Nüve Forum


Antropoloji hakkinda sosyal antropoloji ile ilgili bilgiler


SOSYAL ANTROPOLOJİ Hayatın Orijini: Termodinamiğin ikinci prensibine göre bir enerji şekli bir başka enerji şekline çevrilirken arada bir kısım enerji kaybolur. Bu görüş açısından bakıldığında canlı organizmaların kendiliğinden meydana gelmesi

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 04.08.07, 05:15
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 2.983
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart sosyal antropoloji

SOSYAL ANTROPOLOJİ

Hayatın Orijini:
Termodinamiğin ikinci prensibine göre bir enerji şekli bir başka enerji şekline çevrilirken arada bir kısım enerji kaybolur. Bu görüş açısından bakıldığında canlı organizmaların kendiliğinden meydana gelmesi imkânsız gibi görünmektedir. Çünkü canlı organizmalarda her çeşit aktivite ve oluşum bir enerji artımını gerekmektedir. Gerek tek hücreli ve gerekse çok hücreli komplike canlılar moleküler organizasyonları için enerji depolarlar.

1934 yılında H.C. Urey, kendisine Nobel armağanını kazandıran şu denemeyi yapti. İçinde su, hidrojen, amonyak ve metan gazı bulunan bir kabın içinden arkadaşı Dr. Stanley Miller'ın teklifiyle elektrik akımı geçirdi ve bu arada hararetin 80°-90° santigrad arasında bulunmasını sağladı.

Bu deneme sonucunda aralarında canlı organizmada da bulunan 25 çeşit aminoasit elde edildi. En önemli yanı da bu aminoasitler elde edilirken kabın içinde serbest oksijen bulunmaması idi.

Bu araştırma başlangıçta bilginleri hayatın tüp içinde gerçekleştirilebileceği gibi bir kanaate götürdüyse de sonraları bunun boş bir hayal olduğu anlaşıldı.
Bu konu üzerinde tartışmak üzere 1957'de Moskova'da toplanan bir bilginler heyeti hayatın varolması için şu dört şartın gerekliliğini ileri sürdü:

1. Ortamda bol ve serbest hidrojen bulunmalı ve bunun yanı sıra oksijen çok düşük oranda veya hiç olmamalıdır.
2. Ultraviole şualanması tarzında bir enerji yeterlidir, moleküler rekombinasyon için enerji birikimi olmalıdır veya volkanik püskürme ile çevre yeteri kadar ısıtılmış bulunmalıdır.
3. Canlı organizmanın geliştirilmesi için uygun organik bileşikler yukarıda sayılan ortamda birikmiş olmalıdır.
4. Atmosferdeki hidrojen tedricen azalmalı ve oksijen satürasyonu artmalıdır.

Bu safhada her ne kadar organik bileşiklerden bahsedilebilirse de henüz canlı organizmadan söz edilemez. Oksijen oranının giderek artması karşısında bu çok sayıdaki organik bileşiklerin hepsi ortadan kalkarken bunların içinde bir tür organik bileşik kendisini oksijenli bir ortamda yaşatacak bir adaptasyonu keşfetti. Diğer formlar süratle elimine oldu ve daha sonraları Fotosentez olarak adlandırılacak olan bu hâdise ile enerji depolayabilen ve organik madde üretebilen ilk bitkiler yeryüzünde görülmeye başlandı. Fotosentez yolu ile karbonhidratların reduksiyonu ve serbest oksijen bu bitkilerin (bunlar tek hücreli idiler) biricik enerji kaynağı idi. Oksijen artımı bizatihi teneffüs sistemi ola canlıların gelişmesini elzem kılmıştır. Porphyrin'in klorofilin bir prekürsör olduğu ve yeryüzünde fotosentez yapabilecek biricik bileşik bulunduğu bilinen bir gerçektir. Ancak organik bileşiklerden bir türün bu gün için bilinmeyen şartlar ve imkânlar içinde canlı bir nebat hücresi olarak gelişmesi ve bu hücrenin cansız organik molekülleri asimile ederek kendisi için gerekli enerjiyi depo etmesi ileri sürülmektedir. Daha sonraki bir devrede bu canlı biti hücreleri gene kendileri gibi canlı bitki hücrelerini yeme ihtiyacını kazanmıştı ve ilk "kanibalistik" yamyamsı davranış tipi ortaya çıkmışti.

Hareketlilik Vasfı: Gerek tek hücreli gerek çok hücreli her türlü canlı bir ölçüde hareket edebilir veya kendisine uygun bir pozisyonu seçebilir. Bu işi pek çok çeşitli ve basit sistemlerle başarır. Tek hücreliler bu işi ya protoplazm uzantıları ile veya iplikçikleriyle yaparlar. Az gelişmiş çok hücreliler ise kendileri hareket etmeksizin hareketli vasatları seçmek suretiyle bir hareket sağlarlar (süngerler, mercanlar, midye ve istiridyeler gibi). Hücre sayısı çok fazla olunca ve milyarları bulunca bu kadar çok hücreyi bir arada tutacak destek sistemlerin, (kemik, kıkırdak, adale, bağ dokusu gibi) geliştirilmesi gerekmiş ve hareket için özel organlar geliştirilmiş, hayvani yapı yaşadığı ortamın mukavemetini azaltacak bir şekilde değişmiştir, ilk balıklar çok yavaş seyirli dip balıkları olduğu halde onların torunları saatte elli, altmış mil yapabilecek bir hıza ulaşmayı başarabilmişlerdir.

Balıklar ve kuşlar dahil yeryüzünde yaşayan bütün hayvanların gerek ön gerek arka eksremiteleri birbirine şaşmaz bir benzerlik gösterirler, bütün hayvanlarda önde ulna ve radius, arkada ise tibia ve fibula mevcuddur. Bu kemiklerin hepsinde aynen mevcud olmasının sırrı bu sistemin hayvana ve ekstremiteye dönme imkânı sağlamasındandır.

İlk bipedal -iki ayaklı- canlıları Mezozoic devrede hem etle hem de otla geçinebilen dinazor türleri arasında görürüz. Gövdenin iki ayak üzerinde kalkabilmesi için bu hayvanlarda gelişmiş bir kuyruğun denge görevini yüklenmesi gerekmişti. Bugün içinde bazı Lizard-kertenkele nevilerinde hızlı hareket sırası da bu bipedal postüre rastlanır.

Gelişmiş dört ayaklı hayvanlarda adaleler ekstremitenin distaline gidildikçe zayıflar ve incelir. Bunun sebebi bu ekstremitenin daha hızlı hareket edebilmesini sağlamaktır. Bunun yanı sıra insanın iki ayak üstüne kalkması bir dinazor veya bugünkü kertenkelenin bipedal durumu ile karşılaştırılamaz. Kuşlar ve kangurular içinde aynı şey söylenebilir, insanın iki ayak üstüne kalkmasının maksadı alet tutabilmek ve yapabilmek için ellerin serbest kalmasını temindir.
Her ne kadar su kenarında yaşayan bazı kertenkele türleri de ön ayaklarını besin toplamak için kullanılırsa da bu hayvanların ön ekstremitelerinde fonksiyonel bir diferansiyasyon olmamıştır. Özellikle arka ayaklarda bir erekt postürü sağlayacak hiçbir gelişim yoktur. Bunun yanı sıra insanda arka ayak milyonlarca sene içindeki gelişmesini diğer hayvanların hızı arttıracak şekildeki gelişmesine uyduracak şekilde yapmamıştır. Bizim yürüyüşümüz yavaş seyirli hayvanlarınki gibi "plantigrade"dir. Ayı yürüyüşüne benzer.

Üreme Potansiyeli: Denizde yaşayan canlılarda bu yetenek akıl alamayacak kadar fazla görülür. Mesela orta büyüklükteki bir morina balığı beş yıl kadar yaşar, her yumurtlamada altı milyon yumurta döker, her balık 30.000.000 yumurta yapmasına rağmen bunların içinde sadece ikisi yumurta yapabilecek bir olgunluğa erişebilir. Aynı şekilde bir tatlı su balığı da her yumurtlamada 25.000 yumurta verdiği halde bunlardan sadece 1OO.OOO' de ikisinin erginliğe erişme şansı olabilir.

Amfibilerde ve sürüngenlerde ise durum değişiktir. Kendisini suya uyduranlarında yumurta sayısı yüksektir, bir defada 2.000'den aşağı değildir. Bunlardan ise ancak biri hayatını ergin devreye ulaştırabilir. Balıkların bir kısmında döllenme bir Remote-fertilization şeklindedir, erkeğin, dişinin biraktığı bütün yumurtaları döllemesi şansı çok azdır. Bunun yanı sıra bir kısım amfibilerde ve balıklarda ise dişi yumurtaları kendi vücudu üzerine döker ve erkek, dişinin vücudu üzerine spermini boşaltır. Bu tip bir döllenme, ilk şekline göre biraz daha gelişmiş olmasına rağmen gene de "external fertilization" olarak adlandırılır. Bu uygulama şeklinde yumurta ziyanı çok fazladır. Amfibilerin karada yaşayan şekillerinde gelişme şansına erişme oranı bire yetmişbeşle yüzelli arasındadır.

Küçük cüsseli memelilerde oran büyüklerine göre daha fazladır. Bir tarla faresinde ortalama ömür 120 gün ve bir üreme devresi içindeki yavru sayısı 20 olmasına rağmen bu yavruların yaşama oranı 1/10'dur.

İnsanda ise durum daha deği******. Tabii şartlarda yaşayan Avustralya yerlilerinde, bir kadının doğuracağı toplam çocuk sayısı beşi geçmez. Bu nisbet yukarı maymunlarda da aynen muhafaza edilir. Bir yerli kadın, günlük gıdasını temin etmek için, ortalama on mil katetmek zorundadır. Bu sebeple yanında sırtında taşıyabileceği çocuk sayısı biri geçmez. Her çocuk için 3-4 yıl süt verme süresi tanındığına göre, bir çocuk gelişmeden ikincisine pek rastlanmaz.

Dünyanın Jeolojik Devirleri: Yeryüzünün yaklaşık 4,5 milyarlık yaşı, gösterdiği biolojik ve jeolojik farklılaşma açısından dört büyük devrede toplanır Bunlardan birincisi olan Precambrian, yaklaşık 3 milyar sene devam etmiş olup, bu devrede sadece tek hücrelilerin-protozoerlerin yaşadığı bilinmektedir, çok hücreli hayvan fosilleri bu çağda ele geçmemiştir. İkinci devre olan Paleozoic'de çok hücreli hayatın denizde ve karadaki örnekleri çok sayıda görü lür. İlkel balıklar ve vertebrahlar, 600.000.000 yıl önce var oldular, insanın dünyaya geldiği Cenozoic devre iki ana bölüme ayrılır. Tertiary fazda memeli lerin modernizasyonunu ve spesiyalizasyonunu görürüz. Toplam 70.000.00 sene süren bu devrenin son yaklaşık dört milyon yıl öncesine kadar insan henüz dünyada yoktur. Quaternary adı verilen son devrede dev memeliler ve insan görünür. Fosil kayıtları takriben bundan 3 milyar yıl önce tek hücreli hayatın dünyada var olduğu ve bu devrenin 3 milyar yıldan biraz fazla sürdüğünü ortaya koymaktadır. Çok hücrelilerin ortaya çıkması ve insanın görünmesi ise ancak son 500.000.000 yıl içinde olmuştur. Bu devrede bazı virüs türlerinin ilk basit DNL kodlanmasına sahip olduğu ancak bunların enformasyon taşıma özelliğini birkaçı geçmediği sanılmaktadır.

Enerji Piramidi: Yeryüzünde hayvanların yaşaması için gerekli enerji gün ışınları tarafından temin edilir. Bu enerji bitkiler tarafından hayvanların kullanabileceği enerji şekline çevrilir. Burada da ancak güneş enerjisinin sadece '3'ünün bitkiler tarafından çevrilebildiği hesaplanmıştır. Toplam enerjinin' 50'si yansıtılır veya kaybolur, % 25'i suyun, deniz ve göllerin buharlaştırılması için kullanılır, % 15 kadarı suların ve toprağın ısıtılmasına harcanır.

Yeryüzünün direk ışın alamayan kısımlarında ise bazı bakteri türleri ve mantarlar gibi klorofil ihtiva etmeyen bitkiler yaşar. Bunlar kendilerine gerek enerjiyi organik materyelden temin ederler. Mağaraları bu tip bir hayat için örnek verebiliriz. Okyanusların derin bölgeleri için de aynı şey söylenir. Satihta çöken organik materyel bu derinliklerin canlıları için bir enerji kaynağı olur Sema bize enerji piramidi veya trofik piramid olarak tanıtılmıştır. En alt kısmı bize bir yıl içinde hayvanlar tarafından yenilebilecek artan bitki miktarını göstermektedir. Bu yenilen bitki miktarının sadece onda biri enerjiye ve organ hayvan maddesine çevrilebilir. Yani otla beslenen hayvanlar sadece yedikleri nebatlarin onda birinden enerji ve yapı maddesi yapımında faydalanabilirler. Bu takdirde otla beslenen hayvanların toplam vücut agırlıkları bir yıl içinde yedikleri ot miktarının onda birinden fazla olamaz. Aynı şekilde etle beslenen hayvanların toplam ağırlığı da otla beslenen ve etle beslenenlere yem olan hayvanların toplam ağırlıklarının onda birini geçemez. Böylece etle beslenen hayvan sayısının otla beslenenlerden neden daha az olduğu kolayca anlaşılabilir.

Ramapithecines: Bu terim ilk defa G.E. Levis tarafından teklif edilmiş olup, daha sonra bu grubun diğer üyeleri de keşfedilerek "Dryopithecines" ilk defa bugünkü insana yaklaşan bir anatomik yapıya benzemesindendir. Bu türe ilk insanın ataşi gözü ile bakılabilir. Levis'in buluşu uzun seneler itibar görmemesine rağmen, 1965 yılında Sinions ve Pilbeam tarafından tekrar gözden geçirildi ve bu grubun damak yapısının ve dış formasyonunun bugünkü insana çok benzediği tesbit edildi. Aynı zamanda bu türün yakın akrabası sayılan Pongid'lerden de çok farklı olduğu müsahede edildi. Pongid'lerin bir türü olan sempanzenin de bu yüzden sanıldığı gibi insanın ecdadı olmaktan çok uzak olduğu kanaatine varıldı.

İnsanın yaratıldığı yer insanın ilk atalarının şekilde de olsa primatrlarla bir yakınlığı olduğu kabul edilmekte ve bu ilkel yaratıklara ilk insanın ataları gözü ile bakılmaktadır. Gerek ilk insan fosillerine ve gerekse bu primatların ilk cetlerine Afrika'nin tropikal bölgelerinde rastlanması, ilk yaratılan insanın da Afrika'da dünyaya geldiğini ispatlamaktadır. Yakın zamanda yukarı maymunların yaşayışları ve davranışları üzerinde dikkatlerin artması bize ilkel insan yaşantısı hakkında çok kiymetli bilgiler kazandırmıştır. Özellikle Afrika'nın goril ve şempanze gibi büyük maymunlarının bu konudaki katkısı çok büyük olmuştur.

Patas Maymunlari: Aralarında çıkardıkları seslerle anlaşan en ilkel maymun grubudur. 12-13 üyelik gruplar halinde yaşarlar. Yetişkin bir erkek, bütün sürüdeki dişilerin kocası ve sürünün koruyucusudur, hem nebati hem de yumurta ve küçük hayvan yavruları gibi etle beslenebilen bir rejimleri vardır. Bir mil kareye on maymun düşecek şekilde bir nüfus politikası güderler.

Baboonlar: Büyük sosyal gruplar halinde yaşayan saldırgan tabiatli hem et ve hem de otla geçinen hayvanlardır. Yüzbinlerce sene ilk insanla yan yana yaşamış, yemiş yenilmiş, öğretmiş öğrenmiş yaratıklardır. İlk insanın canlı et deposunu teşkil etmiştir. Bulunan mezarlıklarda çok sayıda insan tarafından öldürülmüş ve yenmiş baboon kalıntısına rastlanmıştır. Güney ve Batı Afrika'da çok yaygındır. İşin en dikkati çeker tarafı ilk insan fosillerinin de bu bölgede ele geçmesidir. İlk insanın böcek toplamasını, kertenkele yumurtası çalmasını, böcek yemesini ve küçük antilop yavrularını sopayla öldürmesini bu akrabalarından öğrendiği ileri sürülmektedir. Bu hayvanlar insandan çok daha önce yeryüzünde varoldular ve yaşama tecrübesi kazandılar. Grupları genellikle 30-50 hayvan arasında değişen bu maymunlarda hiyerarşi ve dominans şaşılacak bir askeri intizam gösterir. En güçlü yetişkin erkek maymun grubun başı olur ve onun uygun göreceği diğer ferdler sırasıyla otoriteyi paylaşırlar. Bu hayvanlarda ilk defa bir grup reaksiyonundan ve grup defansından bahsedilir (bir anlamda milliyetçilik).

Goril: 8-17 üyelik gruplar halinde 15-16 milkarelik bir alanda yaşarlar. Bir ağaç hayvanı olarak gelişimlerini sürdürdükleri halde yer bitkileri ile geçinmek zorundadırlar -ilk insan gibi-. Seksüel dürtüleri az, sakin tabiatlı yaratıklardir, zeka seviyeleri şempanzeden fazladır, domanansa önem vermeleri insana benzer özelliklerdir.

Şempanze: Bu hayvanların sosyal hayatları hakkında en geçerli bilgileri uzun seneler ormanda yaşayarak bu hayvanlar hakkında bilgi toplamaya çalışan Goodal'a borçluyuz (1967-1968). 60-80 üyelik gruplar halinde 25-30 milkarelik bir alana dağılmış olarak yaşarlar. Böcek, çiçek, tohum, ağaç kökleri ve nadiren de etle beslenirler. Diğer maymunlar ve büyük hayvanların etle beslenen parçalayıcı hayvanlara yem olmaları yanında pongidlerin ve insanların müşterek özel kokuları sebebiyle bu hayvanların dikkatini çekmediği görülmüştür. Şempanzelerde dominans dağılımı bugünkü insan toplumuna daha yakındır. Her erkek dişisi ve diğer bütün küçükler üzerinde otorite sahibidir. Ayrıca grubun, salahiyeti, zaman ve mekân içinde değişen bir lideri vardır. Bu hayvanlar da ilkel bir aile tipi vardır ve bu aile ana-evlattan teşkil edilen iki kişilik bir toplumdur.

Yabani pongridlerde homoseksüel davranışa hemen hemen çok nadir rastlandığı halde, şempanzelerde bu hale sıklıkla rastlanır. Kıskançlık hiç yoktur kızışmıs bir dişi, günde 20-30 erkeğe cevap verebilir. Laktasyonun uzun sürmesi bu hayvanı, 3-5 sene kadar ikinci bir gebelikten korur ve bu şekilde bir doğum kontrolü yapılmış olur.
Bu hayvanların ortalama yaşama süresi orman şartlarında 25-30 yılı aşması özel korunma şartlarında ise 50-60 yıl kadar yaşadıklari görülmüştür.

Gause Kanunu: Ayni gida kaynaklarini paylasan iki tür uzun süre bir arada yasayamaz. Bu kanun prensibinden hareket edilirse milyonlarca sene beraber yasamis olan dryopitecineler ile ramapitecinelerin ayni tür gidalari seçmediklerini kabul etmek gerekir. Ramapitecinede kesici ve köpek dislerinin körelmis olmasi bu kanunu dogrular niteliktedir. Antropoidlerde köpek dislerinin iyi gelismis olmasi onlara, birincisi müdafaa etmek, yakalanan avi kesmek ve parçalamak, ikincisi ise sert tropikal meyveleri parçalamak imkânini veriyordu. Ramapitecinede ve modern insanda bu dislerin körelmesi bu fonksiyonlarin kayboldugunu göstermektedir.

Ev Yapma: Australopitecine'lerin bir siginak ve ev yapma itiyadinda olduklarini gösteren hiçbir belirti yoktur. Sadece beraber yasadiklari ve ayni beyin hacmini paylastiklari baboonlarin hayati ile mukayese edilirse, geceleri agaçlari ve çali oyuklarini tercih ettikleri hükmü çikarilabilir. Afrika'da ilk tas parçalarindan dizilmis (u) harfi seklinde duvar siginaklara 20.000 yillik kazilarda rastlanmaktadir.

Beslenme: Dryopitecinelerin, miocene devri kuraklığından ötürü bir orman, parçasındaki nebati maddeleri bitirip bir başka orman bölgesine geçerken aradaki otluk bölgelerde yiyecek sıkıntısı çektikleri ve bu sebeple karnivor bir karakter geliştirdikleri, bu arada bu yüksek otlarda avlarını ve düşmanlarını görebilmek için bipedal bir postür geliştirdikleri iddia edilmektedir. Ayrıca geniş otluk bölgelerinden geçerken kısa bir süre için de olsa etin ottan daha kolay taşınabilir bir rezerv yiyecek maddesi olması da bunda etken olmuştur. İnsanın et yemeğe başlaması ile beraber dünyanın her yerinde yaşayabilmesi şansı doğmuştur.

Homo Erectus: Bipedal yürüyüş gelişmesini mükemmelleştirmiş, 1000 cm3 beyinli, oldukça iyi alet yapabilen bu insanların vücud yapısı bugünkü insanın görünüş ve ölçülerine çok yakın olmasına rağmen, yüz ifadesinde henüz bir maymunu andıracak özellikler çoktur. İlk fosil örnekleri, Java örnekleri, Java ve Kuzey Çin'de bulunmuştur. Bu sebeple Java insanı veya Pekin insanı adları ile de anılırlar. Pithecanthropus jenerik adı ile bilinir. Bu insanın önemi, modern insanın gelişiminde önemli bir eksik halkayı tamamlamasıdır. Böylece Homo sapiens ile Australopitecine arasında bir köprü kurmak imkanı olmuştur.

Prof. Black'in başlattığı ve Dr. Weidenreich'in devam ettirdiği Pekin'in kuzeyindeki Chou Kou Tien tepelerindeki kazılarda elde edilen bilgiler çok kıymetliydi. Bulunan kafaların hacimleri 915 ila 1225 cm3 arasında değişiyordu, ortalama hacim 1040 cm3 hesaplanmıştı. Java insanından aşikar olarak daha ileri bir gelişim özelliği gösteriyordu, dişler daha küçük, alın daha hacimliydi. Ondan çok daha sonra yaşamış olması da tabii evolusyon için uygun sayılıyordu. Alet olarak taş, kemik ve geyik boynuzlarını kullanıyordu. Fosillerin yanında yanmış kömüre rastlanması, bu insanın ateşi kullandığını da ortaya koyuyordu.

Kurban Rituelleri: Fransa'da Regourdou mağarasında yapılan kazılarda ve Guattari mağarası kazılarında bundan 50.000 sene önce insanların kurban edildiği, taş hücreler içinde muhafaza edildiği, sonradan kafalarının koparılarak içine su konacak şekilde delikler açıldığı ve buraların birer ziyaretgah -bir planda ibadethane- olarak kullanıldığı, bu geleneğin çoğu kere bazı hayvanlara, öncelikle geyik, domuz ve ayı gibi hayvanlara da uygulandığını ve daha sonraları Akdeniz kültürü insanında bu kurban etme durumunun tek tanrılı dinlerin himayesinde sürdürüldüğünü görmekteyiz.

Bundan 40.000 sene önce ilk buzul devresinin sona ermesiyle muhtemelen soğuk ve beslenme yetersizliği sebebiyle neandertal insanın Avrupa'da soyu tükendi. Bazı korunaklı bölgelerde ve mağaralarda bir süre daha (15.000 yıl kadar) az sayıda neandertal, yaşamaya devam edebildiyse de son 25.000 yıl içinde hiç bir ize rastlanılmadı. Onun yerine bugünkü modern insanın cedleri olan Homo sapiens ortaya çıktı. Homo sapiensin, ilk beyaz insanın ecdadı olduğu kanaati yaygındır, ikinci buzul devrinin başlaması ile bu yeni ırk da çok güçlüklerle karşılaştı. Bundan 35.000 yıl önce ilki perigordlan, ikincisi Aurignacian olarak adlandırılan iki yeni taş yontma tekniğinin ortaya çıkması, artık neandertal yerine bir başka tip zekanın işin içine karıştığını gösteriyordu.

KAYNAKLAR

Birdsell: Human Evolution, An introduction to the physical antropology, 1972.
Korn, N., Thomson, F.: Human Evolution, Readings in physical antropology, second edd.
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
antropoloji, sosyal

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 07:12 .