Çocuk Hakları Açısından Türkiye'de Çocuk Olgusu,törenin vurduğu çocuklar;
Türkiye 65 milyon nüfusuyla Avrupa’nın beşinci, Ortadoğu’nun birinci ülkesidir. Türkiye bu açıdan dünya sıralamasında ilk 20 ülke arasında yer almaktadır. Ülke nüfusu tabanda geniş, yukarıda ise 50 yaşın üzerinde daralan bir yaş piramidine sahiptir. Piramidin geniş tabanı çocuk ve gençlerden meydana gelmektedir.1990 nüfus sayımı sonuçlarına göre çocuk nüfusun toplamı 28.909.200’dir. Bu sayının genel nüfusa oranı % 41.78’dir. Çocuk nüfusun % 42.37’si erkek, % 48.64’ü kadındır. Bu istatistikler Türkiye’nin Batılı ülkelerle karşılaştırıldığında önemli ölçüde çocuk nüfusa sahip olduğunu gösterir. Çocuk sayısındaki bu ciddi göstergeler Türkiye’de çocuk nüfusun devlet ve toplum için önemli bir toplumsal olgu olduğuna tanıklık etmektedir.Türkiye, çocuk hakları sözleşmesini imzalayarak yürürlüğe koymak suretiyle çocuk nüfusun empoze ettiği sorunlara evrensel ölçütler çerçevesinde yaklaşmayı da kabul etmiş olmaktadır. Türk toplumunun çocuk konusundaki geleneksel değerleri ile bu evrensel ölçütler büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu bakımdan çocuk hakları sözleşmesinin süratle kabulü ve yürürlüğe konmasının önemli bir nedeni de budur. Burada sorun sözleşmenin ön gördüğü hakların aynı ölçüde hayata geçirilmesi şartlarının da aynı hızda oluşturabilmesidir.
Türkiye’de kültürün geleneksel değerleri çocuk haklarının köklerini Batılı oluşumlardan çok öncesine götürmektedir. Bu çerçevede henüz Tanzimat döneminde çocuk hakları teriminin bazı aydınlarca tıpkı insan hakları teriminde olduğu gibi telâffuz edilmiş olması şaşırtıcı değildir. "Çocuklarımızın terbiye ve eğitimini daha kendi çocuklarımızın haklarını öğrenmemekle mi başaracağız?"
(1) şeklindeki bir sitem "çocuk haklarının" uluslararası söyleminden yüzyıl öncesine rastlamaktadır. Tanzimat döneminde çocuğun toplumlar için ifade ettiği önemi çocuk eğitimiyle birleştiren kavramsal çalışmalar da yer almaktadır. Bunların en ilginç ve özgün olanı ise döneminde Maarif Nâzırlığına (Eğitim Bakanlığına) kadar yükselen bir aydın ve düşünce adamı olan Münif Paşa’ya ait olanıdır.
Türk düşünce tarihinin ilk popüler bilim dergisi olan Mecmua-i Fünûn’da yayınlanan bir makalesi bugün bile geçerli ve değerli olan çocuk analizidir. Münif Paşa bu makalesinde çocuğun topluma hazırlanması hususunun toplumda tam bir bilinçsizlik ve kayıtsızlık sorunu olduğunu nedenleri ve sonuçlarıyla irdelemektedir. Bu açıdan Osmanlı ile Avrupa’nın bir karşılaştırmasını yapan Münif Paşa Avrupa’nın çocuğun eğitimini ne denli ciddiye aldığını ve önemsediğini şu cümlelerle gözler önüne sermektedir:
Çocuk eğitimi Avrupalı anne ve babalar için çok önemlidir. Çünkü onlar dünyaya getirdikleri çocuklarının her şeyden önce öğrenim harcamaları ile ilgilenmektedirler. Bu çerçevede çocuk, bir süre anne-babalarının bulunduğu yerde okula devam eder. Burada başlangıç bilimlerini (mukaddemât-ı ilmiyeyi tahsil ettikten sonra) öğrendikten sonra büyük üniversiteleri bulunan uzak kentlere gönderilirler. Bu masrafları anne-babalar memnuniyetle karşılamaktadırlar. Üniversite öğrenimini müteakip memleketin en uzak köşesine seve seve hizmete giderler. Çocuklar, özellikleri gereği ilim ve ma’rifetin önemini kavrayamadıklarından oyun ve eğlenceye dalarlar. Bu durumda anne ve baba zaman zaman tatlılıkla, zaman zaman da tatlı sert, onları ilim ve edebe yöneltirler. Devletler de işte böyle, anne-babanın çocuklarına muameleleri gibi, ülke çocuklarını tatlılıkla ilim ve irfana yöneltmenin çarelerini ararlar. Hatta bazı Avrupa devletleri yedi yaşına varmış gerek kız, gerekse erkek çocuklarını mektebe koymayan pederleri (anne babaları) tecrim ile (cezalandırmak suretiyle) ilim ve ma’rifetin yaygınlaşmasına özen gösterirler.
Görüldüğü gibi yazara göre Avrupa’da öncelik çocuk eğitimine yatırımda ortaya çıkarken; Osmanlı’da ise çocukların küçük yaşlarda evlendirilmelerinde belirginleşir. Üstelik çocukların küçük yaşlarda evlendirilmesinde her türlü masrafı göze alan anne-babalar sıra onların eğitimine geldiğinde masrafları göze alamazlar. Münif Paşa bu makalesinde önemli bir noktaya parmak basmaktadır:
Çocukların dövülmesi olayı. Çocuk eğitiminde önemli bir yanılgı da çocuğun dayak ile eğitilmesidir. Haklarında her türlü iyi muamele gereken çocuklara böyle bir terbiye reva görülmemelidir. Bunun yerine aşamalı olarak çocuklara şu yöntemler uygulanmalıdır: Öğrencileri, çocukları uygun lisan ile uyarmalı, oturdukları yeri değiştirmeli, bir süre mektepte alıkoymalı, kabahatine göre dersi yirmi otuz kere yazmaya mecbur kılınmalıdır. Esasen dayak çocuk bedenine zarardan çok, onun ruhunu tahrip etmektedir. Bu yöntemin kabul olunmaz yanı da budur. Çünkü genellikle bu tahammül edilemez hareket kendilerine reva görülen çocuklar, zamanla yapılan hakarete alışarak gururlarını da kaybederler
(2). . Kültürdeki bu kavramsal önceliğe rağmen Türk toplumunda çocuk olgusunun duygu (şefkat ve merhamet) ve fayda karışık yaklaşımlara konu olduğu görülmektedir. Bu durum çocuğun toplumsallaşması dahil olmak üzere çocuk hakkında yapılan bütün çalışmalarda başat bir öğe olarak ortaya çıkmaktadır. Açıkçası görünürde varı-yoğu çocuk olan bir toplumun gerçekçi politika ve uygulamalar gerektiğinde bu olguyu görmezden gelmesini düşündürecek bir tablo ortaya koyması son derece düşündürücüdür.UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) Genel Müdürü James Grant 1986 yılında Türkiye’ye geldiğinde dönemin Cumhurbaşkanı’na çocukların aşılanması kampanyasında gösterilen başarı nedeniyle bir plaket vermişti. Grant, plaket töreninde yaptığı konuşmada aynen şöyle diyordu: "Türkiye’nin geçen yıl gerçekleştirdiği aşı kampanyası, dünya kupası final maçına benzetilebilir.
Kenan Evren de bu takımın Maradona’sıdır."James Grant Türkiye’nin çocuk aşısı konusunda yürüttüğü kampanyayı çok başarılı bulmuş olmalı ki bu başarısı nedeniyle Türk uygulamasını benzer kampanyalar içinde adeta bir final olarak takdim etmektedir. Söylendiğine göre dünya çapındaki bu kampanyada Türkiye Devletinin Cumhurbaşkanı kadar konuyu benimseyen devlet adamı olmamıştır. Mister Grant’ın şaşkınlığı biraz da bundan. Olaya gönderme yapan Prof. Soysal, şöyle bir değerlendirme yapmaktadır :
"Bilmez ki Türkiye’de çocuk denince, Cumhurbaşkanı’ndan köydeki çobana kadar hepimizin yüreği bir başka titrer. Çocuğa bu kadar düşkün bir başka toplum bulunmadığını rahatlıkla söyleyebilirsiniz."
(3).Türk toplumundaki çocuk olgusu konusunda geleneksel değerlerle toplumsal gerçekliğin aynı ölçüde paralel gelişmediği gözlenmektedir. Toplumun duygusal çocuk kültürünün nasıl oluyor da faydacı (pragmatist) kültür ve değerlere yöneldiği ise gerçek bir araştırma konusudur.* Çocuğu, aileyi tamamlayan bir unsur; sevgi, neşe ve mutluluk sağlayan bir varlık olarak tanımlayan toplumsal kültür bu felsefeyi günlük yaşamda ilginç bir biçimde ertelemekte, faydacı değerleri ön plana çıkarmaktadır.Faydacı değerler, manevi değerlerin önüne geçtiği oranda çocuğun istem dışı hayata zorlandığı görülür. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de çocuk ve çocukluğun pek iç açıcı olmayan toplumsal bir gerçekliğine tanık olunmaktadır. Bu tablo dünyadaki benzerlerine uygun olarak güç koşullar altındaki çocuklar olgusu başlığı altında incelenebilir.
GÜÇ KOŞULLAR ALTINDAKİ ÇOCUKLAR Çalışan Çocuklar : Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde çocuk bürosu kayıtları dikkate alınarak yapılan bir araştırmaya göre çocuk işçilerin % 35’i 13 yaşından küçüktür. Çocuk Hakları Sözleşmesine aykırı olan bu tabloyu Devlet İstatistik Enstitüsü rakamları da doğrulamaktadır. Buna göre;·
12-14 yaş arası 2 milyon 784 bin 239 çocuktan % 21.96’sı çalışmaktadır. Bu grup toplam nüfusun % 4.3’ünü oluşturmaktadır. ·
15-18 yaş arası 5 milyon 372 bin 624 çocuktan % 39.72 si çalışmaktadır. Bu oranlara dahil edilmeyen 12 yaş altında bir çok çocuk sokak ve işyerlerinde yasalara ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olarak çalıştırılmaktadır. Bu oranların toplam rakamsal ifadesi yaklaşık üç milyondur. Bu konudaki daha kapsamlı veriler ise yine Devlet İstatistik Enstitüsü’nün bir araştırmasında belirginleşir.
Bu araştırmaya göre Türkiye’de 6-14 yaş grubundaki çocukların % 30’u çalışmaktadır. Bu oran kızlarda erkeklere nispetle daha yüksektir. Kızların çalışma oranı % 30-40 düzeyindedir. Buna karşılık erkek çocukların oranı % 20’lerde kalmaktadır. Ancak kırsal alanlarda bu oran % 30’a ulaşabilmektedir
(4).Çocukların dörtte üçü ev işlerinde çalışmaktadırlar. Beklenebileceği gibi bu oran erkek çocuklarında daha azdır, ama Türkiye ortalaması olarak % 62 düzeyindedir. Aynı oran kentlerde daha yüksektir. Yalnızca iktisadi (ekonomik) işlerde çalışanlar göz önüne alındığında, çocukların % 8.48’i çalışmaktadır. Bu oran erkek çocuklarında, kız çocuklarındakine kıyasla daha yüksektir. (Erkeklerde % 9.78, kızlarda % 7.10). Aynı şekilde ekonomik işlerde çalışanların oranı kırsal alanlarda daha yüksektir (%13-16). Çalışan çocukların yarısından fazlası 12-14 yaş grubundadır. Bu yaş grubundakilerin ekonomik işlerde çalışan çocuklar içindeki ağırlığı daha fazladır. Bu ağırlık okula devam etmeyen ve iktisadi işlerde çalışan çocuklarda % 90’a ulaşmaktadır (5). Bu tabloyu daha açık olarak şöyle okumak da mümkündür: Türkiye nüfusunun yaklaşık 19 milyonunu oluşturan 6-19 yaş grubu çocuk ve gençlerin % 19’u çalışmaktadır. Bu grubun en yoğun istihdam edildikleri ekonomik faaliyet kolu ise tarımdır (% 62.3). Bu sektörü sırasıyla imalat (% 15.6) konfeksiyon, metal, çimento, tekstil, ağaç işleri), ticaret (%9.2), hizmet (%7.8) sektörleri izlemektedir.6 - 14 yaş grubundaki çocuk ve gençlerin % 95 gibi tamamına yakın bir kısmı 1 ile 24 kişinin çalıştığı küçük ve orta ölçekli işletmelerde istihdam edilmektedirler. Bunların % 86’sı 1-9 çalışanın bulunduğu küçük ölçekli işletmelerdir. Bu istatistikler kayıt dışı alanları kapsamamaktadır. Asıl çocuk çalışması işte bu boyuttadır. DİE’nün verilerine göre 12 yaş ve üzerindeki toplam 8 milyon ücretlinin % 30’u, yani 2.5 milyonu kayıt dışında bırakılmıştır. Ayrıca Türkiye’de çocuklar informel sektör olarak adlandırılan ayakkabı boyacılığı, otoparkçılık, oto cam siliciliği, kağıt, pet şişe, kutu toplama işleri gibi kayıt dışı işlerde de yoğun olarak çalışmaktadırlar.Tablo I: Türkiye’de Çalışan Çocukların Sayısal Durumu Çalışan Çocuk Sayısı İktisadi Alanda Çalışanlar Evlerde Çalışanlar
Erkek 1.557.534 597.647 959.888
Kadın 2.290.295 410.372 1.879.923
Toplam 3.847.830 1.008.019 2.839.811
Kaynak
.İ.E., 1995.Bütün bunların anlamı ise şudur: Tıpkı geleneksel kültürlerde ve eski Türk toplumlarında olduğu gibi Türkiye’de çocukların önemli bir bölümü çocukluklarını yaşamamaktadır. Çocukluk diye özel olarak yetişilmesi ve yaşanılması gereken bir dönem onlar için yoktur. Onlardan aileleri süratle yetişip erginleşmelerini, bir an önce yetişkin -adam- olmalarını beklemektedir. Çünkü aile bütçeleri yetişkin çocukların katkılarına acil ihtiyaç duymaktadır.Çocuklara Fiziksel Ceza ve Şiddet :Fiziksel darp ve ceza çocuklara yapılan istenmeyen uygulamaların başında gelmektedir. Aile ortamındaki bu istismar biçimi bir çeşit terbiye yöntemi olarak zaman zaman yasak olmasına rağmen eğitim kurumlarında da görülmekte ve duyulmaktadır.4-12 yaşlar arasındaki 50.473 çocuk üzerinde yapılan bir araştırma çocukların cinsiyet farkı olmaksızın % 62.60’ının fiziksel cezaya maruz kaldıklarını ortaya koymuştur. Bu araştırma, "bütün yaş gruplarında fiziksel ceza alan çocukların fiziksel ceza almayan çocuklara göre çoğunlukta olduğunu da ortaya koymaktadır. Buna göre bütün yaş gruplarında çocukların yaklaşık % 60’ına fiziksel ceza uygulandığı görülmektedir." (6).Bu ve benzeri araştırmalar Türk toplumunda çocuk eğitimi konusunda disiplin yöntemi olarak fiziksel cezaya başvurmanın diğer disiplin yöntemlerine göre daha fazla olduğunu göstermektedir. Oysa gelişmiş ileri ülkelerde, "bilerek aşağılama, sevgiden yoksun bırakma, sürekli çekiştirme, kötü (öcü, şeytan vs.) ruhları çağrıştırarak korkutma gibi çocuğun ruhuna zarar verecek (...)"
(7) nitelikte psikolojik taciz ve baskıların denetimi ile ilgili önlemler ve uygulamalar üzerinde çalışılmaktadır. Çünkü modern pedagoji fiziksel cezalar kadar manevi (ruhsal) cezalarla da ilgilidir. Fiziksel cezanın çocukta ve çocuğun ruhunda yaptığı tahribatın daha önemli ve etkili olduğu düşünülürse modern pedagojinin işin bu yönüyle neden bu denli ilgili olduğu ortaya çıkar.Fiziksel tacizin şiddete yönelen boyutu üzerinde biraz durmakta yarar vardır. Bu konu yalnızca anne babaların çocukları üzerindeki fiziksel taciz ile sınırlı değildir. Ailenin dışında okul, sokak, medya ve hatta bütün bir toplum şiddeti yaratan, körükleyen ve ateşleyen kurumlara ve ortamlara dönüşebilmektedir. Toplumda bu geniş sorumluluk ağı kendine düşenleri gereği gibi yerine getirmediği zamanlarda aile kaçınılmaz bir şiddet ortamına dönüşmektedir.
Aile içi şiddetin doğrudan kurbanları olan çocukların olası tepkileri ve kişilik özellikleri ise şiddeti uygulayanlara (anne-babalara) derin bir nefret yoğunlaşmasıyla belirginleşmektedir. Aile Araştırma Kurumu’nun bulguları bu önermeyi doğrulamaktadır: "Şiddet uygulanan hanelerin % 74.5’inde çocuklar şiddete şahit olmaktadırlar. Şiddeti gözlemleyen çocukların gösterdikleri tepkilerin içinde en sık rastlananı % 54’lük bir oranla ‘korku’ olmuştur. Örneklemin % 8.4’ü çocukların yaşının henüz bir şey anlayamayacak kadar küçük olduğunu belirtmiştir. Çocukların % 16.4’ü tepkilerini ‘babayı sevmemek’ şeklinde göstermektedirler. Şiddete tanıklık eden çocukların % 6.9’u ‘hiç ses çıkartmamakta’dır. Çocuklarda görülen davranış bozuklukları ise şöyledir: Çocukların % 4.9’u içlerine kapanmaktadır; % 4.9’u ise saldırgan davranışlara yönelmektedir." (8) Türkiye’de şiddet konusunda medyanın gerekli duyarlılık içinde olduğu tartışmaya açıktır.
Özellikle Türk özel televizyonlarında haftada ortalama 600 filmde öldürme, yaralama, soygun ve şiddet sahnelerinin yanı sıra pornografik sahnelerin bolca olduğu filmler çocukların izleyebilecekleri saatlerde sakınılmadan gösterilmektedir. Medya bu tür haberlerde tarafsız bir görünüm içinde olmakla birlikte bu tür haberleri yayınlama sıklığı düşünülürse, adeta insanlara şiddeti kanıksatan bir rol ortaya çıkmaktadır. Namusun temizlenmesi gereken bir şey olduğu, eve geç gelen kızın dövülmeyi hak ettiğini ima eden bu tür haberlerde medya hiçbir şekilde eğitici rol ve misyon üstlenmemektedir.
Sokak Çocukları :Türkiye’de İstanbul, Ankara gibi büyük kentler aile içi baskıdan, şiddet ve tacizden kaçarak kurtuluşu sokakta arayan binlerce çocuk bulunduğu tahmin edilmektedir. Sokak Çocukları Derneği başkanı Yusuf Kulca sadece İstanbul’da 20 bin dolayında sokak çocuğu olduğunu belirtmektedir. Kulca’ya göre Türkiye genelinde bu rakam 80 binlerdedir (9). Metropol çevrelerinde bu gelişmelere bağlı olarak "kriminal çocuk alt kültürleri" oluşmaya başlamıştır. Bu durum daha çok sokak çocuklarının sokaklarda karşılaştıkları tehlike ve risklerin bir sonucudur. Buna bağlı olarak tiner ve bali (bally) koklama, hırsızlık, fuhuş, yankesicilik vb. suçlar sokak çocuklarının olası davranış sapmaları olmaktadır. Büyük kentlerde tiner ve bali koklayan çocukların tipik bir kriminal çocuk alt kültürü haline gelebildikleri Türkiye’nin son döneminde dikkat çekici olaylarla kanıtlanmaktadır. Bu çocuklar banliyo trenlerinde yolculara, sokaklarda gözüne kestirdikleri insanlara ve özellikle bayanlara saldırmakta cana ve mala kast etmektedirler. Kuşkusuz bu durum çocuk suçluluğunu artıran bir etken olmaktadır. Emniyet Genel Müdürlüğü verileri bu bağlamda çocuk suçluluğunun artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. 1998 yılı itibariyle çocuklar Türkiye’de 20 bin 311 suç işlemiştir. 10-18 yaş grubundaki çocukların işlediği suçlar arasında ilk sırayı hırsızlık almaktadır.
Yaralama, gasp, darp ve kız kaçırma bunu izleyen diğer dikkat çekici suçlardır.
Tablo II: 1998 Yılında Türkiye'de Çocukların İşlediği Suç Çeşitleri
Suç Türü Toplam Suç
Gasp ve Soygun 171
Darp 2148
Öldürme 135
Yaralama 3091
Kasten Yangın Çıkarma 30
Dolandırıcılık 299
Zabıta Kuvvetlerine Saldırı 11
Kumar 29
Meskene Saldırı 87
Tehdit 128
Kız Kaçırma 466
Rüşvet, Zimmet, İrtikap 52
Adam Kaçırma 9
Oto Hırsızlığı 801
Çocuk Kaçırma 12
Diğer Hırsızlıklar 7649
Cebren Irza Geçme 86
Uyuşturucu Kullanma 52
Zina 40
Terör Suçları 54
Irza Tasaddî 117
Malî Kaçakçılık 44
Polise Hakaret ve Mukavemet 114
Silâh Kaçakçılığı 11
Devlet Memurlarına Hakaret 45
Diğer Suçlar 4118
Ruhsatsız Silâh Taşımak 512
Arkadaşlar,bu suç dosyaları aslında başında Devletindir.Devlet bölgecilik yapmasa,tüm vatandaşlarına aynı mesafede davransa bu tablonun çok iyiye doğru değişeceğini biliyorum.Ve maalesef tüm suçlar.tüm cezalar hep çocukları buluyor..Ne ilginç değil mi?
Milli Eğitim Dergisi-150











Normal