|
#1
|
Bunlara Baktınız mı?
10.03.07, 23:04
Son 5 yılda bin 91 töre cinayeti 10 Mart 2007 İSTANBUL (A.A) TBMM Töre ve Namus Cinayetlerini Önleme Komisyonu Başkanı AK Parti Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin, komisyon tarafından yapılan araştırmaya göre, Türkiye'de son 5 yılda bin 91 töre ve namus cinayeti olayının meydana geldiğini bildirdi. Okan Üniversitesi tarafından düzenlenen “Kadın ve Aile İçi Şiddet” konulu panelde konuşan Şahin, komisyonun çalışmaları hakkında bilgi verdi. Komisyonun 4 aylık çalışmasını rapor halinde TBMM'ye sunduğunu dile getiren Şahin, çalışmalarının ilk ayında bu konuyla ilgilenen herkesi dinlediklerini söyledi. Bu konuda bir istatistik verisinin bulunmadığını, yerel analiz ve anketlerin ise Türkiye'nin geneli gibi görüldüğünü anlatan Şahin, “Adalet Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı'na yaptırdığımız araştırmada son 5 yılda Türkiye'de bin 91 töre ve namus cinayeti olayının meydana geldiği belirlendi. Göç alan şehirlerde, Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri'nde töre ve namus cinayetlerine daha çok rastlandı. Karadeniz'de de orta derecede töre ve namus cinayetlerinin görüldüğünü söyleyebiliriz” diye konuştu. İstatistik verileri ortaya çıkardıktan sonra suç oranı daha yüksek olan illerde saha çalışmalarıyla sorunun temelini araştırdıklarını kaydeden Şahin, ”Cezaevinde 50 civarında erkekle görüştük. Doğu'da ve Güneydoğu'da 100'e yakın aşiret reisiyle görüştük. Kadın sığınma evinde kadınlarla görüştük. Cezaevindeki erkeklerin tamamına yakını pişmanlık duyduklarını söyledi. 'Bir şeyleri temizlemek için yaptık ama her şey çok kirlendi, çok karıştı' diyen erkeklerle karşılaştık” dedi. Türk Ceza Kanunu'nda töre ve namus cinayetlerinin “nitelikli adam öldürme” kapsamına alındığını ve bu tür suçlara verilen cezaların ağırlaştırıldığını hatırlatan Şahin, önemli olanın suçların ortaya çıkmadan önlenmesi olduğunu vurguladı. “ENSEST İLİŞKİ” CHP Adana Milletvekili Gaye Erbatur da aile içi şiddet konusunda üzerinde durulması gereken sorunlardan birinin “ensest ilişki” olduğunu söyledi. Erbatur, bu konunun mağdurlarının genelde çocuk yaşta olmasının ve başlarına gelen olayları anlatamamasının sorunu daha da derinleştirdiğini belirtti. “Ensest ilişkinin” bir insanlık suçu olduğuna dikkat çeken Erbatur, ”Toplumumuza yakıştıramadığımız ensest ilişki, varlığını reddettiğimiz zaman değil, ancak sorunun çözümü için üzerine gittiğimiz zaman çözülebilir. Biz bunu örtbas ettikçe, görmezden geldikçe, toplumda ensest ilişkilerin kurbanı kadınlar, çocuklar ve erkekler de buna 'hayır' diyecek iradeyi kendinde bulamayacaktır” diye konuştu. Her gün binlerce kadının erkek şiddetine maruz kaldığını söyleyerek, “haklı şiddet” tanımının kabul edilemeyeceğini, şiddet mağduru bazı kadınların uğradığı şiddeti haklı görmeye çalıştığına işaret eden Erbatur, şiddetin ortadan kaldırılması için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: “Kadınların ekonomik açıdan özgürleşebilmeleri için gerekli önlemler alınmalıdır. Kadın yoksulluğuyla mücadele edilmelidir. Kadın istihdamının artırılması için proje bazlı çalışmalar yapılmalıdır. Kadınlara yasal hakları öğretilmelidir. Sığınma evlerinin sayısı çoğaltılmalıdır.” KOÇYİĞİT'TEN “ENSEST” KONULU SENARYO Sinema sanatçısı Hülya Koçyiğit de aile içi şiddetin azaltılması için kadınların eğitiminin önemine dikkat çekerek, şöyle dedi: “Kadınların ve kız çocuklarının aile kurumunun temelleri konusunda eğitime ihtiyacı var. Çünkü erkekleri de yetiştirecek olan onlardır. 'Eğitim' diyorum, 'öğretim' demiyorum. Çünkü eğitim hayat boyunca her alanda alınabilir. Öğretim belli bir süreyi kapsar. Onun için 'kadın eğitimi' diyoruz. Kadınlarımızı yaşları ne olursa olsun her fırsatta eğitebiliriz.” Sinemayı eğitimin bir parçası olarak gördüğünü ifade eden Koçyiğit, özel televizyon kanallarının bilgilendirmeye değil eğlendirmeye yönelik programlara yönlendiğini söyledi. “Ensest ilişki” konusunda bir senaryo yazmakta olduğunu dile getiren Koçyiğit, “Ensest daha sonradan çok ağır travmalara neden olan, insan hayatını yaşanamaz kılan korkunç bir durum. Bu konuyla ilgili bir senaryo çalışması içerisindeyim. Ancak doğru zamanda doğru bir mesaj mı veriyorum, diye endişem var. Sivil toplum kuruluşlarının desteğini yanıma alabilirsem bu projeyi gerçekleştireceğim” dedi. MOR ÇATI Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı Başkanı Canan Arın ise dini nikahla kurulan birlikteliklerde şiddete maruz kalan kadının yasalarla daha fazla koruma altına alınması gerektiğini dile getirdi. Arın, resmi nikahı olmayan şiddet mağduru kadınların haklarını savunamadığını söyledi. Vakfa, geçtiğimiz ay doğrudan veya başkaları aracılığıyla 135 kadının başvurduğunu anlatan Arın, kendi gelerek başvuru yapan 93 kadından 56'sının sığınak, 3'ünün psikolog, 24'ünün avukat, 10'unun da boşanma konusunda yardım istediğini bildirdi. |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Töre Değil, Cehalet Türkiye’nin kanayan yarası töre ve namus cinayetleri sorununu masaya yatıran Aksiyon, tüm tarafları dinledi. Doğu ve Güneydoğu illerinde karşılaştığımız manzara şunu haykırıyordu: Bu kronik sorunu çözmek için “eğitim, gelenek ve sevgi” üçgeninden faydalanmak şart. Kız kardeşinin, düşman aşiretten bir delikanlıyla kaçtığı haberini alan 17 yaşındaki Urfalı Şehmuz, öfkeden çılgına döner. Kara kara düşünmeye başlar; çünkü bu lekeyi ‘temizleme’ görevi büyük ihtimalle ona düşecektir. Aşiret ve aile büyükleri ilk günlerde ‘öldür’ emri vermez; lâkin bir hafta sonra durum değişmeye başlar. Kahveye giden babasına aşiretin hatırı sayılır kişileri ileri geri konuşarak “Namus tez zamanda temizlenmeli.” diye baskı yapar. Amcası ve amcasının oğulları da genç Şehmuz’un üzerine gelir: “Kız kardeşin, düşmanımızın oğluna kaçtı; utancımızdan insanların yüzüne bakamıyoruz. Kızı al getir, sonra da öldür.” Sokakta herkesin kendisine kötü kötü baktığını, kızların bile “Hadi öldür” der gibi kendisini süzdüklerini aktarıyor Şehmuz. Aradan haftalar geçer, Şehmuz’u terleten dedikodular alır yürür; ama kız kardeşinden haber yoktur hâlâ. Baskılara dayanamayan Urfalı genç, “Nasıl olsa 17 yaşındayım, fazla yatmam, çıkarım.” diyerek kardeşini öldürmeye karar verir. Beklediği haber de çok geçmeden gelir. Kız kardeşi, düşman aşiretten sevdiğiyle resmî nikâh kıydırıp yakınlarda bir köye yerleşmiştir. Ve gidip oracıkta nikâhlı bacısını öldürür. Ailenin ve aşiretin namusu güya temizlenir! İLK ELDEN DİNLEDİK Şehmuz şimdi 25 yaşında. Hapishanede geçirdiği 3 yılı hatırlamak bile istemiyor. Yaşıtlarına göre çok daha olgun ve sakin görünüyor. Kendisi hâlâ bekâr; evlenmek de istemiyor. “Peki, kendi kardeşini nasıl öldürebildin?” diye soracak oluyoruz; sadece “kızgınlık ve üzüntü” diyebiliyor. Şehmuz K.ya göre böylesi cinayetleri işleyenlerin hiçbiri isteyerek yapmıyor. Ama yaşadıkları ortam, aile ve aşiret bunu zorunlu hâle getiriyor. Gençler “Öldürmeyeceğim.” diye ne kadar dirense de yaşadıkları baskıyla önce psikolojileri bozuluyor, mantıklı düşünemiyorlar. Sonra da “öldüreyim, kurtulayım” havasına giriyorlar. Töre cinayetleri, 21. yüzyıl Türkiye’sinin hâlâ kanayan derin bir yarası. Başlamadan biten hayatların, kurşunlara kaptırılan gençliklerin küçük; ama en yaralayıcı örneklerini sunuyor. Bir kişiyi suç işlemeye zorlarcasına kurallar koymak veya o kişiyi işlediği suçtan dolayı ‘infaz’ etmek, İslam dininde de yasaklanıyor. Ama ne yazık ki insan öğüten bu çark, acımasızca dönmeye devam ediyor Türkiye’de. Her ne kadar benzer olaylara zaman zaman kulak kabartmış olsak da yaşananları anlamakta güçlük çekiyor, biraz yutkunuyor, biraz düşünüyor; ama en çok da hayıflanıyoruz. Oturduğumuz yerden, “Nasıl olur da kardeş kardeşi öldürebilir?” gibi soruları sormak yerine Doğu ve Güneydoğu’yu bizzat arşınlayarak töre-namus cinayetlerinin arka planını öğrenmek istedik. “Onlar geri kalmış ve hoyrat, oralarda zaten kadının adı yok” gibi talihsiz yorumları yapmak hayli kolay olsa da biz; bölgedeki çilekeş insanların neler yaşadığını, kanaat önderlerinin samimi çabalarını, aşiret reislerinin cinayetlerdeki rolünü, töre kanunlarının olumlu-olumsuz yanlarını ve insanları cinayet işlemeye götüren o süreci araştırdık. Töre mağdurları ve cinayet mahkûmlarının yaşadıklarını dinledik ilk elden… Herkesin kendine göre bir sebebi, belki de haklılık payı vardı. “Töre ve namus cinayetleri” diyerek yollara düşmek zordu. Adımız ‘gazeteci’ olunca söze girmek, nabız yoklamak, soru sormak daha da zordu. Çünkü bölgedeki insanlar haklarında yapılan haberlerden, kendilerine yöneltilen ithamlardan bıkıp usanmıştı. Töre kelimesini duyar duymaz onların bile aklına ilk gelen şey cinayetlerdi. Halbuki töre, Türk insanını yüzyıllarca bu topraklar üzerinde ‘bir’ tutup öz benliklerini korumalarına yardımcı olmamış mıydı? Cehalet eseri bu cinayetlerde esas kurbanlardan biri de aslında ‘töre’mizdi. Yöre halkı, töreyi cinayete indirgeyen, yarayı tedavi etmek yerine kaşıyan, üstelik İslam’ın da bu cinayetleri onayladığını ima eden haberlere ateş püskürüyordu. Görüştüğümüz tüm kanaat önderleri, aşiret reisleri, din adamları ve bölge halkı bu özdeşleştirmelere karşı çıkarak sorunun çözümü için “yapıcı ve kucaklayıcı olmak” gerektiğini vurguladı. GERÇEK TÖRE, ÖLDÜREMİYOR! Töre, en genel anlamda bir toplumun gelenek ve görenekleri olarak tanımlansa da ‘kötü imaj’ yüzünden görüştüğümüz çoğu kimse ‘töre’ demekten sakınıyor, yerine “gelenek, örf ve âdet” gibi kelimelere sığınıyordu. Diğer taraftan, en geçerli olduğu söylenen Doğu ve Güneydoğu’da bile eskisi kadar hâkimiyeti kalmamıştı törenin. Töre kanunları içinde ölüm kararının çok cüz’î bir yer tutması da cabası. “Tarih Boyunca Aşiretçilik ve Şanlıurfa Aşiretleri” isimli kitabın yazarı, İslam hukuku uzmanı İbrahim Bozkurt, bu konuyu Arapça, Farsça ve Kürtçe eserlerden çeviriler yaparak yıllarca araştırmış bir isim. Bozkurt’tan öğrendiğimiz kadarıyla gerçek töre kanunlarında sekizden fazla namus suçu var. Ancak bunlardan sadece birinde ölüm cezası bulunuyor; ama şartları o kadar ağır ki; ölüm emri vermek çok zor. Diyelim ki bir hanım kaçtı. İki aşiretin de kadının suçlu olduğunu kabul etmesi gerekiyor. Sonra bir danışma meclisi kuruluyor, aile büyükleri ve en az dört şahit bir araya geliyor. Herkes tek tek dinleniyor. ‘Bilgin adam’ dedikleri şeyhin de kanaati alınıyor. Aşiret reislerinden oluşan genişçe bir meclis de durumu doğrular ve kadının suçlu olduğuna karar verirse ancak o zaman ölüm cezası veriliyor. Fakat tarihte hiçbir meclis, bir kadının ölümüne karar verememiş. İbrahim Bozkurt’a göre cinayetler törelere göre değil, bireysel tercihlere göre işleniyor. Yaşananların aşiret, örf ve âdetlerle de alakası yok. Mesela töreler, evden kaçan kızlara kendini koruma şansı vermiş. Kaçan kız, istediği aşiret ya da şeyhin yanına sığınabilir, onların gözetimi altında olduğu müddetçe de kimse bir şey yapamazmış. Eğer zarar verilirse, bu aşiretler arası kavganın başlamasına sebep oluyormuş. Bozkurt’un araştırma sonuçları ise sığınma yöntemleri sayesinde olayların tatlılıkla çözüldüğünü, kan dökülmeden barıştırmaların gerek aşiret reisleri gerekse şeyhler aracılığıyla olduğunu, gerçek ‘töre kanunları’ sebebiyle tarihte kimsenin öldürülmediğini ortaya koyuyor. Fakat cumhuriyetin ilk yıllarında, şeyhlere danışılmadığı için töre bahane edilerek öldürülen kadınlar olmuş. Zaten töre kanunları her kadına da uygulanmıyormuş. Eğer kadın, bir aşiret mensubu değilse ‘asil’ sayılmadığı için sözlü kanunların geçerliliği olmazmış. Günümüzde en sık rastlanan, gayrimeşru ilişki sebebiyle hamile kalan, daha sonra aile fertlerinden biri tarafından öldürülen kadınlar için de törenin şartları var: “Kadın-erkek birbirlerini seviyor mu? İkisi de bekâr mı? Arada isteme, dünürlük olmuş mu? Herhangi bir aşirete mensup mu?” Bu sorulardan en az birinin cevabı ‘evet’se kimse öldürme emri veremiyor. Dolayısıyla günümüzde uygulanan ve töre sanılan kuralların daha ilkel olduğu ortaya çıkıyor. 27 Ekim 2006 tarihinde Van’ın Başkale ilçesinde işlenen cinayetle hayatını kaybeden Naile Erdaş’ın ölüm emrini ailesi vermişti. Çünkü o, uğradığı tecavüz sonrasında hamile kalmış ve çocuğunu dünyaya getirmişti. İşlenen cinayetin adı ‘töre cinayeti’ idi. Lakin Naile’nin sığınabileceği ne bir aşiret ne de şeyh vardı ve Naile haklarını da bilmiyordu. Baba Mehmet Erdaş’ın itirazına rağmen “Töremiz böyle, Naile ölmeli, namusumuz temizlenmeli.” gerekçesi galip gelmişti. Halbuki, gerçek törede böylesi bir ölüm emri yoktu. Türkiye’de işlenen cinayetlerde aşiret reislerinin etkili olduğu sıkça gündeme geldi. Fakat görüştüğümüz herkes aşiret sisteminin kan kaybettiğini, ölüm emrini aşiretlerin değil, ailelerin verdiğini özellikle vurguluyordu. Bilinenin aksine aşiret reisleri küslerin, kavgalıların arasını yapmaya çalışan kişiler olarak karşımıza çıktı. Peki, bu zamana kadar neden hep suçlanmış, her cinayetin ardından sorumlu gösterilmişlerdi? Acaba bazı cinayetlerdeki rollerini gizliyorlar mıydı? Kemal Yıldırım, Ağrı’daki 4 bin 500 hanelik Çikuri aşiretinin reisi. Genç yaşına rağmen şehirde sözü dinlenen, özeleştiriden de kaçmayan biri. Dedesinden, babasından gördüğü ‘uzlaşmacı tutum’u devam ettirdiğini hissettiriyor Kemal Yıldırım ve kendi aşiretinde de namus meselelerinin olduğunu gizlemiyor: “Hepimiz sevebiliriz, hata da yapabiliriz. Önemli olan yanlışın anlaşılıp telafi edilmesidir.” Ağrı’nın nam-ı diğer Kemal Abi’sine göre İslam dininin namus kavramına verdiği ehemmiyeti kulaktan duyma bildiğini sanan cahil aileler, kızı öldürünce günahın temizleneceğine inanıyor. Bu hastalıklı düşünce sistemi de cinayetlerin sayısını artırıyor. Kemal Yıldırım, kız-erkek birlikteliklerinden çıkan sıkıntıları duyar duymaz, yaşanacakların önüne geçebilmek için öncelikle aileleri ziyaret ediyor. Eğer bir taraf mağdursa önce maddi açıdan destekleniyor, sonra resmî nikâhla çiftler evlendiriliyor. Eğer bir hamilelik söz konusuysa çift evlendirildikten sonra başka bir şehre yerleştiriliyor. Kemal Yıldırım, namus cinayetleri ve kan davaları gibi olaylarda, iki dudağının arasından çıkan kararı tarafların dikkate aldığını, aşiret reisinin nerede durup olayları nasıl yorumladığının önemli olduğunu söylüyor. PKK TERÖRÜNÜN GETİRDİĞİ ACIMASIZLIK Mardin Anavatan İl Başkanı Süleyman Çelik de bölgedeki birçok namus cinayetini, kan davasını engelleyenlerden biri. Aşiret sisteminin olumlu-olumsuz yönde kullanılabileceğine dikkat çekiyor ve geçmişten günümüze olumlu yönde değişen sistemi anlatıyor: “Önceden okul yoktu, televizyon yoktu. İnsanlar köy odalarında toplanır, reis ne derse onu dinler, ona göre davranırdı. Eğer aşiret reisinin ufku genişse bu, halkın sosyal yaşantısına olumlu yansırdı. Ama tersi de olurdu. Önceden kan davalı insanlar çok rağbet görür, ne kadar güçlü olduklarını bu vesileyle ispatlardı. Şimdi kan davaları, cinayetler ayıplanıyor, her geçen gün de azalıyor. Toplumun dünyaya bakışı değişiyor.” Süleyman Çelik’e göre bölgedeki kan davaları ve namus cinayetlerinin batıya göre daha sık olmasının ardında iddia edildiği gibi ne aşiret reisleri ne de şeyhler var. PKK yüzünden yıllarca huzursuzluk yaşayan, sevdikleri gözlerinin önünde delik deşik edilen vatandaş için ‘insan değeri’ bir mermiyle ölçülecek duruma gelmiş, bu da töre-namus cinayetlerinin artmasına sebep olmuş. Urfalı İslam Hukuku uzmanı İbrahim Bozkurt da Güneydoğu’da yaşamış tüm aşiretlerin tarihini, kültürünü en ince ayrıntısına kadar araştırmış biri. ‘Bölgede 27 gerçek aşiret olduğunu söyleyen Bozkurt’a göre diğerleri toprak ağası. Batı’nın en büyük handikabı ise toprak ağalarını da aşiret reisi sanıyor olması. Halbuki aşiret reisi hiçbir zaman toprak ağası olamaz. Töreler, aşiretler için vardır, toprak ağalarının ise töreleri yoktur. Dolayısıyla bazı cinayetlerde söz sahibi aşiret reisleri değil, toprak ağalarıdır. ‘AŞİRET LİDERLERİ, BAZEN GERÇEKLERİ GİZLİYOR’ Şırnak Cizre’de yaşayan Cabbar Uca, Kiçan-ı Ömer aşiretinden. Babasından sonra aşiretin başına geçmesi istense de o kabul etmemiş. Sebebi, aşiret sistemine ve töre kanunlarına karşı olması. Uca, aşiret reislerinin töre-namus cinayetleri hakkında dürüst konuşmadıklarını, yaşananları kamuoyundan sakladıklarını iddia ediyor. Ayrıca aile meclislerinin kurulup namus cinayetlerine karar verildiğini de bir örnekle anlatıyor: “Bir olay yaşandığında ailenin büyüklerini muhakkak toplarım. Felaket oldu, şu olay bizi mağdur etti diye anlatırım. Amcam eski kafalıdır ‘öldürelim’ der. Ben, ‘Bu neyi değiştirir ki? Kızı öldürdük diyelim, kızın namusu temizlenecek mi?’ derim. ‘Bir kız kaçtıysa ömrü boyunca baba evine gelmesin’ derim. Bizim ailede 8 yıldır anne-babasını görmeyen, kaçtıktan sonra izini kaybettirmiş kız var.” 5 Temmuz 2006 tarihinde Gaziantep’te askerden firar eden 22 yaşındaki Selahattin Sezgen, evlilik dışı yaşadığı ilişkiden hamile kalan 16 yaşındaki kız kardeşi Meryem’i sabaha karşı uyandırıp pompalı tüfekle öldürdü. Hem de karnındaki yedi aylık bebeğiyle birlikte… Gözaltına alınan Sezgen, “Törelerimize aykırı hareket ettiği için öldürdüm.” dedi. Bu nasıl bir psikolojiydi? İnsan, canından bir parça olan kardeşini kendi kafasına göre nasıl vurup öldürebilirdi? Bu noktada bireyi cinayete hazırlayan sosyal ve psikolojik âmilleri de hesaba katmak gerekiyor. ‘Ben’ değil, ‘biz’ kavramının çok daha baskın olduğu aşiretler, söz konusu psikolojik ve sosyal baskıyı daha da artırıyor. devamı altta |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||
|
#3
| |||
| |||
| CİNAYETE GÖTÜREN ORTAM ‘Töre’ isimli kitabında töre mağduru Sara’nın hayatını kaleme alan yazar Emine Güllüoğlu, bu kelimeyi kullanmaktan bile hoşlanmıyor. Yerine gelenek, örf, âdet demeyi tercih ediyor. Cinayet kelimesiyle Türk kültür ve geleneklerinin ‘eritildiğini’ düşünen Güllüoğlu’na göre, Güneydoğu insanı için namus çok önemli. Aileler kızlarının başına bir şey geldiğinde evden dışarı çıkamıyor, ticarî hayatı altüst oluyor. Aile, kızı öldürmek istemese bile aşiretteki erkekler “Kız öldürülmeli, aşiretimizin namusu temizlenmeli” türünden baskılar yapıyor. Çünkü toplumun bakışını değiştirecek tek şeyin ölüm olduğunu düşünüyor. Kendisi de bir aşiret çocuğu ve ağa eşi olan Güllüoğlu kadının namusunu başkası için değil, kendisi için koruması gerektiğini söylüyor. Eski Şanlıurfa Baro Başkanı Ferda Güllüoğlu ise kentteki hemen hemen tüm töre suçlarını araştırıp dosyalarını incelemiş bir avukat. Ferda Hanım’ın Urfa Cezaevi’ndeki töre hükümlüleriyle ilgili bir çalışması olmuş. Avukat Güllüoğlu, cinayet işleyen mahkûmların genel profilini şöyle çiziyor: “İlkokul mezunu veya okula hiç gitmemiş, ekonomik seviyeleri en alt düzeyde, kendi topraklarından göç etmiş; fakat yaşadıkları yere bir türlü entegre olamamış ve feodal yapının güçlü olduğu ailelere mensup kişiler…” Ferda Hanım’a göre hepsinin yüzünde derin bir pişmanlık var. Kimi sevdiğine kaçan kız kardeşini öldürdüğü için kâbuslar görüyor, kimi hapse girdiği günden bu yana geceleri uyuyamıyor, kimi de hâlâ daha gözyaşlarını tutamıyor. Fakat hepsinin ortak noktası, “Aynı şartlar ortaya çıkarsa yine aynı tepkiyi verirdik.” şeklinde oluyor. Belki de bu sarsılmaz düşüncenin ardında yatan sosyolojik nedenleri irdelemek daha anlamlı… POPÜLER KÜLTÜR VE YABANCILAŞMA Uzmanlara göre, töre-namus cinayetlerini sosyolojik olarak değerlendirirken olaylara iki ayrı çerçeveden bakmak gerekiyor. Birincisi cinayeti işleyenlerin genel algıları, ikincisi bu olaylara sebebiyet veren kızların yaşadığı değişim süreci ve toplumun bunun üzerindeki etkisi. Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mazhar Bağlı’ya göre Doğu toplumları mistik olanı, Batı toplumları da maddeyi önemser. Fakat iş namus meselesine gelince Batı namusu zihinde görür, Doğu toplumu ise bedende. Dolayısıyla bedene dışarıdan bir müdahale olduğunda bunu kaldıramaz. Kavmiyetçi yapıda bireysellik de gelişmediği için namus davası tüm aşiretin hayatını olumsuz etkiler. Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasin Aktay ise özünden uzaklaşan toplumun kız-erkek çocukları üzerindeki etkisine değinerek, cinayetlerin eskiye oranla arttığı görüşünde. Zira töre cinayetlerine konu olacak kural ihlalleri artık geleneksel toplumda daha sık görülüyor. Mevcut yapı çözülürken de ardında boşluklar bırakıyor; hatta çözülme bazen travmatik etki de meydana getirebiliyor. Bu travmayı bölgedeki kadınlar daha şiddetli yaşıyor. Aniden gelişen çözülmeye rağmen, eski bağlar kadını kısıtlıyor, erkekler ise yeni dünyanın şartlarına daha kolay ayak uydurabiliyor. Kadınlar aynı uyumu sağlamak için daha ağır bedeller ödüyor. Aktay’a göre modernleşmenin tabiatı da kötü çalışıyor. Aniden kente dolan kırsal kökenli, ‘töre’li insanların kızları, doğru dürüst bir eğitim sürecinden geçmeden pop kültürünün kışkırtıcı, kendilerine ait olmayan hayatlara karşı özendirici yayınlarına maruz kalıyor. Bu ‘yabancı’ hayatlarla kendi hayatları arasındaki mesafeyi kapatma teşebbüsleri ise şiddet uçurumuna yuvarlanmalarına sebep oluyor genellikle. ALLAH RIZASI DEĞİL, AKRABA RIZASI “Töre cinayetleri” konusundaki haberleri çarpıtmakla suçlanan medyaya karşı güvensizlik bölgede had safhada. Bu konuda Mazhar Bağlı, “Sosyologlar olarak töre-namus cinayetlerini gazetecilerin elinden kurtarmalıyız, yoksa her geçen gün Türk halkı için önemli değerler eriyip gidecek.” şeklinde değerlendiriyor. Ortada bir suç varsa ve yanlış da olsa bir cezalandırılmaya gidiliyorsa, bu suçun cezasını sadece kadınların çekmesi bile bu cinayetlerin yanlışlığını bir kez daha gösteriyor. Prof. Aktay, bu “yanlışlar yumağı” konusunda dinin alet edildiğini vurguluyor. Aktay’a göre din insanların cinayetlerini meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılıyorsa, bu yaşananlara ayrı bir vahamet katıyor. Medyada yer alan birçok habere göre töre cinayetleri öncesinde şeyhlerden mutlaka cevaz alınıyor. Gerçekte bu cinayetlerin çoğunda böyle bir cevaz yok. Verilen sözde cevazlar ise tamamen cehalet eseri. Bölgede görüştüğümüz onlarca kişi arasından biri bile “İslam öldürmeyi emreder; şeyhe danıştık ve öldür dedi.” demedi. Ne aşiret liderleri, ne kanaat önderleri ne de cinayet işlemiş hükümlüler... Ağrı’daki Zilan Aşireti’nin ileri gelenlerinden Mehmet Akbulut bizi görür görmez başlıyor anlatmaya: “Kızım bu cinayetlerin dinle ne alakası var? Buna çok kızıyorum. Cinayette Allah’ın rızası yoktur ki dinle bağlantısı olsun. Burada akrabaların rızası oluyor, Allah’ın değil.” diyor. Çikuri Aşireti’nin lideri Kemal Yıldırım da cinayetlerin bu şekilde takdim edilmesinden rahatsız. Okuduğu haberlerin günlerce zihninden çıkmadığını söylüyor: “Keşke bu kararları alırken dini dikkate alsalar. Töre-namus meseleleri olduğunda ben de şeyhlere gidiyorum. İlk sordukları, suçlunun teslim olup olmadığı oluyor. Eğer suçlu teslim olduysa geride kalanları bağlayacak nasihatlerde bulunuyor ki olay kan davasına dönüşmesin. Ben ölüm emri veren bir âlim hiç duymadım. Zaten ‘öldürün’ diyecek biri âlim değildir.” KANAAT ÖNDERLERİ, BARIŞ KAHRAMANLARI GİBİ Şırnak Cizre’deki Cabbar Uca ise toplum psikolojisi açısından olaya yaklaşıyor: “Burada İslamiyet Batı illerine göre daha iyi yaşanıyor; fakat iş kan davasına, namus cinayetlerine gelince durum değişiyor. Bir olay yaşandığında karşı taraf sana o kadar düşman gösteriliyor ve çevre seni o kadar fazla öldürmeye teşvik ediyor ki insan dinen de bunun doğru olduğuna inanmaya başlıyor. Allah da bunu uygun görür, ister gibi geliyor. Biri sorunca da ‘İslam, Allah böyle istiyor’ diyor.” Kikan Aşireti’nin İsmailağa kolunun lideri ve aynı zamanda kanaat önderi olan Şeref Karahan, dinin bölge için önemli bir kavram olduğunu; fakat günümüzde cinayetlerle yıpratılmak istendiğini iddia ediyor. Toplumdaki din bilgisini de eksik gören Şeref Hoca, “Eğer gerçekten din yaşanmış ve kaideleri uygulanıyor olsa, bölgede ne cinayet ne de terör olurdu.” diyor. Yazar İbrahim Bozkurt da töre kanunlarıyla dinin alakası olmadığını hatırlatarak, “Aşiret geleneklerinde din aranmaz. Törelerle dinin hiçbir bağlantısı yoktur. İslam’da ferdî infaz yasaklanmıştır. Cinayetler aile kararıdır.” Aşiret sistemi aslında abartılıp ‘ısrarla’ lanse edildiği gibi tamamen olumsuz bir yapı değil. Ama sisteme nereden baktığınız önemli. Kendi içinde kurgulu, tutarlı ve sabit kuralları var. Aşiret içinde herkes birbirinin yanında. Yaşadıkları her soruna kendilerince çözüm bulmaya alışmışlar yüzyıllardır. Töre-namus cinayetlerini, bu sistemin ‘kötü yüzü’ olarak değerlendirmek mümkün. Aşiretlerdeki yardımlaşma duygusu ise çok gelişmiş. Mesela aşiretten biri tüm mal varlığını kaybetse herkes maddî gücüne göre ona katkıda bulunuyor. Aynı aşiret içinde sorun çıktığında ise ailelerin ileri gelenleri toplanıyor ve barış yapılıyor. Eğer bir kız kaçırıldıysa ya da bir kan davası varsa bu sefer de kanaat önderleri devreye giriyor. Kanaat önderlerinin toplum üzerindeki etkisi çok fazla. Onlar hayatlarını barıştırmaya adamış insanlar. Bulundukları il, ilçede bir kavga, yaralama, vurma, öldürme olduğunda ilk duyanlar onlar. Vazifeleri ise sıcağı sıcağına insanların arasını yapmak, işi kan davasına götürmeden halletmek ve kan parası istendiğinde eğer ailenin verecek gücü yoksa şehrin ileri gelenlerinden bu parayı temin etmek. Dolayısıyla önce mağdur olan ailenin sonra da karşı tarafın yanına gidiyorlar. Sorunu dinliyor, mümkün olduğunca ortalığı sakinleştirmeye, tarafları ikna etmeye çalışıyorlar. İkna turları bazen günlerce bazen aylarca sürebiliyor. Eğer kavgada birilerinin vefatı söz konusuysa işler biraz daha zorlaşıyor. İkna sürecinde olmadık laflar duysalar da hedefe kilitlenmiş olmaları olumsuzluklara aldırış etmemelerini sağlıyor. Kanaat önderlerine göre, geçmişteki insanlar çok daha inatçıymış. Fakat günümüzde birçok olay, kötü sonuçlara yol açmadan kapanıyor. Yıllarca barıştırılamayanların çocukları, bugün 2-3 saatte ikna oluyor. Yalnız kanaat önderlerinin bazıları, namus meselesi olduğunda araya girmek istemiyor. Çünkü toplumun gözündeki saygınlığını yitireceğine inanıyor. Kanaat önderi, tarafları barıştırsa da ortamın kolay alevleneceğini düşünüyorsa problemi kökten halletmek için kız alıp verme yapıyor. Böylece iki aile de birbirine zarar vermek istemiyor. Hele bir de torun dünyaya gelirse kavga ve cinayetlerin bahsi bile geçmiyor. KANAAT ÖNDERLERİNE NİÇİN İHTİYAÇ DUYULUYOR? Sosyolog Mazhar Bağlı’ya göre medeni hukuktan önce insanlar töre, mecelle ve gelenek göreneklerle toplum âdaletini sağlardı. Modern hukuka geçilirken Türk insanının yaşantısı, yazılı olmayan kanun ve gelenekleri dikkate alınmadı. Tüm bunların bir sonucu olarak da; toplum kendi içinde barındırdığı yazısız kanunları devam ettirdi. Çünkü onlar mahkemelerin verdiği veya vereceği cezayı yeterli görmedi. Mardin Anavatan İl Başkanı Süleyman Çelik, barış önderlerini toplumu ayakta tutan sütunlara benzetiyor. Süleyman Bey’e göre hukuk her zaman insanları bir araya getirmeye, sorunları çözmeye yetmiyor. Suçlu hapse girse de ailelerin öfkesini dindirecek birilerinin olması şart. Yoksa yaşanan her olay kan davasına döner ve karşılıklı ölümler nesiller boyu devam eder. Güneydoğu’nun Kofi Annan’ı olarak tanınan Sait Şanlı Diyarbakır’da yaşıyor. Dededen kalma mesleği kasaplık. Hacı Sait de bir töre mağduru. Sırf bunun için kendini barıştırma işlerine adamış. En önemli özelliği yıllarca barıştırılamayan aileleri bile 3-4 saat içinde ikna edebilmesi. Barış için Türkiye’nin her yerine gidiyor. Kız kaçıranlar, kendi aşiretinden kaçanlar, kan davası mağdurları arayıp kendisinden yardım istiyor. Tarafların, sorunların, iddiaların ve sonucun yazıldığı bir ‘Barış defteri’ de var. Kendisini ziyaret ettiğimizde ‘Barış 417’ başlıklı sayfanın bilgilerini dolduruyordu. Barış merasimleri için kullandığı genişçe bir mekânı var. Karşılıklı dizilmiş onlarca koltuk, önlerinde sehpa ve üstünde birer şeker kâsesi… Töre ve namus vakalarının sebep olduğu uyuşmazlıkların, bölge insanını psikolojik olarak ‘mahvettiğini’ vurguluyor Sait Şanlı. GÜNEYDOĞU’DA BİR BARIŞ ELÇİSİ 90 yaşındaki Nusret Kocabay, Ağrı’da yaşayan emekli bir imam. “Barıştırmak bizim vazifemiz, insanlar arasında husumet olmamalı, sulh her zaman faydalıdır, intikam müdahale edilmezse ilerler.” diyor. Ağrı’da doğup büyüyen Nusret Hoca, Doğu insanını çok iyi tanıyor. Töre-namus cinayetlerinin bölgede fazla olmasını ise şöyle açıklıyor: “İnsanın ruh hali yaşadığı ortamdan etkileniyor. Buradaki soğuk hava insanların mizaçlarını sertleştiriyor. Kavmiyetçilik ve insanların ilimsiz olması da olayları tetikliyor. Doğu çok âlim yetiştirmiş. Bu toprakların insanı âlimlere çok saygı duymuş; ama onların ilimlerinden istifade edememiş. Bu millet her zaman bir bütündür. Şark ve garbın arasında celal cemal farkı vardır. Şarkta celal ismi daha belirgin.” Nusret Hoca’yı birçok kanaat önderinden farklı kılan, aileleri ikna sürecinde Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerinden faydalanması. Nusret Kocabay, Risale-i Nur’daki mantık kurgusunun insanları derinden etkilediğini vurguluyor. Bediüzzaman’ın Şark kültürünü iyi bilmesinin ve Kürt olmasının da toplum üzerindeki etkiyi artırdığını düşünüyor. Nurettin Atmaca (78) da Ağrı’daki kanaat önderlerinden biri. Büro mobilyaları satan bir mağazası var. 25 yıldır barıştırma işlerine bakıyor. Aslen Bekirhan Aşireti’ne mensup. Bu işi sadece sevap kazanmak için yapıyor. Fakat, namus cinayetlerinde araya girmiyor. Nurettin Hoca’nın aksine Sait Şanlı, namus meseleleriyle daha çok ilgileniyor. Kız kaçıranlar onun müdavimleri arasında. Pembe dizileri aratmayacak tarzda bir aşk ve ardından yaşanan barıştırma hikâyesi ise bugün gibi aklında. Büyük bir aşiretin mensubu Ömer ile Nazmiye, yıllar süren bir aşkın ardından yıldırım nikâhıyla evlenir. Doğum yaptıktan sonra bebeğiyle annesinin evine ziyarete gelen Nazmiye’nin kardeşleri, soluğu Ömer’in evinde alır. Ellerinde tüfekler, dışarı çıkmasını beklerken Ömer’in babası, Sait Hoca’yı arar: “Kan davası çıkmadan yetiş hocam.” Sait Hoca kendine has metotlarıyla önce kız tarafına sonra da erkek tarafına giderek ikna turlarını tamamlar. Ve iki aileyi barış odasında barıştırır; Kur’an okunur, yemekler yenir barış töreninde… |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||
|
#4
| |||
| |||
| TEDAVİ DE BİZİM ELİMİZDE Gittiğimiz her yerde töre-namus cinayetlerinin tedavisini de konuştuk. Görüşlerini dillendirenlerin ilk durakları eğitimdi. Özellikle kız çocuklarının eğitimi. Çünkü ancak onlar yetiştirecekleri nesillere “töre-namus cinayetlerinin din, kültür ve insanlıkla alakası olmadığını” öğretebilecekti. Yani tedavi bizim elimizdeydi… En ilginç çözüm önerilerinden biri İbrahim Bozkurt’tan geldi. Bozkurt, sorunun kanunlarla değil, alternatiflerle çözüleceğini düşünüyor ve geçmişte olduğu gibi evlenme vakıflarının kurulmasını öneriyor. Sistem şöyle işliyor: Erkek, bir kızı sevdiğinde vakfa gelip anlatıyor, araya şeyh giriyor ve kız isteniyor. Ya da zorla evlendirilmek istenen kız yine bu vakfa sığınabiliyor. Evlenmek isteyen fakirlere de yine maddî yardım yapılıyor. Böylece seven sevdiğine rahatlıkla kavuşuyor, kimse evden kaçmıyor, kötü yola düşmüyor, cinayetler işlenmiyor. İPEKYOLU’NUN EĞİTİM HÂLESİ Nusret Kocabay Hocaefendi ise namus cinayetlerinin önüne set çekecek tek şeyin iman olduğu kanaatinde. Çünkü kalplerdeki ‘intikam sevdası’ nefisleri besliyor; intikam tatlı geliyor. Gerçek imanla nefret, intikam gidiyor. İman eden adavet (düşmanlık) edemiyor, kalplerdeki nefis ölünce kararlar imana ve sevgiye göre veriliyor. Mardin Kızıltepe’deki Dırbas Aşireti lideri Mehmet Ali Yiğit ve kardeşi Mehmet Şirin Yiğit’le Yayıklı’daki köy odasında görüşüyoruz. İki kardeş de töre-namus cinayetlerine tepkili. Fakat onlar çözüme yönelik taşın altına elini koyanlar arasında. İpekyolu Okutma ve Yaşatma Derneği’nin çalışmalarına katkıda bulunup maddi-manevi yardımlarını esirgemiyorlar. Dernek sadece eğitimle ilgileniyor. Yiğit kardeşlerin namus-töre cinayetlerinin önüne eğitimle geçileceğine inançları ise tam. Dernek kız ve erkeklere iki ayrı koldan eğitim veriyor, projeler üretiyor. Öncelikle, köyde yaşadığı için eğitimlerine devam edemeyen erkek öğrencilere bir yurt inşa etmişler. Burada öğrenciler hem ücretsiz kalıyor hem de üniversitede okuyan belletmenlerinden okul derslerine yardım alıyor. DİYARBAKIR’DA ‘GÜLPEMBE’ MODELİ Mehmet Şirin Yiğit’e göre, bölgedeki en büyük eksikliğin kızların okutulmaması. Gerçi son yıllarda bu tabunun yıkıldığını söylüyor. En önemli sorun ise kız çocukları okula gidip gelirken yaşanıyor. Çünkü kız çocukları bir erkek arkadaşıyla okuldan çıkarken görülse hemen dedikodular başlıyor, sonra aile öğrenciyi okuldan alıyor. Bunun önüne geçeceğine inandıkları kız yurdunun inşası ise bitmek üzere. Yiğit Kardeşler, “Kızlarımız eğitilirse namus cinayetleri için bir sebep kalmayacak.” diyor. İpekyolu Okutma ve Yaşatma Derneği, okula gitmeyen hanımlarla da ilgileniyor. Dernekte gönüllü olarak çalışan hemen her meslekten hanım bulunuyor. Kızıltepe’deki kadınlara okuma-yazma öğretiyor, kitap okumalarını teşvik ediyor ve kadın haklarını anlatıyorlar. Mehmet Ali Yiğit, yaklaşık 2 yıllık geçmişi olan derneğin hanımlar arasında tanındığını ve her geçen gün takipçisinin arttığını dile getiriyor. Diyarbakır, en çok göç alan şehirlerden biri. “Tüm sorunların üstesinden kadınları eğiterek geleceğiz.” diyen üniversite mezunu, yabancı dil bilen hanımların kurduğu Gülpembe Derneği, üç katlı, modern yapının hâkim olduğu, hanımların hem sosyalleşerek günlük tasasını, yorgunluğunu atabileceği hem de eğitim alabileceği bir yer. MEDYA, SORUNU DEĞİL, ÇÖZÜMÜ LANSE ETMELİ Gülpembe’nin kapısı tüm hanımlara açık. Bina içinde hanımların elleriyle yaptıkları yiyecekleri satabileceği kafeterya, bilgisayar sınıfı, derslikler, kitap okuma ve konferans salonu mevcut. Gerek mimari yapısı gerekse eğitim anlayışı itibariyle de Diyarbakır’da bir ilk. Dernek, Bağlar, Saraykapı, Alipaşa, Balıkçılar ve Mardin Kapı gibi nüfusun fazla, eğitim seviyesinin düşük olduğu bölgeleri hedef alıyor. Hizmette önceliği kadınlara ve çocuklara veriyorlar. Hatta bu semtler için özel bir servis de tahsis edilmiş. Başkan Kezban Ekinci (32), hayata geçirdikleri projelerini anlatıyor: “Amacımız, kadın ve çocukları eğiterek sağlıklı nesillerin yetişmesine katkı sağlamak. Bölgenin tüm sorunlarına tek çözümün eğitim olacağına inanıyoruz. Faaliyetlerimiz 7 yaşından başlıyor. 450 kız çocuğunu OKS’ye hazırlıyoruz. Dicle Üniversitesi’nden gelen gönüllü öğrenciler ders veriyor. Anne Çocuk Eğitim Programı (AÇEP) başlattık. Haftada bir gün sağlık, çocuk psikolojisi, çocuk eğitimi hakkındaki bilgiler yine gönüllü doktorlarca anlatılıyor. Şubat ayından sonra dikiş-nakış, İngilizce ve bilgisayar kursları başlayacak. Böylece kızlarımızın iş bulma şansı artacak. Yalnız kalan, yaşadıkları büyük şehre ayak uyduramayan, içlerindeki boşluğu dolduramadığı için farklı arayışlar içine giren kızlarımıza bu eğitimlerle destek olup bambaşka bir hayatı görmelerine vesile olmak istiyoruz. Bu metotla töre-namus cinayetlerinin de önlenebileceğini düşünüyoruz.” Şanlıurfa’da yaşayan yazar Emine Güllüoğlu televizyon programlarından dert yanıyor. Bölgedeki bazı genç kızların kötü yola düşmesinin sebebi olarak gerçekle alakası olmayan dizileri ve magazin programlarını gösteriyor: “17 yaşında bir kızımız vardı. Kayınvalidesiyle sorun yaşamış, kendini bir odaya kapatmış. Annesi, kızını ikna etmem için beni çağırdı. ‘Benim televizyondaki kızlardan ne eksiğim var abla?’ diye söze başlıyor, İstanbul’a kaçacağını ve kendine yepyeni bir hayat kuracağını söylüyordu. Saatlerce konuşarak ikna ettim. Yoksa kaçacak, ardından da belki namus cinayeti işlenecekti.” Emine Hanım’ın önerisi kadınları bilinçlendirecek, onların hayatına olumlu katkı sağlayacak televizyon programlarının yapılması. Çünkü görsel medya bölge halkı üzerinde çok etkili. Bunu olumlu ya da olumsuz yönde kullanmak mümkün. BÖLGEYE ORYANTALİST YAKLAŞMAYIN Prof. Yasin Aktay’a göre cinayetleri önlemenin tek yolu eğitimden, özellikle güçlü bir din eğitiminden geçiyor. Ona göre ilahiyat okumuş psikolog ve sosyologlar bu sorunu çözebilir: “Bölge insanına oryantalist yaklaşmaktan vazgeçmek gerekiyor. Güneydoğu’da görülen her olayı olduğundan daha esrarengiz, daha sıra dışı bir şeymiş gibi lanse etmek belki medyatik bir ilgi doğuruyor; ama bu hem bölge insanının yabancılık duygusunu artırıyor, hem de bu tür olayların reklâmı daha fazla yapılmış oluyor. Bu da cinayetlerin sayısını artırıyor.” Doç. Mazhar Bağlı ise, kanunlarla, kurumsal yapılanmalarla problemlerin çözülemeyeceğini, genel anlamda taklitçi bir modernleşmeden kaçınmak gerektiğini vurguluyor. Bağlı, başka toplumların kavramlarıyla Güneydoğu’ya bakmanın patoloji üreteceğini, bölgedeki insanların nasıl düşündüklerini, değerlerinin ne olduğu bilmeden bu konunun çözülemeyeceğini düşünüyor. Avukat Ferda Güllüoğlu’na göre çözüm bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda güçlendirilip desteklenmesinde. “İnsanların cinayet işlediklerinde kaybedecek şeylerinin olması gerekir.” cümlesiyle özetliyor durumu. Genel mahkûm profili göz önüne getirildiğinde cinayet işeyenlerin çoğunun işsiz, eğitimsiz, hayattan bir beklentisi olmayan, geleceğe dair hayal kuramayan insanlar olduğu gerçeği de Ferda Hanım’ın tezini doğruluyor. Kanayan bir yaranın fotoğrafını çekmek için yola koyulduğumuz Güneydoğu gezisi öncesinde içimiz sıkıntılı, kafamız karışıktı. 15 günlük gezimizde yüze yakın insanla tanıştık. Güneydoğu’dan Aksiyon’a akseden fotoğrafın özeti şuydu: Doğu insanı da herkes gibi ‘doğru anlaşılmak’ istiyor; eğitim ve kalkınmayla her şeyin daha güzel olacağına ise herkesten daha çok inanıyor. TÖRENİN NAMUSU, NAMUSUN TÖRESİ Kamuoyuna ‘töre cinayeti’ olarak yansıyan vakaların çoğu, belki de hiçbiri bu tanıma ‘yüzde yüz’ uymuyor aslında. Zira bir vakanın en dar anlamıyla ‘töre cinayeti’ tanımına uyması için ortada bir aşiret yapısı, aşiretin ‘ölüm kararı’ ve daha başka birçok şart gerekiyor. Töre cinayeti olarak yansıtılan vakaların ekseri kısmı ‘namus cinayeti’ tanımına daha uygun düşüyor. Töre cinayeti tanımına az-çok uyan namus cinayetleri var; ancak her namus cinayetini gerçek anlamdaki ‘töre cinayeti’ sınıfında algılamak yanlış. Vakaların çoğunda o anki “hiddet ve intikam” duygusu etkili olsa da, çevre ve geleneklerin, yani en geniş anlamıyla ‘töre’nin etkisi büyük. Çünkü bu cinayetleri işleyen kişi veya kişiler, çoğu kez üzerlerindeki ‘toplumsal baskıdan’ kurtulmak için böyle bir yola başvuruyor. Cinayetle namusunu temizlediğini sanan bir zihniyet, aslında kendi namusunu değil, sözde ‘töre’nin namusunu temizlemiş oluyor. Bu çerçevede, çoğu bu tanıma uymasa da “töre cinayeti” tabirini sırf Doğu ve Güneydoğu’ya özgü bir “galat-ı meşhur” değil, oldukça genel bir tabir olarak ele almak gerekiyor zaman zaman. Ancak bu ‘ateşin’ düştüğü yer, ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu insanının yüreği… Bu noktadan hareketle haberde yer yer aksi dile getirilse de “töre cinayeti” tabirini “galat-ı meşhur” olarak en geniş anlamıyla ele aldık. Yani aile meclisi kararıyla alınan cinayetleri de bu sınıfta zikrettik zaman zaman. Türk Dil Kurumu’nun “töre cinayeti” tanımı da buna epey yaklaşıyor: “Bazı bölgelerde töre kurallarına uymama sebebiyle genellikle genç kız veya kadınların aile meclisi kararıyla yine aileden biri tarafından öldürülmesi.” EĞİTİM, SADECE ÜNİVERSİTEYLE OLMUYOR Urfalı Remo Ağa’nın kızı Ayşe ile Seydo’nun oğlu Osman, geçen sene bir sünnet düğününde birbirlerine sevdalanır. Ancak Remo Ağa, kızını akrabaya vereceğini söyleyerek evliliğe karşı çıkar. Bunun üzerine fare zehri içen Ayşe, erken müdahaleyle kurtarılır. Deliye dönen Osman, Ayşe’yi hastaneden kaçırır ve nikâhlanırlar. Kızın oğlan kardeşleri daha sonra iki âşığı köyün orta yerinde tüfekle öldürür. Osman’ın kardeşi ve kuzeni de yaralanır. Ancak bu olayda “sıradan olmayan” belki de tek şey, katillerden birinin mühendislik fakültesi son sınıf öğrencisi olmasıdır. Bir başka hikâye… Karısının başka biriyle kaçtığını öğrenen Ağrılı Mahmut, “ölüm” için askerdeki âmirinden hem “olur” almış hem de 20 günlük izin. “Bu işi hallet gel. 20’nci gün eğer gelmezsen seni firari yazarım.” demiş âmiri. Ama cinayetten sonra bölüğüne dönmemiş Mahmut; Ağrı dağlarında üç yıl firarî yaşadıktan sonra yakalanıp ömür boyu hapse mahkûm edilmiş. Aslında bu iki vakanın çok da sıradan olmadığı, yani örgün eğitimin bazı noktalarda yetersiz kaldığı, ekim ayında açıklanan bir anketle göz önüne serilmişti. Araştırmada, 4500’e yakın üniversite öğrencisinin önemli bir kısmı, “Evet, töre için cinayet işlenir” demişti. ‘Evet’ oranlarının yüzdesi, bazı üniversitelerde grafikteki gibi gerçekleşti. BÖLGE ‘SEVGİ ÖĞRETMENLERİNE’ MUHTAÇ Ayşe Su (Ayşe’nin ismini, güvenlik gerekçesiyle biz değiştirdik), Ağrı’da töre cinayetleri ve kan davalarının en çok olduğu köylerden birinde büyümüş. İçinde yaşadığı ortam, sağlıklı nesiller yetiştirmek isteyen idealist ve başarılı bir öğretmen adayı yapmış onu. Atatürk Üniversitesi Ağrı Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği’nde okuyor. İsminin ve fotoğrafının yayımlanmayacağına dair söz aldıktan sonra titrek bir ses tonuyla anlatıyor köydeki dayısının başına gelenleri… Kan davası yüzünden dayısıyla birlikte 20 erkeğin dağda yaşadığını söylüyor. “Hem PKK’dan hem polisten kaçıyorlar.” diyen Ayşe, köylerinin barışa hasret kaldığını dile getiriyor. Ayşe’nin hikâyeleri, “her güzelliğin temelinde eğitimin, her kötülüğün temelinde de cehaletin yattığını” bir kez daha ortaya koyuyor. Müstakbel öğrencilerine kavgayı değil sevgiyi aşılamayı dört gözle bekliyor. Düşmanlık ve cehaletle iç içe yaşayan bölgenin böylesi “sevgi öğretmenlerine” ne kadar susadığını görüyoruz gezdiğimiz her yerde. TÖRE CİNAYETLERİ İÇİN 13 MADDELİK REÇETE Töre-namus cinayetlerinin, Doğu’nun sorunlar yumağından sadece biri olduğundan hareketle, bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel hayat standartlarının bir an önce yükseltilmesi büyük önem arz ediyor. Töre-namus cinayetlerinin önlenmesine matuf olarak aşağıda sunulacak önerilerin çoğu, aslında diğer sorunların da temelinden kurutulması için olmazsa olmaz şartlar olarak görünüyor. Özellikle kız çocuklarının okutulması, cinayetlerin kaynağında kurutulması açısından çok önemli. Bölgedeki din adamları ve öğretmenler, bu “cehalet cinayetlerinin” önlenmesi konusunda daha fazla aydınlatılarak motive edilmeli. PKK terörü ve katliamlarının da etkisiyle bölgede esen “sevgisizlik rüzgârını” alt etmek için insan sevgisi eksenli eğitim ve devlet politikası yaygınlaştırılmalı. İslam dininin ve bölge kültürünün bu cinayetleri aslında onaylamadığı, namusun böyle temizlenemeyeceği, ayrıca bu vakalarda kadın kadar erkeğin de suçlu olduğu gibi hususlar halka net bir şekilde aktarılmalı. Cinayetleri önlemek için töre ve aşiret müessesesi dışlanmamalı, tam aksine, bu müesseseler bizzat kullanılmalı. Uzlaşmazlıkların çözülmesi için bölgedeki sivil inisiyatiflere destek verilmeli, ayrıca özel komite ve komisyonlar kurulmalı. Töre-namus cinayetleri ve kan davaları konusunda ‘devlet üstü’ başarılar gösteren kanaat önderlerinden daha fazla yararlanılmalı. Bölgedeki kanaat önderlerinin konumlarını güçlendirecek, yıpranmalarını önleyecek adımlar atılmalı. Geçmişte olduğu gibi “evlilik vakıfları” kurulmalı. Evden kaçan kızlar veya çiftler için sığınma müesseseleri ihya edilmeli. Devlet, ilgili suçlarda caydırıcı ve adil cezalandırmaya gitmeli. Medyanın ve popüler kültürün özellikle kızlar üzerindeki özendirici etkisini sınırlandıracak tedbirler alınmalı. Köyden kente göç sonrası uyum problemleri üzerine eğilinmeli. Modernleşme taklit ederek değil özümseyerek ve bilinçli olmalı. Medya hem ‘töre’ haberleri hem de töre cinayetlerine sebep olan “özendirici ve kışkırtıcı” yayınlar konusunda kendine çekidüzen vermeli. Magazin ve polisiye tarafına değil, “bataklığı kurutmaya” yönelik yayınlara öncelik verilmeli. “Cinayet reklâmı” gibi haberler yapılmamalı, sorun değil çözüm üretilmeli. Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış olan bölge insanını hor gören, dışlayıcı bakış açısı yerine “empatik ve kucaklayıcı” bir perspektif geliştirilmeli. axiyon |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||
|
#5
| |||
| |||
| Gülay Göktürk Kurbanlık koyun gibi... Kurban bu defa Van'ın Başkale İlçesi'ndendi. Yaşı yine 14-15; yani yine çocuk... Fotoğrafına uzun uzun baktım; yine öyle yapayalnız uzanmış yatıyor sokak ortasında; ölüm bunca beklenmesine rağmen hazırlıksız yakalamış gibi... Ayağında soket çoraplar, terlikler fırlamış, başörtüsü elinde, öylece kapı komşudan tuz istemeye çıkmışgibi... Ağabeyi, "Hadi gel biraz dolaşalım" demişdört günlük lohusa Naile'ye. "Ağabey bu dolaşma da neyin nesi, sen beni hiç dolaştı rmazsın ki" demişmidir acaba ağabeyine? Yoksa hiçbir şey demeden, boynu bükük, kaderine razı, uslu uslu mu gitmiştir ölüme? Belki de, bir mucizeye inanmıştı r, kim bilir. Ağabeyim beni gezmeye götürüyor diye sevinmiştir. Çocuk aklı işte! Törenin son kurbanı Naile Erdaş'ın haberini okurken neye kahredeceğimi şaşırdım yine. Komşunun oğlu tecavüz edip hamile bı- raktığında kimseye söyleyememişçocukcağız. Dokuz ay kimseye belli etmeden hamilelik yaşamı ş. Karnında taşıdığı varlığın onun ölüm fermanı olduğunu bile bile gün saymak ne büyük bir işkencedir, ya Rabbim! Neden kaçıp gitmemişevden? Orada öylece kurbanlık koyun gibi ölümü bekleyeceğine, umut az da olsa şansını denememiş? Doğuma dört gün kala, bir bahaneyle hastaneye atmışkapağı. Doktor anlayışlı çıkmış, aileye söylememişNaile'nin hamile olduğunu. Hastanede alıkoymuş, doğumu yaptırmış. Ama sonra? Bebeğini koluna verip tıpıştıpışevine, ölüme yollayacak olduktan sonra, neye yaradı hamileliği aileden saklamak? Bu mudur bizim "sosyal devlet"imize yakı- şan? Hani bunca duyarlılık, bunca sivil toplum örgütü, hükümetin çıkardığı bunca yönetmelik vs hastaneye kadar sağ gelmiş, yani devletin "koruyucu kanatları" altına girmişbir çocu- ğu koruyamı yorsa, onu tekrar ölüme yolluyorsa, ne halta yarı- yor? *** Haberi okurken dikkatimi çeken bir başka nokta: Naile dokuz aylık hamile ve bu nasıl bir ilgisizliktir ki, aynı evde yaşayan baba, ağabey bunu fark etmiyor! Bence bu durum, töre cinayetlerinin altında yatan, ama bizim pek görmek istemediğimiz bir yönü bir kez daha gözümüze sokuyor. Olayın bu boyutunu iki yıl önceki bir yazı mdan aktararak noktalıyorum sözlerimi; eğer hal kaldıysa bayramınızı da kutlayarak... "Hep düşünmüşümdür; törelerin gücü mü anne babaları böyle gaddarlaştırıyor, yoksa o töreler anne babaların bu gaddarlığı sayesinde mi böyle sürüp gidebiliyor, diye.. Töre cinayetlerinde ortaya çıkan anne, baba, erkek kardeşportrelerini göre göre karar verdim ki, töreler hala hükümlerini sürdürebilmelerini bu gaddarlığa borçlu. Eğer anne babaları n yüreği bu kadar taşgibi olmasaydı, o töreler çoktan delik deşik olur, yıkılıp giderdi. O anne- baba, namus anlayışının güçlülüğünden değil, evlat sevgisinin zayışığından işleyebiliyor o cinayeti. Kendi çevremdeki birçok anne babayı düşünüyorum: Ve onların kendi namus anlayışlarına göre en kabul edilemez, en aşağı- lık, en utanç verici suçları getiriyorum aklıma ve dürüstçe cevap vermeye çalışıyorum: Evlatları böyle suçlar işlese, çevremdeki bu anne babalar çocuklarını böyle tavuk keser gibi kesebilirler miydi? Benim tanıdığım anne babaların hiçbiri böyle bir şey yapamazdı. Eğer felaket kaldırılamayacak kadar ağırsa, tetiği kendi kafaları na dayarlardı, ama çocuklarına değil. Oysa ben, bugüne kadar o kahrolası törenin hüküm sürdüğü o bölgelerde kızı bekaretini kaybetmiş, hamile kalmıştek bir babanın ya da annenin, "Bu utançla yaşayamam" deyip kendini öldürdüğünü duymadım. Kendi canlarına kıyamıyorlar ama o zavallı kız çocuklarını kıtır kıtır keserken elleri bile titremiyor. Demek ki, ne evlat sevgisi diye kültürler üstü bir sevgi türü var, ne de doğuştan gelen bir annelik sevgisi. Ve sevme yeteneği de belli bir düzeyde bireyselleşmeyi, belli bir gelişmişlik düzeyini gerektiriyor. Törelerin koruyup kolladığı feodal ailenin bireyleri arasında özel ilişkiler kurulamadığı için özel sevgiler de oluşmuyor. Özel ilişkiler söz konusu olmadığı içindir ki, bir karının yerini bir başka karı, bir çocuğ un yerini diğer çocuk doldurabiliyor. Ben bunun için onları suçlamıyorum. Bir insanı sevme özürlü olduğundan dolayı suçlayabilir misiniz? Sadece bir tespit yapıyorum: Postmodern arkadaşlarım çok kızacak belki ama, feodal kültürün insanı böyle "eksik bir insan" yaptığını söylüyorum. |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||
|
#6
| |||
| |||
| Batman'ın kızları Batmanlı genç kızlar, ölüm kültünün sessiz kurbanı olmayacaklarını ilan ederek dünyaya haykırıyorlar. Küçük kız çocuklarının taranarak öldürüldüğü, ölülerinin saçlarından sürüklendiği bir coğrafyada yaşayan genç kadınlar, törenin Otoriteyle pazarlığında gözden çıkarılan olmak istemiyorlar ''Rahatsızdım. Oğlum Hadi ve kızım Mizgin'le birlikte Batman'a hastaneye gidiyorduk. Yolda iki genç otostop yaptı ve onları da arabaya aldık. Yolda ilerlerken birden kurşun yağmuruna tutulduk. Arabamız tarandı" diye anlatıyordu hastanede tedavi gören anne Samiye Özbek. Batman Valiliği'nin açıklamasına göre iki şüpheli şahıs "Batman'ın Kozluk ilçesi Taşlıdere kırsalında yol kontrolü yapan güvenlik güçlerine uzun namlulu silahlarla ateş açması sonucu çıkan çatışmada iki erkek terörist 2 kg C-4 patlayıcı madde ve silahları ile birlikte ölü olarak ele geçirilmiş olup, meydana gelen çatışma esnasında araç içerisinde bulunan 10 yaşlarındaki Mizgin Özbek isimli çocuk vefat etmiş, annesi Samiye Özbek ise yaralanarak Batman Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alınmıştır." 5 Eylül günü yaşanan olay üstüne incelemelerde bulunan İHD, MAZLUMDER ve Batman Barosu'nun oluşturduğu heyet geçen gün bulgularını açıkladı. Çatışma izine rastlanmamıştı. Arabayı kullanan Mizgin'in ağabeyi Hadi Özbek hakaret ve işkenceye maruz kalmıştı. "Çatışmadan sonra Mizgin'in cansız bedeninin ağabeyinin gözleri önünde saçlarından tutularak sürüklenmesi ağabeyini derinden etkilemiş ve olayı heyetimize anlatırken uzun süre ağladığı için anlatmakta güçlük çekti." İşte, size bir Batman hikâyesi. Batman, son 20 yıldır haritamızda ancak ölüm enlemi, zulüm boylamında bulunabilen bir coğrafyadır. Yoksulluğun, dışta bırakılmışlığın anavatanıdır. Savaş kurmaylarının çeşitli stratejiler geliştirip, çeşitli deneyler gerçekleştirmiş olduğu bir garip pilot bölgedir. Topraklarını sıksan şüheda değilse de nice ölü fışkıran bu topraklar nicedir kimsenin hatırlamak bile istemediği, uygar ulusumun belleğindeki bir kara delikten ibarettir. O ölümcül deneylerin yapıldığı; başıbozuk infazların, beslenip örgütlenen katillerin memleketinde hayatın bu kadar olduğunu, artık hiçbir çıkış olmadığını gören kadınlar kendilerini hunharca katlediyor. Çünkü insanlık tarihinin her loş geçeneğinde olduğu gibi orada da, bu tarihte de en çok kadınlar yara alıyor, en çok onların hayatı savaş meydanına dönüştürülüyor. "Sarı" kamunun soluk benizli memurları; küçük Türk milliyetçileri nicedir o topraklarda çeşitli biçimlerde çeşitli menfaat sebeplenmeleri içinde. .................................. Batman'da kadın intiharları yeni değil. 2000 yılında da dört ay içinde 28 kadın intiharı saptanmış, o günlerde de basınımızda uzak bir ülkenin uğultulu hikâyeleri olarak yansımasını bulmuştu. Haberin veriliş tarzı, Batman'ın bize, haberi okuması beklenenlere asla düşleyemeyeceğimiz kadar uzak olduğunu hissettiriyordu öncelikle. Haber dediysek Başbakanlığın yaptırtmış olduğu bir araştırmanın dökümünden ibaretti. Tabii kimi uzman görüşleri de sayfadaki saygın yerini almıştı. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu başkanlığında bölgede bir inceleme yapılmış, dört kişilik ekibin hazırladığı rapordan alıntılar ve birkaç 'bilirkişi' görüşü 'haber'i çatmaya yetmişti. Kadınlarda yoğun olarak psikosomatik rahatsızlıklara rastlandığı saptanmıştı. PKK ve Hizbullah terörüne tanıklık etmenin halkta bir paranoya oluşturduğuna dikkat çekiliyordu. Bulgulara göre, işsizlik ve gelir dağılımındaki dengesizlik, etnik köken ve mezhep farklılıklarının yarattığı 'ezilmişlik duygusu' ve törelerin baskısı kadınları hayattan vazgeçmeye itiyordu. Bu uzak öykünün en ilginç yanı, genç kızların Batman'dan kurtulmanın bir yolu olarak gördükleri için kamu görevlileri ile ilişkiye girdikleri, evlilik gerçekleşmeyince de bakire olmadıklarını gizlemek için ölümü seçtikleri yolundaki saptamaydı. Aile içi şiddetin yaygın olduğunu belirtmeye gerek yok. Genç kızların televizyondan ulaşan dünyalara özendiği, bunun da içine yuvarlandıkları bunalımı derinleştirdiği, edinilen izlenimlerden biriydi. Hatırlamamak ne mümkün. Haberi veren sayfanın altında Erzurum'dan bir Profesörün intihar üstüne söyledikleri vardı. Prof, ezcümle intiharın bulaşıcı özelliğine, kitle iletişim araçlarının rolüne dikkat çekip Goethe'nin 'Genç Werther'in Acıları' romanı çıktığında okuyanlar arasında çok sayıda intihar vakasına rastlandığını hatırlatıyordu. "Bizde de intiharı konu alan bir filmin ve bir şarkının etkisiyle intihar oranlarındaki artışlar bunun canlı örnekleri"ymiş. Medya dikkatli olmalıymış. Yani Batman'da genç kadınların intiharları yeni değil. ...................................... Kendinden 30 yaş büyük bir adamla evlenmeye zorlandığı için intihar eden 18 yaşındaki Saliha Demir'in intiharı sonrası Çamlıca mahallesindeki bir grup genç kadının ölümü protesto yürüyüşünden bir fotograf olsun görmüşsünüzdür. Besbelli en güzel giysilerini giymiş, ölüm kültünün sessiz kurbanı olmayacaklarını ilan ederek dünyaya haykırıyorlar. Yüzlerinden acı, korku, inanç, gurur okumak mümkün. İçlerinden biri, "Anne ve babalar feryadımızı duysun istiyoruz. Kadınlar daha yirmilerine varmadan ölmesinler. Sebep her ne olursa olsun, genç kadınlar intihar ederken sessiz kalan, bu durumu değiştirmek için çabalamayan ve seyirci kalan herkesi kınıyoruz" demiş. Küçük kız çocuklarının taranarak öldürüldüğü, ölülerinin saçlarından sürüklendiği bir coğrafyada yaşayan bu genç kadınlar törenin Otoriteyle pazarlığında gözden çıkarılan olmak istemiyorlar. Otorite'nin töreler karşısında takındığı riyakâr tavır, koskoca bir toplumu yüzyıllardır baskısı altında tutmuş, onu bir cemaat çimentosuyla birarada tutmuş bir kurumu destekler niteliktedir. Törenin tabularına bulaşmadan, hatta o örgütlenmeden ulusal bir kimlik inşaatında alabildiğince yararlanarak mutlaklaşmak. Anadolu insanı duygusaldır, mükrimdir, namusuna çok düşkündür, halkın duygularını rencide etmemeli, törenin parmağı cinayeti işaret ediyorsa, bu 'haklı bir neden'dir. Töreyle iktidarın bu kirli alışverişi, bu kanlı pazarlığının şehitler dünyasının yolunu döşediğini biliyoruz, değil mi? Ölümün kutsandığı, kimi durumlarda kaçınılmaz, yegâne çözüm olarak desteklendiği o tüketici dilin imlası göğsümüze çökmüş işte. ........................................ Bu fotografı saklayalım isterim. Umut için, iyilik için, dayanışma için. Bundan yirmi yıl sonra, ayakta kalabilmişsek; biraz olsun yol alabilmiş, biraz daha insan olabilmişsek dönüp onların yüzlerine bir bir bakalım diye. Onlara ne çok şey borçlu olduğumuzu o zaman anlayacağız. yıldırım türker |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||
|
#7
| |||
| |||
| Onlar" ve "orası" Türkiye'nin her yerinde kadınlar baskı ve töre cinayetlerini protesto ediyor. Ertuğrul Özkök, "Asıl Kürt Sorunu Bu" başlıklı yazısında, "töre cinayetlerinin Türkiye'nin değil Doğu'nun, özellikle Güneydoğu'nun sorunu" olduğunu ilan etti Türkiye'de kadınların maruz kaldıkları büyük şiddetin uç noktasında cinayetler yer alıyor. Çoğu zaman namus, bazı özel durumlarda töre cinayeti olarak tanımlanan bu cinayetlerin, bir de kadın intiharları olarak kayda geçen, adı konmamışları var. Bu sorunlar sadece Türkiye toprakları üzerinde değil, Türkiye'den başka ülkelere göçmen işçi olarak gitmiş insanlar arasında, oralarda da devam ediyor. Ayrıca kadınların maruz kaldıkları bu şiddet sadece Türkiye toplumuna özgü bir sorun değil. Patriyarkal geleneklerin güçlü biçimde hakim olduğu Türkiye'de, karısını dövmenin hafifçe ayıplanarak maruz görülmesiyle başlayan, kız çocuklarını ailenin erkeklerinin mülkü olarak algılamakla devam eden bir zihniyet dünyası var. Muhafazakârlığın iyice koyulaştığı alan olan ailenin eşiğini aştığımızda, kadınların da önemli bir bölümünün kabul ettikleri, hatta onayladıkları, genellikle sinsi bir baskı ve şiddet dünyasına adım atıyoruz. Zaman zaman bu sinsi veya sıradanlaşmış şiddet bir eşik atlayıp, olağanüstü bir şiddete dönüşüp zifaf günü bakire çıkmadığı için baba evine yollanan genç kızın erkek kardeşi tarafından öldürülmesine, ayrıldığı eşinin başka bir adamla yaşamasını namusuna sürülmüş bir leke olarak gören bir erkeğin kadını vurmasına, ailenin soğukkanlı biçimde oturup namus temizleyecek katilin kim olacağına karar vermesine kadar uzanan geniş bir yelpazede karşımıza çıkıyor. Bir alt tür Son zamanlarda, namus cinayetlerinin bir alt türü olarak, töre cinayetleri tabiriyle tanıştık. Bu cinayetlere bazı sosyal gruplar arasında daha yoğun olarak rastlandığı bilgisinden hareketle, bunların Türkiye'de yaşayan Kürtlere özgü bir cinayet türü olduğu inancı bazı elitlerin zihninde biçimlenmeye başladı. Namus cinayetleri haritasının sadece Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğunlaşmadığını, bu tür cinayetlerin örneğin Karadeniz bölgesinde de yoğun biçimde yaşandığını ve "töre cinayeti" olarak tanımlanan cinayetlerin yoğunluğunun Marmara bölgesinde daha yüksek olduğu türünden bilgileri dikkate almadan, bu cinayetleri bir etnik kimlik özelliğiyle ve bir coğrafya ile bitiştirmek eğilimi Türkiye'nin "bu tarafında" yükselmeye başladı. Türkiye'nin bu tarafı tabirini kullanıyoruz, çünkü Ertuğrul Özkök, "Asıl Kürt Sorunu Bu" başlıklı yazısında, "töre cinayetlerinin Türkiye'nin değil, Doğu'nun, özellikle Güneydoğu'nun sorunu" olduğunu ilan etti. Bu sorunun Türkiye'nin değil, oranın sorunu ve sadece oranın değil, aynı zamanda "onların" sorunu olduğu söyledikten sonra Özkök, cümlesine şöyle devam ediyor: "Türkiye'de bir Kürt sorunundan söz ediyorsak, bu da (töre cinayetleri) Kürtlerin gerçek anlamda bir Kürt sorunudur." Töre cinayetlerinin Türkiye toplumuna içkin şiddet çerçevesinde yaygın biçimde rastlanan namus cinayetlerinden bütünüyle ayrı ele alınıp alınamayacağı sorusunu bir kenara bırakalım. Özkök'ün yazısında Türkiye'nin gelecekteki birlik ve beraberliği açısından insanı dehşete düşüren nokta, bu sorunun Türkiye'nin, Türkiyelilerin, Türklerin, toplumun bütün üyelerinin, yurttaşların, nasıl adlandırırsanız adlandırın, toplumsal ve siyasal beraberliğimizin harcı olduğunu varsaydığımız o ortak kimliğin sorunu değil, "onların" sorunu olduğunu ifade etmesidir. Özkök bunu ifade etmekle kalmıyor, Avrupalılara "onlar" ayrımı üzerinden çağrıda bulunuyor ve gün aşırı Diyarbakır'a gidip, "orada" Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında her tür şikayeti dinleyen Avrupalı siyasetçi ve gazetecilere, eğer samimilerse, töre cinayeti ayıbını Avrupa'nın bir ayıbı olarak görüyorlarsa, "Kardeşim siz de şu töre cinayeti ayıbınızı önlemek için biraz parmağınızı oynatın" demeye davet ediyor. Çünkü Özkök'e göre, "Bu ayıp asıl onların ayıbıdır ve bugüne kadar bunu önlemeyi bırakın, tartışılmasına bile izin vermediler". Orası Türkiye değil mi? Kentlerdeki kapkaç ve hırsızlık olaylarının artmasını, mafyalaşmayı ve oranı artan suçların sorumluluğunu da esas olarak "oralı"lara havale eden ve Türkiye'de giderek yaygınlaşmaya başlayan bir zihniyet dünyasının daha damıtılmış ifadeleri bunlar. Ama ne kadar damıtılmış olsalar da, bir suç unsurunu etnik (Kürtler) ve coğrafi (Doğu ve özellikle Güneydoğu) niteliklere bitiştirerek, ırkçı veya ayrımcı olarak değerlendirilebilecek bir yörüngeye giriyor. Burada daha önemli olan nokta, Ertuğrul Özkök gibi bu konulara duyarlı olabilen bir kalemin, töre cinayetleri gibi bir sorunun Türkiye'yi bağlamadığını, "oranın" ve "onların" sorunu olduğunu ilan edebilmesidir. "Orası" Türkiye değildir, "onlar" Türk değildir demekle eş anlamlı olan bu ifade, Türkiye toplumunda belli bir kesimin zihinlerinde yaşadıkları birlik ve beraberlik yarılmasını ele veriyor. Her şeyden daha fazla vahim ve tehlikeli olan işte bu. Bu çağrı karşısında, Avrupalı dostları Özkök'e şu soruyu sorsalar, nasıl bir yanıt alacaklarını insan doğrusu merak ediyor: "Sorunun muhatabı 'onlarsa', biz kimi AB'ye alacağız? 'Onların' olmadığı bir Türkiye'yi mi?" Bu soruyu daha da detaylandırabiliriz. "Siz ve onlar çizginiz nereden geçiyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti 'onların' da devleti değil mi? Yoksa 'onlarsız' veya 'orasız' bir Türkiye'nin AB üyesi olabileceğini mi ima ediyorsunuz?" Avrupalıları ve onlara verilebilecek yanıtları bir kenara bırakalım. Sonuçta onların ne diyeceği değil, bizim ne yapacağımız ve nasıl yapacağımız önemli. Bu zihniyetin Türkiye'deki Kürtler üzerinde yaratacağı etkinin, "tasada ve sevinçte" ortak bir toplumsal beraberlik tasarımını güçlendireceğini düşünmek mümkün değil. Zaten bu zihniyetin Kürtler arasında paralel ifadeleri de var. PKK'nın milliyetçiliğini kat be kat aşan radikal milliyetçi Kürt çevrelerinden benzer bir "onlar" söylemi gelişiyor. Örneğin PKK'dan bağımsız Kürt siyasal oluşumların yayınlarında, şu tür ifadelere artık sık rastlanıyor: "Kuzey ve Güney Kürdistan arasındaki sınıra yığınak yapan Türk ordu birlikleri". Töre cinayetleri bir Türkiye sorunu değil, Kürt sorunudur demekle, Irak sınırını Kuzey ve Güney Kürdistan arasındaki sınır olarak algılamak arasında aslında çok büyük bir fark yok. Özkök'ün yazısı ve bunun günlük yaşamda karşımıza çıkan sayısız ifadesi, bunların son günlerde Bağyurdu'nda, Pancar'da olduğu gibi zaman zaman ırkçı unsurlar taşıyan kitlesel bir öfke nöbetine dönüşen halleri, artık egemen görüş ve çevrelerinin Türkiye toplumunun geleceğini beraberlik içinde tasarlama güç ve belki de niyetlerinin olmadığını ele veriyor. Bu anlamda bir devrin sonuna gerçekten hızla yaklaşıyoruz. "Onlar"ın ne Türk ne de Türkiyeli olarak addedildikleri, bu topraklarda bulunmalarının "bizler" için ağır bir yük olduğu inancının güçlenebileceği bir dönemin kapıları birbiri ardına açılıyor ve ağır adımlarla bu yolda ilerliyoruz. Benzer bir gelişme doğal olarak "orada" ve "onlar" arasında da yaşanıyor. İki tarafın hâlâ bir ortak paydası var ama bu sadece giderek dışlayıcı vasıfları ağır basan milliyetçilikleri. Sosyalistlerin projesi Egemen siyasal ve ideolojik güç ve çevreler, Türkiye toplumunun tüm kültürel fark zenginliği içinde beraber yaşama projesinin taşıyıcı güçleri olmaktan hızla uzaklaşıyorlar. Bu beraberlik projesini sürdürme iddiası taşıyan İslami hareketlerin de, hem Sünni çoğunluğun tahakkümünü temsil ettikleri için hem de toplumda bu kez bir o kadar derin başka bir yarılmanın, laikçi-İslamcı ayrılığının taşıyıcısı oldukları için, bunu başarmaları mümkün değil. Geriye, insanları etnik ve kültürel aidiyetleriyle sınıflandırıp, derecelendirmeyen, insanlara sadece insan oldukları için haklar ve yükümlülükler atfeden ve bunları eşitlik ilkesinin bayrağı altında biçimlenmiş bir yurttaşlık konumu içinde somutlaştıran sosyalistlerin toplumsal beraberlik, bir arada yaşama projesi kalıyor. Türkiye'nin elitinin kendi geliştirdiği birlik yapma yöntemlerine güvenini yitirdiği, toplumsal beraberliği toplumun bütününü kucaklayarak tasarlamaktan aciz kaldığı, kullandığı dilin çekirdiğini "içimizdeki öteki" anlayışı oluşturduğu için, istemeden bile olsa, ayrımcı ifadelere giderek daha sık başvurduğu bir ara dönemdeyiz. Dinsel ve etnik kimliklerden oluşan çatışma, yarılma ve vuruşma kapanı, kurulmuş bizi bekliyor. Birikim dergisinin Haziran sayısındaki genel değerlendirme yazısının başlığının ifade etmeye çalıştığı gibi, "kim(lik) vurdu" ortamına doğru sürükleniyoruz . Buna kararlılıkla hayır dememiz gerekiyor. Türkiye'de bugün bu gidişin kararlılıkla karşısına çıkacak olanlar sosyalistlerdir. Sosyalistlerin özgürlük, eşitlik ve dayanışma ilkeleri üzerine inşa edilmiş, tarihsel saplantılarından sıyrılmış, evrensel değerlerin yönlendirdiği ve bunların insan ve yurttaşlık hakları olarak somutlaştırıldığı toplum tasarımı, Türkiye'de biz ve onlar ayrımını aşan bir toplumsal beraberliğin tasarlanabileceği yegâne çerçevedir. Türkiye'nin bu değerleri yeniden keşfetmeye acilen ihtiyacı var. ahmetinsel |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||
|
#8
| |||
| |||
| Töre cehalettir’ Ağrı Valisi Halil İbrahim Akpınar “Hiçbir problem cinayetle çözülemez” dedi, ekledi: “Töre İslamiyet’e medeniyete uymayan ilkel inanıştır, aşağılık şeydir” 14.03.2007 Meclis Araştırma Komisyonu üyelerinin Ağrı’daki töre cinayetlerini araştırmak üzere önümüzdeki hafta Ağrı’ya geleceğini belirten Vali Akpınar araştırmanın kendilerine ışık tutacağına işaret etti. Vali Akpınar şöyle konuştu: “Eğer bir suç işlenmişse bunun cezasının mahkemler tarafından verilmesi gerekir. Törelere inanmıyorum Aile içerisinde özellikle kızlara yönelik olan şiddetin son bulmasını arzu ediyoruz. Töre olarak sahip çıkılan şeyler ilkel inanışlardır. İslamiyet’le medeniyetle ve çağdaş kriterlerle uyuşmayan töreler artık çağ dışı kalması gereken anlayışlardır. Bunlarla herkesin mücadele etmesi gerekir. Kız çocukları üvey evlat muamelesi görüyor. Küçük yaşta, 13-15 yaşında birisine para karşılığında satılabilen meta gibi görüyorlar. Bazen bir çift dana parasına bile kız veriliyor. Törenin temelinde eğitimsizlik, cehalet yatıyor. Töre diye sahip çıkılan şey kan davası, berdel, kadını ikinci derecede görme, çocukları okutmama gibi şeyler. Hepsi aşağılık olan şeylerdir. Ben hiç töre olarak sahip çıkılıp da başımıza taç olacak şey görmedim. Dolayısıyla bu törelere inanmıyorum. İnşaallah inanmayanların sayısı artar da bu ilkelliklerden, rezilliklerden kurtuluruz.” |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
SELVILV (30.07.07) | ||