Döneriz bir gün eski şehirlerimize de; eski ilşkilerimize döndüğümüz gibi tıpkı;
biraz pişman, biraz naçar...
Bir zamanlar doludizgin bağlandığı tutkulu aşkları asla unutamadığı gibi insan,
bir zamanlar koynunda tutkuyla yaşadığı şehirleri de unutamaz hiç...
Ondandır nereye gitse, vazgeçemediği kitaplar gibi , o şehirleri de götürmesi
beraberinde... Çünkü orada izleri vardır:
Havasında nefesi, metrosunda parmak izi, kaldırımında adımı, yastığında
gözyaşı... Kaç pozu çekilmiştir ünlü meydanlarında kim bilir, kaç ışıklı geceyi canı
çekmiştir; dili kaç posta pulunu ıslatmış, kaç parkta kaç kuğuya dert anlatmıştır.
Yaşadığı kenti kim bilir kaç kez sevmiş, kaç kez nefret etmiştir insan... Kaç kez
kaçmış, kaç kez geri gelmiştir; tıpkı eski bir aşka döner gibi özlemden tutuşarak;
biraz pişman, çokça naçar...
Londra' dayım... Baktım, 25 yaşım yollarda; Heatrov' da ayrılığım, yanlızlığım
Marble Arch' ta, köşe başında...
Her sabah alcakaranlığında efkarla uyandığım bu kül rengi şehir, yanlızlığımın
başkentiydi bir zamanlar... Firarımdı; gurbetim, hüznüm, hasretim... Sürgünümdü;
sığınağım oldu giderek...
Soğuk nezaketinden soğuk duşlar gibi ülperdiğim, yavuklu mektubu bekler gibi
güneş beklediğim, kıyasıya nefret edip ölesiye sevdiğim, kara bulutlar, kara
şemsiyeler, karabasanlar diyarı...
Metro rayları arasında farelerin, damlarında sılaya
çevrili antenlerin cirit attığı ikinci kentim... Gençliğimin orta yeri...
Bilemezsiniz nasıl tepeden tırnağa yabancıydım ona ilk gidişimde; nasıl baştan
ayağa mutsuz... İstikbalden umutsuz... O yüzden epey vakit aldı, özenerek içeri
baktığım kapılardan, güvenle dışarı bakmam; onunla barışmam...
Ölsen bir yudum su vermezdi şehir; öylesine ilgisiz, öylesine merhametsiz...
Mahşeri kalabalığında alabildiğine sessiz...
Üşüyen bir ruh, kanayan bir yürekle arşınladım ıslak sokaklarını uzun süre...
Hoyrat kollarını açmasını bekledim.
Sonra bir bahar körpeliğinde, aniden barıştı benle... Açtı sımsıkı örtülü
kapılarını; verdi gizlediği sırlarını... Kalın kurşuni kabukların altında ışıltılı bir inci
buldum. Yıkılmış dostluklar, kesilmiş bıyıklar, vaatkar aşklarla ilk şehrime geri
döndüm.
Hayatımda kendisinden öncesi, kendisinden sonrakilerden ayıran harikulade bir
hudut çizgi oldu bu şehir... Yeniden buluştuğumuzda aslında hiç ayrılmadığımızı
fark ettim.
Anladım ki, severken vazgeçmek cinayettir. Ve biz her suçlu gibi sonunda,
cinayeti işlediğimiz yere, severken terk etmek zorunda kaldığımız şehre döneriz bir
gün,
.... tıpkı severken vazgeçtiğimiz eski bir sevdalının telefonunu çevirir gibi gece
yarısı...
Alıntı.
biraz pişman, biraz naçar...
Bir zamanlar doludizgin bağlandığı tutkulu aşkları asla unutamadığı gibi insan,
bir zamanlar koynunda tutkuyla yaşadığı şehirleri de unutamaz hiç...
Ondandır nereye gitse, vazgeçemediği kitaplar gibi , o şehirleri de götürmesi
beraberinde... Çünkü orada izleri vardır:
Havasında nefesi, metrosunda parmak izi, kaldırımında adımı, yastığında
gözyaşı... Kaç pozu çekilmiştir ünlü meydanlarında kim bilir, kaç ışıklı geceyi canı
çekmiştir; dili kaç posta pulunu ıslatmış, kaç parkta kaç kuğuya dert anlatmıştır.
Yaşadığı kenti kim bilir kaç kez sevmiş, kaç kez nefret etmiştir insan... Kaç kez
kaçmış, kaç kez geri gelmiştir; tıpkı eski bir aşka döner gibi özlemden tutuşarak;
biraz pişman, çokça naçar...
Londra' dayım... Baktım, 25 yaşım yollarda; Heatrov' da ayrılığım, yanlızlığım
Marble Arch' ta, köşe başında...
Her sabah alcakaranlığında efkarla uyandığım bu kül rengi şehir, yanlızlığımın
başkentiydi bir zamanlar... Firarımdı; gurbetim, hüznüm, hasretim... Sürgünümdü;
sığınağım oldu giderek...
Soğuk nezaketinden soğuk duşlar gibi ülperdiğim, yavuklu mektubu bekler gibi
güneş beklediğim, kıyasıya nefret edip ölesiye sevdiğim, kara bulutlar, kara
şemsiyeler, karabasanlar diyarı...
Metro rayları arasında farelerin, damlarında sılaya
çevrili antenlerin cirit attığı ikinci kentim... Gençliğimin orta yeri...
Bilemezsiniz nasıl tepeden tırnağa yabancıydım ona ilk gidişimde; nasıl baştan
ayağa mutsuz... İstikbalden umutsuz... O yüzden epey vakit aldı, özenerek içeri
baktığım kapılardan, güvenle dışarı bakmam; onunla barışmam...
Ölsen bir yudum su vermezdi şehir; öylesine ilgisiz, öylesine merhametsiz...
Mahşeri kalabalığında alabildiğine sessiz...
Üşüyen bir ruh, kanayan bir yürekle arşınladım ıslak sokaklarını uzun süre...
Hoyrat kollarını açmasını bekledim.
Sonra bir bahar körpeliğinde, aniden barıştı benle... Açtı sımsıkı örtülü
kapılarını; verdi gizlediği sırlarını... Kalın kurşuni kabukların altında ışıltılı bir inci
buldum. Yıkılmış dostluklar, kesilmiş bıyıklar, vaatkar aşklarla ilk şehrime geri
döndüm.
Hayatımda kendisinden öncesi, kendisinden sonrakilerden ayıran harikulade bir
hudut çizgi oldu bu şehir... Yeniden buluştuğumuzda aslında hiç ayrılmadığımızı
fark ettim.
Anladım ki, severken vazgeçmek cinayettir. Ve biz her suçlu gibi sonunda,
cinayeti işlediğimiz yere, severken terk etmek zorunda kaldığımız şehre döneriz bir
gün,
.... tıpkı severken vazgeçtiğimiz eski bir sevdalının telefonunu çevirir gibi gece
yarısı...
Alıntı.









Normal
