçmesine karşın tam olarak ortadan kalkmadığını gösteren ipuçları da var. Birlik komutanıyla evlenen ve eşinin ailesinin yanına giden Tamara Stepanovna’nın ve cepheden dönen bir çok kızın başına gelenler, aşağılanmaları, toplum dışına itilmeleri, madalya dağıtımında bile kadınları üzen bazı aksaklıklara ilişkin öyküler bunların bazı örnekleri…
Bununla birlikte, yine satır aralarında Ekim Devriminin insanlık onuruna yaraşan değerlerinin Sovyet vatandaşlarınca içselleştirildiğini de görmek mümkün. Yurdunu işgal eden, kadın, çoluk, çocuk demeden halkını katleden, işkence eden düşmana karşı amansız bir mücadele veren bu kadın ve erkekler, yaralı Alman askerlerini yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Berlin’de, Alman askerlerinin evlerinde, öldürülen Rus askerlerine ve yakılan Rus evlerine ait yağmalanan bir sürü eşya bulmalarına karşın, yoksul Almanlara ve çocuklara yardım ediyorlar ve onlarla yiyeceklerini paylaşıyorlar. Kitabın yazarının bizlere ilettiği tanıklıklar, yurtseverliğin milliyetçilikten, ırkçılıktan ve şovenizmden ancak sosyalizmin değerleri ve pratiği ışığında ayrılabileceği gerçeğine tutulan bir ayna gibi.
Ekim devriminin üzerinden 90 yıl, Sovyetler Birliğinin çözülüşünün üzerinden ise 18 yıl geçti. “Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları”ndan bugüne doğru bakarsak...
Bu kitabın üzerinde düşünmemizi sağladığı bir başka önemli nokta şu olabilir. Büyük bir olasılıkla, içgüdüsel nedenlerle, yaşananlar, yeni kuşaklara aktarılmadığı için, savaş sonrası doğan ya da o dönemde bebek ya da çocuk olanlar, Sovyet Cumhuriyetinin üzerinde yükseldiği o muazzam emeğe yabancı yetiştiler. Bunun yanı sıra, savaş sırasında ölen ya da savaş sonrası mayın temizleme vb. gibi görevlerde yitirilen 26 milyona yakın kadın/erkek Sovyet vatandaşı o toplumun yetiştirdiği en ileri unsurları arasında yer alıyordu. Sosyalizmin temelinde insanın olduğu anımsanacak olursa kaybın ne denli önemli olduğu görülebilir.
Sonuçta, Ekim Devrimi ve sonrasında, Sovyet kadınının kazanımları ve mücadelesinin, kadın sorununun bir “cins” sorunu olmanın çok ötesinde sınıfsal bir sorun olduğunu ve emeğin iktidarı ile yakından ilgili olduğunu gözler önüne serdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu güzel kitapla birlikte Sovyet kadınlarının yurtseverlik öykülerini öğrendik. Anlatılanlar o kadar gerçek, yaşananlar o kadar acı ve cesaret dolu ki bu hikayeleri okurken gözyaşlarınıza hakim olmak kolay değil. Anlaşılan Svetlana Aleksiyeviç'in röportaj yaparken, sizin çevirirken hissettiklerinizi, Sovyet kadınlarını bizler de okurken hissediyoruz. Ellerinize sağlık diyoruz. Söyleşi için de teşekkür ederiz.
* Svetlana Aleksiyeviç'in belgesel anlatı niteliğinde hazırladığı kitap Kasım 2002 yılında Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlandı.
KAYNAK:sol.org.tr









Normal
